Sovyetler Birliğinde Hidrojen ve Nötron Bombalarının Üretiminin Kısa Tarihi

a. Hidrojen Bombası.

Bir çekirdek tepkimesi sonucu açığa çıkan enerji, iki durumda çok fazla oluyor ve tepkimelerin kendi kendine devam etmesini saklıyor. Bunlardan biri, kütlesi en fazla olan kimyasal elementlerin bazı izotoplarının bölünerek çok sayıda nötron üretenidir. Örneğin Uranyum-235 ve Plütonyum-239. Diğeri ise Hidrojen atomunun izotoplarını çok büyük sıcaklık (milyon dereceler) ve basınç ortamı oluşturarak onların birleştirerek  Helyum izotoplarına dönüşmesini saklamak.  İkinci durumda her bir ayrı tepkime sırasında daha fazla enerji ayrılır ve atom bombasındaki gibi kritik kütle anlayışı olmadığından, çok daha fazla yıkıcı ve öldürücü küvette sahip olan hidrojen bombası üretmek imkanı verir. Atom bombasının temelinde duran, ağır elementlerin izotoplarının kendi kendine (spontane) bölünme tepkimesi, her bir sıcaklıkta baş verir. En hafif elementlerin izotoplarının birleşmesi ise, yalnız birkaç milyon derece sıcaklık mertebesinde imkan buluyor. Bu nedenle de bu tip çekirdek tepkimelere, füzyon (termonuclear) tepkimeler ve bu tepkimeleri temelinde bulunduran patlamaya, füzyon (termonuclear) patlaması denir. Böyle büyük sıcaklığı elde etmek için hafif izotopların çevresinde atom bombası yakıtı yerleştirirler ve hidrojen bombasını patlatmak için atom yakıtını ateşliyorlar. Böylelikle atom bombası hidrojen bombasının tetikleyicisi oluyor. Atom bombasında kimyasal bomba olduğuna benzer.

Kasım 1952 yılda ABD, Dünyada ilk defa füzyon (termonuclear) patlama gerçekleştirdi. Bu patlamanın gücü 10 milyon ton kimyasal yakıt içeren bombaların güçlerinin toplamı kadardı. Bu patlama sırasında oluşan kimyasal elementleri inceleyen bilim adamları, doğada olmayan iki yeni kimyasal element bulmuşlardı. Bunlardan biri  Einsteinyum ( 99Es253), diğeri ise  Fermiyum (100Fm254).

Bu “Mayk” adıyla adlandırılan ve hidrojen bombası gibi patlayan kurkunun boyutları iki kat ev gibi ve kütlesi 65 ton olduğundan onun bomba olarak adlandırılması zordur. Çünkü termonuclear yakıtı mutlak sıfır (-273) dereceye yakın sıcaklıkta bulunan sıvı şeklindeki deteryum idi ve uçakla taşınması mümkün değildi. Bu deney gerçekte hidrojen bombasının yaratılmasında gereken bir adım idi. Sovyet bilim adamları bu ara adımı aşarak hidrojen bombasına ulaşmışlardı.

12 Ağustos 1953 yılda Dünyada birinci hidrojen bombası patlatıldı. Bu bombada V.L.Ginzburg’un (Nobel ödüllü) önerisi ile yakıt olarak Lityum (3Li 7) elementinin katı birleşmesi kullanılmıştı. Füzyon (termonuclear) patlayışı zamanı hidrojenin izotopu olan Trityum (1H) oluşurdu ve oda ateşlenerek ek enerjinin açığa çıkmasına neden olurdu. (Gerçekte Trityum elementinin kendisi değil, onun çekirdeği Triton oluşurdu, çünkü ortamın sıcaklığı o kadar büyük ki, elektronlar çekirdeklerle birleşip atom oluşturamıyorlar.) Bu bombada A.D. Saharov’un (Nobel barış ödüllü) daha önceden önerdiği yakıtların kat kat yerleşmesi (Rusça sloyka) fikri kullanılmıştı.

Bu bombanın kütlesi, eskiden (1949 yılında) denenmiş atom bombası dan fazla olsa da, boyutları onunkine benzer idi. Ama gücü ilk Sovyet atom bombasından 20 kere fazla idi, yani 20 kilo ton. (Bin tonluk kimyasal yakıtın patlaması gücünde) Kaydetmek gerekir ki, bu bombanın patlama gücünün yalnızca  %15-%20 si füzyon (termonuclear) yakıta bağlı idi, esas kısmı ise atom bombası yakıtından kaynaklanıyordu. Bu bombanın üretilmesinde İ.E. Tamin’da (Nobel ödüllü) fikirleri çok önemli olmuştu.

Sovyet hidrojen bombasının üretiminde keşif bilgilerinin önemi çok az idi, bunu ilk hidrojen bombasının Sovyetler Birliğinde elde edilmesi de gösterirdi. Hidrojen bombasının üretiminde füzyon (termonuclear) yakıtın çok büyük derecede sıkıştırılması önem taşıyor. Bazen yazıyorlar ki, bu bilgiyi Sovyet bilim adamları 1952 yılda Amerika’da ki füzyon (termonuclear) patlamanın sonucunda atmosferde rüzgar ile Sovyetler Ülkesine ulaşan havadaki izotopların kimyasal analizi sonucu elde etmişler. Ama böyle analizler o yıllarda Sovyetler Birliğinde bile yapılamıyordu ve böyle işler 50 yılların sonunda yapılmaya başladı. Örneğin Amerikalıların 1962 yılda Pasifik okyanusun kuzeyinde yerleşen küçük  Johnston adasındaki deneylerin sonuçları Sovyetler Birliğinde incelenirdi.

Hidrojen bombasının yakıtı olan, Hidrojenin izotoplarının dış kısımdaki atom yakıtını ateşleyerek sıkıştırmak gerekliğini 1946 yılında İ.İ. Gurevich, Ya.B. Zeldovich, İ.Ya. Pomeranchuk ve Yu.B. Hariton ileri sürmüşlerdi. Gurevich  ve Pomeranchuk yıldızlarda füzyon (termonuclear) tepkimelerin sıkışarak alıştığını Zeldovich ve Haritonla tartışırlardı. Bu fikirden yola çıkan Zeldovich ve Hariton,  füzyon (termonuclear) yakıtın atom yakıtının alışması ile sıkıştırılması gerektiğini ireli sürmüşlerdi.

Yukarıda  hidrojen bombasının ilki olan ve adı çekilen “kat kat” (sloyka) varyantı bir sürü zorluklar içerirdi. Patlama gücü ile kıyasta ölçüleri büyük idi, katlardan biri Trityum olduğundan hem maliyeti fazla, hem de radyoaktif sonucu Trityum izotopu zamanla azalıyordu.(Bombanın kullanılmadığı sürede.) Bu kusurlar Trityum içermeyen yakıt kullanmakla aradan kaldırıldı ve ilk böyle bomba Sovyetler Birliğinde 6 Kasım 1955 yılda denenmişti. Böylelikle Sovyetlerin hidrojen bombası kullanışlı ve demek oluyor ki kusursuz hale getirilmişti. Bu bombanın üretiminde en önemli fikirler Saharov ve Zeldovich’e ait idi.

Atom bombası dışında Süper bomba sözünün kullanışı, sözün hidrojen bombasından gittiğini hatırlatırdı. Keşif haberleri Amerika da (Los-Alamoss) Enrico Fermi ve özellikle Edward Teller ve Stanislas Ulamın çalışma alanlarının füzyon (termonuclear) tepkimeler ve hidrojen bombası olduğunu gösterirdi. Fermi 1945 yılda kapalı ortamda hidrojen bombası ile ilişkili fikirlerini anlatmıştı ve bu belgeler Sovyet istihbaratçılarının eline geçmişti. Burada Sovyet bilim adamlarının bilmedikleri bilgiler de vardı, özellikle Trityum ile bağlı olanlar. Bu belgelerin Eylül 1945 yılda C. Fux tarafından iletildiği düşünülmektedir. Daha da önemli belgeleri Sovyet keşifçileri Fux’dan Mart 1948 yılda almışlardı. Burada hemen hatırlatalım ki, Atom bombasının üretilmesinde en önemli pozisyonda olan Robert Oppenheimer, hidrojen bombasına karşı çok direnmişti.

b. Nötron Bombası

Şimdiki devirde farklı kullanış amaçlı atom bombaları vardır. Bunların içinde yıkıcı ve yakıcı kuvveti kısmen azaltılmış, radyasyon etkisinin zamanı kısaltılmış ama radyasyonu atom ve hidrojen bombalarından daha derinlere ve farklı malzemeleri geçerek canlıları daha fazla öldürebileni vardır. Böyle özel amaçlı atom bombasına nötron bombası denir. Bu nötron bombası savaş alanlarında kullanmak için taktik silahtır ve 1960-70 yıllarda üretilmiştir.

Normal atom bombaları düştüğü yerden yarıçapı yaklaşık 3 kilometrede olan bölgeyi tamamen yıkar ve yakar. Şok dalgasının yayılması (çok güçlü rüzgâr oluşturur) sonucu merkez bölgeden onlarca kilometreler uzaklıkta bina ve diğer yapıları uçurabilir. (Hidrojen bombasının gücünü çok daha fazla artırmak oluyor.) Rüzgârla yayılan radyasyon (radyoaktif iyonlar ve β  ışıması yüz kilometrelerle uzaktaki insanları (canlıları) öldürür veya hasta edebilir. Ama merkeze yakın bölgede yerleşen tanklar savaşla bağlı olan meselelerini hareket ederek çözebilirler. Çükü zırhlı araçların içindeki insanlar şok dalgasının, radyasyonun, çok parlak ışığın ve zehirli havanın etkisinden korunmuş olurlar.

Nötron bombası ise ilk önce böyle zırhla kapalı savaş makinelerini kullananları, yeraltında, kalınlığı birkaç metre olan beton içinde yerleşenleri ve benzer durumlarda korunanları öldürmek içindir. Nötronların elektrik yükleri olmadığından ve gama ışıması gibi elektromanyetik etkileşmesinde iştirak etmediğinden, malzemelerin çok derinliklerine geçebilirler. Nötron bombasında çok fazla öldürücü nötronlar üretilirler ve bu parçacıklar atom bombasının (nötron bombasının) şok dalgasının yıkıcı yarıçapından daha fazla uzaklıklarda insanları öldürmeğe ve hasta etmeye yeter.

Nötron bombası havada (yerden onlarca kilometre yüksekliklerde) patladığı zaman da diğer tiplerden daha etkilidir. Bununda nedeni seyrek ortamda oluşan şok dalgasının etkisi çok daha zayıf olması ve gamma radyasyon (çok büyük enerjili ışık parçacıkları) büyük ölçüde havada soğurularak kayıp olmasıdır. Öyle ki bu etkiler, nötronlara çok zarar vermiyorlar ve onlar yayılarak,  çok kolayca zırhı geçiyor ve en iyi şekilde zırhı olan tankın içindekiler, bombanın patladığı yerden yaklaşık bir kilometre mesafede, dakikalar içinde öldürürler. Aynı güçteki atom bombası bu işi iki defa daha yakın mesafede yapabilir. Ek olarak nötronlar zırhlı aracın malzemesinin içinde yeni radyoaktivite oluşturuyor. Bu nedenle de ölen takımın yerine geçen yeni takımın üyeleri de, aracın ne tipte olduğuna bağlı olarak, yaklaşık 24 saat içinde hayatlarını kayıp ediyorlar. Ama bilim adamları bu tehlikeye karşı zırhlı araçların malzemesi arasına bir kat Bor (5B11) içeren plastik levha koyuyorlar. Bor atomunun çekirdeği nötronları çok büyük ölçüde soğurur ve insanları nötronlardan kısmen korur. Borun etkisine benzer etki yapan bir sürü kimyasal elementler vardır ve bunlar da aynı amaç için kullanılırlar. Bilim adamları, diğer yandan da, radyoaktiviteyi güçlendiren elementlerden araçları arıtırlar.

Nötronlar havada uzak mesafelere yayılınca, güçlü şekilde soğuruldukları ve saçıldıkları neden ile nötron bombalarını adeta çok küçük güçlerde yapıyorlar. Bu küçük yapıda olan atom bombasının içinde füzyon (termonuklear) tepkimeler başlar. Örneğin

D + T → He (3.5 MeV) + n (14.1 MeV)

Tepkimesinde 14.1 MeV enerjili nötronlar üretiliyorlar. Nötron bombasının malzemesini öyle seçmek gerekir ki, orada da nötronlar imkan kadar az soğrulsunlar. Adeta böyle bombaların enerjilerinin  % 25 ağır elementlerin bölünmesine (atom bombası, ama özel amaçlı) ve % 75 hafif elementlerin birleşmesine (hidrojen bombasına) aittir. Bombanın da yapısı ve malzemesi öyledir ki, doğan nötronların yaklaşık  % 97’si havaya yayılabilir.

Nötron bombasının içindeki füzyon yakıtı sadece yaklaşık 10 kilogramdır. Böyle küçük bomba kişiler tarafından gerekli yere kolayca taşınabilir.

Çekirdek Bombaları, Sovyet İdeolojisi ve Felsefesi, Gizlilik ve KGB.

L.V. Altshuller de atom projesinin yürütülmesinde çok büyük emeği olanlardan idi. Orada çalışanların sosyal ve parti hayatı ile ilgili gerekli seviyede bilgileri vardı. Bu nedenle de ara sıra parti ve Devlet kurumlarından gelenler ile bazı sohbetler etmek ve fikirlerini anlatmak gerekirdi. 1951 yılda böyle bir ideoloji komisyonu karşısında Altshuller Sovyet ideoloji ve Marksist felsefenin bilime bağlı bazı fikirlerini doğru bulmadığını söylemişti ve bununla da kovulma sınırına gelmiş olmuştu. O Lisenko’nun (bir zaman adı ortaokul kitaplarında geçen botanikçi)  fikirlerini çok aptalca olduğunu da söylemişti.  Altshuller atom projesi konusunda Beryan’ın yardımcısı olan P.F. Meshik’ten neden onu kovmak istediklerini sormuş ve cevap olarak: “Ne? Sen halen burada mısın?” cevabını almış.

Lavrentiy Beriya o zamanlar Partinin Siyasi Büro üyesi, İçişleri Bakanı (sonra KGB olarak bilinen korkunç istihbarat kurumu bu bakanlığa bağlı idi) ve Atom projesine bağlı Sovyetler Birliğindeki bütün işlerden sorumlusu idi. 1954’te ölüm cezasına mahkum oldu.

Bu zamanlar Arzomas-16 da bakan yardımcısı A.P. Zavenyagin varmış. Gece saat 12’de onun yanına Sukkerman ve sabah E.İ. Zababachin gitmişler ve Altshuller’in işine son verilmemesini islemişler. Sonra Zavenyagin’in yanına, aynı konu ile ilgili Saharov’da gitmiş ve Altshuller’in işe devam edeceği haberi ile dönmüş. Doğal olarak bu atom bilim adamları kendilerini riske atmış olurlardı, ama bu da onların adam gibi adam olduklarını gösteriyordu.

Birkaç gün sonra Altshuller’i Moskova’ya Bakan B.L. Vannikov’un yanına çağırmışlar. O Altshuller’e demiş ki: ”Başkanlık senin atom projesinde Arzomas -16’da çalıştığından telaş içindedir. Oraya gitmek İl Parti Başkanları için bile yasaktır. Ama sen biyoloji, müzik ve edebiyat konularında Partinin genel yolu dışında duruyorsun. Herkese senin gibi serbest konuşma izni verilse idi düşmanlarımız bizleri ezip geçerlerdi.” Bakanın son sözü böyle olmuş: “Git çalışmana devam et.” 1952 yılda ise, Altshuller’i beladan kurtarmak için Hariton direkt olarak Beriya ile konuşmuştu.

Yaklaşık 1952 yılda iyi bir matematikçi olan ve Atom projesine bağlı hesaplamalar yapan M.M. Agrest işten azat edilmişti. Agrest orada devamlı olarak Yahudilerin dininin gerektirdiği (hatırlatalım ki, atom projesinde direkt olarak bilimsel çalışanların çoğu, tepedekiler olan Hariton ve Zeldovich Yahudi idiler.) her şeyi yapıyordu. Anlatılanlara göre Agrest, Pazar günü Zeldovich’in bastırmasına rağmen dinin taleplerini üstün tutarak çalışmıyormuş. (Zeldovich kendisi dediğine göre pek bastırmıyormuş.) Bu zamanlar da Hidrojen bombasının hazırlanmasında önemli günlerdi.

