Eğitişim sözcüğünü ilk kez günümüzden tam 22 yıl önce sevgili meslektaşım Dr. İkram Çınar’dan duymuştum. İletme, etkileme ve yönetmede karşılıklılık durumunu anlatan iletişim, etkileşim ve yönetişim yaygın biçimde kullanılmaktaydı ama eğitişim bir ilkti benim için. İletişim, etkileşim ve yönetişim sözcüklerini TDK ve Dil Derneği sözlüklerinde bulabilirdiniz. Peki ya eğitişim? Benim için çok anlamlı olan bu sözcük Türkçe sözlüklerde yer almamaktadır. Yirmi iki yıldır bu isimle bir yayın sürdürülebildiğine göre, gelecekte eğitişim de yaygın kullanıma kavuşacak ve kuşkusuz sözlüklerde hak ettiği yeri bulacaktır. Eğitişimin benim için anlamını ve bu sözcüğü neden hemen benimsediğimi de aşağıdaki satırlarda paylaşmak istiyorum.
Yaklaşık yarım asırlık bir eğitim emekçisi olarak eğitişim benim için öğrencilerime öğretmekle yetinmemek ve her dersimde onlardan öğrendiklerimin farkına varmak demekti. Onlardan nasıl öğrenmiştim? İlkokul öğretmeni olarak bir köy okulunda birinci sınıfı okuturken öğrencilerin evlerinden getirdikleri çalı çırpıyla sınıfın sobasını yakmak zorunda kaldığım ve başarısız olduğumda bir öğrencimin elimden aldığı parçayı dizinde kırıp sobaya atmasıyla gerçekleşmişti ilk öğrenmem. Yaşantıların kitap bilgilerinden çok daha önemli olduğunu göstermişti bana küçücük bir kız çocuğu. Bir başka olay da her işi yapamayacağımı öğrenmemi sağlamıştı: Aynı sınıfta saçları darmadağınık gelen bir öğrencime saçını kestirip okula öyle gelmesini söylemiştim. Ertesi gün öğrencim elinde bir makasla gelerek, annesinin “Madem öğretmenin saçının kesilmesini istiyor, öyleyse kendisi kessin” dediğini iletti. Çaresiz öğle tatilinde kuaförlük (?) denemesi yapıyorum ama her makas vuruşumda saçın bir tarafı düzelirken diğer tarafı bozuluyor. Elimin ayağıma dolaştığı bir anda benden daha becerikli olan öğretmen arkadaşım işi devralmıştı da hem öğrencinin saçı düzelmiş hem de öğretmeni mahcubiyetten kurtulmuştu.
Başka örnekler mi istersiniz? Ankara Mamak’ta 30 Ağustos İlkokulunda üçlü öğretimin ilk devresinde beşinci sınıfı okutuyor ve saat 11.00’de biten öğretmenlik görevinden sonra da Gazi Eğitim’in Eğitim Bölümündeki öğrenimime devam ediyorum. Bu arada okuldaki 23 Nisan kutlamaları kapsamında öğrencilerimle, nasıl göze aldığıma hâlâ inanamadığım, bir oyun sahnelemeye çalışıyorum. Elimde Dinçer Sümer’in Kurtuluş Savaşımızı konu edinen “Bu Topraklar İçin” adlı yapıtı var. Öğrenci görevlendirmesi yapıyorum. Derste sürekli kekeleyen bir öğrencim de rol almak istediğini söyledi. Askeri dikimevinde görev yapan babası, rol için gerekli olan subay giysisini de dikebilecekti. Bu denli istekli bir öğrencinin rol alması okulun bulunduğu bölge için işimi çok kolaylaştıracaktı ama subay rolünde kısa da olsa bir konuşma vardı. Bu öğrencimin sahnede kekelemesi izleyicileri güldürebilir ve özgüvenini tümüyle yok edebilirdi. Bir süre tereddüt ettim ve hemen “kabul” ya da “ret” yanıtı vermek istemedim. Öğrencim ertesi gün subay giysisi ile geldi okula. Çaresiz rolü ona verdim. Ne mutlu ki gerek sahnede gerekse daha sonraki derslerimde kekeleme sorununa tanık olmadım. Öğrencim azmi ve özgüveniyle, daha sonra öğreneceğim bir kuramsal bilgiyi sınamış ve başarılı olmuştu: Çevrenin yüksek beklentisi, bireyin yeteneğine de uygunsa başarı düzeyini olumlu yönde etkileyebiliyordu. Bunu öğrencimin ısrarıyla sağlayabilmiştim. Keşke öğrencim bu yazımı okuma fırsatı bulabilse de kendisiyle ne denli gurur duyduğumu anlatabilsem…
