Nükleer Enerji: Dünya ve Türkiye

Aşağıdaki metin; Prof. T. Yarman’ın, TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu’nun (İKK), Ataköy, Yunus Emre Kültür Merkezi’nde, gerçekleştirdiği, Alternatif Nükleer Zirve’de, “çağrılı” olarak yaptığı konuşmanın dökümdür. Bu metin, söz konusu “Zirve” zemininde hazırlanan Kitap’ta, yer almaktadır. 

NÜKLEER ENERJİ: DÜNYA VE TÜRKİYE

Prof. Dr. TOLGA YARMAN (T.C. Okan Üniversitesi) – Bugün, Dünya Kadınlar Günü.. Kadınlarımıza bir hediye sunacağım. Bir defa, çok teşekkür ediyorum, kutluyorum. Bana bu onuru bahşettiniz. Hanımefendilerin Kadınlar Gününü kutluyorum. Biraz da çeşni olsun diye, onlara bir hediyede bulunmak istedim. Bu piyanoyu burada görünce, epey zamandır çalmamıştım, ama onlara küçük bir parça çalacağım.

Normalde, denemediğiniz piyanoda çalmamanız gerekir; ama ben, rahmetli teyzemle validemin çok sevdikleri bir parçayı Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle hanımefendiler için çalmak istiyorum, kısaca. Bu alternatif zirve olduğu için, ötekileri kıskandıralım.

Rahmetli teyzemle rahmetli validem Zeki Müren’e hayranlardı. Sanatçı olarak saygım vardır Zeki Müren’e. Çalmak istediğim parça, “Gözlerinin içine başka hayal girmesin.” İsterseniz söyleyebilirsiniz.

Ben size genel bir resim sunmak istiyorum. Konunun başlığı, “Nükleer Enerji Dünya ve Türkiye”. Bir alay yalan var. Dünya betonarme yalanlarla yönetiliyor bir defa, bunu söyleyeyim. Büyük güçler, süper güçler kendi aralarında anlaşmazlarsa, bölgelerinde kuş uçurtmazlar, onu da söyleyeyim. Her ne oluyorsa, demek ki bir şekilde kendi aralarındaki kırışma zemininde oluyor. Bunu bilmekte yarar var. İlerideki yansılarımın bazılarının zemininde, bir parça düzgün bir şekilde yansıtacağımı düşünüyorum, bu resmi.

“Nükleer enerji” alanına çok emek verdim, çok büyük keyifle emek verdim. Beni büyüler, hâlâ büyüler, kainat da büyüler, atom da büyüler, atom çekirdeği de büyüler.

Ben size bu kitabımın özetini anlatacağım.

Bu, son baskıdan bir önceki baskı. Sevgili Nihal herkese yolluyormuş bunu galiba. 50 sene önce söylediklerimle hiçbir şekilde çelişki içerisinde olmadığımı memnuniyetle ifade edebilirim. 4. baskısını yaptı bu kitap. Bunu edinmenizi diliyorum. Sevgili Nihal’de PDF’si var. Son baskısının mı PDF’sidir, ona bir bakalım istersen, Nihalcim; çünkü 4. baskısını yaptı. Bu mesela bir önceki baskı. Yeni baskı iki kat daha hacimli.

Bir defa, bir nükleer reaktöre bakalım. Bu beni niye büyülüyor, onu söyleyeyim. Hâlâ büyülüyor. Aslında muhteşem bir mühendislik. Ancak, benim öğrencilik yıllarımda, bu “hayvanın” neler yapabileceğine dair öngörülerimizin oldukça “basit” (indirgemeci) olduğunu bir bilim adamı dürüstlüğüyle ifade etmem gerek. Ama burada muhteşem bir şey var.

Şurada, kırımızı boyalı, bir kalp var, etrafında zırh var. Bilek kalınlığında bir çelik zırhtır, şapkası da bilek kalınlığındadır. Bilek kalınlığında bijonlarla, vidalarla vidalanmıştır. Bunun sebebini birazdan beraberce anlayacağız. Burada nükleer enerji ürer. “Nükleer enerji” ürer demek… İçeride biraz zenginleştirilmiş uranyum vardır, su ve biraz da zenginleştirilmiş uranyum… Su, aynı zamanda soğutucudur, aynı zamanda yavaşlatıcıdır. Yavaş nötronlarla daha iyi, daha verimli fisyon, yani atom çekirdeklerini kırma imkânımız olur. Atom çekirdekleri dediğim zaman, bir tırnak boyunun 100 milyonda biri atom boyutudur, onun da 100 binde 1’i atom çekirdeği boyutudur. Yani inanılmaz bir resimle karşı karşıyayız. Bir tırnak boyunun 100 milyonda biri, onun da 100 binde 1’i atom çekirdeği boyutudur. Nötronlarla karşılaşması halinde bu kırılabilir ve büyük bir enerji açığa çıkar… “Nükleer enerji” ürer demek, bu demektir… Ne kadar büyük bir enerji açığa çıkabilir? Mesela, şu kadarcık (Tolga Hoca burada kollarıyla “kucak” işareti yapıyor), uranyum 235’le tam bu kadar. Uranyum 235’le Keban Barajı’nın bütün bir yıl boyunca üretebileceği kadar enerji üretebiliriz. Ama doğada uranyum 235 izotopu yüzde 1 kadardır. Demek ki şu kadarcığın (Tolga Hoca burada yine kollarıyla “kucak” işareti yapıyor), 100 katı kadar bir hacimde… Biraz zenginleştirirseniz, yine akla ziyan sayılabilecek küçük bir hacimle Keban Barajı’nın bütün bir yıl boyunca ürettiği kadar çok enerji üretebilirsiniz. Enerjiyi, dışarıya su buharı olarak alırsınız. Türbine, bir alternatör bağlıdır, buradan dışarıya elektrik veririz. Muhteşem bir şey. 1967’de üniversiteyi bitirmiştim. Bir sene İTÜ’de, Nükleer Enerji Enstitüsü’nde bulundum, sonra MIT’ye (Massachusetts Institute of Technology) gittim, orada doktora yaptım. Çok keyifle çalıştım. Şimdi akademik olarak yaptıklarımı orada edindiğim bilgiler olmadan yapma şansım olmazdı. Onu da ifade etmeyi dilerim.

GEÇMİŞTE VE BUGÜN NÜKLEER ENERJİ TARTIŞMA ZEMİNİ

[TALEP] – [TALEBE BUNU KARŞILAYACAK BİLİNEN KAYNAKALARIN KATKISI] = [BELLİ BİR AÇIK].

[BU AÇIĞI KAPATABİLECEK TEK SEÇENEK]  = [NÜKLEER ENERJİ ÜRETİMİ].

Yansıda gördüğümüz bu denklemler çok basit denklemler.

Çok söylediğim sözün anonimleşmesinden, çok mutlu oluyorum doğrusunu isterseniz.

Kimin söylediği unutulmuş olsa dahi, mesela, “Türkiye’de enerji sorunu yoktur, bir enerji yönetim sorunu vardır” sözüm çok anonimleşmiştir.

Bunun gibi, “Ortadoğu’nun göbeğinde el parasıyla nükleer gerdeğe giremezsiniz” sözüm anonimleşmiştir. Benzer başka sözlerim de var (anonimleşmiş olan); birazdan göreceğiz.

Bu da onlar gibi anonimleşmiş bir açıklamam. Aslında kimse ne yaptığının farkında değildi ve bazen konuşulanları mantıksal olarak denkleme dökmek dahi çok öğretici oluyor. Çok basit iki tane denklem söyleyeceğim, ama insanlar bu denklemlerin nasıl bir yapıda olduklarını fark etmiyorlardı. Bir süre, aslında denklemleri ilk duyduğumuz zaman çok inandırıcı, fakat giderek bu denklemlerin ciddi olarak kırıldığını gördük, beraberce izledik. Nükleer enerji tartışma zemini şu iki denklem, “ikna edici” iki denklem üzerine oturuyordu. Benim MIT’de olduğum yıllarda bütün dünyayı ikna eden denklemlerdi bunlar. (Onları, böyle yazan yoktu, ama bu anlam konuşuluyordu ve duraksamasız, ikna olunuyordu…)

Burada bir talep var. Sonra, bunu karşılayacak olan bilinen kaynakların katkısı yer alıyor; işte kömür, su enerjisi, alternatifler… 1977’de Dünya Enerji Konferansı Genel Raportörlüğünü yaptığım evrelerde alternatifler ihmal edilebilecek mertebede katkılar sağlıyorlardı; ama ileriye dönük umutlar da vaat ediyorlardı. Dalga enerjisi, rüzgar enerjisi, jeotermal enerji ve saire.

Ama Türkiye açısından talep “eksi” (“-“ işareti) özellikle kömür ve hidro potansiyel gücü, eşittir bir “açık”voluyordu… Talep eğrilerine bakarsanız, bunlar polinomiyal birtakım resimlere bugüne kadar nasıl geldiğine dair çizgi çekilip, oturtularak, oradan, eşyanın tabiatının kaldırmayacağı bir izdüşümle çıkartılırdı… Talebi karşılayacak şu kadar potansiyel kömürümüz var, bu kadar linyitimiz var, bu kadar su gücümüz var. Bunlardan azami şu kadar enerji elde edebiliriz” deniliyordu ve buna karşılık belli bir “açık” ortaya çıkıyordu. 1977’de Dünya Enerji Konferansı Genel Raportörlüğü yaptığımda, bütün raporlarda bu yaklaşım bu kadar bariz bir şekilde, ayrıca tartışmaya açık şekilde zikredilmemiş olarak bulunuyordu. İkinci denklemde, o açığı kapatabilecek tek seçenek nükleer enerji üretimi olarak görülüyordu. Bugün nükleer enerjiyi savunanların zihinlerinde bu iki denklem hâlâ var. Bakın, talep böyle gidiyor. Şöyle karşılayabiliriz. İkisinin arasında şöyle bir açık var. Nükleer enerjiden başka herhangi bir enerji kaynağıyla karşılayamıyoruz. Bu deniliyordu!.. O evrede nükleer kazalar olmamıştı, nükleer enerji, fevkalade temiz ve fevkalade ucuz enerji kaynağı olarak biliniyordu, demin gösterdiğim nükleer santral resmi fevkalade cazip görünüyordu.

Birazdan açıklayacağım bu iki denklemin bütün girdileri çatır çatır çöktü. Yani ne talep sanıldığı kadar yüksek seyretti, ne talebi karşılayacak olan enerji kaynaklarının hacmi sanıldığı kadar az çıktı, ne de bir açık ortaya geldi, hatta ne de o açığı kapatabilecek tek seçenek nükleer enerji olarak durdu. Ayrıca, mevcut uranyum kaynaklarına –ki, dünyada 6 milyon ton kadar- mevcut kurulu nükleer gücünün 3-4 katı kadar, bilemediniz 5 katı kadar bir kurulu nükleer güç ancak ilave edebileceğimiz sonucu, gündeme geliyor.

Kısacası, açıkladığım denklemler çöktü. Demek ki, bu felsefî yaklaşım, nükleer enerji üretiminin, hatta tek seçenek olarak gündeme getirilmesini savunabileceğimiz bir matematik çerçeve olmaktan iyice uzak düştü. Bunu bir defa dikkatinize getirmek istiyorum.

Burada, nükleer enerji üretiminin yıllara göre nasıl değiştiğini resmediyoruz. Bu resim bence fevkalade. Bu resim üzerinde biraz duracağım, hatta konuşmamın özünü bu resim teşkil edecek, diyebilirim.

Bu resmi anlamak için şöyle bakmanızı öneriyorum. Burada aslında (dik eksende) yılda üretilen nükleer enerji olmakla beraber, tavanı, 400 bin megavat, yani 400 Keban Barajı kadar kurulu güç olarak algılayabiliriz. Yani, Dünyada halihazırda kurulu 400 Keban Barajı eşdeğeri nükleer santral vardır. Yuvarlak söylüyorum. Bu çerçevede, kurulu nükleer santralların yıllar boyunca nasıl bir kuruluş ve dolayısıyla işletme resmi izlediğini aktaracağım size. Bu resim üzerinde dünya enerji siyasasını göreceğiz, mezhep savaşlarını göreceğiz. Çok şaşıracaksınız. Bu resme iyi bakan uzman gözler, bu resimden saatlerce konuşulabilecek kadar hacimli bilgileri görebilir, aktarabilirler…

1970… Ben burada, MIT’de nükleer bilimler doktora öğrencisiyim. Burada nükleer santral henüz çok yeni. Reaktörlere geziler yapardı hocalarımız; bizleri götürürlerdi, heyecanla izlerdik. Çünkü netice itibarıyla başlı başına şu resim bir heyecan kaynağı oluştururdu. Türkiye’ye dönük olarak da adımlar atılmıştı. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, benim MIT’de bulunduğum yıllarda, hatta ondan önce, 1967-1968’de mevcuttu.

Dikkat ederseniz, eğri şöyle yükselmeye devam ediyor. Şurası 400 bin megavat olduğuna göre, şurası demek ki 100, 200, 300, 400 diye gidiyor. 100 bin megavat. Demek ki 100 tane Keban Barajı kadar nükleer santral kuruluyor.

Şurada bir duracağım. Ben 1972’de döndüm. Türkiye Elektrik Kurumu Nükleer Santrallar Dairesi Akkuyu mevkii nükleer santral yeri olarak seçti. Birazdan geleceğim. Genelkurmay Başkanlığı Karadeniz sahiline izin vermemişti o zaman; burası, Yunanistan ve Bulgaristan’a yakınlığı dolayısıyla stratejik bir mevki olarak görmüştü. Oysa Marmara Bölgemiz itibarıyla bir defa sanayi merkezi, elektrik ihtiyaç yoğunluğunun olduğu mevkidir. Dolayısıyla Türkiye Elektrik Kurumu en önce Karadeniz sahili, Kilyos açıklarına doğru, İğneada’ya doğru, Bulgaristan sınırına doğru, nükleer açıdan bakıldığında iyi bir yer seçimi olmakla beraber, Genelkurmay Başkanlığı oraya izin vermediği için Akkuyu mevkiine gitmişti. Karadeniz suyunun sıcak olması hususu saklı olarak, mecburen, Akkuyu’ya gidilmiştir. Türkiye Elektrik Kurumu Nükleer Santrallar Dairesi çok ciddi çalışmalar yaptı, diyebilirim. O zaman ben, Nükleer Güvenlik Komitesi üyesiyim. Gelir gelmez beni orada görevlendirmişlerdi… Önüme şu kadar raporlar geldi. Memur maaşımızın dışında herhangi bir başka gelirimizin olmaması hususu saklı olarak, gecelerce, günlerce, haftalarca, 1 yıl boyunca o raporları didik didik inceleyip, yer olarak Akkuyu mevkiinin nükleer lisansını o günkü ölçütler zemininde memnuniyetle verdik. Birazdan geleceğim. 30 yaşın altında bir delikanlı olduğumu bir yana bırakın, çok iyi donanımlarla gelmiş olduğum olgusu elbette yine bir tarafa konularak; ama o günkü ölçütler itibarıyla hiçbir yanlış yapmadığımızı memnuniyetle ve göğsümü gere gere, gururla ifade edebilirim.

Benzer bir konuşma 1999’da (Enerji Zirvesi’nde), hükümette geçti. Enerji Bakanı hazırlanmış, bana yüklenmeye kalktı, Başbakan Ecevit’in yanında. Hak ettiği cevabı aldı. Daha sonra Yüce Divan’da yargılandı, mahkum oldu. Oradaki incinmesinden dolayı, o günkü parayla 5 bin liralık -benim herhalde 6 aylık maaşımdı- tazminat davası açmıştı hakkımda, kamuoyu önünde kendisini küçük düşürdüğüm iddiasıyla; ancak, o davayı daha bakanken kaybetti. O konuya birazdan geleceğim.

Demek ki, biz Akkuyu’ya yer lisansını verdik. 1979’da bir şey oldu, Three Miles Island kazası… Three Miles Island kazası hepimizi ters köşeye yatırdı. Ben bir reaktör dinamik uzmanıyım; yani nükleer reaktör dinamik alanında, disiplininde yazılmıştır doktora tezim. Nükleer güvenlik uzmanıyımdır diyebilirim, yani kazaları fevkalade iyi bilirim. Çok çalıştık. Prof. Rasmussen, hocamdı. Boston’da çalışır, haftanın iki gününü Washington’da geçirirdi. Kaza analizleri fevkalade zor analizlerdir. O gün yapılan hesaplar… Gerçekten akla gelebilecek her türlü vahşi kaza resmi zemininde yapılmıştır bu kaza hesapları. Fakat 1979’da meydana gelen kaza, dediğim gibi, hepimizi ters köşeye yatırdı… Demem şu ki: Hiç aklımıza gelmemiş olan, akla hiç kolay kolay getirilemeyecek olan bir kaza senaryosu, zemininde gerçekleşti, o kaza… Aslında reaktör pırıl pırıl çalışıyor. Türbinin sekmesiyle beraber otomatik olarak kontrol merkezi, acaba pompalarda mı bir sıkıntı var diye sistemi tarar. Pompadaki sıkıntıyı anında görüyor, Three Miles Island reaktöründe türbinin sekmesiyle beraber, derhal yedek pompanın devreye girmesi söz konusu… “Konsol”, demek ki derhal, yedek pompanın “devreye gimesi” komutunu veriyor. Yedek pompanın devreye girmediğine dair ziller çalmaya başlıyor, lambalar yanmaya başlıyor; ama yine otomatikte ve hemen anında, yedek pompanın yedeğinin devreye girmesine dair komut gidiyor, Konsol’dan ve ondan sonra reaktör elden kaçıyor. Kaza sebebi fevkalade trajikomik, rahmetli Aziz Nesin’in yazacağı türden bir kaza senaryosu, denilebilir. Pompaların bakımını yapmadan evvel vanaları kapatıyorlar, bakımın yapılmasından sonra vanaları tekrar gerisin geriye açmayı unutuyorlar. Hediyesi 4 milyar dolar… Bizi ters köşeye yatırmış olmasının sebebi bu; “olamaz denecek” türden bir şey…

Bu kitabın ilk baskısı 1994’te yapıldı. 1990’da yazmaya başlamıştım. Bu kazayla beraber reaktör dinamik hocası olarak şunu bir çırpıda söyledim: Kaza süreçlerinde, öyle bir puslu, öyle bir gri bölge var ki biz, orada ne olabileceğini göremiyoruz, dokunamıyoruz, nabzını tutamıyoruz; o bölgenin bulunuyor olması dolayısıyla kaza risk analizlerimiz baştan sona çöpe atılmak zorunda. Bizim ölçütümüzden hesap ettiğimizde, kaza riskinin çok daha fazla olması gerekir demiştim; ama o evrede, istatistiki herhangi bir şey söyleme şansım yoktu…

1973’te birinci petrol krizi oldu. 1979’da ne oldu biliyor musunuz; ikinci petrol krizi oldu. Petrol kriziyle beraber petrol fiyatları varili (fıçısı), 3 dolardan yuvarlak 10 dolara yükseldi. O zaman, Batı ekonomileri sarsıldılar, nükleer reaktörlerin yapımına hız verilmiş oldu… OPEC ülkeleri, Batı ekonomileri otomotiv ürünlerini, elektronik eşya ürünlerini, beyaz eşya ürünlerini öbür ülkelere istedikleri fiyattan satıyorlar… Geri kalmış ülkelerin ise çoğu petrole sahipler. “Bizim başka metamız yok, çocuklarımıza bırakacağımız herhangi bir varlığımız söz konusu değil, onun için, kusura bakmayın, biz fiyatları yükseltiyoruz”, diyorlar ve öyle yapıyorlar. Batı ekonomileri, 1973’te bayağı bir sarsıldı… OPEC ülkeleri bir süre sonra, Batı’dan her şeyi, daha pahalıya satın almaya sıkışınca, 1979’da, petrolün varilini 12-13 dolardan 35 dolara yükseltiverdiler.. Batı ekonomileri bu sefer ayağa kalktılar. O zaman şunu anladık ki Batılılar yalnızca sattıkları malın fiyatını belirlemek konusunda gözetmiyorlar serbest piyasa ekonomisini; onlar için serbest piyasa ekonomisi demek, aynı zamanda satın aldıkları ürünün de fiyatını belirlemek demek oluyormuş, meğer! Bunu gördük. Aynı bağlamda, 1979’da Three Miles Island kazası olmasına rağmen, buradan itibaren petrol fiyatlarının yükselmesi sonucu nükleer santralların hatta daha da hızlı kurulmalarının gündeme geldiğini görüyoruz. Yani 1980’de, 150 Keban Barajı kadar nükleer santral var demek oluyor.