Agrest’in evrakları incelenmeğe alınmış ve dehşet verici olay ortaya çıkmış. Bu olay ne olayı? Okuduklarımı doğrudan yansıtırsam en iyisi olur: 1930  yılında, 15 yaşında olan Agrest, Yahudi dini okulunu bitirmiş ve din hizmetçisi “Ravveina” diploması almış. Demek idi ki, atom projesi gibi gizli işin içinde, Allah ile direkt olarak ilişkide olan birisi yaşıyor ve çalışıyor! Burada biri diğeri ile ilişkide olan bilim adamları, özel yoklanmışlar ve gizliliği gereken zamana kadar hiç kimse ile paylaşmayacakları şartını içeren bayanını imzalamışlar. Ama Agrest’in ilişkide oldukları peygamberler ve özellikle de Allah, doğal olarak gereken prosedür dışında kalanlar idiler. Bu nedenlerle de Agrest’e  24 saat içinde oradan uzaklaştırılma cezası verilmiştir. Ama Allah’ın yardımı ve bilim adamlarının karışması bu 24 saati,  bir haftaya kadar uzatmış ve sonuçta Agrest Gürcistan’ın  Suhum şehrinde başka bir gizli işte çalışmağa başlamıştı.

1952 yılında Moskova’da “Doktor işi” adı ile geniş bilinen süreç başlamıştı. Bu iş genel olarak Yahudi doktorlara karşı açılmıştır ve onlar Komünist Partisi ve Sovyet Devleti üst düzey görevlerde çalışanlara karşı, ölüme kadar giden cinayetlerde suçlanıyorlardı. O zaman Atom merkezi Sarova’da  (Arzamas-16 da) bazı Yahudilere karşı işlemler başlanmıştı. Buradaki bazı Marksçı fizikçiler atom merkezindeki bilim adamlarının arasında Rus dilinin çok az kullanıldığından şikayetçi olmuşlar.

Bilimde Dil ve Kavram Sorunu

Rus dilinden söz etmişken bazı şeyleri hatırlatmak isterim. Bildiğim kadarıyla, Rus dili Türkçe’den çok daha zengin bir dildir. (Rusçam Türkçemden çok daha iyidir.) Rusça’da fikirler daha kesin ve güzel şekilde anlatılabilir. Rus dilinde yabancı dillerden gelme söz sayısı da çok fazladır. Örneğin matematik ve fizik terimleri çoğu yabancı dillerden gelmedir ve bu da en doğrusudur. 1950’li yıllarda Avrupa’nın doğu kısmı, Çin ve bazı diğer Uzak Doğu Ülkelerinde Rus dili çok yaygın olmuştu. Birçok diğer ülkelerde de Rus dili yabancı dil gibi öğrenilirdi.

1917 Devriminden önce Rus zenginleri (köy sahipleri dahil) Fransız, Alman ve Latin dillerini bilirlerdi. İkinci Dünya savaşı yıllarından sonra Parti ve Devlet yöneticileri matematik ve fizik terimlerine karşılık gelen Rusça terimler/kavramlar üretme kararı vermişlerdi. Ama bilim adamları buna protesto etmişler ve böyle işlem yapılmamıştı. Bilim adamlarına göre bilimdeki terimler, bilimin gelişmesini temin eden buluşlara bağlıdır. Kim (hangi toplum) bunları bilime kazandırmışsa, o toplum da buluşuna ad koymak (terimler oluşturmak)  hakkını kazanmıştır. Bu sözlerin (terimlerin) hiçbir milletin ana dili ile ilişkisi yoktur. Birleri bilimdeki terimlere karşı gelen sözler uydururlarsa onlar etik iş yapmamış olurlar. Sanki, diğer bir insanın çocuğuna yeni bir ad uydurmak gibi. İyi çalışmak ve buluşlar yapmak gerekir ki, kendi dilinde terim üretesin ve bu terim dünyada kullansın.

Türkiye’de gerçek bilim üreten insana rastlamak zor, ama bir sürü terim üretenler vardır. Örneğin fiziği iyi bilmeyenler bir sürü fizik kavramlarını yansıtmayan terimler üretmişler ve eğitim sürecini zorlaştırmışlar. Keşke terimler üretenler kadar fizik bilimine katkıda bulunan bilgin insanlarımız olsaydı.

Dönelim Rus diline ve onun zenginliğini anlatan birkaç örnekler verelim. Örneğin Rusların soyadlarından veya baba adının söylenişinden bile, kişinin cinsiyeti bilinir. Adından yaklaşık olarak kişinin yaşı belirli oluyor. Diğer alandan da örnekler verelim. Patatesin, şeftalinin kabuğuna “kojuha”,  soğanınkine “şeluha” ve fındığınkine (ceviz ve yumurta kına) “skorlupa” denir. Suyu dök (naley), kumu dök (nasıp). Böylelikle “naley” sözünü duyunca sözün sıvıdan gittiğini biliyoruz. Bir de Ruslar diğer milletlerden çok farklı konuşarak da, biri diğerini çok iyi anlayabilirler. Bu ekonomik, az söz ile fikir anlatmak dili özel (cahil ve kültürsüz) Ruslara ait dildir.

Rusları bu ek dillerinde kullanılan sözlerin % 80’i temel dildeki küfürlerdir. Rusya’da yaşayan birisi bu dili anlıyor. Ama bu küfür sözlerin ne olduklarını bilen, ama Ruslarla uzun zaman yaşamayan, özellikle alt tabakadakiler ile temasta olmayan, bu dilde söyleneni anlamaz. Örneğin İkinci Dünya savaşında Almanlar telefon kablolarına girerek Rus cephesinden bilgiler elde etmek istiyorlardı. Ama temel Rus dilini çok iyi bilmelerine rağmen bilgi toplayamıyorlardı. Aynen Rus esirlerinin kendi aralarında konuşmasından da bir şey anlamak onlar için çok zordu.

Atom projesinde çalışan bilim adamları baskı altında (büyük hızla ve çok saatler) çalıştıklarından çok zaman Alman, İngiliz ve ekonomik dili kullanıyorlardı. Gizlilik korunması için bilim dışı işlerde çalışanların, bilim adamları ile temasta olmaları minimuma getirilmiştir ve onlara bilim adamlarının kullandıkları sözleri kullanmak yasaklanmıştır. Böyle olduğundan bir de görmüşler ki yardımcı personel hiç küfür kullanmıyorlar. Bu tarihi bir olaydır. Yüksek eğitimi ve kültürü olmayan Ruslar küfür sözlerini hiç kullanmadan konuşmayı öğrenmişlerdi.

“Doktorlar işinin” uzantısı olan atom projesindeki ilk kurban adayları ateşleme, yanma ve detone konularında büyük uzman olan D.A. Frank-Kamenetski, çok sayıda deneysel yöntemler üretmiş V.A. Sukkerman ve  deney yapanları yöneten L.V. Altshuller  oldular. Frank-Kamenetskiy gelecek yüzyılda enerji krizlerinden söz ederek, Büyük Sovyet Birliği’nin parlak geleceğine kölüğe atmaktan, Sukerman, Agrest gibi adı gizli işlerde çalışanlar arasında geçmeyenler ile  (Peygamberler ve Allah) temasta olmaktan ve Altshuller,  Komünist Partisinin müzik ve biyoloji konularındaki genel yolun dışında olduğu için suçlanıyorlardı. Ama bunlara bir şey yapılmadı. Neden?

Birincisi en tepede duran Stalin ve Beriya büyük bilim adamlarına çok değer verirlerdi. Örneğin Stalin diyordu ki: “Çok büyük bilim adamı bulmak, imkansız kadar çok zordur, ama bakan bulunur.”  Sovyet ideolojisi ve Marksist–Leninci felsefe ile en fazla çelişkide olan A.D. Saharov idi, ama onun keyfini Beriya (KGB başkanı, Siyasi Büro üyesi)  bile bozamazdı, çünkü o çok gerekli idi. O da fikirlerini açıkça söylüyordu. Zeldovich konuşmazdı ama yaptığını yapardı. Mart 1953’te Stalin öldü, birkaç aydan sonra parti liderliğine N.S. Hruşev geldi ve atom projesinde çalışanların suçlanmasına son verildi. Altşuller, diğerleri gibi, Sovyet Devletini ve Partiyi Macaristan’da, 1956 yılındaki olaylar ve 1967 yılındaki 6 günlük Arap- İsrail savaşı ile ilişkili eleştiriyordu.

Zeldovich’in eşini, oğlunu ve kızlarını iyi tanıyordum. Evlerinde görüşüyorduk. Kızları ve oğlu (kızlardan küçük ve ben doktora öğrencisi olduğum zaman üniversitede lisans öğrencisi, ama şimdi ünlü fizikçi) fizikçi idiler. Eşi kristaller konusunda profesör idi. Zeldovich Sarova’da çalıştığı zaman Moskova’ya, evine ara sıra gelebiliyordu. O Sarova’da olduğu zaman Sarova’nın yakınlığında yerleşen Sibirya köyüne bir kadın, politik nedenlerle sürülmüştü. Bu kadının eşini halkın düşmanı saydıklarından öldürmüşlerdir. Normalde böyle insanlarla konuşmak bile tehlikeli idi. Örneğin benim eşimin babası da 1937 yılında “halk düşmanı” olarak Sibirya gönderilmişti (Kendisi Tıp Üniversitesini bitirmişti, suçu ise babasının,  1920 yılından önce köyde ağa olması idi. Almanlarla savaş bitene kadar onun ailesi ile de konuşmak bile korkulu idi. Savaştan sonra eşimin babasına Kazakistan’da yaşamak ve oraya ailesini getirme izni verildi ve eşim 1947’de doğdu. Azerbaycan’a dönme izni 1950 yıllarının sonunda çıkmıştı.) Bu tür durumda Zeldovich Sibiryaya gönderilmiş ve eşi “halk düşmanı” olarak öldürülmüş kadınla ilişkiye girmiş ve üç çocuğu olmuştur. Ama ona keyfini bozabilecek bir söz de dememişlerdi. Devlet ve millet için çok gerekli ve yeri doldurulamayan kişi olduğu için. Zeldovich 1962 yılda, tam olmayarak atom projesinden ayrıldı, ama Hariton ve Saharov işlerine devam ediyorlardı. Zeldovich her zaman onlardan çok daha fazla bilime katkıda bulunmuştu ve bu katkı 1962 yıldan sonra daha da fazlalaştı.

Sovyetler Birliğinde Atom Bombasının Kısa Tarihçesi

1. Giriş

Yeni silahlar tarih boyu ülkelere güven vermişlerdir ve savaşları tetiklemişlerdir. Yalnız atom bombası büyük bir savaşa, İkinci Dünya savaşına son koymuş ve öldürülecek insan sayısını, beklenene karşın azaltmıştır. Doğru, Amerikanlıların Japonya’da kullandığı (Ağustos 1945)  iki atom bombası büyük bir insanlık felaketidir. Bir anda baş veren felakettir. Ama aylarca devam edeceği beklenen Japonya savaşı her üç (Japon, Amerika ve Sovyetler Birliği, Çin’in savaşa katılmak olasılığını göz ardı etsek) taraftan daha da büyük kayıplara yol açacaktı. Bu daha büyük dağıntı ve insan kaybı zamana yayıldığı ve alışılmış tarzda olduğu için, çok daha normal karşılanacaktır. (Normal hayattaki örnekleri hatırlayın. Yoksulluktan, hastalıklardan, tedavi yetersizliğinden ve kalitesizliğinden, Ülkeler arası savaşlarda ölen ve sakat olanlar çok fazla olsa da normal gibi sayılır, ama özel bir durumlarda ki ölüm çok konuşuluyor.) Silahlar öldürmek için üretilirler, ama atom bombasının iki Süper Devlette olması (Sovyetler Birliğinde 1949’dan başlayarak) atom bombasını ve onun ardınca gelen daha güçlü hidrojen ve özel amaçlı nötron bombalarını kalkan gibi kullanmağı zorunlu yaptı.

Bilindiği gibi Nobel ödülü, insan toplumunun geleceğini sağlıklı ortamda ve barış içinde yaşamakla temin eden, onun kültürel ve ekonomik durumunu zenginleştiren bilim adamlarına, yazarlara ve politikacılara verilir. Matematik dalında ve teorik konularda sonuçlar ne kader önemli olursa olsunlar, onların sahipleri Nobel ödülü kazanmış olmuyorlar. Böyle işleri yapan bilim adamları farklı şekilde ödüllenirler. Silahın önemi ve onu ortaya çıkarmak için gereken bilim ne kadar mükemmel ve kapsamlı olursa olsun, biyoloji ve kimyasal bombalar dahil, bunları yapanlar asla Nobel ödülü alamazlar. Çünkü silahlar tabiiyeti ile savaşları tetiklerler, öldürürler, dağıtırlar ve yakarlar.  Ama bu silahlardan farklı olarak, atom bombasının üretimi (toplumlar arasında yaygınlaşması değil) Dünyada barışı bütün politikacılardan ve barışa hizmet eden kurumlardan daha fazla korudu. Rus-Japon savaşı 1905 yılda, Birinci Dünya savaşı 1914-1918 yıllarda ve ardınca da ikinci Dünya savaşı 1939-1945 yıllarda baş vermişlerdi. Ama sonralar hiç büyük savaşlar olmadı, çünkü atom bombaları Dünyada barışı 60 yıldan uzun zamandır koruyor. Bu bombanı ve ardınca daha güçlü olan, hidrojen bombasını insan toplumu için kazandıranlara Nobel ödülü verilmedi. Çünkü bu normal insan mantığına haykırıdır. Ama bu bilim insanlarının her biri,  kendi ülkelerinde Nobel ödülünü aşan şekilde ödüllendirildiler.

Amerikan atom bombasının sırları Sovyetler Birliğine sızdırılmasaydı, Sovyet atom bombası bir veya iki yıl daha gecikme ile elde edilirdi. Bu bombalarla ilgili makaleyi bir az detaylı yazmamın önemli bir nedeni vardır: Sovyet atom ve hidrojen bombalarını hayata getiren esas bilim adamları, üç defa Sovyetler Ülkesinin kahraman unvanını kazanan Yu. B. Hariton (1904-1996 yıllarda yaşamış ve kahramanlığı 1949, 1951 ve 1954 yıllarda kazanmış) Ya.B. Zeldovich (1914-1987, kahraman 1949, 1954, 1956 yıllarda) ve A.D. Saharov (1921- 1989, kahraman 1953, 1956 bombalarla bağlı ve1962 yılda, aynı zamanda füzyon tepkimelere dayanan enerji üretimine bağlı işleri için.) olmuşlar.

Zeldovich benim doktora tez danışmanım olmuş (1964-1966 yıllarda) ve onun ölümüne kadar onunla çalışmışım ve bana yakın konularda çalışan öğrencileri ile şimdi de temastayım. Hariton ile Zeldovich’in evinde 1974 yılında (Zeldovich’in 60. yaş günü kutlamasında) tanıştım. Saharov iki kere (1965 yılında) M.V. Keldış Uygulama Matematik Enstitünde, Zeldovich’in bizlerle (5-6 öğrencisi) yaptığı seminerde tanıştık. Bu problemlere büyük katkıda bulunan, süper iletkenlik üzere Nobel Ödülü Almış V.L. Ginzburg Zeldoviç’in dostu olduğundan ve bizlere yakın konularda da çalıştığından 1964 yıldan başlayarak yakından tanıyordum ve 1989 yılda Bakü’de  benim evimde misafirim olmuştu. Diğer bomba üzere çalışan fizikçileri de ya doğrudan, ya dolayı olarak tanıyor ya da sadece adını duymuşum.

Zeldovich atom bombasından önce, 1939- 1942 yıllarda “Katyuşa” olarak bilinen ve kamyonların üstünde kurulan rampadan atılan füze sistemi üzerinde çalışmıştı. Onun işi teorik olarak füzenin yakıtının yanma rejimini iyileştirmek, füzenin yıkıcı gücünü artırmak ve atış mesafesini artırarak hedefe en iyi şekilde yöneltmek idi. 1949 yılda ilk defa kahraman adını almadan daha önceden, Sovyet Devletinin bazı en saygın madalyalarını ve ödüllerini almağı başlamıştı. Daha sonra atom ve hidrojen bombası üretiminde teorik işlerin başında yer almıştı. Bizler onunla normal, savaş dışı fizik çalışan zaman, (1962 yıldan başlayarak, esas iş yeri Sovyetler Akademisinin Uygulama Matematik Enstitü olmuştu ve bizlerde orada çalışıyorduk, ama silahlar alanında danışmanlığını  sürdürmeği devam ediyordu.) O bomba işlerinden ayrıldıktan sonra, ömrünün son yıllarında, çok sayıda ülkenin bilim akademisine üye seçildi ve Uluslar arası madalyaları kazandı.  Zeldovich  1965, 1967 ve 1981  yıllarda Bakü’ye gelmiştir, ilk iki sefer esasen denize girmeye, tatil geçirmeye, son sefer büyük Ulusal kimya toplantısına (Mendeleyev Kurultayı) ve denize girmeye gelmişti.

