KADINLARIN SINIFI: Ücretli Ev Emeği ve Kadın Öznelliğinin İnşası

 

Kadınlığın ve kadın cinsinin ev ve ev içi ile özdeşleştirilmesinin doğası nedir? Bunun cinsiyet ve sınıf çalışmalarıyla, kadın öznelliği ile bağı nedir? Ev hizmetlerinin alınıp satılması sakıncalı mıdır? Ev hizmetlerinde alınan ve satılan nedir? Hizmet ve emek gücü mü yoksa hizmetlinin kişi olarak kimliği mi? Sorularına cevap bulabileceğiniz bir kitap.

“Kadınların kendilerini eve bağlayan zincirleri kırabilmeleri için, bu zincirlerin nasıl örüldüğünü anlamak zorundayız.” Ev İşinin Sosyolojisi,1974.                           

Toplumun gelişmesine bağlı olarak kadınların artan hızla çalışma yaşamına katılması beraberinde faklı toplumsal yapılanmaları getirmektedir. Bu sürecin ürettiği bir kavram olan “çalışan kadın” kavramı, farklı kadınlık kavramlarını ve ilişkilerini üretmektedir. En dikkat çekici olan, farklı kadın grupları arasında iktidar ilişkisinin kurulması ve sürdürülmesidir.

Ev hizmetlerinin yaygınlık kazanması kadınlar arasındaki hiyerarşik yapılanmanın aracı olmuştur. Ev hizmetleri, kadınlar arasında farklı bir çalışan-çalıştıran ilişkisinin kurulmasına neden olmaktadır. Bu kitapta ev hizmetlerine giden kadınların işe erişimi, çalışma koşulları ve işin yapılışı ile ilgili konularda yaklaşımları araştırılmıştır. Kadınların ev hizmetlerine gitmesi bireysel açıdan ailenin gelişmesi ve toplumsal ilerleme açısından önemlidir. Çünkü kadınların çalıştıkları evlerdeki düzeni ve yaşam biçimini kendi evlerinde uygulamaya çalışmaktadırlar. Bu da çalışmanın sadece bir iş ilişkisi olmadığı, ailenin gelişimi açısından da değerli olduğunun kanıtıdır.

Ev hizmetleri, içeriği ve sonuçları itibariyle diğer iş biçimlerinden ayrılan çoğunlukla kadınla bağlantılı değerlendirilen bir çalışma biçimidir. Özel alana ait faaliyetleri kapsamı, farklı gerekçelerle bu işlerden bağımsızlaşan kadının bir başka kadını sorumlu kılması anlayışına dayanmaktadır. Kitapta, ev hizmetine giden kadının işe ulaşımı, çalışma koşulları ve çalışma ortamı içerisindeki evin sahibi kadınla olan ilişki biçimi ortaya konulmuştur. Derinlemesine mülakat ve odak grup görüşmesi kitabın yöntemini oluşturmaktadır. Kadınların zorunluluktan dolayı (gelir baskısı) ev hizmetlerine gittiği, işe ulaşımının ise sosyal ağlar (akraba, komşu, arkadaş) vasıtasıyla sağlandığı ortaya konulmuştur.

Yapılan işin içeriği ve kadına yönelik tutumlar açısından genel geçer bir tanım söz konusu olmamakta, her evde özgül koşullar ve kadından beklentiler gündeme gelmektedir. Ev hizmetine gitmek yabancı birinin özel alanına dâhil olma açısından sıkıntı oluştursa da, kadının güçlenmesi ve öğrenmesine de katkı sağlamaktadır.

Sınıfı da toplumsal cinsiyeti de kimlik değil süreç olarak ele alan Aksu Bora, bunlara ilişkin tanımların ve sınırların sürekli bir mücadele konusu olduğunu vurguluyor.