Arkasından, bugünkü gündemden hiç farklı olmayacak şekilde, Türkiye’nin de katıldığı olduğu Dünya 11. Enerji Konferansında Türkiye’yi temsilen bulunuyorum. Orada bir bilimsel-teknik kongre yapılıyor. Zaman zaman buradaki arkadaşlarım kulak misafiri olmuşlardır yahut biliyorlardır; Batılıları temsilen bir teknik kişi çıkıp, OPEC ülkelerine dönüp (Fransızca), dedi ki, “Beyler; ateşle oynamayınız!” Buzdağı düşmüş gibi oldu konferansın ortasına. Ben mesajı aldım. Batılılar yalnızca sattıkları eşyanın değil; işte satın aldıkları eşyanın da, metanın da fiyatını belirlemek istiyorlar. Arkasından Türkiye zapturapt altına alındı, arkasından Saddam İran’a saldırtıldı… Bu, bence, günümüzdeki, birinci mezhep savaşıdır ve bugün ikincisi gündemdedir. Batılılar “vekalet savaşı” diyorlar; katiyen alâkası yok. Başkalaştırma savaşıdır. “Vekalet” lafını lütfen kullanmayın. Başkalaştırılmışların savaşıdır. Arkalarında birileri onları kukla gibi oynatıyorlar.

Zaten enerjinin olduğu yerde, mutlaka siyaset vardır, hatta kirli siyaset vardır, hatta ve hatta kanlı siyaset vardır. Bunu yaşıyoruz; yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz.

Burası 1980 (Tolga Hoca, Grafik’te isaret ediyor). Demek ki, Saddam İran’a icbar edildi… 8 sene sürdü savaş. Petrol arzını artırdılar, daha fazla silah satın alabilmek üzere… Petrol arzını artırınca petrol fiyatları düştü. Batılılar petrol satın almak üzere ödedikleri dolarları silah satarak gerisin geriye aldılar. Taraflardan birisi ötekine oranla üstünlük sağlayacak olsa diğerine daha çok silah satıldı veyahut verildi. Bu savaş (İran-Irak) 8 sene ayakta tutuldu. İran telef edilmek stendi… Bu eylem, Yeni Osmanlıcılık ve BOP projesi adı altında bitirilmek istendi. Bugünleri anlamak için, enerjiyi muhakkak bilmek zorunluluğu vardır. 5 milyon Suriyeliyi, kendi elimizle, kendilerini kucağımızda buldurttular bize. Bunları söylememiz gerekiyor.

Bakın, 1980’de, İran Irak’a saldırtıldı. Demek ki nükleer enerji üretiminin hızlanmasının önemli bir sebebi, Batılıların kendilerini Ortadoğu melanetinden çözmek istemeleri… Bunu görmemiz lazım. 1978’den bu yana Amerika’da tek bir nükleer santral kurulmamıştır. Biliyorsunuz, Avrupa’da referandumlar oldu. İsveç’ten başlayarak nükleer santrallar durdurulmak istendi. Birtakım geri adımlar olmadı değil. Avusturya’da bir referandum oldu. Viyana’daki 1.000 megavat gücündeki nükleer santral, anahtarı üstünde, dünyanın ilk nükleer müzesine dönüştürüldü, çalıştırılmadı. Ama nükleer santralların pıtrak gibi kurulmasının emel sebebi, Batılı ülkelerin, özellikle Avrupa ülkelerinin kendilerini yavaş yavaş Ortadoğu’dan çözmek istemeleridir. Avrupalılar, Sovyetler Birliği ile Amerika arasındaki çekişmeden çıkmak istemişlerdir. Avrupa’nın enerji açısından temel bir denklemi şudur: Avrupa kuraktır, enerjiye muhtaçtır, Japonya enerjiye muhtaçtır, Kuzey Amerika da öyle. Amerika’nın temel bir stratejik denklemi vardır, bu telaffuz edilmez; “Önce OPEC petrolünü tüket!” Bu, temel bir stratejik bir denklemdir.

Amerika önce Ortadoğu petrollerinin tüketilmesini ister… “Dışarıda koz bırakmamak gerekir” der (demez de, anlayan bilir). Bu stratejik denklemi izlemekle beraber, içeride hem ilave nükleer santralların kurulmasını durdurmuştur, hem de yeni enerji kaynakları aramaya başlamıştır.

1986’da ne oluyor; Çernobil nükleer kazası. Çernobil nükleer reaktör kazasının olmasıyla beraber, gördüm ki o puslu bölge, demin anlattığım gri bölge, yani bizim risk analiz alanımıza girememiş, kapsayamadığımız o bölge bizim sandığımızdan çok daha vahşi. Çünkü Çernobil nükleer reaktör kazası da tıpkı Three Miles Island nükleer reaktör kazası gibi hiç akla gelmemiş bir sebeple meydana geldi. O akla gelmemiş sebep nedir, biliyor musunuz? “Three Miles Island reaktörüne benzer bir kaza Çernobil nükleer reaktöründe peydahlanacak olsa, bunu ölçmek üzere hangi parametreleri dikkate almamız gerekir” diyor, Rus mühendisler. İzin almaları gerekir aslında Sovyetler Birliği Atom Enerjisi Komisyonundan. Bunu da yapmıyorlar. Birinci devre üzerindeki etkisini ölçmek için, kendi kendilerine ikinci devrenin vanasını biraz kısıyorlar. O anda reaktör elden kaçıyor. O anda dediğim, birkaç saniye sonra elden kaçıyor. Kurgusu hiç akla gelmemiş bir kaza.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bültenleri. Pravda ve İzvestiya gibi, propaganda bültenleridir Yani bilim insanları bunu bilimsel dürüstlükle ifade etme sorumluluğundadırlar diye düşünüyorum. Onlar yalnızca nükleer enerjiyi överler ve Çernobil reaktör kazasını, “Kaza olarak tasnif etmemek gerekir” diye yayınlar yapmışlardır. Bal gibi ve çok vahşi bir kazaydı. Kim ister Çernobil nükleer reaktörünü patlatmayı? Hele Sovyetler Birliği’nin Sovyetler Birliği olduğu dönemde!.. Ama bu kaza vukua geldi. Kaza vukua geldi demek, hiç akla gelmemiş bir sebeple kaza vukua geldi demek oluyor. Aynı zamanda, o gri bölge, yani reaktörlerin kaza risk analizlerini yaptığımız bölgenin sandığımızdan daha da hacimli olduğunu dikkate getiren bir kaza, demek oluyor, bu kaza!

2015’de hafif bir kımıldanma var (ama şurası 400 bin megavat).  

Nükleer enerji hemen hemen neredeyse bütün ülkelerde… Daha doğrusu Çin hariç, Finlandiya’da bir iştah var, ihtiras var. Bu günlerde, ABD nükleer ihtiras kervanına katılmak istiyor, görünüyor… Çin’de ciddi bir ihtiras var. Bunları söylemem lazım. Japonya geri adım attı Fukuşima’dan sonra, hatta bütün nükleer santralların durdurulması kararı verdi; ama pek nükleer santralsız yaşayamayacaklarını da gündeme getirdiler.

BASİT, ANCAK GAYET GERÇEKÇİ,

BİR KAZA RİSK ÇÖZÜMLEMESİ

1. THRE MILE ISLAND KAZASI (1979). REAKTÖR GÜCÜ: 906 MWe.

2. ÇERNOBİL KAZASI (1986). REAKTÖR GÜCÜ: 1000 MWE.

Mahvolan Birim

3. FUKUSHIMA KAZASI (2011). ÜÇ REAKTÖR BİRDEN KAZA GEÇİRİYOR:

1 x 460 MWe (Reaktör 1 hasarlı)

3 × 784 MWe (Reaktör 2, 3, and 4 hasarlı)

1 x 784 MWe (Reaktör 5 soğutma sorunları yaşıyor)

1 × 1100 MWe (Reaktör 6 soğutma sorunları yaşıyor)

Japon Nükleer Reaktörleri

Fukushima 1

460 MWe + 2×784 MWe = 2028 MWe .

Yuvarlak 50 000 MWe Japon Nükleer Güç Santrali’nden yaklaşık 2000 MWe kazaya kurban gittiğine göre:

  • Japon mühendisler, 100 üzerinden 94 alirlar,

diyebiliri, rahatlıkla…

HER ÜÇ KAZA, BİR ARADA:

906 MWe + 1000 MWe + 2028 Mwe = 3934 Mwe.

DÜNYA’DAKİ KURULU TOPLAM NÜKLEER GÜÇ:

400 000 Mwe.

ÇOĞU, OLDUKÇA YAŞLI SANTRALLERDEN OLUŞUYOR…

O HALDE KAZA OLASILIĞI, BİR ÖMÜR BOYUNCA:

4000 Mwe / 400 000 MWe = %1.

Devasa!..

Bu kazalara bir bakalım ve kaza risk analizini nasıl değerlendirdiğim konusundaki düşüncelerimi size aktarayım istiyorum.

Aslında bu kazalar, Three Miles Island (TMI) kazasıyla Çernobil nükleer reaktör kazası tıpatıp aynı kazalardır. Çernobil nükleer reaktör kazasının en az iki mertebe yüksek bir felaketin meydana gelmesinin sebebi, nükleer reaktörünün birazdan göreceğimiz biriminin dış güvenlik kabuğunun bulunmamasıdır.

TMI’da, reaktör ölmüştür, mahvolmuştur; fakat kazanın dış güvenlik kabuğunun içinde hapsedilmesi başarılmıştır. En başta gösterdiğim o kırmızı basınç kabı vardı ya, çelik kap, o kap burada yırtılmıştır, akla zarar bir şekilde yırtılmıştır. Dikkat ederseniz, çevreye herhangi bir zararı olmamıştır. Bunu da bilimsel bir dürüstlük çerçevesinde ifade etmem gerekiyor. Bu kazanın çevreye hiçbir şekilde zararı olmamıştır, çünkü bütün melanetin içeride hapsedilmesi başarılmıştır. O kadar ki, kazadan sonra Başkan Carter geldiği zaman, reaktörün dibine kadar yaklaşabilmektedir.

Çernobil nükleer reaktör kazası farklı, çünkü dış güvenlik kabı yok. Hem ucuz olsun diye, hem de kendilerine çok güvendikleri için Rus mühendisler, dış güvenlik kabı koymamışlar. Aynı facia orada meydana geliyor, yırtılıyor basınç kabı. Basınç kabının yırtılmasıyla beraber çatı da uçuyor. Rusya’dan dışarıya radyasyondan başka hiçbir şey sızdırmadılar. Ama işte radyasyonu kimse tutamıyor, sızdırdılar, mecburen… İsveç yakında olduğu için, kısa sürede olağan üstü radyasyonu ölçtü… Birkaç gün sonra giderek, dünyanın her yerindeki detektörler deli gibi radyasyon saymaya başlamışlardı. Ruslar inkâr ediyorlardı; fakat uydudan alınan resimlerden, Çernobil nükleer reaktörünün tepesinin yırtılmış olduğu görülüyordu…

Oraya gittim. Rus teknolojisine, Rus mühendislere, Rus bilim insanlarına karşı herhangi bir sözüm yok. . Rus bilim insanlarıyla çok yakın ilişkilerimiz vardır; onu da söyleyeyim. Gerek Lebedev Enstitüsü’nde gerekse Moskova Bauman Teknik Üniversitesi’nde, meslektaşlarım vardır. Davet ederler, giderim, konuşurum, onlardan gelenler olur. Şimdi, bir Rus bilim adamıyla çok yakın çalışıyorum. Esas itibarıyla Rus asıllı ama karısı dolayısıyla Belarus olmuş! ..

Çernobil Kazası olduğunda ben dersteydim, müstahdem yanıma geldi. “Dersten sonra konuşalım” dedim. Gitti, tekrar geldi. Basın arıyormuş, çok önemliymiş, dedi… Haberim yoktu kazadan. Hemen her şeyin, uzaktan olsun tahmin ettiğim gibi geliştiğini anlama şansım oldu. Bunu gururla ifade edebilirim.

Bundan sonra Japonya’ya bakıyoruz. Birinci kaza geçiren santral, yani Three Miles Island reaktörü.

Salondan- 15 dakika ara verebilir miyiz? Basın açıklaması yapılacak, sonra siz devam edeceksiniz. 

Prof. Dr. Tolga Yarman- Arkadaşlar gelsinler. Şimdi mi ara veriyoruz?

Salondan- Evet. Çok özür dilerim hepinizden. Böyle bir şey yapmak istemezdim, ama basın geldi. 12.00 diye söylemiştim.

Prof. Dr. Tolga Yarman- Onlar için çok ilginç olacak söyleyeceklerim. Gelsinler bence, gelsinler. Bakın, söyleyeceklerim onları çok ilgilendirecek. Basın gelsin, bu söyleyeceklerimi duysunlar. Basın niye gelmiyor? Çok mu az vaktimiz var?

Salondan- Muhabiri arıyoruz da, o yüzden.

Prof. Dr. Tolga Yarman- Söyleyeceklerimi yazabilir mi, bilmiyorum tabii. Zehir zıkkım şeyler olacak. Şurası açık: Tabii, arkadaşlarım görevlerini yapıyorlar, iftihar ediyorum.  Görevlileri şu kadar zamandır tanırım ve kendileriyle gerçekten gurur duyuyorum; fakat neredeyse benden başka bir bilim insanı konuşmuyor. Feci, onun için, gelsinler. Söyleyeceklerime ne diyecekler bakalım!..

Onlar için bir daha söylüyorum: Ortadoğu’nun göbeğinde, ne Dolar’la, ne Yen’le, ne Mark’la, ne Euro ile, ne Ruble ile, “nükleer gerdeğe” girilmez!.. Yok öyle bir şey, tamamen yutturmaca…

Demin Değerli Hüseyin Yeşil söyledi. Fukuşima Nükleer Santralının geçirdiği kazadan sonra, aslında bütün dünyaya kaza riskinin en az 100 kat arttığını söyleme onurunu taşıyan bilim insanıyımdır. Çünkü artık istatistikî veriler var. Bakın, orası çok önemli. Onun söylediğinden bir parça farklı olarak, “Şu reaktörler şu kazayı geçirdiler”den ibaret de değil, olay. O bir boyutu; ama esas boyutu neresi, biliyor musunuz? Bazı kazalar hesap edilmiş kazalar olarak gerçekleşir. Bütün otomobil mühendisleri, kaza mühendisleri hesaba katarlar. “Lastik kötü patlarsa ne olur, daha yavaş patlarsa ne olur, yahut yavaş yavaş sönmesi için ne yapmak gerekir?” gibi, bakabilmişlerdir. Lastiğiniz patladığı zaman uzun bir süre yol gidebiliyorsunuz. Bu değil. Önemli olan, hiç akla gelmemiş sebeplerden dolayı… Orada öyle bir puslu bölge var, gri bölge. O bölgede gelişiyor “hayatî kazalar”. Bunun akıl edilmemiş olduğunu vurgulamak istiyorum ve özellikle bu sebepten dolayı kaza riski yükseliyor. Bu, şunun gibi: Bir pilot, sabahleyin karısıyla kavga ediyor, Yeşilköy’den kaldırıyor uçağı ve Taksim Meydanı’na pike yapıyor… Bunu, akladilemeyecek örnek olarak söylerdim… Demeye kalmadı, geçenlerde İspanya’da buna benzer bir örnek vukua geld, Gelip, Taksim Meydanı’nın başına düşecek bir meteor, bir kaza olarak düşünebilir misiniz bunu? Yani Nükleer reaktör mühendisi olarak, kaza mühendisi olarak böyle bir kazayı düşünebilir misiniz? Düşünemezsiniz, değil mi?, demek üzere söyledim, ama o dahi oldu. Demek istediğim, böyle puslu bir bölge…

Dediler ki, “Fukuşima’nın reaktörleri eski”!.. Hadi canım sen de! Yalan söylüyor, alâkası yok. Jaguar gibi reaktörler. Dediler ki “Şöyle oldu, böyle oldu.” Hayır, alâkası yok. Ne oldu, biliyor musunuz? Deprem mühendisliğinden Japon mühendislere tam numara vermez misiniz? Okyanus bilim mühendisliğinden Japon mühendislere tam numara vermez misiniz? Deprem olur, deprem gelip gökdeleni vurur. O gökdelenleri bilyeler üzerine oturtur Japon mühendisler, biliyor musunuz? Depremin gelmesi geçmesiyle beraber kocaman binalar “zııttt” diye gider, “zııttt” diye gelir, yerine. Orada bir kusur yok, reaktörlerde bir kusur yok, Jaguar gibi, tıkır tıkır çalışıyorlar. Kaza şöyle oldu: 8 küsur şiddetinde bir deprem oldu okyanusun ortasında. Yani olabilecek en yüksek şiddetteki yahut hacimdeki depremin, kaza senaryoları çerçevesinde hesaba katılan her çeşit şiddetteki depremin üstündeki şiddette bir deprem oldu. Tsunami öyle bir geldi ki o zaman… Orada tsunamiyi kıracak dalgakıranlar yok mu; var, âlâsı var. Japon mühendislere bu konuda 100 üzerinden 100 verir misiniz; verirsiniz. Hayır, onları aştı. Dalgalar öyle bir geldi ki, etrafta ne varsa hepsini gökdelenlerin seviyesine kadar kaldırdı.

Bakın, akla gelmeyecek şeyler oluyor. Bunu söylemek istiyorum. Bu konuda şimdi de değil, 1999’da Bülent Ecevit’i uyardım. Allah rahmet eylesin. Nükleer Zirvede uzun uzun konuştum. Dedim ki, “Akla gelmemiş sebeplerden dolayı kaza oluyor”. 1999’dan 2011’e 13 sene var daha o zaman.

Fukuşima’da, bir de ne oldu, biliyor musunuz? İlk defa “Nükleer lağım” deyimini dünyaya ben söyledim. Nükleer atıklar çıktıktan sonra reaktörden, yanmış yakıtlar, soğusunlar diye önemli bir süre bekletilirler orada, yıllar boyu bekletilirler. Kelepçelidirler. O kelepçeleri kırıyor, tsunami… Bir defa, depremle beraber borular kırılıyor. Onu da ilk defa ben söyledim. Bunun onurunu taşıyorum. “Olur mu?” diyenler oldu, sonradan çıktı meydana. Bağımsız kuruluşların yazdıkları raporlarda, bunun böyle olmuş olabileceğine dair çok ciddi emarelerin bulunduğu yazıldı. Arkasından dedim ki “Kelepçeleri kırmış olmalı. Nükleer atıkların bağladığı kelepçeler yırtılmış olmalı depremden sonra gelen tsunamiyle beraber, o atıklar etrafta nükleer lağım oluşturmuş olmalılar”, dedim. Böyle olduğu çıktı meydana. Ertesi gün söyledim, NTV’de konuştum. Uğur Dündar davet etti, 2 saat onun programında anlattım.