2. Sovyet atom bombasının üretiminde önemli olan keşif (istihbarat) bilgileri

Evrende dört temel etkileşme vardır: Evrensel çekim (çok zaman Türkiye’de tam doğru olmayan kütleçekim ve hiç doğru olmayan yerçekim kullanılmaktadır), zayıf etkileşme, elektromanyetik etkileşme ve güçlü (baryon ve daha dar anlamda çekirdek) etkileşme. Kimyasal tepkimelerin temelinde elektromanyetik etkileşmeler duruyor. Ayrılan enerji, çok zaman, yanma olayı dediğimiz kimyasal elementlerin (moleküllerin) oksitleşmesinin sonucudur. Buna atom ve molekül enerjisi de denilebilir. Atom enerjisi dediğimiz, gerçekte çekirdek enerjisidir. Bu enerjinin kaynağı çekirdeklerin bölünmesi veya oluşmasına bağlıdır. Bu tepkimelerin temelinde kütlenin (parçacık fizikçilerin kullandığı kütle kavramı değil) enerjiye ve tersine, enerjinin kütleye çevrilmesi gerçekleşen zaman geçerli olan  E = mcbağıntısı (Poincare 1900 yılda yazdığı E = mcve Einstein 1905 yılda verdiği E0 = mc) duruyor. Bilmek gerekir ki, parçacık fiziğinde, serbest parçacıklar için Einstein’in E= mc2 formülü geçerlidir.

Becquerel Uranium tuzlarının α, β ve γ radyoaktivitesini 1989 yılında bulmuştu, ama ağır kimyasal elementlerin (Uranyum grubuna dahil) iki çok daha hafif elemente bölünerek nötronlar da üretmeleri, 1938 yılında bulundu. Bu çekirdeklerin radyoaktiviteliği ve bölünmeleri kendi kendine (spontane şekilde) çok düşük hız ile gerçekleşiyor. Bu durumda da Einstein formülü çalışıyor ve kütlenin azalması karşısında enerji açığa çıkıyor. Ama böyle çekirdek tepkimeleri enerji kaynağı gibi önem taşımıyor. Çekirdeklerin bölünmesi çok fazla hızlandırıla bilse, böyle süreçler zamanı ayrılan enerji çok büyük ölçüde olacağı hemen anlaşılabilir. Çekirdeklerin bölünmesi konusunda Sovyetler Birliğinde ilk ulusal toplantı Kasım 1939’da Ukrayna’nın batısında yerleşen ve o zamanlar atom fiziği konusunda gelişmiş Enstitü olan Harkov şehrinde oldu. Aynı zamanlardan başlayarak Avrupa’da bu konuda işler bütün hızı ile sürüyordu, özelliklede deneysel konularda.

Sovyetler Birliğinde kimyasal tepkimelerde zincirleme şekilde giden süreçler konusunda Nobel Ödülü almış Semyonov’un öğrencileri olan Zeldovich ve Hariton’un “Uranyumun zincirleme tepkimesinin kinetiği” adlı makalesi 1940 yılda yayımlandı ve bu iş atom bombası yolunda Sovyetlerde ilk en temel iş idi. (Onlar hemen zaman toplam üç iş yayınlamışlardı.) Bu işte çok hızla ve önemli ölçüde atom bombasının patlama şartını belirleyen kritik kütlenin üzerine çıkmanın önemi vurgulanırdı. Bu makalede aynı zamanda meselenin çözümü yolunda çok büyük teknik problemlerin olduğunun da altı çizilirdi.

Bundan hemen sonra Sovyetler Birliği’nin Akademi Başkanlığı, Bakanlar Kurulu Başkanı N.A. Bulganin’in adına 12 Temmuz 1940 yılında mektup yazarak şunu bildirdiler: ”Atom enerjisini kullanmada diğer ülkelerden geride kalmamak için hemen harekete geçilmesi gerekir.”  Ama Sovyet Hükümeti tarafından 1941 yılında bile bir adım atılmadı.

Sovyet devriminden önce, Çar Rusya’sının başkentinin Birinci Petro’nun, Baltık denizine Neva nehri dökülen yerde kurduğu şehir, yani Peterburg (Sovyetler Birliği yıllarında Leningrad adı taşıyan) olduğu bilinmekte di. (Neden Birinci Petro gibi çok akıllı, eğitimli ve çalışkan insana Türkiye’de Deli Petro diyorlar anlaşılmaz bir şeydir.) Doğal olarak, o zamanlar, eski Başkent bilimde halen lider pozisyonunda kalıyordu. Fizik konusunda Başkanı A.F. İoffe (Nobel ödüllü) olan, Akademinin büyük Leningrad Fizik-Teknik Enstitüsü Sovyet fiziğin merkezi sayılırdı. Burada atom probleminde öncül olanlar İ.V. Kurchatov, Flerov ve Petrjak idiler. Zeldovich ve Hariton ise Başkanı Semyonov olan Leningrad Kimyasal- Fizik Enstitüsü da çalışıyorlardı. 24 Ağustos 1940 yılda İoffe bu bilim adamlarını bir araya getirerek Kurchatov’un Başkanlığında birleştirmek ve yeni atom merkezi yaratılmasını teklif etti. (1939 yılda 25 yaşında olan Prof. Zeldovich bölümü ile birlikte Moskova’nın doğusunda yerleşen ve Tataristan’ın Başkenti Kazan şehrine “Katyuşa” füzelerinin yapımı için gönderilmişti. Bu Silah Üretimi üzere Başbakanlık Kurumunun kararı idi.) Kurchatov tecrübeli bilim adamı ve ilk Sovyet sinhroturonunu (temel parçacıklar hızlandırıcısı) kurmakta çok önemli rol üstlenmişti ve becerikli olduğundan önemli konumda idi.

Kayıt edelim ki, o zamanlar Dünyada, bir yılda 250-275 ton kadar uranyum elde edilirdi. Sovyetler Ülkesinde ise 1941 yılda yalnızca 0.5 ton. İkinci Dünya savaşının başlanması (1939 yıl) atom bombasını aktüel mesele yaptı ve bu konudaki işleri hızlandırdı. Savaş olmasaydı atom enerjisinden yaşam için kullanmağın ön planda olacağını düşünmek olurdu. Doğal olarak, her zaman idare edilen bir sürece dayanan teknolojini üretmek, bomba gibi kullanmak teknolojisinden daha zordur. Ama söz atom bombası oldukta, çok daha zor meselelerle karşılaşırız. Örneğin sıcaklığın ve basıncın hiçbir zaman rastlaşmadığımız kader büyük (birkaç milyon dereceye ulaşan) olmasını ve bu ortamda çalışan malzemeleri düşünün. Kaç binlerce normal bombanın kuvvetinde olan bombanın uçakla uzaklara taşınma gerektiğini ve tesadüfen kendi topraklarında patlaya bilmesi sonucu felaketi düşünün.

Atom bombasının yakıtını nasıl oluşturmak ve hangi rejimde ateşlenme, yanma ve patlayışı yapmak ki, dağıtıcı ve öldürücü etkisi mümkün kadar fazla olsun. Bu bombanın temelinde duran fizik ve kinetik süreçler bilim ve teknoloji için çok yeni ve incelenmesi çok zor olduğunu düşünün. Bu işlerin yapılması için çok büyük ekonomik imkanların, çalışan insan sayısının çok fazla olmasını ve işlerin en gizli şekilde yapılması gerektiğini hatırlayın. Birde Sovyetler Birliğinin, 22 Haziran 1941’de ağır Alman işgaline maruz kaldığını göz önüne alın.  Son 10 yılda atom bombası ile ilgili açılmış arşivdeki bilgiler Rus edebiyatında ve gazete makalelerinde kullanılmağa başlamıştır. Aşağıda biz de bu yazılarda geçen bilgilerden bazılarını kullanacağız. Doğal olarak, aynı zamanda önceden doğrudan bombayı üretenlerden duyduklarımı bütün makalede geniş şekilde kullanacağız.

Amerika  ve İngiltere’de atom projeleri hız kazanırdı, ama Sovyetler Birliğinde 10 Temmuz 1941 yılında ilk defa hükümet seviyesinde bir atom komisyonu kuruldu ve başına P.L. Kapitsa (Nobel ödüllü fizikçi) getirildi.  Ama 1942 yıla kader atom projesi ile ilişkili aktivite gösteren yalnız G.N. Flerov ve Kurchatov oldular. Flerev hemen aynı yıl atom bombası üzerinde çalışılmanın gerektiğini Sovyetler Birliğinin başında olan  Stalin’e yazmıştı.

Savaş başlamadan önce Sovyetler Birliğinde en yüksek vazife, Komünist Partisinin Birinci Katibi (lideri) idi ve lider de İ.V. Stalin idi (Gürcü olan Stalin’in soyadı Jugatşvili idi, Stalin onun takma adıdır. Stalin 1917 yılında devrimini gerçekleştiren Parti liderleri içinde Sibirya’da ve genelde ceza evlerinde mahkum olarak en fazla kalanı idi. En zor görevleri o üstlenirdi ve 1917 yıl Ekim devriminin de başında o durmuştu. Bu nedenle ona stal – “çelik” sözüne dayanan takma ad verilmişti. Lenin de takma isimdir, ama Rus dilinde bir anlam taşımaz. Lenin’in soyadı Ulyanov’dur.)

Almanlarla savaş başladığında bütün en önemli görevlerin başına Stalin getirildi. (Daha doğrusu kendi üstlendi. Çünkü bu yıllarda o artık bir diktatör idi, ama çok bilinçli, çok akıllı, çok çalışkan, bilinçli ve dürüst insanlara değer veren ve onları dikkat ile dinleyen.) Bunlardan en önemlisi de Devlet Savunma Komitesi idi. Stalin bu vazifenin başında olan bir kişi olarak 28 Eylül 1942 yılda  “Uran üzere işlerin organizasyonu” adlı kararı imzaladı. Bu kararın imzalanma tarihi Amerikanın büyük Manhattan projesinin başlama tarihinden yalnızca bir buçuk ay sonra idi. Ama bu zamanlar Hitler Almanya’sı büyük yaz hücumlarından sonra darbe yönünü direkt olarak Moskova’ya çevirmişti. Bu nedenle de Sovyet atom projesi Akademi çerçevesi ile kısıtlı kalmıştı. İşlerin Moskova’nın doğusunda yerleşen Tataristan’ın Başkenti Kazan’da  sürdürülmesi karara bağlanmıştır.

Sovyetler Birliğinde biri diğerinden bağımsız olarak çalışan iki keşif merkezi vardır. Bunlardan biri Baş Kumandana bağlı olan askeri keşif merkezi idi. Genel Kurmaya değil, devletin başında duran kişiye, yani o zaman direkt olarak Stalin’e. Savaş öncesi, yaklaşık olarak bir yıl zaman aralığında askeri keşif direkt olarak, o zaman Genel Kurmay görevinde olan G.K. Zukova bağlanmıştı. Bunun zararı çok büyük oldu. Bu yanlışlık aradan kaldırıldı ve Zukov çok daha verimli olarak askeri birlikler kumandanı olarak görevler yaptı.

O zamanlar KGB gibi bilinen (Komitet Gosudarstvennoy Bezopasnosti – Devlet Güvenlik Komitesi) yok idi. Bu fonksiyonu İçişleri Bakanlığı içinde olan özel birim üstlenmişti. İkinci bakımsız keşif birimi de elde edilen bilgileri aynı zamanda direkt olarak Devletin başkanına da iletirdi. O zaman İçişleri Bakanı vazifesinde Komünist Partisinin Siyasi Bürosu Üyesi olan Lavrentiy P. Beriya (Beria olarak da yazılır) idi. (Kafkaslarda ve Orta Asya’da kökenleri yerli halklardan olan, ama Yahudi dinini kabul edenlere Dağ Yahudileri denir. Örneğin Azerbaycan’da kökeni Fars olan Dağ Yahudileri ve kökenleri Güzey Kafkasyalı ve Fars olan Ermeniler vardır. Bu yakınlarda Dağ Yahudileri İsrail dilini öğrenerek İsrail’e ve farklı Batı ülkelerine göç ettiler. Aynen de Ermeni dinini kabul edenler Ermenistan gibi farklı ülkelere göç ettiler. Beriya da Gürcü kökenli Dağ Yahudi’si idi.)

Eylül 1941 yıldan başlayarak keşif kanalları ile İngiltere ve Amerikanın birlikte atom projelerinin hızla yürütüldüğü, atom enerjisinin askeri amaçla kullanılabilmesi ve çok büyük yıkıcı kuvveti olacak atom bombasının yaratılması üzere çalışmaların yapılması haberi geliyordu. 1941 yılında, İçişleri Bakanlığında bulunan keşif birliği kanalı ile çok önemli bir belge gelmişti. Bu belgede, İngiltere’nin “MAUD” olarak adlandırılan Komitesinin raporunda atom bombasının yapılma imkanının gerçek olmasından ve bombanın yakın yıllarda savaşın gidişatına etki yapabileceğinden söz edildiği bildirilirdi. 6 Ekim 1942’de Beriya, Stalin’in adına yazdığı mektupta uran projesinin nasıl organize edilmesi gerektiğini ve keşif bilgileri ile bu konuda çalışan bazı bilim adamlarını tanış etmek gerekçesini yazıyordu.

Genel Kurmaya bağlı olan Genel Keşif Kurumuna gelen bilgilerin de, ne kader doğru olabileceğini de, yalnız en bilinçli ve çok güçlü sezgisi olan atomcular anlayabilirlerdi. Bu nedenle de,  keşif bilgilerini elde eden birimler de çalışanlar da, Bilimler Akademisi ile birlikte çalışmalar sürdürmek istiyorlardı. Bu zamanlar bilim adamları da kuşku içinde idiler. Acaba neden birden bire atom çalışmalarına bağlı makalelerin yayımlanması durdurulmuştu? Doğal olarak bunu gizli olarak atom bombası üzerinde çalışmalar zorunlu yapmıştır.

1941-1943 yıllarında Sovyetler Birliğinin topraklarında ölüm dirim savaşı gediyordu. Milyonlarca insan binlerle uçaklar, binlerle tanklar ve Avrupa bölgesindeki topraklarının çok kısmını kayıp etmiş Sovyetler Birliği atom projesi üzerinde yeterli kadar çitti şekilde duramazdı. Atom bombası üretimi için ne ekonomi ne de insan gücü var idi. Ama bilimsel çalışmaları yürütmek gerekirdi. Yoksa sonradan bile Amerika ve İngiltere ile oluşan açıyı kapatmak imkanı bulmak olmazdı. O zamanlar Almanların propaganda kurumunun başında olan Goebels durmadan süper silah üretiminden konuşuyordu. Bu da atom bombası olmalıydı.

Bilindiği gibi İkinci Dünya savaşında kullanımda olan ne motorlu ordu birlikleri, ne de piyade askerler Rusya’nın kış aylarında oluşan şartlarda pek iyi savaş yapamıyorlardı. O zamanlar Rusya’da yollar kötü,  kış ise Avrupa’dakinden çok daha sert geçiyordu. Ruslar ise domuz yağı yemek ve votka içmekle daha da avantajlı durumda olurlardı. Bu nedenlerle de, Almanlar ilk büyük mağlubiyete 1941 yılın kışında Moskova altında ve ikinci daha da büyüğünü 1942 yılının kışında Volga nehri üzerinde yerleşen Stalingrad’da uğradılar. Almanların feldmareşal Paulis’in kumandanlığında olan altı ordusu Stalingrad’da bloke edildi, dağıtıldı ve esir alındı. Aynı zamanda Leningrad şehri iki yıl süren blokeden kurtuldu. Almanların yaz aylarındaki hücumlarına karşı koymak gücü artmıştı ve Sovyetler Birliğinin Başkenti Moskova’nın tehlikeden uzaklaştığı fikri muhkemleşmiştir.

11 Şubat 1943 yılda Partinin Siyasi Büro Üyesi, Dışişleri Bakanı ve Devlet Savunma Komitesi Başkanı (Stalin’in) yardımcısı olan V.M. Molotov, atom projesi ile ilgili Devlet Savunma Komitesi serencamını imzaladı. Bu serencamla Uranyum projesine bağlı bilimsel işler Kazan şehrinden Moskova’ya geçirildi. Adına 2 Numara verilen Özel Atom Çekirdeği Laboratuarı teşkil olundu ve başına İ.V. Kurchatov getirildi. Bu laboratuara 5 Temmuz 1943’e kadar, Devlet Savunma Komitesine, atom bombası veya Uranyum yakıtı üretilmesi yönünde görülen işlerin raporunun verilmesi istendi. Sonraki yıllarda bu laboratuarın temelinde Sovyet Bilimler Akademisinin İ.V. Kurchatov’ın adını taşıyan Atom Enerjisi Enstitüsü ve şimdiki adı ile sadece  “Kurchatov Enstitüsü” atomların incelenmesi ve özellikle füzyon tepkimelere dayanan enerji üretimi problemleri üzere çalışmalara devam ediyordu.