 

“Kadınlar, erkeklerden oldukları kadar birbirlerinden de farklıdırlar.” kitabın en kışkırtıcı cümlelerinden biri. Aksu Bora, gündelikçilerle ve işverenlerle yaptığı derinlemesine mülakatlara dayalı çalışmasında, kadınlar arasındaki sınıfsal farkın, cinsiyet farkı kadar etkili olduğunun altını çiziyor. Ona göre, farklı sınıftan iki kadın, erkek ile kadın arasındaki kadar kuvvetli bir ayrımı deneyimliyor. Cinsiyet değil de toplumsal cinsiyet kavramını kullanışımız, bunu bir miktar açıklıyor. Eğer cinsiyetin toplumsal olarak kurulduğunu, kadın ya da erkek doğmakla belirlenen sabit bir kimlik olmadığını düşünüyorsak, kadınlar arası farkı da cinsel fark gibi ele alabiliriz. Aksu Bora’nın kadınlar arasındaki farkların cinsiyetlerine bir ‘ek’ gibi algılanmasından duyduğu rahatsızlık, onu farkı ortaya çıkarmaya itiyor.

Kitapta, kadınların kendilerini erkekler değil de diğer kadınlar üzerinden kurdukları gayet net ortaya konmuş. Üstelik sadece başka sınıftan değil aynı sınıftan kadınlardan kendini ayrıştırma, öznelliğin kuruluşunda önemli bir rol oynuyor. Örneğin işverenlerin çoğu, değer işverenlerin ‘pis’ olduklarından ve çalışanlarını sömürdüklerinden; gündelikçiler de diğer gündelikçilerin şanslı olduklarından ve işi şişirdiklerinden söz ediyor. İşveren, gündelikçi karşısında erkeklerle eşit ve modern olarak kurarken, gündelikçi de üretici, becerikli ve fedakâr oluşuna vurgu yapıyor. Her iki gruptan kadın için diğer kadınların cinselliği veya ‘iffetsizliği’ de önemli bir ayrışma noktası. Aksu Bora, sınıfı da toplumsal cinsiyeti de kimlik değil süreç olarak ele aldığı bu analizde, bunlara ilişkin tanımların ve sınırların sürekli bir mücadelede olduğunu vurguluyor.

Ancak kadınlar sınıfsal farkı inkâr ediyor, kendi konumlarını bu kavram üzerinden ifade etmiyorlar. Kentlilik-köylülük, modernlik-geleneksellik; genel olarak bu ülkede sınıfsal farkı ifade etmenin çerçevesini oluşturuyor.

Aksu Bora, sınıfsal farkı çözümlerken sadece maddi koşulları değil, kadınların bu koşullara ilişkin algılarını, bu koşullar içindeki hareket yeteneklerini, stratejik araçları ve başkalarına ilişkin değerlendirmelerini de dikkate almak gerektiğinden söz ediyor. Kadınlar, sınıf kavramını kullanmasalar da çeşitli şekillerde bu farkı kuruyor. İşverenler, gündelikçiler üzerinde iki farklı iktidar stratejisi uyguluyor. Bunlarda biri ‘maternalizm’; daha yakın, daha kollayıcı ve haliyle bağımlılığa daha açık olan bu stratejiye genellikle öznelliğini ev kadınlığı üzerinden kuran kadınlar başvuruyor. Genç ve çalışan kadınlar ise farklılık stratejisini uyguluyor; gündelikçilerle yakınlıktan kaçınıp ev işlerinin kendileri görmeden hallolmasını istiyorlar. Denetleme daha az olsa da gündelikçiler kendileri için daha tanıdık olan, aile ilişkisine benzer bir ilişkiden mahrum kaldıkları için zorlanıyorlar. Örneğin; Aksu Bora’nın görüştüğü gündelikçilerden biri, işvereni için “verdiği bir kuru para” demiş. Başka bir çalışma ilişkisinde paradan daha fazlası pek beklenmez. Burada bekleniyor, çünkü bildiğimiz anlamda bir sözleşme ilişkisi değil bu, çünkü aileden olmayan bir kadın evin mahrem alanına giriyor. Ev işinin, paradan fazla bir karşılık gerektiğine inanılıyor. Tıpkı ‘anaların borcunun’ hiçbir zaman ödenememesi gibi.