Japonya’nın çeşitli yerlerinde 50 küsur nükleer santral var. Fukuşima mevkiinde 6 tane nükleer santral var, üçü kaza geçiriyor. Diğer üçü, Allah’tan bakımda. Onları saymıyorum. Ama bakın, şurası çok önemli: Fukuşima’da, toplamda 2 bin megavat hasar görülüyor. “Hasar görüyor” ne, bitiyor, mahvoluyor. Etrafta nükleer lağım… O günlerde verdiğim demeçlerde demiştim ki, “Ruslar insanî davranışta bulunsunlar, Japonlardan zarar görenlere bir yer ayırsınlar, onlar gelsinler, Sibirya’nın kuzeydoğusunda bir yerde iskan edilsinler.” 50 santralden 3’ü, 2 bin megavat yok oluyor. Aslında 50 santralden 3’ü demek, 100 santralden 6’sı yok oluyor demek.  Yüzde 6, nükleer mühendislerin, Japonların okyanus bilimi mühendislerine, deprem mühendislerine 100 üzerinden 94 veririm. Ama olan ne, biliyor musunuz? Tüm Japonya’nın kuzey tarafı mahvoldu, yaşanmaz hale geldi.

Esas şunu söyleyeceğim: Her 3 kazayı topladığınız zaman, Three Miles Island 1000 megavat, Çernobil 1000 megavat. Fukuşima 4000 megavata da çıkabilirdi; 2000 megavatta kaldı… Demek ki, toplamda yuvarlak 4000 megavat diyorum. Bunlar tabii epey yaşamış reaktörler. Bu reaktörler kaza geçiren reaktörler. 400 bin megavat kurulu güç tahtında, 4 bin megavat kaza var. Buraya dikkatinizi çekmek istiyorum. Hiç akla gelmemiş sebeplerden dolayı -burası çok önemli- hiçbirimizin, hiçbir dâhi nükleer kaza analistinin aklına gelmemiş sebeplerden dolayı kaza geçiriyor.

Buradan çıkan sonuç ne, biliyor musunuz? 400 bin megavatta 4 bin megavat kaza geçiriyor, yüzde 1; Tolga Hoca’nın vardığı sonuçtur. Dünyaya ilk defa ben söyledim. Adımın söylenmeden de olsa telaffuz edilmesinden onur duyuyorum, gurur duyuyorum. İstediğiniz gibi kullanabilirsiniz, hiç kuşku yok. Ben bunu söyledikten sonra bana birisi dedi ki “Hocam; bu analiz bu kadar basit mi yapılır yani?” Elinin körü!.. Yazı-tura hesabı yap. Yüzde kaç yazı geliyor, yüzde kaç tura geliyor attığın zaman? Bu kaza hesabında, yani bu risk analizi hesabında hiçbir arıza yoktur. Önemlisi, andığım kazaların hiç akla gelmemiş sebeplerden dolayı bu kazaların vuku bulmuş olmalarıdır. Akla gelmiş olabilecek sebeplerden dolayı vukua gelen kazalar burada yoktur. Buna rağmen kaza olasılığı yüzde 1’dir.

Herkese sesleniyorum. Ne zirvesiyse, oradaki bütün herkes saygıdeğerdir; ama aklı tutulmuş olan insanlara sesleniyorum, aklı zavallı olan bilim insanlarına da sesleniyorum: Bunu öğrenin, gelin. Bilmiyorsanız öğrenin, gelin. Kim söylüyor; ben söylüyorum. Söylemeye yetkin miyim?.. Herkesten daha fazla yetkinim. En bıçkın bilim tornalarında geçmiş bir bilim adamı olarak olarak söylüyorum. Bugüne kadar aklınıza gelmemiş, gelmesi mümkün olmayan sebeplerden dolayı yüzde 1’lik bir ihtimalle elden kaçabiliyor, bugünkü nükleer reaktörler. Bu, şu demek: Her 100 sirkten birinde muhakkak bir aslan, bakıcısını yiyor. Demir kafesi kırıyor, dışarı çıkıyor, seyircileri yiyor, dışarı çıkıyor, etraftakileri yemeye başlıyor.

Bir doktorla konuşuyoruz; çok nükleerci… “Yüzde 1 çok küçük bir ihtimal hocam” dedi. Ben başbakan olsam, enerji bakanı olsam… Enerji Bakanına çok ağır bir mektubum var. Şimdi Enerji Bakanı değil artık, bundan önceki. “Bakın, bunu oraya kuramazsınız!” demiştim. Ama kurma siyasi iradesine saygım var; yeter ki aynı irade, kurulmaması gerektiğini düşünenlerin, kendilerine ve çocuklarına başka bir gelecek düşleyenlerin beklentilerine, özlemlerine aynı saygıyı göstersin. Yüzde 1 feci bir ihtimal. 10 binde 1, 100 binde 1 olarak hesap ederken nükleer kaza riskini, bugün, yüzde 1’e yükseldi, nükleer kaza riski; yani 100 defa, 1000 defa daha fazla bir yüksek riskle karşı karşıya kaldık. Ben başbakan, cumhurbaşkanı olsam, asla, katiyen oraya müsaade etmem. Nükleeri kurmak mı istiyorsunuz; gidin Beypazarı’na, gidin Yozgat’a, oralarda da deprem yok gibi… Havayla soğutacaksınızdır vesaire, biraz daha pahalıya gelecektir; ama sonuç itibarıyla Akkuyu’ya asla! Bizim yer lisansı verdiğimizde gündemde bulunmayan ölçütler şimdi gündeme gelmiş.

Buradan çıkan sonuç şu ki: Kaza olasılığı yüzde 1’dir. Prof. Tolga Yarman, bunu dünyaya o zaman söyledi. Aklınıza gelmeyen olasılıklardan dolayı. Böyle bir puslu bölge var ve istatistikî verilerle orayı değerlendirme şansımız yok. Bu kadar veri, onu değerlendirmemiz açısından, oraya sayısal bir değer oturtmamız açısından yeterli sayılacaktır pekâlâ. Başka örnekler inşallah gelmez, ama devasa bir kaza riskiyle karşı karşıyayız.

Sorunlara geleyim. Bu sorunlar da benim öğrencilik yıllarımda asla aklımızın kenarından geçmemiş olan sorunlar, hocaların akıllarının kenarından geçmemiş olan sorunlar. Bir defa, uzayan inşaat süreleri. Güvenlik sistemlerinin çoğaltılması fiyatı yükseltir. Söküm, astarı yüzünden pahalıya gelmiştir. Kamuoyunun tepkisi, giderek hızlı üretken reaktörlerden vazgeçilmesi… Bunu bir parça anlatmalıyım… Avazım çıktığı kadar söylemeliyim. O sorumluluğu taşıyorum. Ankara’ya söylemeliyim, hepsine söylemeliyim. Hızlı üretken reaktörler dediğimiz bir reaktör türü var; bu reaktörler bizi büyüler. Bu reaktörler şu demek: Normalde, koyarsınız doğal uranyumu… Mesela, CANDU reaktörü yahut basit basınçlı su reaktörlerinde biraz zenginleştirilmiş uranyum, yüzde 2-3 kadar zenginleştirilmiş uranyum suyla kritik olabilir. Orada doğal uranyum, yani yine 92 tane protonu olan 238-92 tane nötronu olan atom çekirdeği bulunacaktır. Uranyum (U) 235 nötron yerse bölünür, U 238 nötron yerse 239 olur, bir nötron fazlasına sahip olur. Elektron atarak bozunur, birkaç günde bozunur. Plütonyum 239 olur; bu kırılabilir bir atom çekirdeğidir; yani fisyon verebilir, yani nükleer enerji üretebilir bir atom çekirdeği. Nagazaki’ye atılan bombalardan birincisi, tam zenginleştirilmiş uranyum 235 bombasıdır, öteki plütonyum 239 bombasıdır. 235’i elde etmek için zenginleştirme yöntemlerine başvurmanız gerekir. Bunlar fiziksel yöntemlerdir. Söz konusu işlemler Oak Ridge’de yapılmıştır. Öteki Chicago’da yapılmıştır, Manhattan’da ayrıştırma operasyonu yapılmıştır. Üretilmiş olan plütonyum Manhattan’a gelmiştir, Manhattan Ulusal Araştırma Merkezinde kimyasal olarak ayrıştırılmıştır. MIT’de doktorama başladığım evrede, Prof. Coriel orada çalmış bir bilim insanıydı. Ben doktora tezime daha başlayamadan kanserden vefat etti. Muhteşem bir adamdı. Nur içinde yatsın!

Uranyum 235 de, plütonyum 239 da Los Alamos’a gitmiştir, orada bombalaştırılmıştır. Ondan sonra birincisi… Çünkü denemek istiyorlar, anlamak istiyorlar ne olacağını. Fevkalade vahşi bir şey. Anlaşılan, arkasında tamamen siyasi saikler var, gayri insani saikler var. Bunları telaffuz etmemiz yine insanlık borcumuzdur diye düşünüyorum. Denenmiştir, atılmıştır… Hiroşima ve Nagazaki’ye…

Nükleer santrallara dönmek istiyorum. Plütonyumun çok ilginç bir özelliği var. Uranyum 235 fisyona uğradığı zaman 3 nötron verir. Nötronlardan biri kaçar, öteki yutulur, diğeri fisyon yapar. Plütonyumun özelliği 4 nötron vermesi; her kırılmaya 4 nötron verir. Birisi kaçar santralden dışarı, birisi yutulur, diğeri fisyon verir, sonuncusu  Plütonyum üretiminde kullanılır. Çünkü plütonyumun çıkardığı nötronlardan asgari bir tanesi reaktörün etrafına koyacağınız doğal uranyum örtüsündeki bir U 238’le çarpışmasıyla beraber Plütonyum üretir. Yani yaktığınız kadar çok plütonyum üretebilirsiniz.

Plütonyum reaktörleri bu açıdan fevkalade önemli. Şu kadarcık (Tolga Hoca burada kollarının açıyor), plütonyum 239’la Keban Barajı’nın bütün yıl boyunca üreteceği kadar çok enerji üretebilirsiniz. Ürettiğiniz enerji yoğun olduğu için ne yapmanız lazım; hızlı bir şekilde ısıyı dışarı alabilmeniz lazım. Nasıl alabilirsiniz? Sıvı metalle alabilirsiniz. Bu nedir; sodyum, sıvılaştırılmış sodyum. Pıtrak gibi kuruldu bu reaktörler. Ama benim öğrencilik yıllarımda, Chicago’daki Enrico Fermi reaktörü kaza geçirmişti. Akılları başlarından çıkmıştı o zaman hocalarımızın… Ama Japonlar, Fransızlar, İngilizler, Sovyetler, bu reaktörlerden kurdular. Fakat Amerika bir karar aldı, “Çıkan yakıtlardan plütonyumu ayrıştırmayacağım”, dedi. Çünkü astarı yüzünden pahalıydı. Yani kimyasal olarak ayrıştırmak için uzaktan çalışmak gerekiyordu. Birtakım kazalar olduydu. 1970’lerin sonlarında Amerikalılar, “Artık plütonyum ayrıştırma işlevinden uzak duracağız”, dediler. Burayı yüksek sesle ifade etmek istiyorum. Akılları başlarına gelsin. Hiç öyle söyledikleri gibi değil. 1977’de, daha Dünya Enerji Konferansı Genel Raportörüyken şunu biliyordum ki: Eğer plütonyum reaktörler olmazsa, “nükleer macera” çok sonlu, “çıkmaz sokak”… Petrol bitecekse uranyum da bitecek. Öteki türlü 100 kat daha fazla nükleer enerji üretme imkânınız var. Plütonyum üretme şansınız yoksa, plütonyumlu reaktörler kurma şansınız yoksa, onu bir tarafa bırakmak zorundaysanız, teknoloji size bugünkü imkânlar dahilinde bunu dayatıyorsa, “Nükleer enerjiyle dünya enerji sorununu çözeceğiz” demeniz yalandan başka bir şey değildir; palavradır..

Çünkü 6 milyon ton kadar doğal uranyum ancak vardır, dünyada; bu reaktörlerden her bir tanesi yılda 150 ton kadar doğal uranyum yakar. Hemen hesap yapabilirsiniz. Mevcut reaktörlerin ancak 2-3 katına kadar yetecek uranyum vardır. Dolayısıyla daha 1977’de, yani tam 40 sene önce konuştuğumuz sözcüklerle söyleyecek olursak, plütonyum yakan reaktörler olmaksızın nükleer enerji bir çıkmaz yol olmaktadır… Petrol bitecek, bu da bitecek, aşağı yukarı belki aynı zamanda bitecek.

Nükleer enerjiye bağlanan umut, plütonyumun kullanılamayacak olması dolayısıyla iyice basılmış oluyor, yüzde 1’e kadar basılıyor, nükleer enerji üretimi yavaşlıyor…

Bu şekli çok seviyorum. Burada 400 bin megavat kurulu güç var. Bakın, bu biraz daha demin anlattıklarımı resmediyor. Türkiye’ye geliyorum 1972’de, 1974’te çalışmalar yapıyorum. 1973’te petrol krizi var; yükseliyor burası. Three Miles Island nükleer kazası olmasına rağmen, 1979’da daha çok yükseliyor.

 

 

 

 

 

 

 

Burada kilovat-saat yahut TWh dikey eksende… Yatay eksende yıllar…

Toplam elektrikteki üretim yüzde 14’e kadar düşmüş, yüzde 10 civarına kadar düşmüş.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜLKELERE GÖRE, NÜKLEER SANTRAL SAYISI

 

 

 

Total Number: 434 Units, Number of Countries: 31,

Total Power 372 GWe

Source: IAEA, 2013

Burası ilginç: Bakın, Fransa, enerjisinin yüzde 75’ini nükleer santrallardan sağlıyor hâlâ. Çeşitli ülkelerin nükleer payları (da burada görülüyor).

Şu da ilginç: Nükleer, Avrupa’da ne kadar, Doğu ülkelerinde ne kadar, Japonya’da ne kadar? Ama hepsi birbirine yakın, birbiriyle aynı sayılabilecek resimler, profiller sergiliyorlar.

 

 

 

 

 

YAŞA GÖRE, İŞLETİMDE OLAN NÜKLEER SANTRAL SAYISI Source: IAEA, 2013

Grafikte yaşlara göre nükleer santralların dağılımını görüyoruz. İyice eskimiş olanlar da azalmış. Şurada bir yoğunluk görüyorsunuz. 30 yaşında reaktörler dünyada en çok iş görür vaziyette.

1960’ların sonları, 1970’ler, en başta gösterdiğim denklemler dolayısıyla nükleer enerji üretimi bir “zorunluluk” sayılıyordu. Evet, biz buna inanıyorduk. Ama anlattığım bütün sebeplerden dolayı ilk başta gösterdiğim denklemlerin bütün eklemleri göçmüştür.

Türkiye Elektrik Kurumu Nükleer Santrallar Dairesinin 1970 itibarıyla seçimiydi, Akkuyu… O gün bugün resim tamamıyla değişmiş bulunmaktadır. Burada neler değişti, ona bir bakalım. Öncesi bir tarafa, Başbakan Ecevit’in başkanlığında 1999’da toplanan Enerji Zirvesinde hükümete söylediklerim kısaca şunlar: Ondan önce başka yerlerde söyledim, ama hükümete (ilk kez) söylüyorum. Birincisi, “Akkuyu Nükleer Santralını kurarsanız, turizm, keza sebze-meyve ihracatı ciddi tehdit altında olur.” Çok gergin bir ortamdı, yanımda bir arkadaş vardı; sizlere ömür. Benim yanımda oturduğu için, dizlerinin titrediğini hissedebiliyordum. Bütün devlet ricali oradaydı, Enerji Bakanı da… Anlatacağım.

1970’lerin başları itibarıyla yer lisansını çalışırken, yer lisansı raporları, jeoloji, toprak altı su hareketleri, rüzgâr, tsunami, deprem vesaire, birtakım ölçütler listesi var. Bu ölçütlerin arasında turizme etki yoktu, sebze-meyveye etki yoktu. Bunlar hâlâ çalışılmış değildi. “Daha hâlâ ciddi bir araştırma yok”, dedim. Turizme etkisi hâlâ daha çalışılmış değil. İligli raporları yazanlar, yetkilerini ihlal ediyorlar, konunun katiyen uzmanı değiller. Yani öyle şeyler gördüm ki o mahkemeye verilen sözüm ona bilirkişi namı altında verilen raporlarda, davacıların kaygılarını güya önemsemeyen… İnanılır gibi değil… Yok böyle bir şey. Allah’a şükürler olsun, biz daha ölmedik.

1999’da dahi bu konuda araştırma yoktu, hâlâ yok. “Her şey çok yolunda gitse dahi, turizm rakiplerimiz konuyu aleyhimize kullanacaklardır”, dedim, Başbakan Ecevit’e. Ben konuşuyorum, tam o sırada Ecevit de, rahmetli -çok yakındık birbirimize- geldi, herkesin elini sıktı, benimle kucaklaştı. Ben de yanaklarından öptüm, “Beni onurlandırdınız efendim” dedim. Biliyor ki bir sıkıntı altında. Çeşitli kurumlar, holdingler kendi aralarında kapışmış vaziyetteler. Enerji Bakanı Başbakanın solunda oturuyor, sağında Mesut Yılmaz, Başbakan’ın öbür yanında Devlet Bahçeli oturuyor. Koalisyon ortağının genel başkanları, hükümet mensupları, devletin bütün enerji ricali orada. Enerji bakanı, “Profesör Yarman” dedi… Daha önce de, onu fena halde benzetmiştim. Allah selamet versin, gıyabında konuşmak istemiyorum; ama mahkum oldu. Rahmetli Mehmet Ali Birand’ın bir televizyon oturumunda, Enerji Bakanlığının bir daire başkanı -benim öğrencim- onun yanında da Bakan oturuyor. Yanında tuhaf bir paket var, ama çok sürmedi onun ne olduğunu anlamam. 1999, Hükümet Enerji Zirvesinden önce oluyor bu olay. Ben turizmden bahsedince işaret etti Bakan. Hemen anladım ne olduğunu. Yani göster diyor. Yanında bir paket var. “Göster” diyor. Beyaz bir kağıda sarılmış bir paket. Ben çektim. Fakat öğrencim vaziyeti kavradı, ne yapacağımı anladı, bastırıyor. Bakan göster dediği halde o bastırıyor, göstermemesi gerektiğini anladı. Ben çekiyorum, o bastırıyor. Benim elimde kaldı. Yırttım kağıdı canlı yayında. Tam tahmin ettiğim gibi, içinden bir tane nükleer santral resmi çıktı, deniz kenarında. “Bak, deniz kenarlarında nükleer santrallar var. Dolayısıyla senin turizmi olumsuz etkileyeceğine dair savın havada kalıyor” dedirtecek benim öğrencime; onun daire başkanı o zaman. Çıkarttım ben, gösterdim kameraya. Rahmetli Mehmet Ali Birand’a dedim ki, “Bak, Enerji Bakanlığının turizm araştırması buymuş meğer.” Resim elimde kaldı, alamadılar resmi. “Cumhuriyet hükümetinin Enerji Bakanına yakışıyor mu?” dedim, bıraktım. O gerilmişlikle geliyor 1999 Hükümet Enerji Zirvesine… Bana bir şey yapması lazım. Beni mahcup edecek ya!

Demin anlattığım toplantıdayız Hükümette, atıldı ortaya. Normalde, Başbakandan izin alması lazım, “Sayın Başbakan; müsaade ederseniz” demesi lazımken “Sayın Yarman, Siz değil misiniz 1975’te Akkuyu’ya lisans verenlerden biri”, dedi. Ben böyle bir şey soracağını tahmin ediyorum, çünkü bir şey yapması lazım. Yapa yapa da bunu yaptı! Ben hiç oralı olmadım, döndüm Bülent Ecevit’e. Bir şey patlayacak, o belli. “Sevgili Başbakanım; Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Taksim Meydanı’na bir hamam kurma ruhsatı, üstelik hiçbir teknik arıza olmadan, hatta çalışanlar itibarıyla övünç bahşedecek şekilde verilmiş olabilir; ama siz şimdi, o hamam kurma ruhsatıyla gider, Cumhuriyet Anıtının bulunduğu mevkiye o hamamı yapmaya kalkarsanız, size gülerler. Biz yaptığımız çalışmadan övünç duyuyoruz. Benim akademik hayatımın en taçlı sayfalarından biridir, o lisans kabul çalışmasında yer almış olmak. Orada hiçbir kusurumuz olmadı. Ama şimdi sizin misafir odanız olmuş, memleketinizin turizm bahçesi olmuş bir bölgeye lazımlık koyar gibi bir nükleer santral kurmaya kalkarsanız, bu, turizminize ciddi olarak zarar verecektir”, dedim…

Allah’a şükürler olsun, çok mutluyum. Gerçekten çok hoştu. Yani memlekete faydalı olduk. O konuşmalardan sonra durduruldu o reaktörün Akkuyu’ya yapımı.