Bir başka yaşantım müzik dersiyle ilgiliydi. İlkokulda bir korodan atılmıştım. Ezberim kuvvetli olduğu için seçildiğim şiir korosunda kalabilmiş ama müzik korosundan (atılmıştım demeye dilim varmıyor) çıkarılmıştım. Öğretmen okulunda da müzik öğretmenim bende kulak olmadığını söylemişti. Müzik dersinde sesi ve kulağı olan sınıf arkadaşlarımın çok korktuğu, ismini öğrendiğimiz bestecilerin sorulduğu yazılı sınavdan aldığım yüksek notla geçebiliyordum. Ne sesim vardı ne de kulağım ama ilkokul öğretmeni olarak haftada bir saatlik müzik dersini de vermek zorundaydım. Bir gün mandolinle müzik dersi yapabilen bir öğretmen arkadaşımla ders değişikliği yaptım. O benim sınıfımda müzik dersi yapacak, ben de onun sınıfında matematik öğretecektim. Bu değişimden sonra sınıfımdaki öğrencilerin bülbül gibi şakıdıklarını gördüm. Sonraki müzik dersinde, iki öğrencimin kendi arasında gülmesi benim sesimi beğenmedikleri algısı yaratmış olmalı ki onlara çok içerlemiştim. Bu kez de öğretmenin olası aşırı tepkisinin kendi yetersizliğinden kaynaklanmış olabileceğini öğrenmiştim. Sonraki yıllarda öğrencilerimin derste gülmelerini, konuşmalarını, yaramazlıklarını kendimle ilişkilendirmekten vazgeçmiş; bunun doğal bir davranış olduğunu kabul etmiştim.
Köy okullarındaki bu öğrencilerim şimdi ne yapıyorlar acaba? İlkokuldan sonra öğrenime devam edebilenlerin fazla olmadığını düşünüyorum da görevini tam yapamamış olmanın acısını duyuyorum. Ben şanslıymışım ki, yükseköğrenim görmem için ufkumu açan değerli bir öğretmenim vardı öğretmen okulundayken. Benim öğrencilerim de kendileri için esin kaynağı olabilen bir öğretmene sahip olabilmişler miydi? Bu yazı bana sekiz yıl çalıştığım üç farklı köydeki yaşantılarımı anımsattı ve o köyleri ziyaret etmeye zaman ayırma isteği uyandırdı. Belki öğrencilerimi yetişkin halleriyle tanıyamayacaktım ama acaba onlar beni tanıyabilecek ve görüşmekten memnun olacaklar mıydı? Denemeye değer!
Bütün öğrencilerimi seviyordum ama her sınıfta öyle öğrenciler oluyordu ki varlıklarından derste zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordum. Bir seferinde öğretmeni bir nedenle ayrıldığı için iki sınıf birleştirilmiş ve öğrenci sayımız artmıştı. Diğer sınıftan gelen güler yüzlü bir öğrencinin gözleri sürekli üzerimde ve dersteki coşkumu artırıyor. Benim de gözlerim her gün onu arıyor. Ona ayrıcalık tanımıyorum, yalnızca iş doyumu hissettirdiğini düşünüyorum. Bir süre sonra yeni bir öğretmen geldi ve sınıfların tekrar ayrılması gerekti. Yeni öğretmenden o öğrencinin sınıfımda kalmasına izin vermesini istedim. Öğretmen anlayışla karşıladı ve üçüncü sınıfta aldığım öğrenciyi beşinci sınıftan mezun ettim. Bu yaşantımdan ne mi öğrendim? İşinizi ne denli iyi yapmaya çalışırsanız çalışınız, birilerinin sizi onaylamasına gereksinim duyabiliyormuşsunuz? Bunu daha sonra görev yaptığım eğitim fakültesindeki derslerimde de yaşadım. Tüm öğrencilerimin derse katılmasını sağlamaya çalışmakla birlikte öğrenme sevincini yansıtan, en önde oturup sürekli etkin olan öğrencilerimden her zaman mutlu oldum ve içtenlikli duygularını, kaygılarını paylaşmaya çalıştım.
Hep iyi örnekler mi yaşadım? Kuşkusuz hayır! İnönü Üniversitesi’nde yeni binada ders yapıyoruz. Dekanımız hepimizin çok sevdiği Aydın Hoca. Yeni binadaki sıralar sizlere zimmetli diyerek iyi kullanılmasına özen göstermemizi bekliyor. Ders anlatırken bir anda bir öğrencimin oturduğu kolçaklı sandalyenin üzerine tükenmez kalemle güzel bir resim çizmiş olduğunu gördüm. Bunun üzerine fevri olarak öğrenciye tepki gösterdim ve millet malını koruma nutukları çektim. Bunu yapan öğrenci bir süre sonra “Hocam, bana kızmıştınız ve ben de ders boyunca terleyen elimle çizdiğim şeyi silmeye çalışmıştım. Şimdi görüyor musunuz? Her yerde yazılar, şekiller var.” dedi. Hiç dikkat etmemiştim, çok mahcup oldum ve kendisinden özür diledim. Öğrencilerim öğretmen oldular. Kim bilir, belki o öğrenci gibi kalbini kırdığım başkaları da vardır. Emekli yaşantımı sürdürdüğüm bugünlerde kendimi sorguluyorum: Umarım bilmeden de olsa öğrencilerimde derin izler bırakan hatalar yapmamışımdır. Yaptıklarım da onların ders alıp yapmaktan kaçınacakları davranışlar olmuştur.