Kitabın diğer bir özgün yanı, ev işi ile yuva işini ayırması. Simone de Beauvoir, ev işlerini Sisyphos’un işkencesine benzetiyor: “Temiz olan kirlenir, kirlenen temizlenir, tekrar ve tekrar, gün be gün. Ev kadını zamanın dışındadır, o hiçbir şey yapmaz; sadece şimdiyi sürükler.”

Oysa ev işleri, bundan ibaret değildir. Young, özgül ve kişisel olan yuva işini, genel ve anonim olan ev işinden ayırıyor. Yuva işi, ailenin tarihini ve toplumun tarihini kurar. Kadınlar, annelerinden kalma yemek tarifini kullanır, belirli işleri belirli şekilde yapmayı öğrenirler. Orta sınıftan, kentli, kariyer sahibi bir kadının evinin dekorasyonuyla uğraşması ya da yemekleri belli bir şekilde pişirmesi, yuva işinin parçasıdır. Evle ve bakımla ilgili tüm işler, aynı kategori altında değerlendirilemez. Çocuk yetiştirmek, yemek yapmak, lavabo ovmak ve yer silmek birbirinden farklı işlerdir. Aksu Bora’nın, Young’ın görüşlerinden bahsetmesi kadın işlerini ve rolünü anlamlandırma açısından önemlidir.

Eve gündelikçi de gelse, kadınlar karşılıksız emek harcamaya devam ediyorlar. “Ev işi-yuva işi” ayrımı, bunu gösterdiği için de anlamlı. Yuva işi bütün kadınlar için var; gecekonduda oturan ve gündeliğe giden kadında yuva kuruyor. Aradaki fark, orta ve üst sınıftan kadının ev işinin bir kısmını devretmesinde. Bu devir, orta sınıf kadınlığının üretilmesinde önemli bir rol oynuyor. Hem yuva işine vakit bırakması anlamında hem de yer, duvar, cam ve halı silmek gibi bazı rutin işlerin orta sınıf kadınlarına ‘yakıştırılmaması’ anlamında. Bu tür işleri gündelikçinin yapması gerektiği düşünülüyor.

Ev işi, ister ücretli ister ücretsiz olsun, ‘kadın işi’ olarak tanımlanır. Ev hizmetlisinin yaptığı işler, yani ‘yeniden üretim işleri’, onun tarafından yapılmadığında, ev kadınları ve anneler tarafından, ücretsiz olarak yerine getirilir. Ev işinin düşük statüsü-ister ev kadını ister hizmetli tarafından yerine getirilsin-bu işlerin fiziksel ve ekonomik görünmezliğine neden olur. Evde yapılan işler ya elle tutulur, somut sonuçlara yol açmaz, ya da çok çabuk tüketilirler; özel alanda gerçekleştirilirler, kar getirmezler, yalnızca kullanım değeri üretirler. Bu işlerin insan ilişkileri ile sarılıp sarmalanmış olmaları, gerçek bir çalışmadan çok ‘sevgi emeği’ olarak değerlendirilmelerine neden olur.

Aksu Bora, ev işi ve yuva işi ile ilgili pratikler çevresinde kurulan cinsiyet kimliklerinin, aynı zamanda sınıf, toplumsal statü ve kişisel kimliklerin kurulmasında doğrudan etkili olduğunu ileri sürüyor ve bu nedenle de kadınların ev ve ev işi hakkındaki kişisel anlatılarının, cinsiyet ve sınıfın kurulmasında işveren ve çalışan arasındaki etkileşimi analiz etmenin cinsiyet ve sınıf ilişkilerine bakmak için çok uygun bir giriş noktası sunduğunu söylüyor. ‘Kadınların Sınıfı’, derinlemesine görüşmeler yoluyla ev hizmetlerinde işçi ve işveren arasındaki etkileşimi inceliyor; orta sınıf evlerinin bu evlerdeki işin sınıf eşitsizliklerini yeniden üretirken aynı zamanda bu eşitsizliğe karşı çıkışları da barındırdığını söylüyor. Sonuçta, ev hizmetlileri ve işverenlere ilişkin fazlasıyla basitleştirici değerlendirmelerin ötesine geçen, özgün ve güçlü bir analiz sunuyor.