3. Atom bombasının yakıt problemi ve bombanın tehlike boyutları

Bilindiği gibi kimyasal elementlerin D.İ. Mendeleyev in tablosundaki sıra numarasını onun çekerdekinde ki proton sayısı belirliyor. Çekirdekteki proton (artı elektrik yükü taşıyan parçacık) sayısı değişen zaman, element ve onun kimyasal özelliği değişmiş oluyor. Her bir elementin çekirdeğinde nötron (kütlesi yaklaşık protonunki kadar, ama elektrik yükü olmayan parçacık)  sayısı farklı olabilir. Aynı sayıda proton, ama farklı sayıda nötron içeren çekirdekler aynı elementin izotoplarılar. İzotoplar genelde radyoaktifler, yani dayanıklı değiller ve belirli bir zaman içinde (kesin bilinmeyen ve çok yıllarda sürebilen zaman aralığında). Elementin çekerdeki içerdiği proton ve nötronların toplam sayısı onun kütle sayısını (kütlesini) belirliyor.

Bu konuyu biraz hatırlasak atom yakıtı problemi daha aydınlığa kavuşur. Örneğin hidrojen (1H1) atomunun çekirdeği yalnız bir proton içerdiğinden onun Mendeleyev tablosundaki sıra numarası birdir ve kütle sayısı da (atom çekisi ve ya kütlesi)  birdir. Hidrojenin çekerdekinde bazen bir tane nötron bulunabilir. Böyle hidrojen deteryum (1D2) olarak adlandırılır. Çok daha az durumlarda hidrojen atomunun çekerdeğinde, protron dışında iki tane de nötrona rastlanabilir. Böyle hidrojen atomuna trityum (1T3) denir. Normal hidrojen radyoaktif değil, ama deteryum ve daha büyük ölçüde trityum radyoaktivitelik gösterirler. Oksijenin radyoaktif olmayan izotopunun   (8O16) çekerdeki 8 proton ve 8 nötron içeriyor. Ama oksijenin  8O14 izotopundan 8O19 izotopuna kadar farklı izotopları vardır. Kimyasal elementin çekerdekinde ki nötron sayısı normal (yani en fazla rastlanan ve radyoaktif olmayan) izotoptakinden farklı ise, o bir o kadar daha dayanaksız (radyoaktif) olur. Hafif elementlerin normal (yaygın) izotopları aynı sayıda proton ve nötron içerirler. Yani içerdikleri nötron sayısının proton sayısına oranı birdir veya bire çok yakındır. Kimyasal elementin sıra numarası artıkça bu oranda artıyor.

Uranyum elementinin sıra numarası 92’dir. Onun izotopları  92U227 den   92U240 kadar uzanır. Bunların içinde doğada en fazla bulunan izotop  92U238’dir.  Böyle ağır elementlerin adete radyoaktif olmayan izotopları olmuyor. Sıra numaraları daha da büyük olan elementler daha fazla radyoaktifler ve bu nedenle de doğada sıra numarası 92’yi aşan elementler (Uranyum ötesi) bulunmuyorlar. Onları yapay yollarla alıyorlar ve kolay şekilde saklayamıyorlar, çünkü sıra numaraları 100’e yakın olanlar hemen bozulurlar. Hafif elementler birleştiği zaman çok enerji açığa çıkıyor, ama ağır elementler tam tersine, yani iki çekirdeğe bölünen zaman enerji ayrılır. Doğal olarak, atom enerjisi ve bombası açısından, her bir kimyasal elementin çekirdeğinin ikiye bölünen zaman daha fazla enerjinin elde edilmesi önemlidir. Diğer yandan bu tepkimelerin, kendi kendine (spontane) bölünerek sürmesi ve diğer çekirdeklerin bölünmesini tetikleyerek zincir gibi hızlanması önemlidir.

Aynı kimyasal elementin izotoplarının kendi kendinden bozulma zamanları (bozulma yarı periyotları çok farklılar. Örneğin Uranyum -227 için bu zaman 1.3 dakika, Uranyum -228 için 9.3 dakika, Uranyum -230 için 20.8 gün,  Uranyum -231 için 4.3 gün, Uranyum -232 için 74 yıl, Uranyum -233 için 1.62 10yıl,  Uranyum -235 için 7.13 10yıl, Uranyum -237 için 6.75 gün,  Uranyum -238 için 4.51 10yıl,  Uranyum -239 için 23.54 dakika ve Uranyum -240 için 14.1 saat dır. (Dünyanın yaşı yaklaşık 5 10yıldır.)

Uranyum-238 in bozulma zamanı Dünyanın yaşına yakın olduğundan, o doğada bulunur. Uranın diğer izotopları Uranyum-238 in radyoaktivitesi sonucu oluşuyor. Bu izotoplardan en fazla yaşayanı Uranyum-235 olduğundan, onlar Uranyum yataklarında Uranyum -238 ile birlikte elde edilirler.  Acaba atom yakıtı gibi bu izotoplardan hangilerini kullanabiliriz? Doğal olarak ilk önce fazla sayıda bululanlarını ve her bir çekirdeğin bölünmesi sonucu daha fazla enerji açığa çıkanını düşünmek gerekir. Bir tane Uranyum -227 bozulan zaman 6.8 MeV (milyon elektron volt) enerji açığa çıkıyor ve bu Uranyum izotopları için ( α, β, γ gibi tepkimeleri sırasında) en büyük değerdir. Uran -235 için bu değer 4.4 MeV,  Uranyum -237 için 0.22 MeV ve Uranyum -238 için 4.18 MeV dir. Bu,  α, β, γ gibi tepkimeleri sırasında açığa çıkan enerjiler, Uranyum çekirdeğinin iki yaklaşık aynı kütleye bölünen zaman ayrılan enerjiden çok azdır. Örneğin Uranyum-235 nötronu soğurarak Uranyum-236’a dönüşür ve bu yenice doğmuş çekirdek hemen bozularak 54Xe139 (Ksenon)+  38Sr95 (Stronsiyum) +2 nötrona dönüşüyor. Yani:

92U235 +n → 92U236 → 54Xe139 + 38Sr95 +2n

Böyle bölünme zamanı ayrılan enerji 196.16 MeV oluyor. Böylelikle çok enerji açığa çıkmak için önemli olan sadece çekirdek tepkimesinin oluşması değil (örneğin radyoaktiflik), çekirdeğin büyük kütleli kısımlara parçalanması gerekir.

Kimyasal tepkimelerinde atomların en üst enerji seviyelerinde yerleşen elektronlar etkileştiğinden, bir tepkime oluştukta ayrılan enerji 1eV (elektron volt) mertebesinde oluyor. Yani bir çekirdek bölündüğü zaman ayrılandan yaklaşık 2 10defa daha az. Bu farkı basit şekilde anlamak için kaba bir hesaplama yapalım. Çekirdek etkileşmesinin kat sayısı elektromanyetik etkileşmeninkinden 137 defa fazladır. Diğer yandan çekirdekteki nukleonlar arasındaki mesafeler, atomdaki elektronlar arasındaki ortalama mesafeden 10000 defa daha küçüktür. Bildiğimiz gibi Coulomb etkileşmesinde potansiyel mesafe ile ters orantılı olarak azalıyor, ama çekirdek (Yukawa) potansiyeli üstlü fonksiyon  (exponensel) şeklindedir, yani çok daha hızla artıyor ve azalıyor. Böyle mesafelerde de protonların çekirdek (baryon) etkileşmeleri onların elektriksel etkileşmelerinden fazladır.  Bunları göz önüne alsak bir tepkimedeki açığa çıkan enerjinin farkının milyon defa den çok daha fazla olmasına varırız. Bunlardan anlaşılıyor ki, bir atom bombası, ayrı ayrılıkta eşit kütleli 100 milyon normal bombanın toplam yıkıcı kuvvetini  taşıyor. Ama atom bombasının ek olarak radyoaktiflik sonucu öldürücü özelliği vardır ve rüzgarın yönüne ve gücüne bağlı olarak 100 kilometreden daha fazla mesafede olan canlıları telef edebiliyor. Radyoaktif bölgenin uzun zaman sonra da insan sağlığına zarar verdiğini unutmamak gerekir.

Doğada bulunan Uranyum içinde  %99.28 kısmı Uranyum-238 izotopu ve  %0.715 kısmi Uranyum-235’dir. Diğer izotoplar hepsi birlikte  % 0.006’nın altındadırlar. Böylelikle atom yakıtından konuşulan zaman yalnız Uranyum -235 ve 238 izotopları göz önünde bulundurulmalıdır.

Çekirdekleri iki yere bölen nötronlardır. Bu nedenle de çekirdek tepkimeleri sürecini devam ettirmek ve hızlandırmak için tepkimelere girerek kayıp olan nötronların yerini fazlası ile doldurmak gerekir. Bu işi tepkimeler kendileri üstlenebilirler, ama bunun için gereken şartları oluşturmak lazımdır. Atom bombalarında yakıt olarak Uranyum-233, Uranyum-235 ve Plütonyum-239 (94Pu239) kullanılmaktadır. Çünkü diğer izotoplardan farklı olarak bunlar bir nötron soğurdukta iki büyük parçaya ayrılırlar. Plütonyumun bu izotopunun bozulma yarı periyodu 24360 yıldır. Plütonyumun diğer izotoplarının bozulma yarı periyotları 26 dakika  (Plütonyum -235) ile 7.5 10yıl (Plütonyum -244) arasındadırlar.

Plütonyum izotopları doğada bulunmuyor denebilir ve atom santrallerinde Uranyum -238 den üretilirler. (Plütonyum-239 Uranyum fosillerinin içinde Uranyum-235 spontane şekilde parçalanması sonucu oluşan nötronu, Uranyum-238 soğurmasından dolayı doğar. Ama Plütonyumun miktarı, Uranyumun yalnızca milyarda biri kadar olur.) Uranyum-235 bir nötronu soğurur, ikiye bölünür (bu sırada farklı olasılıklarla farklı çekirdekler oluşuyorlar) ve ortalama olarak 2.5 nötron doğurur. Uranyum-238 parçalanarak çok zaman, ortalama olarak birden az nötron doğurur. Adete Uranyum- 238 bir nötron soğurarak bir Plütonyum-239 üretir. Plütonyum-239 genelde  α-radyoaktiflik yaparak parçalanır, ama ısısal enerjili nötron bulunan bölgede onlardan birini soğurarak iki büyük parçaya bölünür. Böyle bölünme zamanı  ya 2 ya da 3  nötron ve büyük değerde enerji açığa çıkar.

Nötronların enerjileri büyüklerse (birkaç MeV den fazla) Uranyum izotoplarının (233, 235 ve 238) ve Plütonyum-239 onları soğurma kesitleri (çarpışan zaman nötronu soğurma olasılıkları) yaklaşık aynıdırlar. Nötronların enerjileri 1 keV (kilo elektron volt) civarında olanda Uranyum-238 nötronu soğurma kesiti yaklaşık 10 bin defa azalmış oluyor. Böyle enerjilerde Uranyum-235 ve Uranyum-233 bölünme kesitleri (yaklaşık olarak anlatsak bir tepkimenin olasılığı) birkaç defa artır, ama Plütonyum-239 ki,  yaklaşık 30 kere. Nötronların enerjileri 0.1-0.01 keV olan zaman Uranyum-235 ve Uranyum-233 için bu kesit 5-7 kerede artmış oluyor. Plütonyum-239’ise yaklaşık 10 kere artıyor.

Nötronların enerjileri 1 eV civarında olduğunda Uranyum-233 ve Uranyum-235 in kesitleri yaklaşık aynı kalıyorlar, ama Plütonyum-239’unki 10 kere azalır. Enerjiler 0.1-0.01 eV olan aralıkta Uranyum-233 ve Uranyum-235 in bu tepkimedeki kesitleri 4-10 kere artarak en büyük değere ulaşıyorlar. Plütonyum-239’in bu enerjilerdeki kesiti de Uranyumun adları geçen izotopları ile yaklaşık aynı oluyor. Böylelikle incelediğimiz izotopların nötron soğurma tepkimesi kesiti birkaç MeV enerjilerde yaklaşık aynılar, ama 0.1-0.01 eV enerjilerde (yanı oda sıcaklığına uygun enerjilerde) Uranyum-238’inkinden milyon defadan fazla olurlar.

Çekirdeklerin iki,  biri diğerine yakın kütlesi olan çekirdeklere bölünme olasılığı ve böylece de büyük enerjilerin açığa çıkması onlar tarafından soğrulan nötronların enerjilerine bağlıdır. Örneğin Uranyum-238 yalnız enerjileri 1 MeV in üstünde olan nötronları soğurunca yakın kütleleri olan iki parçaya bölünebilir. Ama böyle yüksek enerjilerde diğer yakıt gibi kullanılacak izotopların da nötron soğurma tepkimelerinin kesitleri yeterli kadar büyük değiller ve Uranyum-238 de her zaman bölünmüyor. Bu nedenle de yeteri kadar ikinci kuşak nötronlar doğmuyor ve zincire benzer şekilde yanma süreci hızlanamıyor. Böyle durumlar, Uranyum-238’nın diğer kimyasal elementlerden (bölünemeyen ve sadece nötronları soğuranlardan) arıtılmış olduğu halde bile oluşabilir. Bu nedenle de doğada bulunan Uranyum, miktarından bağımsız olarak, diğer elementlerden temizlense bile patlama anlamında tehlikesizdir. Ama radyoaktif  (α, β, γ) olduğundan canlılar için çok tehlikelidir.

Bilindiği gibi ışığın atomlar tarafından soğurmasında olduğu gibi, nötronların soğrulmasında da öyle rezonans enerji değerleri var ki, tepkimenin kesiti birden bire sıçrayışla çok artıyor. Uranyum ortamında doğmuş nötronlar çekirdeklerden çok kere saçılarak küçük porsiyonlarla enerjilerini kayıp ediyorlar ve rezonans soğurma enerjilerinden birine ulaşarak Uranyum-238 izotopu tarafından soğurulurlar. Böyle süreçler zamanı çekirdek bölünmediği için nötron ortadan kayıp olmuş oluyor. Böyle süreçlerin etkisi atom santrallerinde azaltılmalıdır.

Atom santralının kazanında Uranyum-235 (veya kısmen zenginleştirilmiş Uranyum) blokları nötronları hızla yavaşlatan (onların enerjilerini daha fazla porsiyonlarla alan) su, ağır su veya grafit ortamına yerleştirirler. Bilmek gerekir ki hafif çekirdeklerden saçılan nötronlar (veya diğer parçacıklar) her bir çarpışma sırasında daha fazla enerji kayıp ederler. Böyle büyük porsiyonlarla enerji kayıp eden nötronlar rezonans enerji değerlerini atlayarak yavaşlayabilirler.  Öyle yavaşlıyorlar ki enerjileri 1 eV değerlerinin altına düşüyor ve soğurularak Uranyum -235 çekirdeklerini iki yere kolaylıkla bölebilirler. Bu tepkime sırasında 2-3 yeni nötron doğuyor ve sonuçta nötron sayısı ortamda artıyor ve kazan iyice ateşlenir, yani zincire benzer süreç oluşmuş oluyor. Bazı tip atom kazanlarında hızlı nötronlar böyle süreci alıştırabilir.

Atom bombasına nötronları yavaşlatan malzemeler koyarak, onun boyutlarını ve kütlesini büyütmek olmaz. Çünkü orada sıcak nötronlar Uranyum 233 ve 235 izotopları ile birlikte, Plütonyum-239 kontrolsüz şekilde ve çok hızla alışarak patlama sürecine sokar.

Amerika da 2 Aralık 1942’de, Chicago şehrinde E. Fermi’nin ilk atom kazanı çalıştırıldı ve atom bombası için gereken Plütonyum-239 izotopunun üretimi başladı. Keşif bilgileri Sovyetler Birliğine 1943 yılında ulaşmıştı, ama atom bombasında Uranyum-235 yerine Plütonyum-239 geçerli olabilmesine güvence gerekirdi. Bu nedenle de Kurchatov  problemin araştırılmasını Zeldovich’den istemişti. 1943 yılının kışında Almanlar devamlı olarak geriye çekiliyorlardı ve 1944 yılının yazında da onların büyük hücumlara geçmesi beklenmiyordu. Sovyetler Birliğinin Almanya’yı yenebileceği hiç kuşku uyandırmıyordu. Böyle olduğundan atom projesi üzere işler genişlenme imkanı bulmuştu.