O gün Ecevit’e söylediklerimin arasında şu da var: “Her şey yolunda gitse dahi, turizm rakiplerimiz konuyu aleyhimize kullanabileceklerdir.” Terör şayiası dahi bir tehlikedir. Yani bir terör örgütü, “Ben Akkuyu Santralına bir sabotajda bulunacağım” dese, ağzınızla kuş tutsanız bir şey yapamazsınız. Nereden biliyorum? Ecevit’e 20 sene önce anlattım. Dedim ki, “Bakın, 1999 yılı Ağustos ayında bir deprem oldu Gölcük’te, ama turizm rezervasyonlarımız bıçakla kesilmiş gibi kesildi.” Onu geçelim, Antalya’da, Sheraton Otelinin önünde, taksi durağında, yandaki taksiye zarar vermeyecek bir molotof kokteyli patladı, “Türkiye’de terör var” denilmek suretiyle yine rezervasyonlar bıçakla kesilir gibi kesildi. Hâlâ daha bir araştırma yok. Ben bunu anlamıyorum. Bu kafayı, bu yaklaşımı inanın anlamıyorum ve katiyen onaylamıyorum. Kınıyorum. Siyasi iradeye saygım var, demin söylediğim koşullarda; ama ulemaya da kulağınızı verin kardeşim. Ulemayı dinlemezseniz, gideceğiniz yer başka yerdir; kör kör gidersiniz, duvara toslarsınız.

Sonra diyorum ki, “Sebze-meyvemiz kontamine olmuştur” dense, ağzınızla kuş tutsanız, o meyveleri yedirtemezsiniz. “Eskiden olduğu gibi Yunan gazetecileri bize gelmiyor” dedim Ecevit’e. Yani Türkiye’ye nükleer santral kurulması onların işine yarayacak.

Bakın, bu noktaya kadar olası bir kazadan söz etmiş değilim. Deniz suyunun sıcaklığından bahsettim. Yüzde 10 verim düşecek, yani Karadeniz’e kurulması halinde sağlanacak verim, Akdeniz’de yüzde 10 düşecek. O sıralarda, “Tolga hoca kendisinden beklenmeyecek bir yanlış yaptı” diye bütün basında bir vaveyla koparttılar. Sonra anladım ki, yüzde 30’un yüzde 10’unu diyorum ben. Almanlara hesaplar yaptırmışlar o zaman. Dediğimin özü anlaşılınca, sus pus oldulardı.

Devam edeyim: yüzde 10 verim kaybı, demek oluyor ki, 5 milyar doların 500 milyon doları denize gömülecek, bunun dedim. Onun üzerine o iş orada bitti.

Buna rağmen, Ruslarla filmi ayrıca arada hiçbir şey olmamış gibi başa sardık. Ruslar, ziyaret ettiler… Ecevit’e söylediklerimi onlara naklettim. Çok hoş, çok içerikli, çok keyifli bir konuşma oldu. Kaza olasılığı bilmem ne, verim bilmem ne, diyecek oldular… “Bakın, termodinamiğin ikinci yasasından bahsediyoruz. Yeni bir termodinamik yasası mı var? Yok, sizin dediğiniz gibi bir şey”, dedim. Kaza olasılıklarının fevkalade düşük olduğunu söylediler. “Bir defa, Rus reaktörü denenmemiştir. Bunu geçiyorum. Ama benim bahsettiğim kaza olasılığı, hiç akla gelmemiş olacak senaryolar nedeniyle olacak. Onun için, bundan da katiyen bahsetmeyin”, dedim. Sonra onlar, “Peki, ne yapalım öyleyse?” dediler. “Beypazarı’na gidebilirsiniz, Gaziantep’e gidebilirsiniz, Yozgat’a gidin. Oradan çıkın. Akkuyu’ya, nükleer santral kursanız dahi çalıştıramayacaksınız”, dedim.

Bakın, ilk defa söylemiyorum, 5 sene önce Ruslarla konuşmamız sırasında söyledim, yazdım. Kitapta var. “Oraya reaktör kurarsanız çalıştıramayacaksınız, prestijiniz sıfır olacak; çünkü sonunda bize zarar veriyor. Parasını da ödememiz hususu saklı olmakla beraber, bunu çalıştırmayacağız”, dedim. Türkiye’nin turizm gelirleri de 30-40 milyar dolar arası bir noktaya geldi. 5 milyar reaktörün tanesi. “Yani Türkiye’nin turizmine ciddi olarak zarar vereceğini fark etmesiyle beraber Türkiye bu santralı çalıştırmayacak, çalıştıramayacaktır. Gidin, bu santralı Odesa’ya kurun, Rus Riviera’sına kurun” dedim. şaşırdılar, “Ne alâkası var Profesör Yarman?” diyecek oldular… “Oraya kurun, ben başbakan olursam size iki katı fazla fiyat vereceğim”, dedim. “Mavi Akımın altında, ona paralel nükleer elektrik alırız sizden” dedim, şaşırdılar. “Kuramazsınız. Onun için söylüyorum. Kuramazsınız; çünkü kamuoyunuz ona izin vermez, çünkü sizin Riviera’nızın turizmini tehdit ediyor olacaktır. Onun için bunu yapamazsınız”, dedim. Tercüman aracılığıyla konuşuyoruz. “İyisi mi, siz buradan çıkın. Çıkmazsanız…” dedim, Nasrettin Hoca fıkrasını tercüme ettirdim. Siz biliyorsunuz, onlar bilmiyorlar. Hoca, malum, bindiği dalı kesen adama, “Oğlum, düşeceksin”, demiş. Adam devam etmiş kesmeye, hoca yürümüş. Kesmeye devam etmiş adam, demeye kalmamış, dal kırılmış. Çanağı çömleği kırunca, kalkmış telaşla Hoca’nın peşinden koşmuş adam, “Hocam, öleceğim günü de söyleyin bana” demiş. Bunu tercüme ettirdim, arkasından dedim ki Ruslara, “Öleceğiniz günü gelip bana sormayın”!

Onlar da koca beyinler, elbette, saygım var. Ama hata insanı kapının dibinde bekler her daim…

Nükleer atık sorunu çözülmemiştir. Bu durum, psikolojik olarak da olsa Akdeniz Bölgemize, ilgiyi örseler…

Bundan sonra bizi hangi melanet bekliyor? 2002’de hükümet bozulmuştu, arkasından melanet geldi, arkasından 2010 referandumuyla başka bir melanet geldi. Yargı kafeslendi, arkasından ordu kafeslendi. Arkasından hangi melanetle karşı karşıya geldiğimizi biliyoruz. Anayasa referandumu 2016, 15 Temmuzu getirdi beraberinde. Bundan sonra 16 Nisan 2017 referandumundan es kaza evet çıkarsa hangi melanetin bizleri beklediğini merak ediyorum ve sorgulama konusu yapılmasını çok önemsiyorum…

Bakın, bu fotoğraftaki, Bursa’daki termik santrali.

(Fotoğraf Dr. Umur Gürsoy tarafından çekilmiştir.)

Aramızda hanımefendiler var. Bugün Dünya Kadınlar Günü. Beni bağışlasınlar, ama “çüş be”, kardeşim! Bunun adına biz mühendislikte “mühendislik faciası” deriz. Bakın, bu bir siyasi facia ve siyasi tercih; ama aynı zamanda mühendislik faciasını beraberinde getiriyor. Sizler o zaman deliye dönüyordunuz herhalde Elektrik Mühendisleri Odası olarak. O zamanlar yüzergezer santrallar var vesaire. Buna kimse “Hayır” diyemedi.

Nükleer enerjinin geliştirilmesine hiç karşı olmadım. Bir nükleer mühendis, bir hoca, bir mühendislik hocası, teknoloji geliştirilmesine esasen karşı olamaz; ancak, alaturka nükleercilere, nükleer holiganlara; “Teknoloji getiriyoruz” derken, teknolojinin söz konusu yolla gelmeyeceğinin farkında olmadığı bir yana, memleketi maceraya sürükleyen nükleer çocuksuluklara, hep karşı oldum.

Son söyleyeceğim şu: Aklınızı başınıza toplayın, kaş yapalım derken göz çıkartmayın! Artık ondan sonra, ne haliniz varsa görün!

Teşekkür ediyorum… 

Enerji Zemininde Türkiye’nin Yapılandırılması Ve Emperyal Etki

Aşağıdaki saptamalar 17 Kasım 2011’deki “TMMOB Türkiye Enerji Kongresi” için çağrılı olarak hazırlanan

ancak süre sınırlılığı nedeniyle bir kısmı dile getirilemeyen metinden derlenmiştir.

Strateji çalışmalarında önemli bir veçhe, karşı tarafın ya da tarafların, düşte olsun, karargâhlarına ve zihinlerine girip, neler planlandığını, çıkartsayabilmektir.

Olanlar; keza bunların sükûnetle tahlili, bu suretle yapılacak çalışmanın mihengidir.

Soyutlama başarısı, ayrıca, derindeki şablonların ortaya çıkartılmasında, önem taşır.

Topraklarımıza dönük olarak olanların tek başına müsebbibi olarak, emperyallerigöstermek, ne kadar naif bir yaklaşım oluşturursa… Onlar’ı, olanlardan, tamamen soyutlamak, ya da Onlar’ı, komplo teorilerinin özneleri gibi göstermek, bir o kadar  saflıktır. (Adam, yüz bin kişilik bir orduyla dibimize kadar girmiş, bizim için, bir “iyilik” düşünmeyeceğini varsaymak, gaflettir…)

Başka bir deyişle, ortada vasat var demek, bunu, birileri dışarıdan hiç kaşımıyor, demek değilldir. Birileri kaşıyor demek ise, ortadaki koşullar buna müsait bulunmamakta, demek, değildir.

Ulkemizde, bölgede ve benzer başka yerlerde vasat vardır, ancak bize dönersek, buraları, birileri fena halde kaşımaktadır.

YUVARLAK SON 35 YILIN

“A – a, STRATEJİK AZDIRMA” TEOREMİ İLE, TAHLİLİ

(Hemen hiç bir yerede yazılı olmayan, okutulmayan,  basit teorem)

Çekiç Güç Örneği

a (Kuzey İrak Kürtleri)

_______________

__________________

A (Saddam)

Örneğimizde Büyük A Saddam olmaktadır. Silahlandırılır. Aslında silahlanmaya çok teşnedir zaten. Silahların parası da bir güzel ondan tahsil edilir tabii. Küçük a, yani bu örnekte Kuzey Irak KürtleriBüyük A’ya karşı dışarıdan hafiften kaşınır. Kuzey Irak Kürtleri’nin, arkasında durulur; bunlar azdırılırlar. Büyük A, yani Saddam celallenir, küçük a’ya yüklenmek ister.Büyük A’ya, yani Saddam’a, “Hakkındır, yapabilirsin, tabii, yapmalısın!” denir. Büyük A, yani Saddam, küçük a’ya feci yüklenir. Halepçe’deki gibi, katliam olur; ama kimse bir şey demez. Bu arada küçük a, yani Kuzey Irak Kürtleri, silahlandırılır. Ayrıca Çekiç Güç gelir. Büyük A’ya, “Sen, insan haklarını ihlal ediyorsun” denir; bir paralel çizilir, “Şuradan daha öteye geçmeyeceksin” ihtarında bulunulur. Bize ise “Çekiç Güç, PKK’ya karşı size karşı yardımcı olmak için geldi”denir. Ama civcivin yem saymayacağı bu lafa biz kanarız, kandık. İyi niyetle kandık. Kimseyi tezvir etmek için söylemiyorum. Propagandanın üstünlüğüdür, gerçekte bu!.. Sorumluluk MGK’larımızdan hükümetlere, oradan da Meclis heyetlerine kadar rücu eder. İlgili kurumu rencide ediyor olmamak için “Heyet”, sözcüğünü odağa koyuyorum… Uzatmayalım. Stratejinin büyüklüğü ve nihai hedefi olarak, sonunda, Büyük A, yani Saddam tepelenir ve küçük a’nın, yani Kuzey Irak Kürtlerininhavarisi olunur.

Basamaklandırarak özetlemekte yarar var:

1. Büyük “A” silahlandırılır… Aslında silahlanmaya çok teşnedir. Silahların parası da bir güzel alınır.

2. Küçük a, Büyük A’ya karşı (dışarıdan) hafiften kaşınır; arkasında durulur, azdırılır.

3. Büyük A, celâllenir; küçük a’ya yüklenmek ister. Büyük A’ya “Hakkındır, yapabilirsin, yapmalısın!”, denir.

4. Büyük A, küçük a’ya, feci yüklenir. Katliam olur (örneğin Halepçe’deki gibi), ama kimse, bir şey demez. Bu arada“küçük a” silahlandırılır. Ayrıca “Çekiç Güç” gelir, A’ya “Sen insan haklarını ihlâl ediyorsun!”, denir; “Şuradan öteye geçmeyeceksin”, ihtarında bulunulur.

5. Bize ise, “Çekiç Güç size, PKK’ya karşı yardımcı olmak için, geldi!”, denir. Ama civcivin yem saymayacağı bu lafa,biz kanarız. (Propagandanın üstünlüğüdür, bu!.. Sorumluluk MGK’lardan, Hükûmetler’e, oradan da Meclis Heyetleri’ne kadar rücu eder…)

6. Uzatmayalım, sonunda Büyük A tepelenir ve küçük a’nın havarisi olunur.

Otuz Yıl Önce Ankara Odaklı Olarak, Aynı Stratejik Denklem Yürürülüktedir

(Ankara, 1980)

a  (Güneydoğumuz’daki Kürtçü Yurttaşlarımızdan Oluşan Odak)

30 yıl önce, Ankara odaklı olarak, aynı stratejik denklem yürürlüktedir! Nasıl? Burada Büyük A, Ankara-1980; küçük a, Güneydoğumuz’daki Kürtçü yurttaşlarımızdan oluşan odak. Kürtçü olunamaz mı; olunabilir. Türkçü olunabiliyorsa, Kürtçü de olunabilir. Esas itibarıyla oradaki sorunlara sahip çıkmamız, anlamamız gerektiğini düşünmüş bilim adamlarından biriyim. Ama şimdi, zihinlere girmeye çalışarak, stratejiye bakalım.

Türkiye’de 1970 sonlarına kadar terör tırmandırılır. (Biz de tırmandırmasaydık tabii…) Gençler, aynı kaynaktan geldiği, sonradan anlaşılan silahlarla birbirlerine kırdırılır. Biz hemen hiç bir gelişmeye karşı ayıkmayız. Siyaseten cepheleşme körüklenir. Askeri müdahale teşvik edilir… Sonunda 1980 müdahalesi olur. Laf ağızdan kaçırılır, “Our boys have done it”!diye, yani “Bizim çocuklar başardılar”!.. Esas itibarıyla, buradaki generallerin terörün ortadan kaldırılmasına dönük olarak “çok iyi niyetlice” davrandıklarını ifade edebilirim. Şu ki, artık Büyük A, Ankara olmuştur. Giderek küçük a, yani Güneydoğu’daki Kürtçü vatandaşlarımız kaşınırlar. Odak, PKK ve buna tutunan yurttaşlarımızdır. Büyük A’ya, yani Ankara’ya, o zaman yönetimde olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, “Hakkındır, yüklen tabii!” denir. Büyük A, yani Türk Silahlı Kuvvetleri de maalesef dünden teşnedir. Düşünmemişlerdir, hazır değillerdir, bu çözümlemelerden uzaktırlar. Yine “iyi niyetli” olduklarını ifade edeyim. Hiç kuşkusuz, tarih yargılayacaktır. Küçük a, yani Güneydoğu’daki Kürtçülerimiz’e fena halde kıyılır. Demeye kalmaz, küçük a, yani PKK iyice silahlandırılır, yüreklendirilir, “Aslanım, arkandayız, merak etme!”denir. Uzatmayalım. Bir punduna getirilip, çakma deliller, gizli tanıklar, acayip kurgular vesaireyle Büyük A, yani Ankara’daki eski Türk Silahlı Kuvvetleri odağı bertaraf edilir. Olmadı, sendeletilir. Küçük a’nın yine havarisi olunur.

Söylemezsem eksik kalır; Ankara’nın, yani Büyük A’nın, süreçte bin tane vebali vardır. Ama küçük a, Güneydoğu’daki Kürtçü hareket odağı aynı çerçevede fena halde kaşınmıştır. Hiç bunları konuşmuyoruz. O kadar böyledir ki, şu en temel düstur dahi unutturulmuştur: “Emperyalizmin kucağında milli kurtuluş savaşı olmaz”!

Unutturulmuştur. Keşke yanılsam, Kürtçüler, saf saf, kurtuluş savaşı gözlemektedirler.

**

Aynı stratejik denklem, ayrıca hızlandırılmış filim gibi  Libya’da, Tunus’ta, Mısır’da, daha yeni oynanmıştır, oynanmaya devam edilmektedir.

Halen ise Suriye’de, yürürlüktedir.

Durum yakın Bölgemiz’de, son toplamda, şöyle bir şekil almaktadır.

Önce şu şekle dikkatli bakalım…

Ankara

aTürkiye

a Suriye

Suriye

ASuriye

aİrak

Irak

aİran

İran

Bu durumda behemehal şu projelerin çağrıştığı, çıkartsanabilecektir…

Birinci Proje:

aİrak +  aTürkiye (Esasen bu proje tamamlanmış gibidir.)

İkinci Proje:

aİrak +  aTürkiye+aSuriye (Yoldaki Projedir.)

Kuzey Irak Kürtleri ile Güneydoğumuz’daki Kürtçü odak ve Suriye’nin Kuzeydoğusu’ndaki Kürtçü odak birleştirilir. Bu, yoldaki projedir.

Üçüncü Proje: (Orta Vadeli Projedir.)

aİrak +  aTürkiye+aSuriye+aİran=Yeni küçük a

İran ise=Yeni Büyük A

Üçüncü proje orta vadeli projedir. Kuzey Irak Kürtleri + Güneydoğumuz’daki Kürtçü odaklar + Suriye’nin Kuzeydoğusu’ndaki Kürtçü odak + İran’ın bizim sınırımıza yakın bölgesinde bulunan Kürtçü odak birleştirilir, yeni bir “küçük a” imal edilir. Böyle bir resim çağrışmaktadır. İran ise bu durumda yeni Büyük A olmaktadır.

Dördüncü Proje:

Yeni Büyük A – Yeni küçük a arasında “Tekrar Stratejik Azdırma Denklemi” ile, bu sefer İran’ı vurmak…

Savaş böylelikle çok daha ucuza getirilebilecektir…

Çünkü ağızdan yel alsın, operasyon, Perulu, Meksikalı çocuklara değil, bölgeden tedarik edilmiş kürtçü çocuklara, gördürülecektir…

Bu beyanı, olmakta olanları, yıllar öncesinden görüp ihbar etme ayrıcalığıyla, ortaya koyduğumu, ifade etmek isterim…

Türkiye’de hal-i hazırda akla gelebilecek her türlü melânet, bizim gafletimiz ve vebalimiz saklı olarak,  buradan kök almaktadır:

PKK Sorunu

Türban / Ilımlı İslam

BOP Projesi / Yeni Osmanlıcılık

Demokratik Açılım

Füze Kalkanı Projesi

Zazaki’nin aynı bir Kırmanski potasında eritilmek istenmesi (Bu bağlamda, araları iflah etmez derecede bozuk, Talabani ve Barzani’nin bir araya getirilmesi)

Kimi mazarrat saklı olsa da, genel olarak Ergenekon (Bu olayın teknik olarak tek başına bizim kurumlarımız trafından başarılmayacağını, muhakkak dış yönlendirme ve destekle vücut bulduğunu düşündüğümü, kaydetmeliyim. Bu konuda, keza yan konularda Meclis araştırması neden hâlâ daha istenmemektedir, anlamak zordur!..)