Aksu Bora’nın Kadınların Sınıfı adlı kitabında ev işi ve kadın öznelliği arasındaki bağı çözümleyebileceksiniz. Bu kitaptaki tanıklıkların her biri bizden sınıf ve kültüre ilişkin fikirlerimizi ve eve ilişkin işlerin anlamlarını gözden geçirmemizi sağlıyor. Kitaptaki kişisel anlatılar ise yeterince ilginç.

Aksu Bora için kadınların öznelliklerini kurmaları, yaşam boyu devam eden bir süreç. Kadınlık ve erkeklik çocuklukta içine girilen sabit kalıplar değil; gündelik yaşamdaki karşılaşmalarda sürekli gözden geçirilen, sınanan, yeniden ele alınan şeyler. Ev işinin cinsiyetin kurulmasında kritik bir önemde olduğunu söylemekle birlikte, bunun sadece erkeklerle kadınlar arasındaki farka işaret etmekle kalmayıp, farklı kadınlık tarzlarının kurulmasında da rol oynadığını ileri sürüyor.

Bu kitap, kadınların öznelliklerinin kurulmasında evin ve ev işlerinin rolünü araştırıyor. Bu kitabın yöntemsel yaklaşımı, pek çok bakımdan örnek olacak nitelikte. Her bir gruptaki kadınların birbirleri hakkındaki anlatıları merkezde duruyor. Yazar, işveren ile hizmetli arasındaki ilişkiye gündelik yaşamın dokusu içinde sürekli mücadelenin yaşandığı bir süreç olarak yaklaşıyor. Aksu Bora görüşmelerin kendisini gerçekliğin yorumlanma ve üretilme araçları olarak görüyor. Kişisel anlatıların yaratılmasını sağlayan ortama ve bu anlatıları besleyen dünya görüşlerine özel bir dikkat sarf ediyor. Gerçeğin araştırılanlar, araştırmacı ve okurlar tarafından yorumlanabilmesi, okuru büyük ölçüde güçlendiriyor. Okur başka biçimlerde de güçleniyor. Kendisini bu araştırmaya soruları ve bu soruları ele alma biçimini metin boyunca ortaya koyarak yazar bizi sadece çalıştığı kadınlarla yaptığı görüşmelerin özeline sokmakla kalmıyor, aynı zamanda; kendi kurumsal yaklaşımının inşasına da aktif olarak katılmaya davet ediyor.

Aksu Bora’nın görüştüğü işveren ve hizmetli kadınlar kendi aralarındaki sınıf farklılıklarının önemini sürekli inkâr ediyorlar. Sınıfsal farka ilişkin yorumları, farklı kişilik özellikleri üzerinden ve insanları kişisel nitelikleri ile değerlendirmenin öneminin vurgulanmasıyla ifade ediliyor.  Kadınların toplumda ve kendi yaşamlarında son derece göze çarpan bir şey olmasına karşın sınıfsal farklılığı ‘görmeme’ çabaları, yazara göre; Türk toplumundaki farklı bölünmelerin, kentli-köylü, modern-geleneksel ayrımlarının belirginliğine bağlanabilir. Aksu Bora her gruptaki kadınların birbirlerini nasıl tanımladıklarını ve bu tanımların onların kendi kimliklerini oluştururken oynadığı rolü başarılı biçimde açıklıyor.