1944 yıl atom projesi planında şunlar yazılmıştı:  Atom bombasının ve kazanının teorik işleri Zeldovich,  Pomeranchuk ve Gurevich tarafından yürütülsün. Metodik ve deneysel işler güçlendirilsin. Ağır su üretimi kurgusu ve Uranyumun izotoplara ayrılması için fabrikanın projesi hazırlansın. 500 kg metalik Uranyum hazır olsun ve metalik Uranyumun daha fazla üretilmesi için 1 Ocak 1945 yılına kadar yeni fabrika kurulsun. On binlerce ton yüksek kaliteli grafit blokları elde edilsin.

Şimdi okurların bazıları farklı düşüncelere kapılacaklar. Diyecekler ki keşke insanlarda karıncalar gibi milyar yıl önceden Dünyada yaşasaydılar. O zamanlar Uranyum elementinin az yaşayan izotopları doğada çok olacaktı. Özelliklede bombalar ve yakıt için gereken Uranyum-235. Milyar yıl önce Uranyum elementlerini diğerlerinden arıtarak ve metalik hale getirerek patlamağa ve yanmağa hazır duruma getirmek olurdu. Ne Uranyum-235’in arıtılmasına, ne de Plütonyum üretmeğe gerek kalırdı. Diğerleri ise bunun hiç de iyi olmadığını düşünürdü. Çünkü çevre sağlıklı olmazdı, radyoaktiflik seviyesi fazla olduğundan hastalıklar fazla olurdu ve herkes yanında basit şekilde düzeltilmiş öldürücü madde taşırdı.

4. 1944 yılın sonundan sonra atom projesinin hızlandırılması

1944 yılının sonunda atom problemi ilk defa olarak en yüksek (Stalin) seviyesinde karara bağlandı. Bu karar Devlet Savunma Komitesinin 3 Aralık 1944’te İ.V. Stalin tarafından imzalanmıştı. Kararla atom projesinin başında olan Kurchatov’un laboratuarı için gereken inşaat ve yol işlerinin yapımının hepsi İçişleri Bakanlığına (Komünist Partisinin Siyası Bürosu Üyesi ve Bakan L.P. Beriya’ya) verilirdi. Laboratuarın Leningrad’da ki merkezi ve Sverdlovsk şehrinde ki İ.K.Kikoin in de laboratuarı Moskova’ya Kurchatov’un başkanlığında çalışmak için taşınırdı. Kararın son kısmında Uranyum ile bağlı işlerin hepsinin Beryan’ın serencamında yürütüleceği kayıt olunurdu.

15 Mayıs 1945 yılında Beriya ve Kurchatov   Stalin’e gönderdikleri raporda yapılanları ve yapılması gerekenleri anlatmışlardı. Yeni plana göre 1 Temmuz 1946’ya kadar Uranyum üretimi 1 Ocak 1945 yılında üretilenin 20-25 misli olmalıydı. Bu raporda temel parçacıkların hızlandırarak ulaşabildiği enerji limitine göre, Dünyada ikinci olan Siklotronun (hızlandırıcının tipi) inşaatının yapılmasının gerek olduğu yazıyordu. Bu Siklotron da atom bombasının yıkıcı küvetine ilişkili bilgiler alınması ve az miktarda da olsa, Plütonyum-239 izotopunun elde edilmesi planlaştırıldı. Yılda 50 ton metalik Uranyum elde etmek için yeni fabrikaların kurulması gerektiği gösterilirdi. 1945 yılda 500 kg böyle Uranyum elde edilmişti. Bu yazıyı temel alarak Devlet Savunma Komitesinin kararı çıktı ve bu karar ile atom bombası üretiminin bilim konusunda başkanı görevine Yu.B. Hariton getirildi.

Sovyetler Birliğinde, 1946 yılında iki tür şekilde atom bombası üzerinde çalışmalar yapılırdı ve her iki tür için gereken ve çoktan bilinen bir şey göz önünde bulunduruluyordu. Atom yakıtı kritik kütleden az olan (kendi kendine patlayamayan, yani atomların bölünme sırasındaki üretilen nötron sayısı patlama için gerekenin altında kalan) şekilde belirli hacmin iki farklı bölümde duruyorlar. Bunların dış kısımlarında, bombanın kabuğunun içinde, normal bombalarda kullanılan kimyasal yakıt bulunur. Bu kimyasal bomba patlatılan zaman, kabuk çok kalın ve sert malzemeden yapıldığından kırılmıyor ve atom bombasının içindeki Uranyum-235 veya Plütonyum-239, veya bunların karışığı bir araya gelerek çok büyük derecede sıkışmış oluyorlar. Bu süreç sonucunda yakıtın kütlesi kritik değeri aştığından ani olarak atom bombası patlaması baş verir.

Birinci tür bombanın yapımını uzun silindir şeklinde düşünüyorlardı. İki ucu kapatılmış silindirin orta kısmında biri diğerinden yaklaşık 0.5–1 metre uzaklıkta iki parça halinde kritik kütleyi aşmayan atom yakıtı yerleşen şekilde. Bunların kenar kısımları kimyasal yakıtla doldurulur. Bombanın çalışması için her iki uç kısımlardaki kimyasal yakıtlar aynı anda ve aynı hızla alışarak patlıyorlar ve atom yakıtlarını büyük hızla bir araya getirirler. Bu yola Amerikalılar da gitmişlerdi ve sonucun atom bombası patlamasına dönüşmeyeceğine, Sovyet bilim adamlarından yaklaşık 1.5-2 yıl önce varmışlardı. Güçlü patlamanın olmamasının nedeni, atom yakıtının gerekli kadar sıkışmaması ve nötronların silindirin duvarlarına ulaşarak kaybı idi. Bomba yapısının ikinci ve doğru şekli, bombanın küresel olması ve dış kısımda bulunan kimyasal yakıtın patlayarak atom yakıtını tam merkezde sıkıştırıp ateşlemek idi. Japonya şehirlerine atılan bombalar küresel şekilde, ama ateşlenmeleri farklı idiler.

Sovyet bilim adamları o zaman kritik kütlenin kesin değerini bilmiyorlardı ve 1-10 kg arasında olduğunu düşünüyorlardı. Kimyasal yakıtın ateşlenmesinden sonra, atom bombasının patlamasına gereken zamanın binde bir saniye kadar olması bekleniyordi. Bombanın toplam kütlesi 3-5 ton olacağı düşünülürdü. Küresel şekilde bomba haberleri keşif belgeleri ile Şubat 1945 yıldan sonra gelmeğe başlamıştı. Bu zamanlar keşif bilgileri (istihbarat) o sırada atom bombasının bilim konusunda başkanı olan Hariton’a bile ulaştırılmıyordu.

30 Mart 1945 yılda gelen keşif bilgilerinden Almanların küresel şekilde olan atom bombası üzerinde çalıştıkları haberi geldi. Böylelikle Almanların da bu meselenin çözümünde daha ileride oldukları sanki bilinmişti. Ama bir kuşku vardı. Almanlar atom yakıtını kimyasal yakıtın ateşlenmesi ile değil, hızlı nötronların kaynağı ile yapmayı düşünüyorlardı. Bu da yanlış fikir idi. Belki de Almanlar atom bombası probleminde pek ilerlememiş fikri oluşturmuştu. Gerçekte ise Almanlar doğru yolda idiler. İlk Amerikan ve Sovyet atom bombalarının ateşlenmesi için nötron kaynakları kullanılmıştı.

Bilindiği gibi 16 Temmuz 1945’te Amerika ilk atom bombasının denemesini yaptılar, ama bu denemeden toplumların haberi olmadı. Dünyaya dehşet getiren, 1945 yılın 6 Ağustosunda Hiroshima’ya ve ardınca da 9 Ağustosunda Nagasaki’ya küçük atom bombalarının (“Little Boy” ve “Fat Man”) uçakla atılması haberi oldu. Dünya inanılmaz kadar tahrip edici ve öldürücü bomba üretiminde tekel olan Amerika’nın gerekirse kararlı şekilde kullanacağına inanmıştı. Sovyetler Birliği 8 Ağustosta Japonya’ya savaş ilan etti ve onların işgali altında olan Mançurya (Çin toprakları) ve Kore’yi hızla almaya başladı. 2 Eylül 1945’te, atom bombalarının ilk etkisi ile Hiroshima’da 200 bin ve Nagasaki’de 80 bin insan kayıp eden Japonya teslim oldu ve bununla da İkinci Dünya savaşı bitmiş oldu. Çok küçük atom bombasının patlayışının dıştan görünen manzarasının bile çok dehşetli olması, atom bombalarının birisini atan pilotun tımarhaneye düşmesi gösterir. İyi ki insanlar çok  çok güçlü olan hidrojen bombasının mega  kentlerden birine atılmasını görmediler!

20 Ağustos 1945 yılında Stalin Devlet Savunma Komitesinin 9887 numaralı kararını imzaladı. Bu kararla atom projesi ülkenin birinci numaralı devlet meselesi haline getirildi. Bu kararla yeni devlet kurumları organize edildiler. Devlet Savunma Komitesine doğrudan bağlı olan (sonralar, savaş bitmesi nedeni ile  DSK’si kaldırıldı ve onun görevlerini Başbakanlık  üstlendi.). Bu yeni kurumlardan biri Birinci Baş Komite idi. Bu Komitenin serencamları bütün Bakanlıklar ve  Komiteler tarafından hemen gerçekleştirilme zoruna  getirilmişti. Bu özel komitenin başına L.P. Beriya getirildi. Komite üyeleri içinde Komünist Parti Siyasi Büro üyelerinden, Stalin’in Başbakanlık birinci yardımcısı G.M. Malenkov, Sovyet Akademisi Üyelerinden İ.V.Kurchatov ve P.L. Kapitsa (Nobel ödüllü) vardılar.

Kurchatov kararlı şekilde Sovyetler Birliğinin en büyük fizikçisi olan Dünyada çok iyi tanınan L.D. Landau’yu (Nobel ödüllü) atom bombasına bağlı teorik işlerinin başına 1946 yılda getirdi. Hatırlatalım ki, Hariton atom bombası (kuramsal ve deneysel) işleri başında kalmağa devam ediyordu. 1946 yılından başlayarak atom projesi üzere çalışan ve yenilikler getiren bilim adamlarına büyük ödüller verilmeye başlandı.

5. Atom bombası üretimindeki başarılı yıllar

9 Nisan 1946’da Başbakanlığın kararı ile Amerika’daki atom bombasını yapan Los Alamos Laboratuara (1942 yılında oluşturulmuş) benzer, Sovyetler Birliğinin atom Mühendislik Proje Dairesinin kurulması başlandı. Amerika’da teorik fizikçi Robert Oppenheimer’ın görevini burada teorik fizikçi Yu. B. Hariton üstlenmiş oldu. Bu atom merkezi gözden uzak, ulaşılamayan yer olarak Gorkiy (eski ve şimdiki adı Nizniy Novgorod,  Gorkiy ünlü proleter yazardır)  ili ve Mordova bölgesi sınırında Sarova köyü yakınlığında (şimdi Sarov şehri) yerleştirildi. Buranın adı daha fazla Arzamas-16 olarak bilinir. Burada savaş yıllarında mermi fabrikası vardı.

Sovyet atom bombalarının yapımına doğal olarak keşiflerden (istihbarattan) gelen bilgiler yardım etti. Sovyet bombalarının Japonya’ya atılan bombalara benzer olmaları isteniyordu. Doğal olarak keşif bilgileri ne kadar zengin olursa olsun, ülkedeki teorik bilim seviyesi çok yüksek, deneysel imkanlar çok uygun ve mühendislik işler mükemmel olmasa bomba üretilemezdi. Hazır bombayı söküp bakmak imkanının olması bile, onun yenisini yapmak için yüksek eğitim, bilim, mühendislik seviyesi ve ekonomik imkanlar gerektirir. Orada atom bombasının yapılabileceğini Amerikalılar bilseydiler Sarova’ya atom bombası atmazlardı mı?

Savaş bittikten ve Amerikalıların atom bombasını denediklerinden sonra, Sovyet Devleti karşısında atom projesi birinci plana çıktı. Daha önceleri Almanları kendi topraklarından tezlikle çıkarmak,  Avrupa ve Asya da söz sahibi olmak birinci planda idi. Şimdi hemen atom bombası üzerinde çalışmaları genişlendirmek, onun yakıtı olan Uranyum-235 ve Plütonyum-239 izotoplarının üretimini artırmak gerekirdi. Uranyum-235 izotopunu elde edilmesi için onun difüzyon metodu ile diğer izotoplardan ayıran yeni fabrikaları çalıştırmak,  Plütonyum-239 üretimi için yeni atom kazanları, radyasyon kimya ve metal fabrikası kurmak gerekirdi. Bu amaçlara yarayan bir çok şeyi yenilmiş olan Doğu Avrupa’dan getirmişlerdi. Avrupa ve Asya’da ilk olan atom (çekirdek) kazanı 25 Aralık 1946 yılda işe başladı. Bu kazana yaklaşık 34 ton, tam olarak temiz metal şeklinde Uranyum, yaklaşık 13 ton Uranyum dioksiti ve  42 ton temiz grafit koyulmuştu.

Bu beceriye  Stalin yüksek değer verdi ve  9 Ocak 1947’de atom projesi ile direkt olarak bağlı çalışan Parti ve Devlet yöneticilerini, öylece de bilim adamları olan İ.K. Kikoin’i, Yu.B. Hariton’u, İ.V. Kurchatov’u ve L.A. Artsimovich’i kabul etti. (Burada hatırlatmak isterim ki o zamanlar hiçbir önemli göreve insanlar millet, hemşehrilik ve benzer özelliklere göre getirilmiyordu. Bu toplantıda da hiçbir Gürcü ve Müslüman yok idi, ama Ruslar dışında bir dağ Yahudi’si, bir Avrupa Yahudi’ ve bir Ermeni vardı. Gürcü olan Stalin’in yakın çevresinde, bu toplantıda olan Ermeni değil, diğer ünlü birisi,  Siyasi Büro Üyesi A. Mikoyan vardır. Burada Mik uçaklarının proje başkanı küçük kardeş olan Mikoyan tanınır. Beriya’nın  KGB deki birinci yardımcısı da Ermeni idi.)

Atom bombasının teorik çalışmaları büyük ciddiyetliği ve başarıları 10 Şubat 1948’den sonra kazandı. Bu tarihte Stalin’in kararı ile atom bombasının teorik işlerinin başına Ya.B. Zeldoviç getirildi. 10 Haziran 1948’de Stalin’in üç atom bombasının hazırlanması ve hidrojen bombası üzerinde çalışılma kararını imzaladı. Moskova’da atom üzerinde çalışan grupların, Moskova ve Leningrad’daki seçilmiş matematik grupların hepsinin Hariton ve Zeldovich’in  gösterişleri ile gerekli hesaplamaları yapmaları görev olarak belirlendi.

Sovyet atom bombasının (çok daha az seviyede hidrojen bombasının) elde edilmesinde 1945 yılında T. Holl, K. Fux ve D. Greenglas ve  Mart 1948’de K. Fux’un Sovyet Devleti istihbarat organlarına verdikleri bilgiler büyük önem taşımıştı. Ama dıştan keşif (istihbarat) yolu ile gelen ve incelikleri içermeyen bilgiler bir işe yaramazdı, eğer bunlar çok kesin fiziksel düşünceleri ve güçlü sezgisi olan insanların ellerine gelmeseydi. Sovyetler Birliğinde atomun parçalanması üzere ilk makaleler 1939 yılında yazılmıştı. Diğer yandan bombanın üretilmesi yolunda gereken deneyleri yapmak ve yeni malzemeler üretmek yolunda hızla ilerleme potansiyeli vardı.

Fux, Almanya’da yaşayan ve komünist olan genç teorik konularda çalışan fizikçi olmuş. 1934 yılda Faşist partisinin hakimiyete gelmesinden korkarak İngiltere’ye göçmüş ve orada vatandaşlık almış. Fux İngiltere’de atom projesinde çalışmalara başlamış ve daha sonra diğer atomcularla birlikte Amerika’ya davet edilmişti. İngiltere’de olduğu zaman, Sovyet elçiliğine gitmiş ve bomba ile ilgili bildiği verileri iletmiş. Daha sonralar Amerika’da atom bombası üzerinde çalıştığı zamanlar da raporlar hazırlayarak Sovyet keşifçilerine (istihbaratçılara) iletmişti. Bu nedenle de ilk Sovyet atom bombası sanki Amerikalıların ilk bombasının kopyası idi. Ama o zaman, Fux tutuklanarak ceza evine koyulmuştu.