Eğitim fakültesinde öğrencilerimiz, derslerde yabancı kuram ve kuramcılardan söz etmemizden yakınırlardı. Gerçekten de kitaplarımızda Dewey, Bloom, Pestalozzi, Erasmus, Piaget vardı ama Tonguç yoktu. Hiç unutmam, fakültedeki ilk yıllarımda bir öğrencimin “Gurur duyabileceğimiz tek eğitim kurumumuz köy enstitüleriydi” sözlerine verecek yanıt bulamamıştım. Çünkü yeterince bilgim yoktu. Gazi Eğitimde iken, konusu geçtiğinde bugün Kemal Tahir düşüncesini benimsediğini sandığım edebiyat öğretmenimiz, köylülerin azla yetinmesinden, kentlilere sunulan olanakların onlara çok görülmesinden söz etmişti. “Bozkırdaki Çekirdek”i öğretmenlik yıllarında okumuştum, ancak yazarın olumsuz yaklaşımını anlamamışım. Çok iyi anımsadığım “Çekirdeği olsa, bozkır kalır mıydı bozkır?” soru tümcesi üzerinde düşünmüş ve haklı da bulmuştum. Anadolu, kıyı şeritleri dışında bozkırdı ve çekirdeği yoksa da bozkır olmaktan kurtarmak gerekliydi. Bu bir romandı, bu nedenle de kurgu karakterlerin düşünce ve davranışlarını yansıtmaktaydı. Daha sonra köy enstitüleri hakkında gerçek bilgileri aramak aklıma bile gelmemişti. Bir Cumhuriyet öğretmeni olarak ne Tonguç’u ne de Yücel’i tanımıştım. Ülkemiz öğretmenlerinin Mustafa Necati, Hasan Âli Yücel, İsmail Hakkı Tonguç gibi değerlerimizi tanımadan mezun olmaları ne acı! Eğitim tarihi dersinin öğretmen yetiştirme programlarına konması iyi olmuştur ama bu dersin hangi içerikte verildiği çok önemlidir. Yüksek lisansta aldığım “Türk Eğitim Tarihi” dersinde bir türlü Cumhuriyet dönemine gelemediğimizi çok iyi anımsıyorum. Lisans derslerimizde de bu konuda bilgi sahibi olamamışım. Bir eğitimci olarak bugünden geçmişe baktığımda “Keşke daha bilgili ve bilinçli olsaydım da öğrencilerime gerçek değerlerimizi daha iyi tanıtabilseydim.” diyorum. Gerçi Tonguç köy enstitülerini savunmaya gereksinim duymamıştır. Çünkü yaptığı işin doğruluğundan kuşkusu yoktur. Kuruluşunun üzerinden bunca yıl geçmesine ve on yıl gibi kısa bir ömrü olmasına karşın, köy enstitüleri bugün hâlâ özlemle anılıyorsa elbette başarılı olmuştur ve artık yeni kuşaklar tarafından da anlaşılmaya başlanmıştır.
Tüm emeği geçenleri saygı ve minnetle anarken, kurucusundan bakanına, müdüründen öğretmen ve öğrencisine kadar çektikleri acılar için bu ulusun bir üyesi olarak özür diliyorum. Bizi affetmeleri için de inanıyorum ki, aynı coşku ve yılmazlıkla onların bıraktıkları yerden devam etmemiz gerekir. Buna ne denli hazırız? Onlar kadar sabırlı, özverili ve dirençli olabilecek miyiz? Bu yazı bana yeterince değerlendiremediğimi düşündüğüm eğitimde geçen elli yılın ardından bir elli yıl daha olsa neler yapmazdım dedirtti. Ne var ki daha önce yapamadıklarımızı yapmak, yanlışlarımızı düzeltmek için ikinci bir şansımız yok. Dileğim, yetiştirmeye çalıştığımız binlerce gencin büyük ustanın dediği gibi öğretmenlerini geçmesi ve bayrağı devralıp ülkemizin layık olduğu yere kavuşmasına çalışmasıdır. Hasan Âli Yücel de “Bir kişinin atacağı dev adımları değil, bin kişinin atacağı insan adımlarını özlüyorum” dememiş miydi? Öyleyse, haydi gençler ve gönülleri hep genç kalanlar, iş başına!