Siyasetin demokratik zeminden uzaklaştırılması:

%10 Barajı

Giderek genel temsiliyet bunalımı

Partilerin içinde kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılması

Giderek devlet yönetiminde kuvvetler ayrlığının ortadan kaldırılması

Siyasetin demokrasi kisvesi altında “yalaka kültürüne” irca edilmesi

Üniversite’nin, tıpkı inanç dünyasında olduğu gibi şekilciliğe ve biat kültürüne rapt edilmek istenmesi

Anayasa Referandumu… Giderek Yargı’nın ele geçirilmesi

Bu çerçevede, sandığa saygımız saklı olarak belirteyim, 12 Eylül 1980 ile 12 Eylül 2010 arasında, üniformanın değişmesinden başka bir fark yoktur… Pentagon’a sadık generaller o gün kendilerince, ne kadar iyi niyetli idiler ise, bugün aynı odağa bağlı belli bir cemaatin mensupları, kendilerince, ilk bakışta o kadar iyi niyetlidir. Oysa her iki “topluluk” da fena halde kullanılmışlardır, kullanılmaktadırlar.

Aynı bağlamda, artık Pinochet gibilere, ya da işte darbelere ihtiyaç hiç kalmamıştır. Çünkü medyayı ve finans çevrelerini kontrol edenler aynı amacı, pakalâ sağlayabilmektedir.

Özetle Türkiye, kendi basiret özrü, elbette saklı olarak (nereden bakarsanız bakın) PKK, ya da darbecilerle değil, son toplamda, dış güçlerle uğraşagidiyor…

 

Doğu Anadolu’daki Su Gizilimiz

Olgu: Ülkemizin su gizillerinin, o arada hidroelektrik üretim imkânlarının, önemli bir bölümü, Doğumuz’daki ve Güney Doğumuz’daki petrol ve doğal gaz havzalarıyla, kolkola gibidir.

Olgu: Doğu Anadolu’daki suyumuz, yalnız bizim için değil, bilhassa güney komşularımız için de hayatidir.

Türkiyenin Baraj Ve Nehirleri Akarsuları Haritası

Kimi Temel Stratejik Denklemler

Fosil Kaynaklar “Yakında” Bitecektir.

Olgu: Petrol ve doğal gaz kaynakları sonludur ve muhakkak bitecektir.

Olgu: Ne zaman bitecektir, çeşitli kestirimler bulunmasına rağmen, sorunun cevabı tam bilinemeyecektir.

1970’lerin sonlarından bugünlere bakıldığında, söz konusu kaynakların tükenmeye yakın gelmesi gerekmektedir.

Ama öyle olmamıştır. Yine de içinde olduğumuz yüzyılın ortalarında petrol ve doğal gazdan yana beklentilerin önemli ölçüde tavsamış olacağı kestirilebilir.

Olgu: Kestirim, ne kadar doğruysa, aşağıda ayrıntılandırılacak olduğu şekliyle, enerji kaynaklarının, bize ve bölgemize, neredeyse çepeçevre havzalar kuruyuncaya kadar, ne yazık ki hemen hiç rahat vermeyeceği yazgısını beraberinde getirdiği de, o kadar doğrudur.

21. Yüzyıl’da, Hafsala Dışı Sayılacak Kadar, İptidaî ve Vahşi Bir Enerji Savaşı

Olgu: Böylesi bir ferahlamaya karşın, asrın “Beyefendi Egemenleri”; sözde medeniyetin; insan haklarının ve hukukun üstünlüğünün doruk değerler kılındığı düzleme yükseldiği bir çağda, her halde hafsala dışı sayılacak kadar iptidaî ve vahşi bir enerji savaşının girdabında, kendi aralarında da, başkalarıyla da, boğuşmaya gömülegitmektedirler.

Olgu: Gerçekte, örneğin ABD’nin egemenlerinin 2003’te, Irak’a yaptığı müdahale, keza Dünya’nın, Vietnam’dan başlayarak, başka yerlerinde sergiledikleri, onların gerçek hevesleriyle ilgili ipuçlarını, kesin çizgileriyle belirginleştirmiştir.

Olgu: Durum, Avrupa’dan başlayarak, diğer güç odakları açısından, pek farklı değildir.

Hayatın İçinden Gelen Teoremler

Bu itibarla, hayatın içinden gelen şu teoremler, dikkat çekici sayılacaktır.

Teorem: Enerjinin ya da diğer can alıcı harhangi bir metaın olduğu yerde, muhakkak “siyaset” vardır. Hatta “kirli siyaset”vardır. Hatta hatta, “kanlı siyaset” vardır.

Teorem: Birilerinin derdi, yalnızca kendi meselelerini çözmek değildir. Aynı zamanda, öteki herkesi mümkün mertebe, çözümsüz bırakmak, bu çerçevede kendine olabildiğince, tâbi kılmaktır.

Teorem: Hepimiz Birimiz, Birimiz Hepimiz İçin”, hiç bir biçimde değildir; “Hepimiz sadece ve sadece, birimiz içindir”.Böyle olmazsa, “kıyamet kapıda”, demektir.

Teorem: Benim olan onundur. Onun olansa… Şaşırmayalım, lütfen… Yine onundur.

Teorem: Çeşit çeşit ideolojik söylemler, özlerinde hangi “yüce değerleri” bulunduruyor olurlarsa olsunlar, arkalarından hangi samimi kitleleleri sürüklüyor bulunurlarsa bulunsunlar, bunlar egemenlerin ağızlarında, son toplamda, palavradır.

Teorem: Esas olan, üstelik devletler katında, örgütlü haydutluktur. (“Emperyalizmin”, Türkçesi, Budur!)

Teorem: Yakın ya da uzak tarihteki, mazlumlara yapılmış her saldırı, tam da, böyledir.

Teorem: Bu çerçevede, Saddam elbette bir felakettir; ne ki onu besleyip büyüten batılı felâket mimarlarının yanında,miniyatür bir felâket, kalmaktadır.

Bu aşamada, günümüzde dünya sahnesindeki, baş bir aktör, sayılacak olan ABD’nin dinamiklerine eğilmek yerinde olacaktır.

ABD’nin Stratejisi: En Önce, “Opec Petrolü” Bitirilmelidir ve Dışarıda “Koz” Bırakılmamalıdır.

Strateji: ABD şöyle bir çeyrek yüzyıldır, en önce OPEC (Organızatıon of Petroleum Exportıng Countrıes) petrolünü tüketmeyi istemektedir.

Bu stratejinin kurgusu, görülebildiği kadarıyla, şöyledir…

İ)  ABD, kendi kaynaklarının önemli bir bölümünü, ileriye saklamaktadır.

İi)  Bu arada dünya kaynaklarının tasarrafunda, yalnızca en büyük payı almayı istememekte, bu kaynaklardan, rakiplerine, özellikle de Avrupa’ya ve Japonya’ya yönelecek payları, azami derecede kontrol altında tutmayı istemektedir.

Mübah olsun olmasın, mümkün her yolu deneyerek, emeline ulaşabilirse, bu, ABD açısından, aşikâr bir üstünlük unsurudur.

İii) Dünya kaynakları tükenmiş olarak, kendi kaynaklarını tasarruf edebilecek olması da, ABD açısından tabiatıyla, bir üstünlük unsurudur.

İv) ABD, yeni teknolojileri, dünya kaynakları belirgin ölçüde tükenmeden harekete geçirmek, istememektedir.

Böylelikle, dışarıda “onun, bunun” elinde “koz” olarak kalmış olabilecek, dişe dokunur, hiç bir meta bırakmamış olabilecektir.

V) Aynı zamanda dışarıda kalmış, ama iyice seyrelmiş klasik kaynakların fiatı, zaten yükselmiş olacaktır…

Bu suretle ancak, yeni teknolojiler zemininde, rakipsiz bir biçimde, pazar hakimiyeti tesis edebileceklerdir.

ABD’nin 2003’teki Irak Müdahalesi, “Müthiş Bir Stratejiyi”, İşaret Etmektedir!.. Bu Strateji Bugün Hala Yürürlüktedir!..

Bu bağlamda, ABD’nin 2003’teki irak müdahalesi, gayrı insanî boyutu kuşkusuz saklı olarak, müthiş bir stratejiyi işaret etmektedir:

  • Orta Avrupa, enerji açısından kuraktır. ABD Irak’a yerleşmekle, Orta Avrupa’nın enerji can damarını eline alıvermektedir.
  • Japonya da, enerji açısından, kuraktır. ABD, Irak’a yerleşmekle, Japonya’nın, enerji can damarını ayrıca, eline alıvermektedir.
  • Aynı şey Kuzey Amerika, yani kanada için, geçerlidir. ABD Irak’a yerleşmekle, Kanada’nın da, petrol can damarını, eline alıvermektedir.
  • Bu çerçevede ABD; petrolü, varili bir kısa bir süre önce, 140 $’dan fazlaya (şimdilerde 80 $’a) satanlar arasında, yer almaktadır.
  • Öyleyse, ABD, söz dünya ülkelerinden, kendine, daha doğrusu kendi iktidar odaklarına, fahiş bir kaynak, transfer etmiştir, ayrıca etmeye devam etmektedir.
  • Aynı çerçevede, ABD’de, görünür görünmez iktidar odakları; petrol ABD’de de bu fiyattan satıldığından, kendi halkları üzerinden de, çarpıcı bir kâr sağlamaktadırlar.
  • ABD aynı bağlamda, vurgulayalım, dışarıdaki kaynakların tüketimine yüklenmekte, kendi özkaynaklarını, ileriye dönük olarak, saklayabilmektedir.
  • ABD aynı çerçevede, dediğimiz gibi, dışarıda, örneğin işte Saddam gibi olanların hükümranlığında, kozbırakmamaktadır…
  • Bölgede Rusya, sesini hemen hiç çıkartmamaktadır, çünkü o da petrolü, varili yüz dolardan fazlaya, satanlardandır… dolayısıyla ABD, Rusya’ya, bir anlamda “sus payı” vermektedir. Bu durumdan Rusya, çok memnundur, çünkü hemen neredeyse, tüm dış borçlarını, ödemiştir.
  • 1980’de, petrol fiyatları, varili 35 $’a çıkınca, yeri göğü birbirine katanlar, şimdilerde seslerini neden hiç çıkartmamaktadırlar, acaba?
  • Çıkartmamaktadırlar, çünkü, o zaman seslerini çıkartanlar, bugün petrolü, üstelik dört kat daha fazla fiyata satanlardır!..
  • Buradan çıkan temel bir sonuç (“girişim özgürlüğü”, “yarışmacı piyasa ekonomisi”, böylesi bir yapıda ise, “serbest fiyat teşekkülü”, gibi), temel ögeleri kulağa hoş gelen, liberal ekonomi söyleminin, son toplamda, birpalavra olduğudur. Esas olan, örgütlü haydutluktur.

  • Egemenler, bu bağlamda işte, yalnızca, sattıklarının değil, aynı zamanda, satın aldıklarının da fiyatını belirlemek istemektedirler.
  • Her hal-u kârda, Avrupa’nın ABD’ye karşı sesi çıkmamakta; petrole haracı; hemen tüm dünya gibi; OPEC ülkelerine; şimdilerde ise; petrol ihraç eden bir ülke olmuş, ABD’ye, ödemektedir.
  • Öyleyse savaş; getirisi en yüksek yatırım alanı, olmaktadır. ABD egemenleri onun için bölgededir… İnsan hakları ve saire laf-ı güzaftır… Aslında tam değil; insan hakları savunucusu çoğu batılı ülke, bu hakları, kendi cinayetlerini örtmek için savunmaktadırlar; o kadar… Çok vahşi, ama böyledir…
  • Korkarız ki, emperyaller açısından, yenmek yenilmek, hiç önemli değildir. Son toplamda, ne kadar kâr, hükûmet olanlarının arkalarında bulunanlara transfer olmaktadır, önemli olan budur… Vietnam’da da budur… Irak’ta da budur… Vietnam’da bir milyon ton bomba atılmıştır… Bir milyon insan ölmüştür… Demek ki, ölen insan başına bir ton bomba atılmıştır. Tek bir kurşunun insanı öldürmeye yettiği hatırlanırsa, insan başına fazladan bir ton bombayı atanlar, niye atmışlardır?.. ABD Vietnam’da yenilmiştir… Ancak, süreçten son toplamda, bomba yapımcıları kârlı çıkmaktadırlar!..
  • Öyleyse, yenmek yenilmek hiç önemli değildir. İnsan hayatı ise, katiyen önemli değildir. Savaş; kârı en yüksek sanayiidir. Ayrıca kârlar, ne kadar kan dökülürse, o kadar yüksek olmaktadır…
  • Böyle bir bağlamda, bölgede, tam da birinci dünya savaşı zemininde olduğu gibi, emperyaller, kendi aralarında savaşmaktadırlar…
  • Şubat 2008’de, Silahlı Kuvvetlerimiz’in Kuzey Irak’a müdahalesi; ABD’ye karşı, PKK’yı güçlendirip, bölgede, güç sahibi olmak isteyen Batı Avrupa’nın, başta da pek muhtemelen Almanya’nın, geliştirmek istediği – ucu ne yazık ki, yine bize dokunduğu için, son toplamda kahraman ordumuz tarafından bertaraf edilmesi gerekmiş olan –  terörü yandan kaşıma gibi, çok tuhaf ve acımasız denklemleri, işaret emektedir.
  • Yeri gelmişken söyleyeyim:

Birinci Dünya Savaşı (1914 – 1918) = Birinci Dünya Enerji Savaşı, olmaktadır.

Çanakkale Savaşları (1915 – 1916) (bir boyutuyla olsun) Berlin – Bağdat Demiryolunun”, “Sirkeci – Haydarpaşa bağlantısı” kesilmek suretiyle, akamete uğratılmak istenmesi, anlamındadır.

  • Ermeni Çeteleri’nin, tam bu sırada, doğuda silahlandırılmalarını ise, Osmanlı kuvvetleri’ni Çanakkale savunmasında zayıflatmak üzere, Londra, Paris ve Moskova hariciyeleri’nin ve Genelkurmayları’nın, geliştirdiği olağan bir stratejisi saymamak için, kör olmak gerekir.
  • Söz konusu belgeler, hala daha kozmik gizlilik derecesi ile muhafaza ediliyor, olmalıdır.
  • Ayrıca, hem Çanakkale’ye yüklenilmek, hem de Anadolu’nun Doğusu karıştırılmak suretiyle, Osmanlı Kuvvetleri Ortadoğu’da, rahatlıkla etkisiz hale getirilmiştir.
  • Bu bağlamda Birinci Dünya Savaşı’nın (hiç bir yerde telafuz edilmeyen) üç temel stratejisi, gerçekleştirilmiştir:
  1. Petrol bulunduran toprakları İstanbul’dan çöz.

  1. Müslüman toplumları İstanbul’dan çöz.

  1. Almanya’yı, Ortadoğu’dan kov.

  • Şimdilerde yeni kukla Osmanlı marifetiyle, ikinci adım geri alınmak istenmekte, müslüman toplumlar Ankara’ya bağlanmak suretiyle, kolaylıklı bir Orta Doğu yönetim modeli üzerinde çalışılmaktadır.

ABD ve AB Arasında, “Nihai Egemenlik” Kavgası…

Olgu: Söz konusu gelişme, tıpkı işte örneğin, yakın geçmişe kadar fiili olarak var olan Fransa ile Almanya’nın düşmanlığıgibi, son toplamda, ABD ve AB arasında, nihai egemenlik kavgalarına yol açabilecek gibi, durmaktadır.

Olgu: O kadar böyledir ki… Nasıl ki, daha Birinci Dünya Savaşı, ana bir veçhesi itibariyle… önemi daha o zaman çoktan anlaşılmış olan Orta Doğu’ya uzanmada, Osmanlı devleti üzerinden, Almanya ile Fransa ve İngiltere’nin, Rusya destekli kapışmaları demek olarak, yorumlanmak, yerinde olacaksa, bugün Orta Doğu kaynaklarına dönük olarak, ABD ve AB, işte tam da, böyle saflaşmaktadırlar.

Olgu: Bu bağlamda, Birinci Dünya Savaşı, gerçekte, Birinci Dünya Enerji Savaşı’dır.

Olgu: Müttefikler bu çeçevede, Çanakkale’ye yüklenirken, bugüne kadar hiç telaffuz edilemyen bir açılım olarak, esas,Berlin – Bağdat Tren yolunu, makaslamak… Giderek, kendilerine katmak, istemektedirler. Bu bağlamda, hatırlansa yeridir:Haydarpaşa Garı, 1908’de, Almanlar tarafından, inşa edilmiştir.

Olgu: Çanakkale Savaşları sürecinde, gündeme gelen Ermeni Meselesini bu çerçevede değerlendirmek, gerekir.

Olgu: Batılılar açısından, maksat, hasıl olmuştur.

Vurgulayalım:

1)  Almanya bölgeden kovulmuştur.

2)   Petrol bulunduran topraklar,  İstanbul’dan çözülmüştür.

3)   Aynı bağlamda, müslüman topraklar İstanbul’dan çözülmüştür.

Olgu: Günümüzde yaşanan hiç bir şey, bölgede, yüzyıl önce yaşananlardan, bağımsız sayılamaz…

Olgu: Örneğin, bünyemizde yaşanan PKK olayını, iyice soyutlayarak, tek bir cümlede tasvir etmeye sıkışsak, denecek olan şudur; ABD ve AB, bilhassa da ABD ile Almanya, biraz da Fransa, ayrıca İngiltere’yi karşılarında bularak, PKK üzerinden,bizimle ve kendi aralarında, kıyasıya, kapışmışlardır.

Olgu: Sözde müttefiklerimiz, bize helikopter verirken, PKK’yı, ayrıca pek mutemelen çift kaynaklı silahlarla, roketatarlar ve mayınlarla donatmışlardır. Bu noktada bilhassa, ABD’nin, bize karşı, eşyanın tabiatında olarak, ikilioynadığını ifade etmek, hiç abartılı sayılmamalıdır.

Olgu: Bu tesbite “bir ve yalnızca bir cümle” daha ekleyecek olursak, o da şudur; ABD Orta Doğu’dan, Avrupa Birliği’nikovmuştur.

Olgu: Avrupa Birliği’nin, “ABD’nin, Irak’a müdahalesine” karşı çıkması, esas bundandır; yoksa müdahalenin uluslararası tabandaki gayrı meşruiyeti, AB’nin müdahaleye muhalefetinde, bahanedir.

Çekiç Güç ve Irak’tan Başlayarak, Kürt Devleti Tasavvuru: Artık Tasavvur Olmaktan Çıkmıştır. Fiiliyattadır.

Olgu: Çekiç Güç’ün, “gayet dostane bir yaklaşımla PKK’yı sindirmek için tesis edildiğini” düşünenlerimiz çokça olsa da, bu fevkalâde ilginç konseptin, işte 1991’de, Güney Doğu sınırımıza yerleştirilmesi, daha o günlerden bugünlere dönük“derin bir planlamanın” ürünüdür.

Bölgedeki “Mutasavver Kürt Devletini” de… Hiç kuşku yok, 1991’deki Körfez Savaşı da… Sonraki müdahaleler de… Son, 2003’teki, Irak çıkartması… Bütün bu olayların gerisinde “derin bir planlamanın” bulunduğunu, artık iyice belirginleşmiş olmalıdır.

Olgu: “Planlamalar var demek”, “bunlar yüzde yüz başarıya ulaşacaktır”, demek tabii değildir. “Yer yer başarısızlıkla sonuçlanan planlar oluyor” demek ise, “Uzun vadeli planlar yapılmamakta” demek hiç değildir.

Konuya bir parça daha ayrıntılı yaklaşmak, bizim açımızdan hayatidir.