Bombayı ilk defa üretebilmek için onun yakıtının ne olması dışında, çok daha fazlasını bilmek gerekir. Özellikle atom bombası için. Birincisi milyonda bir saniyeler aralığında çekirdek tepkimeler sürecinin nasıl gittiğini, açığa çıkan enerjinin ve basıncın değişmesini bu tür kısa zamanlarda teorik olarak değerlendirmek ve deneysel olarak izlemek gerekirdi. Bombanın kabuk kısmı öyle malzemeden, öyle kalınlıkta ve şekilde yapılmalı ki, yakıtın imkan kader büyük kısmı kullanılmış olsun ve bombanın patlayış gücü imkan kader fazla olsun. Bu nedenle kabuk’un malzemesinin içinde, sıcaklığın ve basıncında nasıl değişeceği, onun deformasyonu nasıl olacağı da böyle küçük zamanlar için değerlendirilmeli ve test edilmeli idi. Sovyet atom ve hidrojen bombaları üretildikte bu işlerde öncü hep Zeldovich olmuştu. Hariton diyordu ki,  gereken bilgilerden yaklaşık on kes fazlasını bilmek gerekirdi ki atom bombasını yapabilesin. Atom bombasının (kurgusunun) patlama zamanı çok yüksek basınçlarda (100-500 Mega bar kader. Basınç birimi 1 bar = 0.1 N /m2 = 0.1 Pascal) malzemeler ve ölçüm cihazları patlama merkezinin 5-10 metre uzaklığında yerleştirilirdi.

Ağustos 1949’da ilk Sovyet atom bombası deneme için hazır oldu. Beriya bir kaç defa onun denenmesi için kararın Stalin tarafından imzalanmasını istedi. Ama Stalin atom bombasının denenmesi problemini Parti Siyasi Bürosunda tartıştı ve kararı kendisi imzalamadı. Atom bombası, gelecekte de diğer bu tür bombaların denenmesi yapılan Kazakistan’ın doğusunda yerleşen, şimdiki Semipalatinsk şehrinin yaklaşık 170 kilometre yakınlığında ve batısında gerçekleşti. Bu olay 29 Ağustosta 1949’da, Moskova zamanı ile sabah saat 4’de (yerli zamanla saat 7 de) yapıldı. Beriya ve diğerleri bu patlayışı yerinde izlediler. Alınan bilgiler patlayışın beklenenden % 50 daha güçlü olduğunu gösterdi.

Ertesi gün Stalin atom bombasının hazırlanmasında büyük emeği olanları ödüllendirmeleri ile ilgili Başbakanlık kararını imzaladı. Bu karara göre örneğin Kurçatov ve Hariton, her ikisi ayrılıkta şöyle ödüllendirildiler: Sovyet Kahramanı adı;  1 milyon ruble para;  o zamanın en iyi Sovyet arabaları- ZİS-110;  her birine birinci derecede Devlet ödülü;  her biri için ayrı köşk ve yazlık evleri, içlerinin her şeyi de Devlet tarafından temin edilmekle; Atom projesi üzere ömür boyu çalışsa bile  çift maaş; kendileri ve eşleri için ömür boyu bütün ulaşım araçlarında bedava seyahatler.

Bilim adamları içinden büyük ödülleri ve Sovyet kahramanı adını Zeldovich, G.N. Flerov, V.G. Chlopin ve Alman bilim adamı N.V. Rill  almış oldular.

1949 yılında Amerika’da yaklaşık 200 atom bombası vardı, ama Sovyetler Birliğinde ikinci bombayı hazırlamak için atomların gerekli izotopları yoktu. Atom bombası patladıktan sonra,  havada radyoaktif elementler çok büyük derecede artmış oluyor ve bunlar, rüzgar ile binlerce kilometrelere taşınıyorlar. Amerika’da havanın kimyasal bolluğunun analizi, Dünyanın hangi bölgesinde ise atom bombasının patladığını kesin şekilde ortaya çıkarmıştı. Doğal olarak bu deneyi Sovyet bilim adamları yaptığı biliniyordu, ama yapılan patlamanın kesin tarihi ve yeri kesin şekilde bilinmiyordu.

Amerikan Başkanı Sovyetler Birliğinde atom bombasının patlaması hakkında 23 Eylül 1949 beyanat verdi. Buna cevap olarak Sovyet Telgraf Acentesi 25 Eylül 1949’da haber yayınladı. Haberde diyor di ki,  Sovyetler Birliği atom bombasının yapımına gereken bütün bilgileri 1947 yılında elde etmişti ve hazır üretilmiş bombaları da vardır. Şimdi bu deneyle bağlı olarak yurt dışındaki rahatsızlığa hiçbir neden yoktur. Sovyet Devleti atom bombasının kullanmasına yasak koyulması üzerinde durmuş ve her zamanda duracaktır. Görüyoruz ki, bu en dehşet verici bomba 60 yıldan fazladır Dünyada barışı koruyor.

Genetik Silahlar

a. Genetik Silah

Yalnızca yaşları 20’nin altında olan yeşil gözlüleri veya Avustralya’da yaşayan yerlileri veya Yahudiler ile uzaktan bile akrabalıkları bulunmayan bazı Arap toplumlarını veya esmer İngilizleri öldüren veya sakat yapan veya kısır yapan bombaların (silahların, mikroorganizmaların) olduğunu düşünün. Şimdi insanları kısır yapan, belirli bir milleti çok kısa veya kısman uzun zamanlarda öldüren genetik bombalar vardır. Ama halem bu tür genetik silahların amaca doğru kesin şekilde yöneltilmesi, yani belirlenmiş toplum dışındakilere hiçbir ziyan vermemesi meselesi tam olarak çözülmemiştir. Bu zorlukları aradan kaldırmak için bilim adamlarına 5-10 yıl zamanın gerekli olduğu Dünya edebiyatında ve gazetelerde yazılmaktadır. Örneğin Thom Hartmann’ın “The Genetically Modified Bomb” veya Andrey Belov’un “Sooteçestvenniki” dergisindeki makalesi.

Böyle bombaların nerede ne zaman ve kim tarafından patlatıldığını tespit etmek çok zor. Bu bomba bir ilaç şişesinde olabilir ve kırılarak rüzgarla yayılır. Etki yapmak için gerekli geni taşıyan bakterilerin veya virüslerin bir kaçının hava ile insan vücuduna girmesi gerekir. Hatırlatalım ki, normal basınç ve sıcaklıkta, bir küp cm de 1019 molekül oluyor ve bu da Dünyada yaşayan insan sayından birkaç milyar defa çoktur. Yani nerede gizlenirsin gizlen, o şişeden çıkmış bakteriler veya virüslerin de sayısı çok fazla olduğundan, hedef alınan genleri taşıyan insanları bulur. Bir küçük şişedeki bombanın etki mesafesi bin kilometrelerle olabilir.

Genetik silahlar meyve ve sebzelerin tohumlarında da taşınabildikleri için insanlar bu silahları yiyecekleri ile de kabul edebilirler. Benzer genetik silahların meyve kurtlarına ve böceklere karşı kullanıldığını hatırlayın. Amerika’da bal arılarının ölmesini de öldürülmek istenen böceklere karşı kullanılan genetik silahların yan (halen kaçınılma yolları bilinmeyen) etkilerin sonucu olduğu düşünülmektedir.

Ne bir milleti, ne bir bölgede yaşayan insan türünü, diğerlerinden farklı yapan tek bir gen yoktur. Her bir insanın özelliklerinin (boyu, saçlarının ve gözlerinin renkleri, burnunun ve alnının şekli…) temelinde duran çok sayıda genler vardır. Diğer yandan insanların kanları karışmış ve bu nedenle de örneğin Çinli ve Alman aynı genlerin taşıyıcıları olabilirler. Bu nedenle de ortak değil, kesin şekilde olarak farklı genleri arayıp bulmak gerekir. Böyle işler yapılmaktadır ve farklı genleri taşıyan milletlere ve bölgelerdeki insanlara karşı genetik silahlar yaratılır.

Şimdiki zaman genetik silahların tehlikesi atom ve hidrojen, kimya ve bakteriyoloji silahlardan daha fazladır. Üretilmiş, ama kullanışı sakıncalı olan, genetik silahların miktarı da diğer silahların hepsinin toplamından daha fazla insan öldürmeye yeterlidir. Bu yeni silahların önemini bilerek gelişmiş ülkeler gelecek savaş stratejilerinde genetik silahlara daha fazla önem verirler.

Hatırlatmak gerekir ki atom ve hidrojen bombaları kullanıldığında, onlar şehirleri yakıyor ve yıkıyor. Büyük bombanın düştüğü yerden yaklaşık 100 kilometre kadar mesafede bütün canlıları öldürüyor veya hasta ediyor. Bu yıkıcı ve yakıcı etkini azaltmak amacı ile nötron bombaları üretildi. Bu bombalar büyükleri aynı mesafelerde canlıları öldürmek için kullanıla bilirler, ama asıl amaçları taktik silah gibi tanklar ve diğer zırhlı araçlardaki insanları öldürmek içindir.

Atom bombasının çeşitleri gibi, kimyasal ve bakteriyolojik silahlar da milletleri ve bölge insanlarını biri birinden ayıramıyor ve hepsini öldürüyor. Bu silahların nereden geldiğini ve düşmanin hangi ülke olduğunu da bilmek kolaydır. Diğer yandan bunların bir tanesi bir ülkenin insanlarının hepsini hedef alabilmiyor. Bu tür silahları kullanan ülke kendi vatandaşlarını hedef olan ülkeden önceden çıkarmak zorundadır ve karşı ateşlerin kendi ülkesine vereceği zararları göz önünde bulundurmalıdır. Böyle olduğu için atom bombaları Dünyaya savaş değil, barış getirdi.

Genetik silahlar ise atom ve diğer bombalardan çok farklılar. Onlar yalnız bir milletin veya bir bölgenin insanlarını hedef alıyor, hangi ülkede bulunmaklarından bağımsız olarak. Hedef halinde olmayan, yani belirlenmiş geni taşımayan insanlar bombanın patladığı merkezde (gerçekte bu merkezin nerede olduğunu yalnız bombayı patlatan, yani ilaç şişesini kıran insan bile bilir) olsalar bile hiç etkilenmezler. Doğal olarak böyle özelliğe sahip genetik silahlar kesin olarak kullanılacağı düşünülür. Acaba hazır olduktan hemen sonra kullanmayabilirler mi?

Tam olarak geliştirilmiş genetik silahlar bulunandan sonra (yani yaklaşık 5-10 yıldan sonra) Birleşmiş Milletler Teşkilatına gerek kalır mı? Irakta ki Sünni-Şii veya Afganistan’daki Talibanların savaşları devam eder mi? Toptan yok olmazlar mı? Neden Amerika acele etsin ve İran’a savaş açsın ki? Bombalar dökerek petrolü yakmak, gerekli yolları, boruları ve fabrikaları yıkmak iyidir veya 5-10 yıl İran’ın atom bombasını engellenmesini saklayarak, diğer yandan genetik silahların gelişimini hızlandırmak?

Dünyanın bir çok yerinde milletleri, halkları ve bölgelerin kökenli insanlarını biri birinden ayıran (yalnızca birine mahsus olan) genleri belirlemeye çalışıyorlar. Bu günler için Amerika da yaklaşık 50 tür insanları kesin şekilde ayırabilen genler bulunmuştur. Bu o demek ki, bir ülkenin elinde her hangi bir etnik gruba karşı genetik silahlar olsa, onlar yer yüzerinden yok edilebilir. İngiliz Tıp Birliğinin (BMA) raporunda yazıyor: ”Genetik bilimin hızla gelişmesi, yakın yıllarda, etnik grupların yok olmasına getirebilir.”

Batı ülkelerinin verilerine göre İsrail yıllardır hızlı şekilde yalnızca Arapları etkileyen genetik silahlar üzerinde çalışıyorlar. Onlar özel gen taşıyan insanlara karşı bakteriler ve virüsler üretme ile uğraşırlar. Bu bakteriler ve virüsler insan vücuduna dahil olduktan sonra oradaki genetik kodları değiştirirler. Unutmamak gerekir ki insana zarar vermek onu tedavi etmekten daha kolaydır. Bu yönde işler Nes Tziyona biyoloji merkezinde yapılır. Elde olan bilgilere göre Irak Araplarının genleri Yahudilerinkinden daha fazla farklı olduğu için, onlara karşı genetik silahı bulmak daha kolaydır. Genetik silahlar olan mikroorganizmaları hava (rüzgar) veya su ile iletmek kolaydır.

Biyoloji silahlar çok defa denenmiştir, ne zaman ve kimler tarafından denendikleri de biliniyor. Genetik silahlar denenmişler mi? Bu soruya cevap vermek zor, çünkü genetik silahın etkisi başka bir hastalık altında gizletile bilir (örneğin bağışıklığın kaybı gibi). Kimlerin denediğini de bilmek imkansızdır. Ama bazı belgeler vardır. Örneğin 2002 Ağustos ayında Birleşmiş Milletler Teşkilatı Madagaskar adasına doktorlar takımı göndererek garip bir hastalık ortaya çıkarmıştı. Güçlü baş ve karın ağrısı veren enfeksiyon hastalığı yalnızca aynı etnik gruptan olan insanları iki günde öldürüyordu!

Genetik silahlar yalnızca insanlarda hastalıklar ve ölüm baş vermesi için üretilmiyorlar. Moleküler biyolojinin (genetik mühendisliğinin) hızla gelişmesi diğer projeleri de öne çıkarmıştır. Örneğin genleri değişilmiş böceklerin üretilmesi. Böyle böcekler asfalt ve beton yolları, metalleri ve boyaları kemirerek dağıtmak, yakıtları bozarak düşman ülkeye zarar vermek amacı taşıyor.

b. Gereğini yapmak gerekir

Hepimiz masallar dinlemişiz ve gökten üç elma düşeceğini biliyoruz. Hıristiyanların da masallarında çok zaman üç sayısı geçiyor. Ama bir fark vardır. Avrupa’da yaşayanlar elmanın neden düştüğünü de biliyorlar, ama diğer Hıristiyanların eğitim sistemleri bizimkine benzediğinden Newton kanunlarını gerekli seviyede bilmiyorlar. Avrupalılar üç meselesinde de masal çerçevesinin dışına çıkmışlar. 200-300 yıldır biliyorlar ki farklı süreçlerin (aydınlatılmak istenen olayın) bağlı olduğu bakımsız değişkenlerin sayısı üçten farklı olabilir. Matematik dilde desek incelenen fonksiyon farklı sayıda değişkenlerle belirlenebilir. Bizler düşünce tarzımızı belirleyen geleneklerimize daha fazla bağlı olduğumuzdan her zaman anlatmağa çalıştığımız problemin de üç bacağı olduğundan konuşuyoruz.

Bilim ve teknoloji anlamda Süper Devletler atom, hidrojen ve nötron bombalarını biri birinden kalkan gibi korunmak amacı ile ürettiler. Hindistan, Pakistan ve şimdi de İran komşularından korunmak ve gerekirse vurmak için. İran’ın bombası en fazla bizler ve Araplar için tehlikelidir. Bu bombaların yaratılması temel bilimlerin gelişmesinden daha fazla teknolojilerin incelenmesine, üretilmesine ve ekonomik güce dayanırdı. Ama çok daha fazla insanı yenmek gücü olan genetik silahlar esasen temel bilimler seviyesine dayanır. Bu silah kalkan rolü oynamayacak, kullanılacak ve yenecek. İlk hedefler de Afganistan, İran ve Orta Doğu toplumları olmayacaklar mı?

Adata insanlar hayvan ve bitki türlerinin yer yüzünden silinmesini istemiyorlar. Şimdi bazı hayvan türlerinin korunması için onların tane başına çekilen masraflar, sıradan bir insanın yaşamı için çekilen masraftan çok fazla olabilir. Bu açıdan bakarsak bölge insanlarının da hepsinin ortadan kaldırılması söz konusu olmamalı. Sadece genetik bilimini kullanarak bunların türünü değiştirerek ve sayısını belirleyerek onları kullanmak istemeyecekler mi? Böyle fikirler 60 yıl önceden bilinmektedir.

İnsan bitki ve hayvan türünü değiştirmeyi çoktan öğrenmiştir ve bunlarda onu böyle işleri genişlendirmek düşüncelerine yöneltmiştir deyebilir miyiz? (Hitler zamanı bunlar açık şekilde tartışılırdı.) Tarih boyu toplumların birileri diğerlerinin topraklarına sahip olup, onları kendilerine köle etmemişler mi? Ama şimdiki zaman yer (zenginlikleri ile birlikte), su ve hava daha da fazla önem taşıyor. İleri teknoloji devirde fabrikalarda ve toprakta basit işçi kuvvetine pek gerek kalmamıştır. Gelişmiş ülkelerde çok insan servis alanında çalışmağa başlamıştır.