Hizmetliler eğitimsiz, köylü ve kültürel olarak geriyken, orta sınıf kadınlar kentli, eğitimli, modern ve zarifler. Ancak, bu türden ikili ayrımların, hangi kadınların kendi cinsiyetlerini gerçekleştirmekte başarılı hangilerinin başarısız olduğuna ilişkin sözlerle, ev içi işlerin ayrımı ve yorumlanması yoluyla sürekli tartışma şeklinde olunduğunu da görüyoruz. İşveren kadınlar kendileri ile çalışanlar arasında katı bir sınırı sürdürüyorlar. Farklılığı vurgulamak için, hizmetlilerin kadın olarak ezildiklerini vurguluyorlar. Onlara göre hizmetliler, kendi evlerine yoksulluğun ve erkek baskısının kurbanı oluyorlar. Ama aynı kadınlar, işverenin evinde kendilerini güçlendirecek taktikler kullanıyorlar ve bu ilişki içinde ‘uyanık’ fırsatçılara dönüşüyorlar.

Ev hizmetlileri, işveren kadınları ben merkezcilikle, bencillikle, tembellikle, kendi zevkleri için eş ve anne görevlerini ihmal etmekle eleştirerek kendi kadınlık becerilerinin üstünlüğünü vurguluyorlar. Böylelikle ev hizmetlileri, işveren kadınları kadınlık rollerini yerine getirmekten aciz, eksik kadınlar olarak göstererek onların saygınlığını zedeliyorlar. Hizmetli kadınlar; kendilerini namuslu, becerikli, çocuklarının istikbali için ağır koşullarda çalışan tutumlu kadınlar olarak görüyorlar. Bu da onları ahlaken üstün hale getiriyor. Bu düşünce, kadınlık kimliğinin çekirdeğini ev içine bağlar ve kocanın ev işlerinden muafiyetine mazeret getirir; ev işini kadının bir yükümlülüğü ve aile vazifesi olarak tanımlamaya devam eder.

Sınıf ayrımları aynı zamanda her iki sınıftan kadını temizlik üzerinden böler. İşverenler ev hizmetlilerini kirli, hijyene dikkat etmeyen kişiler olarak resmediyor. Ev hizmetlileri ise, orta sınıf kadınların evlerinin pisliğinden söz ederler ve bu kadınların en basit ev temizliği işlerini bile yapmaktan aciz olduklarını vurgularlar.

Aksu Bora, ev işini ve kadınların öznelliğini çalışmak için bir çerçeve geliştirirken, Bourdieu’nun sınıfın yeniden üretimi ve habitus kavramlarını ve Young’ın ev işi-yuva işi ayrımını başarıyla bir araya getiriyor. Sınıfın yeniden üretiminde anahtar kavram, Bourdieu’nun ‘habitus’ dediği şey, üyelerinin kendi sınıflarının beğenilerini ‘doğal’ olarak içselleştirmeleridir. Kültür içinde edinilen bir beğeni, doğalmış gibi sunulur. Sınıfsal ayrım, sadece ekonomi ile belirlenen bir sınır değil, sembolik mücadelelerin yürütüldüğü bir çatışma alanıdır.

Sınıflar, kendilerini üyelerinin belirli beğenileri içselleştirmeleri ve sergilemeleri ile yeniden üretirler. Bu beğenilerin kaynağında, beden ve ev vardır. Örneğin, beğeni bedene yazılmıştır ve bedenin boyutları, yeme içme, yürüme, oturma, konuşma ve jestlerinde görünür hale gelir. Ev, ister onu özgün biçimiyle yeniden üretsin ister bir başka sınıfınkini taklide kalkışsın, habitusu yansıtır.

Ev işine yakından bakmak, ev işini oluşturan farklı faaliyetleri birbirinden ayırmak ve bu işlerin nasıl örgütlendiğini, yönetildiğini ve hizmetli ile ev hanımı arasında nasıl müzakere edildiğini anlamak, Aksu Bora’nın bu kitaba kattığı en önemli stratejilerden biridir. Aksu Bora ev işinin çeşitli bedensel ve zihinsel emek biçimlerini ve yeteneklerini gerektiren işlerin bir toplamı olduğunu öne sürüyor. Camların silinmesiyle patates soyulması ya da sofranın kurulması arasındaki farkları gösteriyor. Ütü yapmakla fırını temizlemek ya da yerleri süpürüp toz aldıktan sonra büfenin içini düzenlemek. Bazı işler rutindir, bazıları törensel ya da tekrara dayalıdır. Kitaptaki bazı yorumlar, ev işlerinin ahlaki açıdan değerlendirilmesi üzerine kurulmuş. Örneğin, iç çamaşırlarını yıkamayan bazı orta sınıftan kadınlarına ev hizmetlileri tarafından onay verilmediklerini görüyoruz.