Dünya Güç Odaklarının İkili Ya Da Çoklu, Kendi Aralarındaki Çatışmaları,  Bir Biçimde, Ama Muhakkak Bölgemizde, Daha Da Özelde Ülkemiz Üzerinde, İzdüşümler Vermektedir.

Olgu: Avrupa’da, “Fransa-İngiltere-Almanya” üçgeninin her üç kenarı da; bu üç ülke, AB çatısının temel direğini oluşturmakla birlikte, bilinen tarihi nedenlerle, keza, AB içinde son toplamda, kimin lider olarak öne çıkacağına ilişkin çekişmelerin meydan verdiği rüzgârlarla, hâlâ daha gerginlikler sergilemektedir.

Olgu: Diğer bir yandan ABD’nin, bu ülkelerden bilhassa Fransa ve Almaya ile, başta Avrupa üzerinde oluşan ticaret gerginlikleri, ortaya çıkmaktadır.

Olgu: Başka bir yandan, başta Japonya, öndeki uzak doğu üreticileri ile, Avrupa  devlerinin, öncelikle Avrupa üzerinde oluşan, ticaret gerginliklerinden söz etmek, yerinde olur.

Olgu: Son olarak ise, ABD ile, yine başta Japonya, öndeki uzak doğu üreticilerinin, bilhassa Avrupa Pazarları üzerindeki rekabet çatışmaları, çözümlememizde anılmak yerinde olacaktır.

Olgu: Bir defa bütün bu zıtlıkların, öyle ya da böyle, ülkemiz üzerindeki izdüşümlerini hissetmemek, mümkün görünmemektedir.

Batı Dünyası, Orta Doğu ve Biz: Temel Teorem

Öyleyse, ülkemize dönük hemen her çözümlemede, şu “temel teorem”, hatırlanmak yerinde olacaktr:

Teorem: Yerel özelliklerimiz saklı olarak, Japonya dahil, Batılılar’ın bilhassa “Avrupa Zemininde” yaşadıkları gerginliler ve çekişmeler, bölgemize ve bize, bire bir, örtülü örtüsüz, daha şiddetli ya da daha az şiddetli, ama muhakkak, yansımaktadır.

İşte dediğimiz gibi, ilginç bir örnek, PKK olayıdır.

Sonuç

Türkiye; böyle bir gelişme sürecinde en önce topraklarında soyal adaletle, toplumsal barışı; zedelenemeyecek biçimde, tesis edebilmelidir. Sosyal adalet ve toplumsal barış, asla vazgeçemeyeceğimiz, en temel hedeflerimiz, olmalıdır.

Bölgedeki her türlü güvenliğin, o arada enerji güvenliğinin baş koşulu budur.

Globalleşme, bir boyutu itibariyle, ne yazık ki, devletler boyunda, hatta uluslararası, “örgütlü bir eşkiyalık” olarak karşımıza gelebilmektedir. Lamı cimi yok, bu savı ne yazık ki destekleyen gelişmeler ortada, hatta yanıbaşımızdadır.

Türkiye, en çok kendi içindeki huzurdan, bu çerçevede kökleşecek ulusal dayanışmasından, destek alarak, Bölgemiz’e, keza dünya’ya, gerçekçi ve kişilikli bakabilmeli, ona göre davranabilmelidir.

Bizim, bizden başka dayanağımız yoktur. Bu çerçevede Millilik Vasfımızı”, dünya ne kadar globalleşirse globalleşsin, güçlendirmemiz gereği, öne çıkmaktadır.

Türkiye’nin, ABD ya da AB, ya da başkaca global bir güç odağından birini, bir diğerine yeğlemek için bir sebebi yoktur.

Hepsine eşit mesafede durmamız, özellikle Cumhuriyet Tarihimiz’in pırıltılı sayfalarının bize öğrettiği bir düsturdur.

Başka Bir Deyişle, Türkiye

  • Bugüne kadar, kendisine, sadece bir “ileri karakol”, bir “gözetleme ve dinleme mevkii”, bir “üs”, bir “zıplama platformu”, şimdilerde ise taşeron olarak bakmış bir ABD ile,
  • Kendisine hep ikircikli yaklaşmış bir AB’ye,
  • Keza, soğuk savaş yıllarında, ne yaşanmış olursa olsun, bugünkü Rusya Federasyonu’na,
  • O arada, irili ufaklı öteki odaklara, belli bir  “akılcılık”,  “kararlılık”  ve  “ahenk”  içinde, eşit uzaklıkta durmayı…
  • O arada bölgede ve dünya’da mazlumlarla dayanışma açılımları geliştirmeyi,  başarabilmelidir.

Çünkü, antiemperyalizm ve bağımsızlık bizim karakterimizdir.

Başka türlü davranmak, bize hiç yakışmıyor.

Şu saydıklarımız, atla deve değildir…

Ne ki, eğer sıralayageldiğimiz hedeflere ulaşabilirsek, işte esas o zaman jeostratejimizin doğasındaki kilit özelliklerin keyfini, öteki türlü olacağına oranla, daha çok çıkartabiliriz…

Bu bölgede yerinden hiç bir biçimde kımıldatılamayacak, güçlü bir ülke oluruz…

Hatrımızda, Bu Takdimden, Kısaca Ne Kalmalı:

Enerjinin Görünmeyen Yüzü,

  1. Siyaset,
  1. Hatta kirli siyaset,
  1. Hatta hatta, kanlı siyasettir.

Pekiyi Görünenlerden…

  1. Çekiç güç (1991)
  1. Bitmeyen PKK olayı
  1. Türkiye’de terörün 1980’e doğru, tırmandırılması
  1. 1980’de, Irak’ın İran’a saldırtılması, giderek 1988’e kadar süren İran – Irak savaşı
  1. Irak’ın işgali (2003), olayın bugünlere uzanan boyutları
  1. Şimdilerdeki, ne olduğu hala daha tam belli olmayan demokratik açılım
  1. Mutasavver kürt devleti
  1. Ondan önce Afaganistan’ın bombalanması ve buraya yapılan çıkartma
  1. Ermeni sorunu, diye, habire kaşınan sorun
  1. İran’ın, nükleer faaliyeti bahanesiyle, devamlı taciz edilmesi
  1. Sevgili Uğur Mumcu’nun cinayetinin, İran tarafından işletildiği, izlenimi  verilmek suretiyle, Türkiye ile İran’ın arasına girilmek istenmesi
  1. Hatta, açık söyleyeyim, türban sorunu çerçevesinde, Türkiye’de, şekil zemininde olsun, sünnî koyuluklarınyerleştirilmesi suretiyle, Türkiye’nin Şii İran’la karşıtlaştırılmak istenmesine dönük, gayretler
  1. Bugünlerde Türkiye’ye yerleştirlmek istenen, aslında, bayağı bir cemazi-ül evveli olan füze kalkanı projesi

  1. Bundan önce Türk Silahlı Kuvvetleri’ne dönük sistemli olarak tırmandırılan tacizat

Bütün Bunların, “Arka Yüzü” Nedir:

“Enerji”!..

Yeni Konfeksiyon Giysi

  • Bu çerçevede bölgeye o arada Türkiye’ye yeni bir elbise giydirilmek isteniyor olacaktır. Ya da o elbiseyi çoktan giymiş bulunmaktayızdır.
  • Buna göre:
  1. Değerleri, kavramları, kurum ve kuralları, maalesef çoğunlukla ıskalanmışi bir demokrasi, hükümran olsa, bu, dış bir bakışla, memnuniyet kaynağı olur.
  1. Partiler yasası, seçim yasası, buna göre dikilmelidir.
  1. Vaziyet, yapay gündemlerle idare edilmelidir.
  1. Uyduruk kıytırık televizyon programlarıyla, beyinler iğdiş edilmelidir.
  1. Siyaset, üç bilemediniz dört, adam, milyonların önünde takoz gibi tutularak, kontrol altında bulundurulmalıdır.
  1. Bu adamlar Dünya egemenlerine biat etmelidirler.
  1. Bunların yönetimindeki iç siyaset ise, yalaka kültürüne irca olmalıdır.
  1. Silahlı Kuvvetler, milli olmaktan çıkarılmalıdır. Bilhassa uluslararası sermayenin fedaisi olmalıdır.
  1. İnanç, şekle indirilmelidir. Özünden uzaklaştırılmış  inanç olmalıdır. Fakir, zengin, sorgulanmamalıdır. Bu Allah’ın emridir çünkü, herkes kaderine razı olmalıdır. Fakirlik, Allah’ın Fakiri İmtihanı”dır. Böyle algılatılmalıdır. Komşun açken sen tok yatabilirsin. Fakire sadaka verirsin, olur biter…
  1. Eğitim, anlamaya, düşünmeye, aydınlanmaya dayanmamalıdır. Ezberci olmalıdır. Efendilere maiyet memuru, tornalamalıdır.
  1. Haa, tabii bir de yargı var…
  1. İşte bu da, halledilmelidir. (Halledildi!..)
  • Adalet mülkün temelidir. Ama buradaki mülkbildiğimiz devlet değil, egemenin mülküdür! Adalet, onu korumak üzere biçimlenmelidir.
  • Son bir söz, Kürt devletine sempati ile bakan, Kürt kardeşlerimize demek isterim:

–  Emperyalizmin Kucağında Milli Kurtuluş Savaşı Olmaz…

Devam Edelim…

“Liberal ekonomi”, “demokrasi”, “temel haklar ve özgürlükler” söylemi, içindeki şu saygıdeğer kavramlara rağmen, egemenlerin ağızlarında, riya ve lâf-ı güzaftır… Esas olan devletler katında “örgütlü kabadayılıktır ”.

Bize Bu Bölgede Rahat Yok…

Olsun…  İdmanlıyızdır…

İsmet Paşa’nın Kurtuluş Savaşı sırasında, bir ara  dediği gibi:

–   Soğukkanlılıkla, Mücadeleye Etmeye, Devam Ederiz!..

Haa, bir de, Gazi’nin dediği gibi:

– Geldikleri Gibi Giderler!..

Enerji Pazarında Neler Oluyor?

Enerji sektörünün gündemini son dönemlerde, nükleer enerji yatırımları ve enerji dağıtım ihaleleri oluşturuyor. AKP Hükümeti’nin bu konulardaki tutumu ise şüphe uyandırıyor. Gündemden düşmeyen nükleer santralleri ve yandaşların enerji yatırımlarına olan ilgisini ve kamu-özel sektör ortaklık modelini,‘nükleer reaktör mühendisliği’ uzmanı Prof. Dr. Tolga Yarman, Yurt’a değerlendirdi.

Röportaj: Mehmet Ali Doğan

 MAD: Tamamen özelleştirmeci yaklaşım içinde olan bir siyasi iktidarın, stratejik sektör olan enerjide, özellikle de nükleer santral yatırımında, kamu-özel sektör ortaklığını model almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 Siyasi iradeye saygılıyım. Ne var ki siyasi iradenin kendi içinde tutarlı olması beklenir. Bugünkü siyasi irade, enerji alanında, kendi içinde hiç tutarlı değildir. Çünkü bir defa, “özelleştirme” öne çekilmiş olsa da, hatta EPDK (Enerji Piyasası denetleme Kurulu), bir şemsiye “gözetim kuruluşu” olarak, görevlendirilmiş bulunsa da, söz konusu hedef vekilit kurum atlanmış olarak; örneğin; nükleer enerji alanında; özel ihale yaklaşımı, giderek Rusya’yla özel bir anlaşma kanunu gerçekleştirilmiş bulunulmaktadır. Böyle bir resmi, tutarlı görmek mümkün değildir. Hükümet, gittiği yere bakmalıdır yahut baktığı yere gitmelidir, bu bir…

 İkincisi… Kamu ve özel kuruluşların ortaklığı da, esas itibariyle, hükümetin baştan beri savunduğu özelleştirme kavramına, hatta EPDK işlevlerine taban tabana zıttır. Benim korkum giderek, kamu – özel kesim arasındaki ortaklığın, bir takım yandaş özel kuruluşlara, devlet desteği sağlanmak istenebilecek olması noktasına, gelmiş olasıdır. Allah sonumuzu hayreylesin!..

 MAD: Enerji yatırımlarında, özellikle dağıtım ihalelerinde hep aynı konsorsiyumların olması dikkat çekiyor. İhalelerin yandaşa verildiği görüşü hakim. Ne dersiniz?

 Bu saydığımız kuruşluların çoğunu tanımam, ayrıca tanımak ihtiyacında değilim. Girişim özgürlüğünesonuna kadar saygım vardır. Ancak girişim özgürlüğünün tekelleştirme veyandaşlaşma özgürlüğünü beraberinde getiriyor olmasına, alabildiğine karşıyım. Bu teknik bir görüş mü? Hayır, bu bir dünya bir görüşü. Aynı zamanda tutarlılık arayışının gereğidir. Kimse kusura bakmasın, her kuruluşun bir siyasi görüşü elbette olacaktır, aynı bağlamda her siyasi iktidarın kendisine yakın bulduğu, kuruluşlar da elbette olacaktır. Ama yasalarımız ve göreneklerimiz, başta da Kamu İhale Kanunu, “yandaş firmaları kayırmacılığı”, kesinlikle yasaklar. (Yasak çiğnenirse ihaleye fesat karışmış olur.) Bunun tez elden böyle bilinmesinde, yarar ve “hakşinaslık hassası” olduğunu, düşünüyorum. Demokrasilerde çıkarların örgütlenmesine çok saygılıyım. Ancak, dar grup çıkarlarının, milli menfaatlerimizmiş gibi takdim edilmesine fevkalade karşıyım.

 MAD: Bugün TEDAŞ’a ait Boğaziçi Elektrik için hemen hemen aynı firmalardan teklif geldi. Aynı şirketler için ihalelerin sürekli yenilenmesini neye bağlıyorsunuz?

 Soruların cevabını ayrıntı düzeyinde doğrusu bilmiyorum. Akla, ne yazık ki, iki şey geliyor: Birincisi, ihalelere bugüne kadar katılanlar, çok beğenilmemiş olmalı. İkincisi, ihaleye girmesi özlenenler henüz ihaleye girmeye çok hazır değil.

 Doğrusu fal bakmak istiyor olamam. Şu ki, ilgili hemen herkesi uyarmayı görev telakki ederim… Ağızdan yel alsın, ülkemizin ufak ufak bir savaş zeminine itiliyor görünmesi, içeride – dışarıda ayrıca, ihaleye girebilecek pek çok kuruluşu, girişimlerini tartarken, ciddi olarak, irkiltiyor olmalıdır.

 MAD: Suriye’yi destekleyen Rusya ile nükleer gibi stratejik bir konuda AKP’nin ilişkisi nasıl tarif edilebilir, pekiyi?

 Bu konudaki görüşüm çok açık. Rusya bugün Akkuyu’ya nükleer santral kurabilir. Türkiye’nin bir güzel parasını alabilir. Suriye ile Türkiye’nin ve Suriye ile Rusya’nın ilişkileri bu olayı hiç etkilemez. Ama şimdi söyleyeceğime dikkat edin lütfen: Akkuyu’da nükleer santral sittin sene çalıştırılamaz. Türkiye, para ödediğiyle kalır, Rusya alacağını alır ve gider. Kimse “Arkadaş, sen ne yapıyorsun?”, diyemez. Çalıştırılamaz çünkü Akkuyu’ya kurulacak bir nükleer tesis, bölgede turizmi ve bölgeden, ister Türkiye içine, ister Türkiye dışına, sebze – meyve ihracatını olumsuz etkileyecektir. Zaten bu böyle bilindiği içindir ki, dikkat edilirse, Yunanistan’ın, Türkiye’de ne zaman nükleer enerji üretimi söz konusu olsa, ayyuka çıkan çığlıklarından, bugün kırıntı kadar eser yoktur.

 

Nükleer Enerji Tartışması

Aşağıdaki Metin, Yazar’ın aynı başlıklı Kitabı’nın Üçüncü Baskısı için kaleme aldığı Önsöz’den derlenmiştir.

Metni yayına hazırlayan Sevgili İkram Çınar’a, herzamanki üstün duyarlılığı için

gönül dolusu teşekkürler ediyorum. T.Y.)

Ekim 2010’da, Türkiye’de, bir devir kapanmış, başka bir devir başla­mıştı. Kapanan devir şuydu: Mevcut yapılanmaya ve mevzuata rağmen, 1999’da, üç partinin katılımıyla oluşan Bülent Ecevit Başkanlığı’ndaki Hükumet’in, nükleer girişimden kesin olarak vazgeçmesinden sonra, 2002‘de kurulan Hükumet’in ön almasıyla beraber, nükleer hevesler tek­rardan yükseliyor. Yeni düzenlemelere gidiliyor. Bu çerçevede, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na, bağlanı­yor. Böylesi bir gelişme, ilçe adliyesinin, bütün mahkemeleriyle beraber, İlçe Kaymakamlığı’na bağlanması kadar, abes… Ama gerçekleşiyor. Abes, çünkü, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, kuruluş felsefesi itibariyle, icrayı, demek ki, nükleer santrallerin tesisi söz konusu ise, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın, bu yöndeki faaliyetini denetleyecek olan kuruluşumuz olarak, vücut bulmuştur (1956).

Acemiliklerle dolu,bir nükleer ihale yasası çıkartılıyor (2007). O ka­dar ki, Yasa, Cumhurbaşkanı tarafından, TBMM’ye, çabucak iade edili­yor. Ama, Meclis’ten, tekrar geçiriliyor. Bunun uzantısında, büyük dev­letlerin egemen olduğu, uluslararası nükleer pazarda, Nükleer Santral İhalesi’ne, çıkılıyor. Nedir ki, bir Rus Firması dışında, ihaleye, hiç bir nükleer firma katılmıyor. İhale, Rus Firması’na da kalmıyor. Başka bir deyişle, ciddiye alınmıyoruz. İhale, tam bir fiyasko ile sonuçlanıyor (2009).

Fiyasko; hem Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, hem de Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, üst yönetimlerini, götürüyor.

Bir dönem kapanıyor.

Türkiye’de, nükleer santral tesisi heveslerirne dönük, bu sefer, bam­başka bir yol, gündeme geliyor. Rusya Federasyonu ile Türkiye Cumhu­riyeti, doğrudan bir nükleer anlaşma imzalamak suretiyle (13 Mayıs 2010), Akkuyu’ya bir nükleer santral tesisi konusunda, adım atıyorlar. Anlaşma, Meclis’te onaylanıyor (15 Temmuz 2010). Değişik bir sahife açılıyor. Kitabın, bundan önceki baskısını (2010), tam da bu evrede ger­çekleştiriyoruz.

Rus teknik adamlar, Akkuyu’ya nükleer santral tesisi için, “kazma vurmak” üzere, kolları sıvıyorlar. Bu arada, “muhalefeti” ikna etmek üzere, gayretler sergiliyorlar. Derken, Ana Muhalefet Partisi’ni ziyaret ediyorlar (28 Temmuz 2011). Burada, Değerli Osman Korutürk, Değerli Necdet Pamir, Değerli Teoman Alptürk ve benden oluşan bir heyetle, saatlerce, tartışıyorlar. Müzakerenin sonucunu, Değerli Osman Korutürk, bir basın açıklamasıyla kamuoyuna duyuruyor (1 Ağustos 2011). Bu açıklamanın metnine, Kitabın son kısmında, yer verdim. Burada ise;  tartışmamızda; sürecin nükleer teknik faslına dönük olarak dikkate getir­diğim, kaygıları özetleyeceğim, ki bunlar, yine, Kitabın son kısmında, söz konusu basın açıklaması metninden, hemen sonra, yer verdiğim Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) Raporu’na dair görüşlerim çerçevesinde, etraflıca anlatılmıştır.

28 Temmuz 2011 tarihli toplantımızda, Rus Meslekdaşlar, önce Akkuyu’ya kurmayı düşündükleri reaktörlerin, ne kadar güvenilir oldu­ğunu, savladılar. Ancak, gösterdim ki, yaşanan kazalar özellikle, hesap edilebilmiş – öngörülmüş felaket senaryoları zemininde, değil – akla ha­yale gelmemiş senaryolar zemininde, vuku buluyor. Duraksadılar; cevap veremediler!.. Burada, hiç bir biçimde, Rus nükleer teknolojisini, azım­sadığım, düşünülmesin. Tersine, Rus nükleer birikimi, Batı nükleer biri­kiminin, altında kalmaz. Çernobil, ne denli hayrete şayan bir trajedya idiyse, bunun sonrasında, kaza etkilerinin üstesinden gelinmesi süre­cinde, Rus Nükleer Mühendisliği’nin, tam bir kahramanlık destanı ola­rak, gündeme oturduğunu, bir o kadar teslim etmenin, hakbilirlik gereği olduğuna, inanırım.

Gerçekte, Rus nükleer birikimi; özgüvenle, o arada, ucuzu ararken, “Çernobil Reaktörü”ne, bir dış güvenlik kabuğu, koymamış. Koysa, 1986’da etrafı tam bir nükleer cehenneme çeviren, kaza, pek muhteme­len, tıpkı 1979’da, Penisilvanya’da (ABD) gerçekleşen, Three Mile Island Kazası’nda olduğu gibi koruyucu dış güvenlik kabuğu içinde tu­tulabilecek ve çevreye zararı, buradakinden fazla, olmayabilecektir. Şu ki, karşı karşıya gelinen gelişmede, önceki, hatta sonraki nükleer felaket örneklerinde olduğu gibi, hesaplanamamış bir “olabilecek olanı”,“ola­mayacak olan” olarak, tasnife yönelik, gaflet, çıkmaktadır, karşımıza!.. Yani, konumuz, Rus teknolojisinin zaafı, katiyen değildir.Büyük kazala­rın hiç beklenmedik şekilde zuhur edebildiğidir, ki, bu olgu, yerleşik risk analizlerini ve kaza olasılıklarını, yerle bir etmektedir.    

28 Temmuz 2011 tarihli toplantımızda,Rus Meslekdaşlar’a, fazla ola­rak, 3 Aralık 1999’da, Başbakan Bülent Ecevit’in davetiyle, katıldığım, “Enerji Zirvesi”nde dediklerimi, ozetledim.

Bu “Zirve”den sonra, üç partiden oluşan Koalisyon Hükumeti, Akkuyu’ya, nükleer santral kurmaktan, vazgeçmişti. Bunun baş bir se­bebi; 1976’da verilmiş olan Yer Lisansı’nın, “Turizm Etki Değerlendir­mesi”ni, keza “Sebze ve Meyve Etki Değerlendirmesi”ni (1970’lerin başlarında, gündemde, bu tür sorunların, dolayısıyla, ölçüt­lerin olma­ması nedeniyle), kapsamamış olduğunun, Liderler’e, tarafı­mızdan, başa­rıyla anlatılabilmiş, olmasıydı. Kısacası, Akkuyu’ya kurula­cak, bir nük­leer santral, şayiası itibariyle olsun, Akdeniz Turizmi’ni, keza Akdeniz Bölgemiz’den, ister Türkiye içine, ister Türkiye dışına, Sebze ve Meyve İhracı’nı, biz ağzımızla kuş tutsak dahi, kaçınılmaz ola­rak,olumsuz etki­leyecektir. Bunun için, kâhin olmaya gerek yoktur. 28 Temmuz 2011 tarihli toplantımızda, Rus Meslekdaşlar’a, devamla, şu saptamalarımı aktardım.

17 Ağustos 1999’da, Gölcük Depremi olduktan sonra, Antalya’daki otel rezervasyonları; yurtdışında, deprem, orayı da etkisi altına almışmış gibi, çok gerçek dışı bir algıya sebebiyet vermiş olarak, bıçakla kesilir gibi iptal edilmiştir. Oysa, Antalya, Gölcük’ten, kuş uçuşu 600 kilomet­reden fazla, uzaktadır.

Kısa bir süre sonra, Antalya Sheraton Oteli’nin Taksi Durağı’nda, hemen oracıktaki taksilere dahi zararı dokunmamış, bir Molotof Kokteyli patlatılmıştır. Demeye kalmadan, Antalya’daki otel rezervasyonlarının birçoğu; yurtdışında, bu kez, “Orada terör var!”, türünden yine, gerçek dışı bir algıya, yol açmış olarak, bir çırpıda, iptal edilivermiştir. Akkuyu, nükleer santrali işletmeye alındıktan sonra; o terör örgütü, bu terör ör­gütü, fark etmeyecektir, yaz mevsimi yaklaşırken, buraya (hatta, “blöf” niteliğinde olarak), bir “sabotaj” yapacağını ilan etse,turistin kaçacağını görmemek için, kör olmak, gerekir. Santrali istediğiniz kadar iyi korudu­ğunuzu savunun, sonuç değişmeyecektir.

Unutulmamalıdır ki, Türkiye’nin yıllık turizm geliri, 30 milyar doları aşmış bulunmaktadır ve bunun yarıya yakını (bu değilse, yuvarlak üçte biri), Akdeniz Bölgemizden, gelmektedir. Akkuyu’ya kurulacak 4 nük­leer reaktör ise, yuvarlak yirmi milyar dolara, baliğ olmaktadır. Ağızdan yel alsın, Akkuyu’da vuku bulabilecek minik bir nükleer kaza dahi, Bölge turizmini, hem de uzun süre, silmeye, yeterden fazla sebeptir. Böyle bir durumda, Akkuyu’ya kurulmuş olacak nükleer santralleri, ay­rıca, gözden çıkarmak kaçınılmazdır. Yani, Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak, işten bile, değildir. Dimyat’tan getirilecek pi­rinç, işte ayrıca, heba olabilecektir..

Bu muhakemeyi, Rus Meslekdaşlarımız’a, 28 Temmuz 2011’de, yu­karıda andığım toplantımızda, dilim döndüğünce anlattım. Hatta santrali; oraya kursalar bile, gerçeğin er ya da geç idrak edilecek olması dolayı­sıyla, çalıştıramayacaklarını, böylesi bir gelişmenin ise büyük birskandal oluşturacağını düşündüğümü, anlattım. Yatırım, atıl kalacak, Akkuyu Dünya’nın en büyük ve gıcır gıcır nükleer müzesi olacak!”,dedim… Sözlerimi, bir Nasreddin Hoca fıkrasıyla bağladım… Malum, Hoca önü sıra, ağaçta, bindiği dalı kesen birini görmüş:

– Oğlum, şaşırdın mı sen, kesme şu dalı, düşeceksin!, demiş.

Bakmış dinletemiyor; yürümüş, gitmiş… Bindiği dalı kesen delikanlı, kısa süre sonra, paldır küldür, düşmesiyle beraber, haliyle, çanağı çöm­leği, kırmış. Buna karşın, can havliyle yerinden fırlayıp, Hoca’ya yetiş­miş:

– Hoca, benim düşeceğimi bildin, öleceğim günü de söyle!, demiş…

Rus Meslekdaşlar’a kıssadan hisse, dedim ki:

– Hem bizim hem de sizin bindiğimiz, üstelik işte iki dalı birden kesiyorsu­nuz, ileride gelip bana, öleceğiniz günü sormayın!..

Gülüştük… Şu ki, encamında Rus Meslekdaşlarımız, dediklerime ikna oldular:

– Pekiyi, o zaman santrali nereye kurmamızı, önerirsiniz?, dediler.

Belirtmeyi isterim: Siyasî iradeye, elbette, saygım vardır. Yeter ki, o da, “başka türlü, gelecek” özleyenlerin iradelerine saygı duysun. 3 Aralık 1999’da, Enerji Zirvesi’nde, Ecevit Hükumeti’ne böyle demiştim. Şunu da ekle­miştim:

– Bizden, “fetva” istemeyin. Karar siyasîdir ve sizindir. Sorumluluk da öyle!.. Nükleer enerji üretimi artık, kesinlikle “teknik bir zorunluluk” de­ğildir. Bu çerçevede, teknik adamlar eğer, “Kurmalısınz!” diyorlarsa, buna katiyen inanmayın, çünkü farkında olmasalar da, kendi siyasî tercih­lerini gündeme getiriyorlardır. “Kuralım!” demek de, “Kurmayalım!” de­mek de, siyaseten, “tercih” telaffuzudur. Her ikisi de, işte, neticede tercih­tir. Samimi iseler, saygıdeğerdirler. Size “Kurun!” ya da “Kurmayın!” demem… Diyemem… Kurarsanız, ne olur, kurmazsanız ne olur, bunu an­latabilirim… Karar ver­mişseniz, nerelere kurabileceğinizi söyleyebilirim. Ama şurası muhakkak ki, “bugünkü teknik gelişmeler” uzantısında, Akkuyu’ya, nükleer santral ku­ramazsınız!.. Böyle, çünkü, bugünkü koşullarda, burada tesis edile­cek bir nükleer santralin, turizmimize de, bu­radan yapılacak sebze ve meyve ürünlerimizin ihracatına da ciddi zararlar vereceğini, görmemek için, kör olmak gerekir. Bu yönde ayrıca, hala daha, doğru düzgün bir ça­lışma yapılmamış olmasını, yadırgıyor, ayıplıyorum.

Başbakan Ecevit’e, 1999’da, Enerji Zirvesi’nde, böyle dedimdi… Şunu önemle eklemeliyim ki, 2014 itibariyle, hala daha andığım doğrultularda tutarlı araştır­malar yapıldığını, keşke yanılsam, görmüyorum. Yapılmışsa açıklanmalı­dır. Açıklandığına, şahsen, rast gelmiş değilim.

Devam edeyim… İşaret ettiğim çerçevede, Rus Meslekdaşlar’ın, “Pekiyi öyleyese, santrali nereye kuralım?” sorularına, Sevgili Prof. Ahmet Ercan’la, geliştirdiğimiz sav doğrultusunda, şu yanıtı verdim:

– Santrali “su” ile soğutmak yerine, “hava” ile soğutmak, bir parça daha pa­halıdır. Ama Akdeniz Suyu’nun sıcaklığı, zaten, yüksektir. Karadeniz Suyu’nun sıcaklığından, yaz kış, 10 derece, daha fazladır. Bu olgu, Sant­ral, Karadeniz Sahili’ne kurulsa, sağlanacak ısıl verimi, mertebe olarak, % 10’a yakın bir oranda düşürür. Vaktiyle Türkiye Elektrik Kurumu Akkuyu’ya, “orası deprem bölgesi”, “Trakya’ya Genelkurmay izin vermi­yor”, ayrıca “nükleere kesin ihtiyacımız” var, gibi, kıstaslar yüzün­den, çar naçar, gitmişti. Ama bugün artık, bu kıstasların hiç biri geçerli değildir. Onun için Akkuyu’da, santral, zaten, hani bir parça nükteyle söyleyeyim, “hamam suyu” ile soğutulacaktır. Santrali hava ile soğutma­nın ise Dünya’da da, Türkiye’de de, örnekleri vardır; o bakımdan, Yoz­gat, Beypa­zarı, Gaziantep gibi, hem deprem açısından sakin, hem de, santral ku­rulsa, çevreye etkisi, Akkuyu’da olacağı kadar olmayacak, mevkilere, gi­debilirsiniz,dedim.    

Korkarım, siyaset böyle bir seçeneğe fırsat vermedi.

Onun üzerine, Rus Meslekdaşlar’a, dediklerimi, 28 Ekim 2013’de, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı’na, sorumluluk telakki ediyor olarak, son bir uyarı niteliğinde, yazdım.

Mektup aşağıda…

                            28 Ekim 2013

Sayın Taner Yıldız
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, Ankara

Değerli Taner:

Demokratik kitle örgütlerinin ricasıyla; Akkuyu nükleer projesine dönük olarak hazırlanmış bulunan ÇED Raporu’na ilişkin görüşlerimi, kamuo­yuna duyurmadan önce, dikkatine taşımayı, özellikle, devlet göreneğin­den gelen bir hoca olarak, sorumluluk gereği, telakki ettim.

Görüşlerimi, iletiyorum. Değerli Arkadaşım Prof. Ahmet Ercan’ın, deprem odaklı görüşleri, “yazıma ilave bir rapor” olarak, dikkate sunulu­yor…

İTÜ’den öğrencimiz olmanla, iftihar ediyoruz. O ara, gerek Ahmet Hocan, gerekse ben, İTÜ’de, akademik merdivenin, en üst basamağında, hizmet veriyorduk… Anlayacağın, şimdi, emeklilik evresinde hocalarız… Gerçek bu!.. Fark etmiyor; sorumluluk duyuyor, Şahsın’da, Hükümet’i bir kez daha uyarıyoruz… Yapılan iş, Akdeniz’in göbeğine, hele bugünkü teknolojik şartlarda, ne zaman patlayacağı belli olmayan, saatli bir bomba yerleştirmekle, eşdeğerdir.

Halisâne kanaatimiz budur.  Ayrıntılı yazılarımızı, Bakanlığın dikkatle çalışmasını, salık veririz…

Bilmez miyim, üst düzey, bilhassa da uluslararası siyaset boyutunda, hangi, kolaydan aşılmaz denklemler, yürürlükte!..

Yine de, tarihe karşı sorumluluk, sizin omuzlarınızda… Biz, sizi, bütün içtenliğimiz ve vukufiyetimizle, uyarıyoruz…

İyi bayramlar diliyor, gözlerinden öpüyorum…

                                                                              Tolga Yarman, Prof. Dr.

(Bakan Taner’e yukarıda yolladığımı işaret ettiğim ÇED Raporu’na Dair Görüşlerim’e, Kitabın son kısmında, yer veriyorum.)

**

Bu arada, Akkuyu’ya 1976’da, bugünün resmettiği koşullarda, artık muteber sayılamayacak olan ölçütler çerçevesinde verilmiş bulunan, yer lisansı, gayet haklı itirazlar uzantısında, tekrar gündeme getirilip, yeni­lenmek gerekti. 1999’da, Enerji Zirvesi’nde, Başbakan Ecevit’e bu ko­nuda şöyle demiştim:

– Kanunî Sultan Süleyman zamanında, Taksim Meydanı’na teknik ola­rak ayrıca gayet göğüs kabartıcı bir çalışma yapılmış olunarak, bir “hamam kurma ruhsatı“ verilmiş olabilir. Ama, bugün, o ruh­satla, Taksim’de, hele şimdi Cumhuriyet Abidesi’nin olduğu mev­kiye bir hamam kurulabileceği iddiasını ileriye sürmek, abestir.

Böyle bir çerçevede, Akkuyu yer lisansı çalışmaları, nihayet tekrar ele alındı. Ve Akkuyu Yer Lisansı 2014 başında, tazelendi.

Ne var ki, bu konuda, bu kitapta dikkate getirdiğim, yukarıda da bir parça özetlediğim kıstasları karşılayabilecek doyumlu bir çalışma yapıl­dığı kanaatini, taşımıyorum. Tersine (siyasete, teknik gereklerin şekil vermesi gerekirken), tekniğe, siyaset dayatması, şekil verdi, hissin­deyim…

Okur, kaygılarımın bir özetini, Kitabın sonunda, ÇED Raporu’na dö­nük olarak yazdığım, Ekim 2013 tarihli Eleştiri Yazım’da, bulabilir. 

Bir, ara dönemdeyiz…

Hükümet, değişti… (Cumhurbaşkanlığı Seçimleri yeni yapıldı… 2015’te olarak planlanan Genel Seçimler kapıda…)

Yani, bir başka dönemeçteyiz.

Bana sorarsanız, Akkuyu’ya, nükleer santral, tesis edilemeyecek… Edilse, birçok yerde, keza yukarıda da, söyledim, çalıştırılamayacak; müze olmaya sıkışacak!..

İçinde olduğumuz, puslu olmakla beraber, yeni sayılacak evrede, ki­tabı tekrardan baskıya hazırlamanın, yerinde olacağını düşündük.

Bu baskıya, bir defa, İkinci Baskı’dan sonra, meydana gelen Fu­kuşima Kazası (2011) ile ilgili, kısacık olsun, bir bölüm ilave ediyorum. Ayrıca, yukarıda işaret edilmiş olduğu şekliyle, ÇED (Çevre Etki De­ğerlendirmesi) Raporu’na dönük görüşlerimi, bu arada, Atina’da, Ro­dos’ta ve İstanbul’da gerçekleşen çeşitli uluslararası konferanslarda çağ­rılı olarak yaptığım konuşmalarda bana yol gösteren İngilizce sunum metnini, ekliyorum. Böylelikle Türkçe okuyamayan okur için, kitabın omurgası, İngilizce olarak özetlenmiş oluyor. (Bahsettiğim konferanslara ilişkin, yer ve tarih ayrıntıları, Kitabın son kısmında, belirtiliyor.) Kita­bın, baş tarafına, aynı bağlamda, buradaki savın, özetini içeren, kısacık, bir İngilizce özet ekliyorum…

Dikkatleri Akkuyu’dan uzaklaştırdığımı, takdirle, ama, alternatifin öncelikle Sinop olduğunu ürpererek düşünen, bilhassa Sinoplu Okurlar’a, bir müjdem var… Vukufiyetle söylediğime güvenebilirsiniz… “Bugünkü koşullarda, Akkuyu’ya nükleer santral, kuramazsınız!“, dediğim zaman, Kitabın son kısmında okuyabileceğiniz, Çevre Etki Değerlendirmesi Ra­poru’na Dair Görüşlerim’den (Kasım 2013) anlaşılacağı üzere,temelde (Akkuyu’ya dönük pek çok öteki kaygım saklı olarak), yalnızca Akkuyu’yu değil, bilhassa “bugünkü nükleer teknolojiyi”,hedef alıyorum.  Dolayısıyla, ha Akkuyu ha Sinop, ha başka bir yer, özellikle fahiş derecede artmış duran kaza olasılığı itibariyle, fark etmiyor; siyasî iradeye saygılı olsak da, bu­günkü nükleer teknolojiden uzak durmak gerekiyor… Gelişen kuvvvetli teknik hissim, budur. Bugünkü teknoloji itibariyle, yaşanan üç büyük kaza uzantısında (TMI / 1979, Çerboil / 1986, Fukuşima / 2011), her biri Keban Barajımız’ın gücünde, 100 nükleer reaktörden, bunların ömrü boyunca (yuvarlak 40 yıl), en az biri ve akla hiç gelmeyen sebeplerden dolayı, felaket doğurabiliyor olarak, elden kaçabiliyor. Dolayısıyla, kaza riski, yuvarlak %1’dir ve bizlerin öğrenci olduğumuz yıllarda (1960’ların sonu, 1970’lern başı) hesaplanandan, 1000 değilse, asgarî 100 kat daha yükseğe tırmanmış bulunmaktadır. Başbakan olsam, böylesi yüksek bir riski, hiç bir biçimde göze alamazdım. Bunun altını önemle çiziyorum. 

Hani bir sirk düşünün… Sirkin, 30 – 40 yıllık ömrü boyunca, gösteri için eğitilmiş her yüz aslandan en az biri, kızınca, eli kamçılı aslan terbiyecisini yiyor, hatta demir kafesi kırıp, seyircileri, giderek, sirkin dışındaki insanlara kadar dahi uzanabilip, onları da yiyebiliyor.

Haa, nükleer teknoloji değişir, gelişir; öyle olursa, kanaatler de, deği­şir.

Önemle belirtmek isterim ki (ayrıca, çok defa belirttim, bu kitapta da karşınıza gelecektir), nükleer enerji üretimine, hiç karşı olmadım.Olabilirdim, ama değilim. Nükleer enerji beni büyüler… Ayrıca hayati­yetimizin kaynağıdır. Yıldızlar, hafif atom çekirdeklerinin kaynaşması(füzyon) sonucu olarak, yani ortaya bu suretle çıkan nükleer enerjiyle, var olurlar, hayat sürdürürler. Yani, nükleer enerji olmasa, Güneşimiz olmazdı… Biz hiç olmazdık!..

Nükleer enerji üretimine, bunun iyileştirilmesine, evet, hiç karşı ol­madım… Ama, nükleer maceraperestlere, karşı oldum… Arabesk nük­leer takılanlara, nükleer holiganlara, kendilerinin özgün düşüncesi olma­dığı halde, kökten nükleerci çığırtkanlık yapanlara, bilhassa, Çernobil nükleer reaktör kazasını, neredeyse hiç olmamış gibi göstermeye yelte­nen “nükleer yobazlara”, çok karşı oldum…  

O bakımdan, burada dikkate getirdiğim, her bir ifadenin, nasıl görü­lürse, görülsün; içtenlikle ve vukufiyetle, telaffuz edildiğine, bilhassa, dikkat edilmesini dilerim.

Bu baskıdan önce işaret edeceğim en temel husus şudur ki, daha 1995’te, bu Kitabın ilk baskısında dikkate getirmiş olduğum çerçevede, bugünkü nükleer teknoloji zemininde, kaza riski, başlangıçta hesap ettiği­mizden, çok daha fazladır. O ara, Three Mile (1979) ve Çernobil (1986) kazaları vukua gelmişti. Fukuşima Kazası (2011), ise, henüz vukua gel­memişti.

Encamında pekişen istatistikî veriler, gün ışığına çıktıkça, kaza riski­nin, başlangıçta zannettiğimizden, o da iyice aşağı çekilerek, yuvarlak 100 kat daha yüksek bir seviyeye tırmanmış olduğu, olgusuyla, yüz yüze gelmiş bulunuyoruz.

Nükleer karar,Kitabın özünde anlatılmaya çalışıldığı gibi, kamuoyu­nun ve onun adına karar veren siyasî iradenindir, evet, ama, verilecek her karar, dikkate getirdiğim, fahiş derecede yükselmiş, risk olgusunu göz önüne alma, sorumluluğundadır.

**

Kitabın, Birinci Baskısı’nı 1995’te yapmışız. O vakit, Önsözü’nü, Bi­ricik Prof. Vural Altın yazmıştı. 2 Mart 2002’de, O’nu maateessüf, kay­bettik. Canım Vuralcim, nur içinde yatsın!..

Rahmetli Peder:

– Ben ölüme inanmam, mekân değiştirmeye inanırım,derdi.

Ben de öyle düşünürüm. Sevgili Vural bizimle beraber; yaşıyor…

**

Kitabın Üçüncü Baskısı’nın önünü açan, Yayın Kurulumuz’a, başta da T.C. Okan Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Sevgili Bekir Okan’a, Rektör Sevgili Şule Kut’a, Kurucu Rektör Sevgili Sadık Kırbaş’a, Rektör Yardımcılarımız Enar Tunç ve Alinur Büyükaksoy’a, o arada Kütüphane Yetkilimiz Kenan Öztop’a, keza Yayıncımız Erdem Sivas’a, gönül do­lusu teşekkürler ediyorum.

Tolga Yarman,

Eylül 2014, Vaniköy

Toryum ve Nükleer Yakıt

Türkiye’de atom santrali kurulacağını duyan ve çekirdek fiziği

çalışmayan bir fizikçi, bir gün içerisinde bu konudaki

hangi bilgilere ulaşır ve neleri düşünür?

1. Çekirdek yakıtları

Тhоrium (Toryum), yumuşak, viskozitesi çok büyük, iyi dövülebilen, gri renkte olan radyoaktif bir metaldir. Periyodik tabloda 90. sırada yer alır ve atom yükü 232 dir (90Th232).  Toryumun özyoğunluğu -11.78 g/cm3, özısı tutumu -0.113 J/Kmol, erime sıcaklığı -2028 0K, buharlanma sıcaklığı -5060 0K dir. Toryumu içeren ve sonradan thorit olarak adlandırılan mineralinden 1828 yılında ayırmışlar ve İskandinav mitolojisinden bilinen gök gürültüsü Tanrısı Thora’nın adını vermişlerdir.

Yaklaşık olarak bundan 100 yıl önceki dönemlerde, toryum ateşte ısıtıldığında onun güçlü bir ışık verdiği bilinmekteydi. Bu da onun evleri aydınlatma amacı ile kullanılmasına neden olmuştur. Eğer katı maddeyi ısıtırsak, örneğin demiri, onun 1000 0C ki ışımasının kırmızı renkte ışıma olduğu gözlenir. Bu genelde katılar için geçerlidirAma ateşin üzerindeki gazın ışıması ise, onun türüne bağlı olarak çok daha parlak ve ağ ışığına yakın ışıma verebilir. Bu ısınan gazın atomlarının (veya moleküllerinin) hangi enerji seviyelerinin uyarılmasına (ışık soğurması değil) ve hangi geçişlerin daha büyük olasılıkla gerçekleşmesine bağlıdır. Toryumun ağ ışığa yakın dalga boylarında güçlü ışıma vermesi, onun yüzey kısmındaki atomların böyle enerji geçişlerinin çok daha fazla gerçekleşmesini göstermektedir. Unutmayalım ki gazlar seyrekse ve gazı oluşturan moleküllerin (veya atomların) hızları küçükseışımasının spektrumu çizgisel olur. Ama katıların yoğunluğu çok büyük olduğundan, katıyı oluşturan atomlar birbirleriyle devamlı etkileşirler ve titreşim hareketi yaparlar. Bu nedenle de onların enerji seviye sayısı çok fazladır ve ışımaları da sürekli olur.

Günümüzde bilim adamları, Toryumu diğer metallerle karıştırarak, ısıya ve kırılmalara dayanabilen alışımlar elde ediyorlar. Toryumun oksidi tüm diğer oksitlerden ve metallerin büyük çoğunluğundan daha yüksek sıcaklıklarda erir (3077 0C) ve paslanmadığından çok yüksek sıcaklıklarda kullanılması gereken yerlerde kullanılabilir. Volfram (Wolfram veya Tungsten) 3380 derecede, yani metallerin hepsinden daha yüksek sıcaklıkta erir. Volfram çok yoğun bir maddedir, öz yoğunluğu 19.3 g/cm3 tür ve kaynama sıcaklığı da çok yüksektir (5530 0C), yani Toryumun kinden de daha yüksek. Ama Toryum oksitten (ThO2) %1 den az miktarda volframa katılması ampullerdeki tellerin mekaniksel olarak daha dayanıklı olmasına ve açığa çıkan ışığın daha ağ olmasına neden olur. Toryumum oksidi çok dayanıklı olduğundan uçakların yapımında da kullanılmaktadır.

Bilindiği gibi Mendeleyev’in tablosunda, sıra numaraları küçük olan kimyasal elementlerin doğada bulunmayan, ama yapay yollarla elde edilen ve doğadaki bazı süreçler sonucu oluşan izotopları radyoaktiftir. Örneğin hidrojenin bile radyoaktif izotopu vardır. Bu Trityumdur (1H3) ve onun kendi kendine yarı bölünme ömrü (çekirdeklerinin yaklaşık yarısının beta (β)  bozulmasına uğraması için gereken zaman) 12.3 yıldır. Alüminyum atomunun13Al27 izotopu dışında olan diğer izotopları saniye ve dakikalar içinde bozulur.

Mendeleyev tablosunda sıra numaraları orta ve büyük olan elementlerin izotopları adeta radyoaktiftir ve bazılarının yarı ömürleri milyonda bir saniye kadar küçük olabilir. Burada bizi doğal radyoaktiflik ilgilendiriyor, yani gezegenimiz olan Dünya’nın oluşması sırasında (5×109 yıl önceden) geriye kalan elementlerin radyoaktif izotopları ve onların bozulmasının ürünleri. Bu elementlerin izotoplarının yarı ömürleri 3×108 yıldan büyüktür. Böyle elementlerin izotoplarından Potasyum (19K40),  Vanadyum (23V59), Rubidyum (37Rb87), İndiyum (49İn115), Tellür (52Te123), Lantan (57La138), Lütesyum (71Lu176), Renyum (75Re187) β radyoaktiflik parçalanması ile (çekirdeklerinden bir elektron veya pozitron ışıması yaparak) komşu elementin dayanaklı izotopuna dönüşürler. Bu tip radyoaktiflik gösteren elementlerden çekirdek enerjisi elde etmek çok elverişli değildir.

Doğal radyoaktivitelik gösteren elementler içinde Neodim (60Nd144), Samaryum (62Sm147), Toryum (90Th232), Uranyum (92U235) ve (92U238) α radyoaktiflik gösterirler. Biliyoruz ki α parçacığı helyum atomunun çekirdeğidir. Bunların dışında bazı çok düşük olasılıkla  α radyoaktiflik gösteren elementlerde vardır (Kadmiyum 48Cd152, Hafniyum 72Hf174 ve Platin 78Pt190 ve 78Pt192.) Doğada, α radyoaktiflik özelliği gösteren elementlerin parçalanması sonucu oluşan ve kısmen uzun yaşayan radyoaktif izotoplarda vardır. Bunlar 90Th23292U235 ve 92U238 izotoplarının ürünleridir. Bu radyoaktif elementlerin parçalanması sonucu oluşan α parçacıkların, nötronların ve kozmik ışımadaki protonların etkisi ile hafif elementlerin bile bazı izotopları oluşur. Bu izotopların yarı ömürleri kısa olduğundan pek gözlenemezler ve bu nedenle de doğada çok az miktarda rastlanırlar.

Bundan 50 yıl önce başlanan çalışmalarda, farklı elementlerin çok sayıda (binden fazla) izotopları yapay yollarla elde edilmiştir. Bunların çoğu özel bir amaçla değil, çekirdek ve parçacık fizikçilerinin yaptıkları deneyler sonucu tesadüfen oluşmuştur. Bizi burada ilgilendiren konu, atom (daha doğrusu çekirdek) enerjisinin elde edilmesi olduğundan alfa (α) radyoaktifliği gösteren ve özellikle kendi kendine ya da az bir enerji alarak bölünen elementlerin izotopları üzerinde durmalıyız. Genelde atom numaraları Z>83 olan ve beta (β) parçalanmasına uğramayan elementlerin hepsi alfa parçalanmaya maruz kalırlar ve bunların içlerinde daha ağır olan elementlerin izotopları bölünür. Doğada rastlanılan radyoaktif elementler içinde çok yaşayan ve diğer radyoaktif elementlerden çok daha fazla rastlanılan elementler 92U238 ve 90Th232 dur. Bu elementlerin milyon yıldan fazla yaşayan izotoplarının yarı ömürleri aşağıdaki gibiler:

92U238– 4.51×10992U235– 7.13 x10892 U236– 2.39×107 yıl,

90Th232– 1.39×1010 yıl.

Dünyadaki Toryum rezervi Uranyumdan yaklaşık 3-4 kat daha fazladır. Bir kimyasal elementin diğerinden fazla olması onun tam olarak elde edilmesinin kolaylığını ve maliyetinin daha az olması anlamına gelmiyor. Önemli olan kimyasal elementlerin elde edilmesi kolay olan yataklarda birikmesi ve kullanışı daha az masraf isteyen halde olmasıdır. Toryumun farklı ülkelerde bulunan maden yataklarındaki miktarını tonlarla ifade edersek, bin, Kanada- 100 bin. Diğer yandan dünyadaki Toryum rezervlerinin yaklaşık %25’ inin Norveç’de olduğu da yazılarda geçmektedir. Doğu insanlarının bir şeyleri değerlendirme konusunda kesin olmayan ve çok abartıcı şekilde konuşmalara sahip oldukları bilinmektedir. Bu anlamda Türkiye’de ki Toryum zenginliğine ve işlenmesinin maliyetine de daha ciddi yaklaşılması gerekir. yaklaşık olarak şöyle bir dağlım olduğu söylenebilir: Türkiye- 380 bin, Avustralya- 340 bin,  Hindistan- 300 bin, ABD- 300 bin, Norveç- 180 bin, Kanada- 100 bin. Diğer ülkelerdeki Toryum rezervlerinin toplamı 100 bin tondan az olduğu bilinmektedir, ama bunlar tahminlerdir ve değişebilir. Örneğin Rusça olan belgelerde bu Türkçe olan yayınlardan farklı verilerin olduğu bilinmektedir:  Avustralya- 300 bin,  Hindistan- 290 bin, Norveç- 170 bin, ABD- 160

Kolay elde edilebilen 92U238 (doğal olarak temiz şekilde değil) rezervleri için: Avustralya- 323 bin, Kazakistan- 317 bin, Nijerya- 125 bin, Rusya- 121 bin, Kanada- 105 bin. Maliyeti daha fazla olan Uranyum rezervleri çok daha fazladır ve bunlara bağlı yazılardan yine de Avustralya birinci ve Kazakistan ikinci sıradadır.

Şimdi Uranyumun ve Toryumun çok iyi bilinen ve yukarıda verdiğimiz yarı ömürlerine bağlı bilgileri inceleyelim. Toryumun yarı ömrü çok daha büyüktür ve onun bölünmesi sonucu oluşan ve yarı ömrü büyük olan izotopları da yoktur. Yalnızca 90Th230 izotopunun yarı ömrü 8×10yıldır. Böylece biryandan Toryumun esas izotopunun kendisi Türkiye’de bazı diğer ülkelerde ki gibi kolay bölünmüyor, diğer yandan dünyanın bütün maden yataklarında ne kendisinin izotopları ne de ürettiği diğer elementlerin atom yakıtı gibi kullanılmaya elverişli olanı, yani kısmen çok yaşayan ve böylece birikebilen izotoplar bulunmamaktadır. Toryumun öyle fiziksel özellikleri var ki bomba yapımı için hiç kullanılmaz. Aynı zamanda atom santrallerinde yakıt olarak kullanılması Uranyumunkinden daha zor yollarla mümkün olmaktadır. Ama fiziksel özellikleri, onun yakıt gibi kullanılmasından sonraki kalıntılarının Uranyumunki kadar tehlikeli olmadığını da gösteriyor. Yani onların doğaya vereceği zararın önlenmesi için harcanan paranın daha az olduğu apaçıktır. 1940 lı yıllarından beri Toryum hep bir nükleer yakıt gibi kullanılmak istenmiştir, özellikle son 30-35 yıllarında. Ve bu yönde en fazla bilimsel ve teknik çalışmalar Almanya, Hindistan, Japonya, Rusya, Büyük Britanya ve ABD de yapılmıştır.

Eğer 90Th232 ile yüklenmiş nükleer reaktöre yüksek enerjili nötron demeti gönderilirse, bu Toryum çekirdekleri nötronları soğurarak kendi kendine hızla bölünebilen Uranyumun 92U233 izotopuna dönüşürler. Hızlı nötronları elde etmek için, hızlandırıcılarda hızlandırılmış protonlar ağır çekirdekli atom hedeflerine yönlendirilir. Buradaki teknik problemler halen güncelliğini korumaktadır, çünkü elde edilen enerjinin maliyeti çok önemlidir. Diğer yandan unutmamak gerekir ki Uranyum- 233 atom bombası yapımı için kolayca kullanılabilir, bu da iyi değil.

Bilindiği gibi, yeryüzünde nüfus azalmazsa, yaklaşık 50 yıl sonra kimyasal doğası olan yakıtlar ve hatta Uranyum yakıtı bile (kolay bölünen izotoplar) enerjiye olan talebi karşılamaya yetmeyecektir. Daha ötesi, yakıtların fiyatları çok artacaktır. Bu nedenle Uranyum- 238 ve Toryumu- 232 daha düşük maliyeti olan yöntemlerle yakıt olarak kullanma yönünde çalışmaların devam edilmesi gerekir. Bunun için de hızlı (sıcak) nötronlar kaynağı gerekir.

 

2. Atom santrali Türkiye için de çok gerekli.

Dünyadaki bu geçici hayatı ne kadar büyük felaketlerin beklediğini pek önemsemeyen çok insan vardır. Küresel ısınma gibi felaket üzerimize gelmese bile insanların diğer felaketlerle karşı karşıya kalması kaçınılmazdır.  Dünyada insan sayısı çok büyük rakamlara ulaştığı için ekili toprakları, su, yakıt ve yaşam için en gerekli olan diğer şeylerin çok yetersiz kaldığı da bilinmektedir. Bunların karşısına geçebilmek ve kendilerini korumak için, gelişmiş ve bazı gelişmekte olan (Rusya ve Cin gibiler) ülkeler farklı şekilde etkileri olan genetik silahlar üretiyorlar ve geliştiriyorlar. 5-10 yıl sonra bu silahlarla yer yüzündeki insan sayısını belirli sayıda tutmak ve onların türünü değiştirmek imkanına ulaşılması beklenmektedir. Bunların hepsi dünyadaki insanların büyük çoğunluğunu yeni bir şey gibi pek ilgilendirmez, çünkü onlar bu dünyanın sonunun bile geleceğini biliyorlar. Daha da önemlisi, bu geçici dünyada ki felaketler, diğer dediğimiz ve zamanla kısıtlanmamış asıl dünyayı (cenneti) etkilemiyor. Bu dünyadaki sorunlarında önemli olduğunu göz önüne alarakkarşımızda duran problemlerden bazılarını tartışmaya devam edelim.

İnsanların akıllarını (zekasını) pazara koyup satışa çıkardılar. Herkes kendi aklını beğendi ve aldı.

Atasözü.

Gelişmiş ülkelerdeki çok sayıda ki insan için bu atasözü geçerli değildir. Böyle insanlar o ülkeleri gelişmiş yapmışlardır. Gelişmiş ülkelerde en değerli şey kaliteli eğitim, bilim ve yeni teknoloji üretimidir. Gelişmekte olan ülkelerde ise uyanıklıktır. Her iki grup ülkede zeki olan insanlara değer verilmektedir. Ama zeki olmak kavramı bu iki grup ülkelerde farklı şeyleri içeriyor. Birin de eğitimli olmayı ve bilim yapmayı, diğerinde ise uyanık olmayı seven insanların oranı fazladır. Ama toplumların ekonomik kalkınması için toplumun uyanıklık kapasitesi şimdilerde çokta önemli değil, ayrı ayrı aileler için çok büyük önen taşısa da. Atom santralini çalıştırmak için ise bu özellik tehlike oluşturur.

Diğer ülkelerdeki gibi bizim ülkemizde de bir sürü cihaz ve donanım var ki, onların gerekli seviyede ve kazasız kullanılması ve tamiri yapılması için yüksek seviyeli uzmanların olması gerekir. Atom santralleri de bunlardan biridir, ama bir farkı vardır. Buradaki kaza yalnız santralin bulunduğu ülkeyi değil, komşu ülkeleri de etkiliyor. Bizdeki eğitimin ve bilimin kalitesi ise yıldan yıla ilerlemek yerine, hep gerilemektedir. Kaliteli eğitime ve bilime değer vermeyen ülkede ise yapılan işlerde ciddilik gerektiren seviyede olamaz. Bunu da TV programlarında ki bilime ve yeni teknoloji üretimine bağlı yayınlardan, elektriklerin gidip gelmesinden ve diğer örneklerden görüyoruz. Ciddi yaklaşım ise atom santrali kullanımı için en önemli yaklaşımlardan biridir. Atom santralinde kapsamlı bilgi elde etmiş (veya edebilen) ve derin şekilde düşünebilen fizikçilerinde olması gerekir. Böyle bilim adamlarımız ise şimdilerde yoktur ve gelecekte olması da imkansız duruma gelmiştir. Ama bunların da pek önemi yoktur belki? Neden?

Dünyada küreselleşme süreci hızla ilerlemektedir. Bu süreçte devletlerin sınırları pek önem taşımadan, sermaye ve gayrı menkul, kaliteli eğitimi ve bilimi olan milletlerin temsilcilerinin ellerine geçmektedir. Diğer yandan onlar bu dünyada daha sağlam yaşamaya daha fazla önem veriyorlar. Bunları da göz önünde bulundursak, onların yaptıkları atom santrallerin de, kazaları önleme açısından en önemli görevlerde onların çalışacakları kaçınılmazdır. Onlar iyi biliyorlar ki, insan düşüncesi geçmiş de olanlar ve yaşadıkları ile sınırlıdır. Bu limiti aşmak için bilimsel düşüncenin hızla gelişmesi ve bu düşünce gücü kullanılarak yeni bilgilerin elde edilmesi gerekir. İnsan düşüncesi serbest olarak gelişmez. İnsanın düşüncesini yaşadığı ortam belirler.