Çok zaman insanı hayvandan ayıran (dış görkem dışındaki, hayvanlarda dış görkeme göre birileri diğerlerinden ayrılılar) en önemli faktör olarak sosyal hayat sayılır. Örneğin yaklaşık milyar yıldır Dünyada yaşayan karıncaların (insanlar toplumlarınki 10-50 bin yıl mertebesindedir) hayatına göz atsak, görüyoruz ki onların çok milyonlu ailelerinde basit sosyal hayat, insan toplumlarında gördüğümüzden daha mükemmel olabilir. Bir milletin içindeki basit (eğitim, bilim ve kültür içermeyen) insaniyetlik, milyonlarca karıncanı birleştiren karıncalıktan daha mükemmel değildir. (Unutmamak gerekir ki Doğa hakkında basit bilgiler karıncalarda olmasaydı onlar bu kadar zaman yaşam sürdüremezlerdi. Örneğin yerin altında su basmayan yuvalar ve çamurdan dayanıklı ve milyonlarca karıncayı barındıran, çok mükemmel havalandırma sistemleri olan inşaatlar yapabilirler. Sakat olanları doyururlar. Profesyonel uzman ve işçilere bölünmüşler.)

Bilim ve teknoloji seviyesi yükseldikçe, Dünyanın milyon yıllar boyunca ürettiği ve biriktirdiği yakıt 300-1000 yıl arasında tükenir. Yer yüzünde insan sayısı çok hızla artmış, ama onun yaşamı için gereken toprak, temiz su ve hava yetersiz olmuş. Küresel ısınma tehlikenin boyutunu artırır. Diğer yandan yeni bilimlerin ve teknolojilere katkıda bulunan toplumlarda insan sayısı azalır, ama sadece tüketici olanlarınki hızla artıyor. Bu gidişat genetik silahların gelişmesini hızlandırarak, onların kullanılmasını da yaklaştır mır mı? Gelişmiş Ülkelerin (gelişmekte olan ülkeler içinde Çin ve Rusya’nyı unutmayalım) bu süreci hızlandırmakta amaçları kendilerine gelecek kazandırmak değil mi?

Gelişmiş ülkeler, Güney Kore, Çin ve Rusya kaçınılmaz büyük zorluklara direnmenin yolunu iyi eğitim, yeni bilim ve teknolojiler üretmekte görüyorlar. Bizim böyle bir derdimiz yok olduğu, kurumlarımızın yaptıklarından (YÖK, M.E.B, TUBİTAK ve TUBA dahil) ve yüksek seviyesi olmayan (uzmanlıktan uzak) bu konulara bağlı TV programlarından, gazeteler yazılarından ve toplumda konuşulan konulardan görüyoruz. Gerekenin yapılacağından konuşuyorlar, ama gerekenlerin içinden önemlilerinin neler olduklarını tam olarak bilmiyoruz. Kesin bilinen o ki, okul ve Üniversite sayısının katlanması. Hükümetin eğitime ve bilime bilinçsiz ayırdığı para ne kadar artsa da kalitede ilerleme olmayacak. Gelişmiş ülkelerle aramızdaki fark hızla büyümeye devam edecektir.

Allah bizi genetik silahlardan korusun.

Savaş ve Uygarlık

“Bana kalırsa şunu kabul etmeliyiz ki, ne mal mülkle ilgili hak duygusu, ne yürek temizliği, ne dürüstlük, ne tanrıya, öbür dünyaya ve tanrının sonsuz adaletine inanmak, ne şövalyelik, ne namus, ne de yurtseverlik uygarlığın belirgin özelliklerinden değildir. Uygarlığın özü, vahşilerin ulaşamadıkları bir şeydir, kuşkusuz; bundan ötürü de ilkel erdemlere bağlı değildir. İki yüzyıldır, soylu vahşi ile uygar insan arasında kubul edilen uygarlık, uygarlığın doğal bir şey olmadığını gösterir. Uygarlığın, daha çok, bilinçlenme ve eleştiri kafası gibi insanlığın kazandığı son erdemlere bağlı olduğunu kabul etmeliyiz. Uygarlık insan yapısı bir şeydir…”

Clive Bell

Savaş yıkıcı, yıpratıcı, yok edici bilimsel, teknolojik, zihinsel, kılgısal bir olgudur.

Uygarlık, üretici, yaratıcı, yapıcı, yüceltici bilimsel, teknolojik, tarihsel, zihinsel, kılgısal bir başka olgudur.

Savaş ve uygarlık birbirinin karşıtı, birbirinin yok edicisi, ancak aynı anda aynı tarihsel boyutta olabilen ikilidir.

Uygarlık ve Savaş’ın yaratıcısı, üreticisi, yeniden üreticisi insandır.

Her iki olgunun yaratımında, tarihsel, güncel ama her zaman toplumsal ekonomi politik başat rol oynamıştır, oynamaktadır.

Savaş, insan doğasına aykırıdır. İnsanı doğası dışında savaş eylemine sürükleyen şey, insanın tarihsel, sosyoekonomik bölünmüşlüğüdür.

Savaşı üreten ile savaşı yapan bu bölünmüşlüğün iki yanıdır.

Savaşanın savaştan hiçbir çıkarı yoktur.

Savaşan, yani ölen ve öldüren, ölüp öldürdüğü ile kalır.

Savaşın acılarını, savaşanlar ile onların yakınları çeker.

Savaşın acılarını, doğa, diğer canlılar, ve özellikle çocuklar çeker.

Savaş cinayettir.

Cani,  savaşanlar değildir.

Savaşan çoğu kere, ne için savaştığını ya da savaşması gerekip gerekmediğini bilmez.

Bu bilmezliktir ki, milyon milyon insanı savaşa sürebilmeye olanak sağlar.

Ölen ve öldüren gerçekte, hangi gerçek için savaştığını bilmez; bilse kesinlikle savaşmaz.

Demek ki, savaşanın olması için, bilisizliğin olması gerek. Bilen ile savaş olanaksızdır.

Ölen ve öldüren, kesinlikle kendisi için bir şey yapmaz. Ancak bunu da bilmez.

Savaşan, ölen, öldüren, yıkan, yakan ama bilisiz insan gerçekte uygarlığın kaynağıdır.

Savaşı üreten, savaşı yayan, ama savaşmayan ise bölünmüşlüğün diğer yanındakilerdir.

Savaşlar, savaşanların onlarca, yüzlerce, binlerce yılda ürettiği uygarlığı birkaç saat, birkaç gün, birkaç hafta, birkaç ay içinde yerle bir eder.

Savaş, savaşanın ürettiğine de düşmandır.

Savaş üretenin aklına da düşmandır.

Savaş üretenin aklını kullanma olanağı vermeyendir.

Aklını kullanma olanağı olmayan kolaylıkla savaştırılabilir.

Aklını kullanmayan, ama savaşan; din için, mezhep için, tanrı için, vatan için, millet için savaştığını sanır. Ona böyle belletilir. O savaşır, ölür öldürür ama; dini, mezhebi, milleti, tanrıyı başkaları yaşar, başkaları yararlanır.

Savaş salt akılsızlık değil; ahlaksızlıktır da.

Savaş ahlakı çökertir. Savaş öncesi, savaş süreci ve savaş sonunda ahlaksızlık aklı aşar.

Savaşta insan, insan değildir.

Savaş sonunda ise, insanın ne olduğu belli değildir. Dağılmış, bozulmuş, çökmüş, dönüşmüştür, çürümüştür.

Savaşta insan ürettiği, yarattığı, maddi, manevi, yararlı, ahlaksal, estetik,  bilimsel, sanatsal, kültürel, dinsel ne kadar değer varsa, yani neyi var, neyi yok hepsini yitirir ya da kullanamaz duruma gelir.

Tanrı savaşta, tümüyle tarafsız ve ilişkisizdir. Seyircidir.

Savaşta tanrı kaybolur. Tüm çığlıklara karşın yanıt vermez. Savaşta savaşan tanrısız, anasız, babasız, dostsuz, sevgilisizdir. Savaşta insan yapayalnızdır. Akılsızdır. Ahlaksızdır.

Sonuçta, savaş, bölünmüş insanlığın birinin diğeri zararına varlığını sürekli kılmak için ürettiği bilimsel teknolojik gelişmeye, uygarlığa koşut olarak yıkım gücü gelişen ve bugün salt insanın değil, doğanın, yerkürenin hatta galaksimiz için bir tehdit boyutuna varmıştır.

Uygarlık, savaşdışı dönemlerde, insanın tarihsel birikimi üzerine oturan ve kuşaktan kuşağa, yüzyıldan yüzyıla toplumdan topluma, ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya birikerek aktarılan ve her zaman tek tek ve toplu olarak insana ve insanlığa mutluluk, gönençlik, haz, bilgi, değer, güzellik katan; yaşamı kolaylaştıran, geliştiren, dönüştüren, saygı uyandıran insan etkinliklerinin tümüdür. Bilim, uygulayımbilim, sanatın tüm türleri, felsefe, mimarlık, her türlü kılgısal tasarım ve üretim uygarlık yaratımlarıdır. Bir bütün olarak bu alanların bir çoğunda, tümünde ya da önemli birkaç alandaki evrensel yaratımlar uygarlık olgusunun içeriğini oluştur.

İnsan, üretkendir.

İnsan üretimi, dizgeleştikçe, düş, düşün dünyası estetik dünya ile bütünleştikçe uygarlık doğar, gelişir, yayılır, çözülür, diri unsurlarını, ölü unsurlardan ayırır, geleceğe aktarır yeni ve özgün bir başka uygarlığın doğuşunu hazırlar.

İnsana en çok uygarlık yarışır. İnsan özünün yarattığı uygarlık insanı uygarlaştırır. Uygarlaşan insan, uygarlığın karşıtı kolay görür, kavrar ve bu karşıtlığı etkisiz kılmaya çalışır. Toplumsal çatışma denilen şey gerçekte budur. Uygarlığı, üretimi gerçekleştiren ile yıkmak isteyen toplumsal karşıtlıkların çatışmasıdır. İnsanlık, uygarlık üretenler, bu süreçte savaşın kendilerini ve uygarlıklarını yıkacağını bilir, BARIŞ kültürünü doğurmak, yeşertmek, geliştirmek, egemen kılmak için çabalar durur. Çünkü, barış uygarlıktır. Çünkü, barış kültürü ve koşullarıdır ki, insanın uygarlık ürünlerini dizgesel üretimini, yaratımını, dağıtımını, yayılımı sağlar. Ancak, savaştan yana, uygarlıktan korkan toplumsal sınıflar, savaşı salt uygarlığı ve kendi karşıtlarını gereksinim duyduğu için tümüyle yok etmeden, edilgenleştirme, düş ve düşünme yetisini köreltme  eylemini gerçekleştirir. Çünkü, savaş artık bugün en büyük ekonomidir. Büyük yatırımlar, pahalı yok edici silahlar, her geçen gün geliştirilen teknolojiler ile büyük Pazar arayışı içinde olan alandır.

Bu nedenle, savaş aynı zamanda,  bu pazarın yaratılması için, aralıksız savaşan güçlere gereksinim duyar. Savaştan yana olanlar, savaştan çıkarı olanlar bütün ülkelerde ortak ekonomik politikalar üreterek, sürekli ordular, yenilenen silahlar ile toplumları silahlanma yarışı içinde tutarlar. Bunun sağlanması içinde, sürekli düşman kavramı üretir, yeniden üretirler. Uygarlığı, böyle bir güce karşı ve böylesi bir süreç içinde korumak, kollamak olağanüstü zordur. Irak’ta yaratılan, geliştirilen, bilimsel, tarihsel, sanatsal yaratılar, uygarlığın bir parçası idi. Bağdat, şiirlere, masallara geçmiş bir kent idi. Savaş tüm bunları yıktı, dağıttı, sattı, ezdi, parçaladı, dönüşü olmayan, yeniden aynı biçimde üretilme olanağı olmayan uygarlık ürünlerinden somut soyut tüm birikimlerini, geleceğin uygarlık yaratıcıları çocukları bile toparlanamayacak, düş ve düşünce üretemeyecek denli zihinsel, fiziksel, ruhsal depreme uğrattılar.

Uygarlık, kültürü ve etkisi ile savaş ve silah üreticilerinin en büyük kabusudur. Bu nedenle, uygarlığın üretilip, yayılmasını aralıklarla sekteye uğratırlar. Bu iş için ise, savaşı üretirler ve kalıcı bilinçsizlik ile kalıcı düşmanlıklar yaratırlar.

Uygarlık savaşın karşıtı, can düşmanıdır. Savaş bir olgu olarak ve bütün nitelik, nicelik, araç, gereç ve kültürü ile ortadan kaldırılmadıkça, uygarlığın ara kesilmelerle, sürekliliği sağlanamaz. Uygarlık ve uygar insan, savaşı yerküreden silmedikçe, kendisini üretemeyecektir. İzin verildiği ölçüde üretilen ise uygarlık yaratacak ölçüde güçlü ve dizgesel olamayacaktır.

Savaş karşıtı, barış savaşçısı olmadan, uygar olunamayacağı gibi, uygar bir dünyada da yaşanamayacaktır. Savaş, günümüzde, yerküreyi aşmış, uzaya taşınmıştır. Aynı güç, aynı kararlılık ile savaşı, uzaydan, yerküreden, kıtalardan, ülkelerden, bölgelerden ve insan bilincinden bir daha geri gelmemek üzere söküp atmadıkta, uygarlık düşleri görmek anlamlı olmayacaktır.

Özellikle, öğretmenler, ülkenin en uzak, en küçük yerleşimlerine yalnızca sizler gitmektesiniz. Savaş tacirlerinin, savaş olgusunu gerekçeleri ile birlikte küçük büyük kadın erkek dinli dinsiz her renk her uyruk her mezhep insanın bilincine ulaştırarak gerçek ve büyük bir öğretmenlik yapmış olacaksınız. Barış, en çok size ve sizin minik öğrencilerinize gereklidir. Çünkü onlar hem yaşamlarını, hem gelecek uygarlık tasarımlarını ancak barış ve uygarlık koşullarında koruyabilir, gerçekleştirebilir, yayabilirler.

Savaşsız, sömürüsüz, sınırsız, sınıfsız bir dünya insanlığın özlemidir.

En çok çocukların…

Savaş!…

Uygarlaşma ülküsü açısından insanî olan savaşmamak, sorunların savaşmadan hatta çekişmeden çözülmesidir. Ama gelin görün ki savaşsız bir dünyayı tarih şimdiye değin kaydetmemiş. Tarihten ilginç sayfalara bakılırsa yazının bulunup insanların yaşadıklarını yazmaya başladığından beri sadece 317 yıl savaşsız geçmiş. Diğer zamanlarda irili ufaklı savaşlar olmuş.

Neden savaşıyoruz?

Babam derdi ki; “ortada bir ekmek var ve herkes ekmeğin büyük parçasını kapmak istiyor. Hatta bazıları hepsini istiyor. Ya aç kalacaksın ya da pay almak için savaşacaksın.”  Çocuk aklımla “kardeş payı yapıp bölüşsek” demiştim.

Sonra büyüdüm de ben, fark ettim ki, insan daha iyiyi, en iyiyi, en güzeli, en rahatı, mükemmeli aramaya güdümlenmiş. Doğasında, (fıtratında) bu güdü yatıyor. Olayları kendi lehine yönlendirmeye çalışıyor. Ekmeğin tamamını istemesi sanki doğasından gelen bir tavır!

İnsan hepsini istiyor, bencil!

Kendine göre bir dünya istiyor.

Her şeyi kendi lehine dönüştürmek istiyor.

Bütün ekmeği, bütün serveti, en güzel yerleri, en güzel kadınları, en değerli tabloları… Bütün “en”leri ve “hepsini” istiyor.

Herkes “en”lerin “hepsini” isteyince çekişme başlıyor. İsteyene istediğini verirseniz ne çekişiyor ne de savaşıyorsunuz. Ama bu teslimiyetçiliği onurlu bulmuyoruz ve savaşıyoruz.

Vicdan diye bir kavramı o nedenle geliştiriyoruz. Hak, hukuk, adalet ve eşitlik gibi kavramlar karşımızdakileri, ötekini dikkate almayı öğretiyor. Paylaşmayı ve hepsini kendine istersen karşıdakinin kıyamet koparacağını öğretiyor, bizi buna zorluyor.

Zamane çocuklarından saklandı, bilmezler, Engels “Ailenin Özel Mülkiyeti ve Devletin Kökeni” adlı kitabında insanlararası çatışmanın “ben” ve “benim” kavramının ortaya çıkmasıyla başladığını savunur ve der ki, özel mülkiyeti ortadan kaldırırsak sınıfsız, savaşsız bir dünya elde eder, insanca yaşarız. Şimdilik buradan çok uzağız.

Acaba şiddet insanın doğasında mı var? 1986 yılında Unesco girişimiyle Seville Üniversitesinde toplanan akademisyenler bir bildiri yayınladılar (Keegan 1995: 130): Bildiri, şiddetin insan doğasından kaynaklandığını tümüyle reddetmektedirler. Akademisyenler, savaşmaya yatkınlık, şiddetin genetik olarak aktarımı ve şiddet güdü ve dürtülerinin insan doğasında olmadığını açıkladılar ve genel kabul gördü. Ama psikologlar bir takım hormonların (örneğin erkeklerdeki testosteronun saldırganlığa yol açtığını kaydetmektedirler.

Savaş Yağmacılıktır

Savaşın bazen unuttuğumuz bir yönü de gelir getirici, ekonomik kazanç sağlayıcı yönüdür. İlkel toplumlarda bu çok açık görünür. Yağma yapmak için komşu kabileye yapılan baskınlar bunun örneğidir. Bu durum günümüzde de biraz daha cilalanmış kavramlar altında yürütülen ilkellik türüdür. Haçlı savaşları Doğu toplumlarını yağmalamak için Batılı barbarların yaptıkları yağma savaşlarıydı. Defalarca yağmalayıp gittiler. Birinci Paylaşım Savaşı Osmanlı’nın paylaşılması yani yağmalanması için yapılan bir savaştı. İstiklal Savaşı yağmacı Batılı barbarlara karşı evimizi savunma savaşıydı. Batılı barbarlar gasp yapmak istedikleri ülkelere uygarlık götürmek için bu meşakkatli (!) yola girdiklerini söylerler. Komşumuz ABD Irak halkına özgürlük ve özgür demokrasi getirmek için Irak’ta olduğunu iddia etmektedir!

Yağmacılar yenilgilerine ve onursuz biçimde kovulmalarına karşın tekrar tekrar saldırıyorlarsa, her şeye rağmen ciddi bir savaş gelirleri olduğu düşünülmelidir. Bu gelir hem yağmalanan ülkeden elde edilenler hem de savaş ekonomisinin içeride yarattığı katma değerdir.

Savaş Teknolojisi

Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda -4000 yıllarında at evcilleştirildi ve savaşların şekli de değişti (Diamond 2002: 84). At ile çok uzaklara gidilebiliyordu. Dünyayı küçülten ilk araç böylece at olmuş oluyor. At 20. yüzyılın başında kamyon ve tankların geliştirilmesine kadar en önemli savaş öğesi idi.

Tarihçi Adji (2002: 58 ve 174) kılıcı Türklerin buluşu olarak bildiriyor. Sopalarla yapılan kavgada demirden sopa kullanma, kılıca kadar gelişmiştir. Yine Adji Türklerin demir madenlerine sahip olduğu ve onu kullanabildikleri için demir kılıç kullanırken, kılıcı sonradan öğrenen ama kılıcı tunçtan yapan diğer toplumlara üstünlük sağladığını belirtiyor. Demir kılıçla yapılan iyi bir vuruş, tunç kılıcı ikiye bölüyordu. Roma askerleri Kıpçaklar karşısında sopalı yabaniler gibi silahsız kalıyordu, diyor Adji.

Eyer ve üzengiyi buluşları ve atı bedenlerinin bir parçası gibi kullanan Kıpçak/Kuman süvarileri üstün bir askeri teknolojiye sahiptiler. Doğudan Batıya ilerleyişlerinde hiçbir güç onları durduramıyordu.

Diamond’un (2002: 317) söylediği gibi, Müslüman orduların Haçlı barbarları kesin yenilgiye uğratırken petrol ve alkolden yanıcı maddeler elde ettiklerini ve bunlarla el bombası, roket ve torpil yaparak düşmana attıkları bu yanıcı maddelerin savaşın sonucunu belirlediğini bilmek oldukça etkileyici.

Savaş, tuhaftır ama uygarlığın gelişmesine türlü katkılar sunmuştur. İlki savaşmama bilincidir elbette. Ama savaşlar toplumlar arasında bilgi alışverişini hızlandırarak uygarlığın gelişimine katkıda bulunur. Haçlı savaşları sırasında Batı barbarlığı Doğudan matbaa, kâğıt, barut, mercek, matematik, felsefe ve bir miktar insanlık gibi birçok şey öğrenmiştir.

Savaşlar teknolojinin gelişmesine de önemli katkı yapmıştır. Hayatımızın vazgeçilmezi haline gelen internetin İkinci Paylaşım Savaşında ABD ordusu için geliştirilmiş olduğunu öğrenmek ilginçtir. Yine uzay yarışının doğurduğu birçok buluş da soğuk savaşın insanlığa kazandırdıklarındandır. Bu konuda çok şey söylenebilir.

Paradigmayı Değiştirememek

Önemli halk kahramanlarımızdan biri olan Köroğlu yiğitlikle nam salmıştır. Gözü kara bir savaşçıdır ama tüfeğin icadı ona göre mertliği bozmuştur. Yeni savaş teknolojisi onu hem korkutmuş hem de hayıflandırmış gibidir. Paradigmasını değiştiremeyeceğini anlamış, bu yeni savaşma biçimine yabancılığını itiraf etmiştir.

Her Kıpçak en az beş erkek evlat yetiştirirdi. En küçüğü aileye kalır, diğerleri savaşçı olurlardı. Ortaçağda birçok orduda savaşçı Kıpçaklar bulunurdu. Bunlar profesyonel ve paralı askerlerdi. Roma, Bizans, Arap ve elbette Türk ordularının en önemli vurucu gücünü oluşturuyorlardı. Halife el-Muntasır “Dünya yüzünde hiç kimse onlardan daha cesur, daha sadık ve daha kalabalık değildir” dediği söylenir. Türkler gerçekten çetin insanlardı (Keegan 1995: 64).

Kölemenlerin (ki 1260-1382 yılları arasında Kıpçak, sonradan Çerkezlerdir) 1516 ve 1517 Mercidabık ve Ridaniye yenilgileri üzerine Çerkez Komutan Kurtbey, Osmanlı’ya hitaben yaptığı konuşmasındaki şu sözleriyle sanki Köroğlu’nu tekrar eder gibidir:

“Sözlerime kulak verin ve iyi dinleyin ki, aramızda kaderine ve kanlı ölüme koşan süvarilerin bulunduğunu sizler de, ötekiler de öğrensin. İçinizden biri bile sizin bütün ordunuzu yenebilir. Eğer bana inanmazsanız, deneyebilirsiniz ama lütfen adamlarınıza ateşli silahlarını bırakmalarını söyleyin. Burada değişik ırklardan 20.000 kişilik ordunuzla bulunuyorsunuz. Olduğunuz yerde durun ve ordunuzu savaş düzenine sokun. Yalnız üç kişi size karşı geleceğiz… bu üç kişinin başaracaklarını gözlerinizle göreceksiniz… Dünyanın dört bir ucundan asker toplamışsınız: Aralarında Hıristiyanlar, Yunanlılar ve diğerleri de var ve savaş alanlarında Müslüman ordularıyla karşılaşmayı başaramayan Avrupalı Hıristiyanların yaptığı ateşli silahları da getirmişsiniz. Bu tüfeği bir kadın bile ateşlese, büyük bir grup erkeği durdurabilir… Yazıklar olsun size! Müslümanlara karşı ateşli silah kullanmaya nasıl cesaret edebiliyorsunuz!” (Keegan 1995: 69).

Savaş teknolojisinde geri kalmanın acıklı itirafı diye anlamalıyız bu mertliği!

1453 yılında Japonlar Portekizlilerden tüfeği öğrendiler ve hayran kaldılar. 1600 yılına gelindiğinde dünyada onlarınki kadar çok ve iyi tüfeklere sahip olan başka bir ülke yoktu. Ancak samuray kültürü ve sınıfı buna karşı çıkarak zamanla ülkede çalışan tek bir tüfeğin bile kalmamasına sebep oldular. Diamond (2002: 331) bunu şöyle açıklıyor: Japon savaşları daha önceleri kılıçlı samuraylar arasında teke tek çarpışmalar gerektiriyordu. Samuraylar er meydanına çıkar, törensel konuşmalardan sonra zarafetle dövüşürdü. Oysa hiçbir zarafet düşünmeden tetiği çeken bir köylünün elinde ölmek hiç hoş değildi. Ayrıca tüfek yabancı icadıydı!

Tarih, paradigma değiştiremeyenleri affetmez! Tarih, eski teknolojiyle savaşa kalkanları da affetmez. Elde üstün savaş teknolojisi olmadan yapılan yiğitlik beyhudedir.

Günümüzde, bazıları sahip olamasalar da, nükleer silahlar bile eskimiştir. Genetik ve süpersonik silahlar şimdilerde moda. Daha kısa sürede, daha ucuza korkunç silahlar imal edilmesi anlamına gelen bu gelişme, insanların daha sorumlu hareket etmelerini gerekli kılmaktadır. Tuhaf biçimde güçlü silahlar geliştirildikçe büyük savaşlar azalıyor. Kimse, kazananı olmayan bir savaşa girmeyi göze alamıyor!

 Cajamarca Çatışması

Uygarlık ve savaş tarihinin en düşündürücü sahnelerinden biri 16 Kasım 1532 günü Peru’da gerçekleşmiştir. İnka İmparatoru Atahualpa ve sömürgeci İspanyol valisi Pizzaro’nun karşılaşmaları çok dramatik olmuştur. Atahualpa’nın 80 bin kişilik ordusu, Pizzaro’nun ise 106 piyade, 62’si süvari olmak üzere 168 kişilik ayaktakımından oluşan askeri vardır. Birkaç dakika içinde İmparator esir alınır. Savaşırlar. Birilerinin elinde sopalar ve zırh olarak yorganımsı şeyler vardır. Diğerleri demir zırhlı ve çelik kılıçlıdır. Sonuçta karanlık çökünceye kadar İknalardan 7 bin kişi doğranır ve hiç kayıp verilmez. Dahası İnkalar ellerini bile kaldırmazlar. İlk kez atlı süvari görmüşlerdir ve onları tanrı sanmaktadırlar! Donup kalmışlardır.

Esir İmparatora kurtulmalık olarak tarihin en büyük fidyesi verilir: 5 metre eninde 7 metre boyunda ve 2,5 metre yüksekliğindeki bir odayı dolduracak kadar altın istenir ve alınır. Ancak İspanyollar sözlerini tutmaz ve Atahualpa’yı yine de öldürürler (Diamond 2002: 72). Bu sahne sömürgecilerle mazlum halklar arasında defalarca tekrarlanmış, tekrarlanmaya devam etmektedir.

Psikolojik Savaş

Psikolojik savaş, hem savaşta hem barışta, insanların duygu, düşünce ve davranışlarını değiştirmek maksadıyla bilginin kullanılması olarak tanımlanır (Tarhan, 2002: 21).

Günümüzden 2.500 yıl önce yaşamış olan Sun-Tzu “marifet, düşmanı savaşmadan yenmektir” demektedir. Bunun için karşı tarafın maneviyatını çökertmek gerek. Kendi gücünüzü abartarak korku ve dehşet salarak cesaretlerini kırmak bunun bir örneğidir. Holivud genellikle bunu yapar! Karşı tarafın üstün özelliklerini zayıflatmak da işinizi kolaylaştırır. Zayıf yönlerini abartmanız hatta iç işlerinde kafa karışıklığı başta olmak üzere her türlü ayrışmayı sağlamalısınız.

İşbirlikçiler bulmalısınız. İnsanlar savaşta karşı tarafa yardım ederek kendi grubuna ihanet de edebilirler. Bunun altında birçok sebep yatabilir. Ama önde geleninin kişisel çıkarları olduğu söylenebilir. Ayrıca düşmanı gözünde büyüterek onlara direnmenin beyhudeliği, güçlünün yanında yer almanın getireceği nimetleri elde etme gibi düşünceler de olabilir.

Böylesi kararsız ve küçük bir müdahale ile her an saf değiştirebilecek kişileri kendi tarafına çekmek, işbirliği yapmak ya da en azından devre dışı bırakarak düşmanı azaltmak için psikolojik savaş ve savunma sürekli olarak yapılır.

Ahlak açısından bu durum “hainlik” olarak nitelenir ve erdemsizlik örneğidir. Toplumlar ihanet ve sadakatsizliği hep aşağılamışlardır. Buna rağmen her toplumdan işbirlikçi ve hainler hep çıkmıştır. Toplum onlara tarihin “lanetliler” sayfasında yer vermiştir.

Psikolojik savaşın etkili olması inandırıcı olmasına bağlıdır. Bu savaşta gizli propaganda teknikleri kullanılır. Sonuçta hile ve entrika işidir ve tamamen bilgiye dayalıdır. Günümüzde internetin gelişmesiyle bu konuda üstünlüğü olan toplumların bilinçli hareketleri halinde üstün duruma geçeceklerini bilmek durumundayız.

Savaş ve Bilginler

Savaş teknolojisini genellikle bilginler hazırlarlar. Son örneği nükleer silahlarda görülmektedir. Köprünün altından çok sular aktı. Çok daha korkunç silahlar yaptılar. Biyolojik silahlardan, kimyasallara kadar. Daha korkuncu (belki de) henüz denenmedi: Genetik silahlar, ses dalgalarıyla kitleleri yok eden ya da zihin yönlendiren silahlar vb.

Ya işgal altındaki ülke bilginler? İlk ve mutlaka yok edilenler onlar oluyor! Arap orduları komutanı Kuteybe Türkistan’a girdiğinde sadece bilginler değil, bütün okuryazarları katletti. Kitapları yok etti. Türkler tekrar eski dinlerine dönmesinler diye toplumun belleğini yok etti! Amacına da ulaşmış olmalı ki, tarihimizi Çin ve Bizans kaynaklarından öğreniyoruz. Gazete haberlerine inanacak olursak Irak’ta ABD’nin getirdiği özgürlükten sonra 450 bilgin katledilmiş. Yüzlercesi kayıp. Binlercesi ülkeyi terk etmiş. Türkiye’de bir aydının katledilmesinin bile eksikliğini yaşarken varın Irak’ın halini düşünün! Irak yükseköğretim sisteminin % 84’ü yakılıp, yıkılıp soyulmuş durumda. Bu insanlık suçunu işleyen katillerin Irak için çalışmadıklarını biliyoruz.

Aydınlar toplumun belleğidir. Geleceğin tohumlarını onlar taşır. En çirkin soykırımdır aydın soykırımı. İnsanlık suçudur. Bütün insanlığa karşı işlenmiş sayılır. Katledilen aydınlar insanlığın dertleri için deva üretiyor veya üreteceklerdi. Bütün insanlık onlardan mahrum bırakıldı.

Mehmet Emin Yurdakul’un dediği gibi, şairleri susmuş bir millet, sevenleri toprak olmuş öksüz bir çocuk gibidir!

Bilimi yok etmek sömürünün devamını sağlar. Sömürü düzeni kuşaklar boyunca sürer.

Eğitimin Savaştaki Rolü

Eğitim kurumu savaşı değil, barışı savunmalıdır. Öğrencilere barışın erdemi ve savaşın yıkıcılığı anlatılmalıdır. Deneyimsiz beyinlere barışın ve sevginin tohumları atılmalıdır. İnsanlar barışçı yetiştirilirse saldırgan karşısında onurunu korumak için zaten savaşır. Ancak savaşa kışkırtılmış olarak yetiştirilirse, güçsüz karşısında saldırgan, güçlü karşısında teslimiyetçi olabilirler.

Eğitim kurumu barışın sürmesi amacıyla yurdunu yağmacılardan koruması için iyi savaşçılar da yetiştirmelidir. “Barış istiyorsan savaşa hazır ol” sözü caydırıcılık anlamı taşır. “Deli, deliyi görünce değneği saklar” sözü de bunu destekler. Askerlerin iyi bildiği bir söz vardır: En üstün silah, iyi eğitilmiş bir kişidir. İnsanlık bir şekilde bireyler arası, kültürler arası, sınıflar arası, uluslar arası çekişme ve çatışmaları yaşamakta ve bu bazen sıcak savaşa dönüşmektedir. Gerçek budur.

Uluslararası sistem hâlâ adil değildir. Hakkınızı gücünüz kadar alabilirsiniz. Gücünüz kadar haklısınız. Batının şu sıralar etkileyici hatta belirleyici olduğu bu sistemde insanlık ilkellik yarışındadır.

Barışı savunmalıyız; onurlu barışı…

Kaynaklar

Adji, Murat. 2002. Kıpçaklar-Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi. Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları. Ankara.

Diamond, Jared. 2002. Tüfek, Mikrop ve Çelik-İnsan Topluluklarının Yazgıları. (Çev. Ülker İnce) Tübitak Popüler Bilim Kitapları. Ankara.

Keegan, John. 1995. Savaş Sanatı Tarihi. (Çev. Füsun Doruker) Sabah Kitapları. İstanbul.

Sun-Tzu. 2001. Savaş Sanatı. (Çev. Adil Demir) Kastaş Yayınları. İstanbul.

Tarhan, Nevzat. 2002. Psikolojik Savaş. Timaş Yayınları. İstanbul.