Aksu Bora, Young’ın geliştirdiği ev işi-yuva işi ayrımına dayanarak, yemek pişirmek gibi işlerin aile tarihini ve statüsünü kurduğunu gösteriyor. Bu işler, ailenin geçmişi ve bugünü arasındaki bağları kurar ve hizmetliye bırakılmaz, ev hanımı tarafından yapılır. Yemek hazırlamak ve sunmak, insanların sevgiyi ve başkalarıyla ilişkilerini ifade ettikleri işler, yaratıcı işler olarak görülür. Tersine, gündelik yaşamın düzeninin sürmesini sağlayan, şimdiyi sürüklemeye dayalı, tarih dışı işler,  ev hizmetlisine devredilir. Bir başka deyişle, işveren kadınlar dekorasyon ya da ev idaresinin kararlar almayı gerektiren daha teknik boyutlarını ev hizmetlisine devretmeyi istemezler. Çünkü bu işler, işveren kadının sınıf beğenisini, düzen duygusunu ifade eder, ailenin statüsü, saygınlığı ve standardının tanıklarıdır. Farklı işler arasındaki bu hiyerarşi, işveren ile hizmetli arasındaki sınıf hiyerarşisin, kentli-köylü, modern-geleneksel ayrımlarına dayalı kimlikleri somutlar ve yansıtır. İşverenler, hangi işlerin kendilerinin modern, orta sınıftan ev kadınları olarak konumlarına ya da evlerinin statüsüne bir zarar vermeden ev hizmetlisine devredilebileceğini dikkatle belirler. İşverenin özel alanı, onun kimliğinin kurulduğu ve hayata geçtiği bir alandır. Bu özel alana kabul edilen ev hizmetlisinin orta sınıf kadınlarının sahip oldukları şeylerle, kurdukları düzenle ilgili duygularına saygı göstermeleri, bunları paylaşmaları beklenir. Ev hizmetlileri işverenin evindeki düzeni kabullenmek zorundadır. Bu da çalışanların yaratıcılık ve özerklik için çok az bir alana sahip olduklarını gösterir çünkü ev, işverenin kimliğinin kurulduğu yerdir. Bunu farklı bir biçimde ele alırsak, işveren kadınların çalışanların kendi sınıf habituslarına dahil olmasına izin verilmediğini söyleyebiliriz. Yine de, ev işleri ve yuva işleri her zaman açık ve net bir biçimde ayrılamaz. Bu ikisi arasındaki ayrım, çok ince olabilir. Bu nedenle Aksu Bora sınıf hiyerarşisini sabit ve bir kez kurulduğunda hep öyle süren bir şey olarak değil, işveren ile işçi arasındaki etkileşim içinde sürekli bir müzakere ve mücadele alanı olarak görmemiz gerektiğini söylüyor.

Bu kitap okurunu yöntemsel özeni ve kuramsal yeniliği ile ödüllendiriyor. Ücretli ev hizmetlerini cinsiyet ve sınıf temelli ayrımların ve eşitsizliklerin yaratıldığı, sürdürüldüğü ve bunlara karşı çıkıldığı gündelik olaylar içinde değerlendirilebilmesi açısından da çerçeve kurucu ve ender bir çalışma. Aksu Bora bizlere kadınları eve bağlayan zincirlerin nasıl örüldüğüne ilişkin güçlü bir bakış açısı sunuyor.

 

Kadınların Sınıfı: Ücretli Ev Emeği

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir