Lina, saatler süren yolculuk sonrası Londra’nın gri ve soğuk gökyüzünden İstanbul’un renkli ama karmaşık siluetine indiğinde, yeşil gözleri hem tanıdık hem de yabancı gelen manzarayı süzdü bir müddet. Boğaz’ın üzerinden asi bir rüzgâr esiyordu; saçları, masmavi denizin dalgaları gibi savruluyor, vapurların sesiyle birleşen kalabalık şehrin şarkısı doluyordu kulaklarına. Havalimanına indiği gibi en yakın sahile götürmüştü ayakları onu.
İzlediği şehir, yıllarca uzakta kaldığı, anımsadığı o İstanbul değildi; sokaklar, çarşılar ve bahçeler, bu sahil bile modern ışıkların parıltısına karışmış, geçmişin hatıralarını bulanık gölgeler gibi şekillendiriyordu zihninde.
Londra’da okuduğu süreçte benimsemiş olduğu Batılı yaşam tarzı, markalı kıyafetler, hızlı yürüyüşler, akademik dilin keskinliği burada bir maske gibiydi. Başarıları, eğitimi, sosyal çevresi onu parlatmıştı; ama içi boştu sanki. Bir sessizlik vardı kalbinde. Bir huzursuzluk hissediyordu, adeta bir yankı gibi yankılanıyordu adını koyamadığı hisleri kalbinde.
Üniversitedeki ilk günü, sınıfta öğrencilerinin gözlerinde hayranlık ve merak karışımı bakışlarla karşılaştı. Bunun olacağını tahmin edebiliyordu. Hepsi ona modern, özgür ve başarılı görünen bir kadın, akademisyen olarak bakıyordu. Ama Lina, bu bakışlarda bir de kendine ne kadar yabancılaştığını seziyordu istemsizce. “Kendimden ne kadar uzaklaştım?” diye fısıldadı şekilli dudakları arasından.
Birkaç gün sonra eski bir arkadaşının davetiyle sanat sergisine katıldı, arkadaşını kırmak istemeyerek. İngiltere’deki minimal ve soyut eserlerden sonra, İstanbul’un küçük, sıcak ve tarihi dokulu sergi salonu ona farklı bir dünyanın kapısını açtı sanki.
Duvarlarda modern resimler, soyut formlar, geometrik düzenler vardı; fakat bir köşede, sessiz, ağır ve insanın ruhunu yakalayan bir tablo duruyordu.
Tablo, bozkırın ortasında bir kadını resmediyordu. Kadın, elinde bir su testisi tutuyordu. Saçlarını gizleyen soluk yeşil bir yazması, kalın kaşları ve orantılı bir yüzü vardı. Renkler canlı ve modern değildi; fırça darbelerindeki ağır bilgelik yükü hissediliyordu. Ama onu asıl çeken, tabloya çağıran kadının canlı bakışlarıydı. Kadının bakışı, Lina’nın ruhunu görüyordu; sessiz ama sorgulayıcı, tarih kadar derin ve ezeli bir bilgelik.
Lina tabloya uzun uzun baktı; nefesini tutmuştu, kendisi farkında değildi ama titriyordu bedeni. O sırada yanına bir adam geldi, sesini duyunca anladı.
“Tablo ilginizi çekti mi?”
Lina başını kaldırdı, gözleri hâlâ tablodaydı.
“Evet… sanki bana bir şey anlatıyor bakışlarıyla ama ne olduğunu bilmiyorum, hem, diğerlerinden farklı bir çalışma olmuş.”
Adam, hafifçe gülümsedi;
“Sanırım farklı derken ne demek istediğinizi anladım. Modern olmak, kim olduğunu unutmak demek değildir. Kökünü inkâr eden, kendi gölgesini bile yitirir, bilirsiniz.”
O sözlerden sonra birçok konuda sohbet etmişlerdi adamla ama o sözler, tablo kadar derin bir yankı bırakmıştı Lina’nın içinde. Yıllardır kullanmak istemediği ikinci ismi, kökleriyle bağını hatırlamıştı. Aybike… Lina Aybike Karaca.
O geceden sonra Lina’nın yaşamı sessizce değişmeye başladı. Ders verirken fark etti ki öğrenciler de köklerinden kopmuş, Batı övgüsüne kaptırmıştı kendilerini. Kendi sesi bile soğuk geliyordu; bir yabancı gibi konuşuyor, giyiniyor, yürüyordu. Bir gece evine dönerken, İstanbul’un sokak lambalarının sarı ışığında arabasının camından kendine baktı. Yıllardır kullanmadığı ikinci adı geçti yine aklından: Aybike.
“Lina… Kendini ne kadar uzaklaştırmışsın kendinden, köklerinden. Belki de yüreğinde hissettiği o boşluk, adını koyamadığı tüm sevimsiz duyguları bu yabancılaşma, kimliksizleşme yüzündendi” dedi kendi kendine.
“Oysa köklerin hep seninleymiş.”
Evine varır varmaz neredeyse aklına gelmeyen, bakmaya tenezzül bile etmediği eski fotoğrafları karıştırdı. Bir kare, çok küçükken, annesi ve ninesinin yanında, köyde çekilmişti; arka planda taş duvarlar, bozkırın gölgesi… Sergideki tabloyla neredeyse aynıydı.
İlk kez fark etti: o tablo aslında onun içindeydi. Kalbi hızla atmaya başladı. Kendine sordu:
“Ben neden hep başka biri olmaya çalıştım?
Neden kendi toprağımın renginden utandım?”
Gözleri doldu. Yıllarca modern olmayı “köklerinden arınmak” sanmıştı. Londra’da kazandığı unvanlar, yabancı aksan, pahalı kıyafetler… Hepsi kim olduğunu unutturmuştu ona. Modernlik kötü değildi elbette ama onun modernliği anlamsız bir taklitten ibaretti. Batılılaşmak isterken “insanlaşmayı” unutmuştu. Kendine ait bir geçmişi, bir dili, bir sesi olduğunu fark ettiğinde ilk kez derin bir nefes aldı.
“Ben modern olabilirim, ama köklerimden kopmadan. Yönümü bulmam için kendi toprağımı sahiplenmem gerekiyor.”
Sonra, ninesinin sesi yankılandı zihninde:
“Kızım, bir ağacın gövdesi ne kadar ince olsa da kökü derinse rüzgâr ona bir şey yapamaz.”
İşte o anda anladı Lina… Köklerine dönmek, geçmişte yaşamak değilmiş. Köklerine dönmek, kim olduğunu bilerek geleceğe yürümekmiş. Kök, toprağı tutar; dallar oradan güç alır. O kökler olmadan, hiçbir dallanma, hiçbir unvan, hiçbir ilerleme anlam taşımaz…
“Modernliğin anlamı, kendi özünü inkâr etmek değil, onu anlamakmış. Batı bana bilimle düşünmeyi, bilimsel yöntemi öğretti; ama kendi vatanım, geleneğim ise kalbimi dinlemeyi…”
Ve o anda, uzun zamandır dillendirmediği o ismi fısıldadı kendi kendine.
“Aybike.”
Sanki biri içinden “hoş geldin” dedi. Bir huzur yayıldı odanın içine. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Lina değil, Aybike olarak yeniden doğdu. Artık onun modernliği başkaydı. Sahte bir parlaklıktan değil, bilinçli bir kökten besleniyordu. Kendini küçümsemeden, geçmişini unutmadan, kadın olmanın kadim onurunu hatırlayarak.
“Modernlik akılla kurulur,” diye düşündü, “insan aklıyla öğrenir, üretir, değişir. Ama yalnız akıl insanı tam yapmaz.”
Gözleri uzaklara daldı;
“Aklı olmayan kalp kördür; kalbi olmayan akıl ise susuz toprak gibidir,” dedi içinden.
“İkisi birleştiğinde insan, kendini bulur.”
Sabah, üniversitenin bahçesinde yürürken sonbahar rüzgârı yüzünü okşadı. Her zamanki gibi öğrenciler gülerek yanından geçiyor, kahve kokusu kantinden yükseliyordu. Artık hiçbir şey değişmemiş gibi görünse de her şey farklıydı. Sınıfa girdiğinde öğrencilerinden biri;
“Günaydın Lina hocam!”
O an, dudaklarının kenarında beliren küçük bir tebessümle, elindeki not defterini kapattı. Bakışlarını sınıfa gezdirdi. Gözleriyle her birine dokundu, yavaşça konuştu;
“Lina değil.”
Bir sessizlik bürüdü sınıfı. Öğrenciler şaşkınlıkla baktılar. Lina, derin bir nefes aldı, sesi yumuşak ama kararlıydı;
“Artık bana Aybike deyin.”
“Evet,” dedi Lina. “Ninemin bana verdiği isim bu. Uzun zaman unuttum onu. Oysa isim dediğin yalnızca bir ses değildir. Nereden geldiğini, kim olduğunu hatırlatır. Lina, benim aklımın öğrendiği kadındı. Aybike… kalbimin hatırladığı.”
Sınıftaki sessizlik devam ediyordu. Kimse konuşmadı. O an, tahtadaki kelimeler bile anlam değiştiriyor gibiydi.
“Modernleşme”, “kimlik”, “birey” …
Hepsi artık bir ders konusu değil, bir hayat deneyimiydi. Lina, yani Aybike, elindeki kalemi bıraktı. Tahtaya dönmeden, öğrencilerine baktı;
“Bazen insan başka kültürleri öğrenirken kendini kaybediyor. Ama kim olduğunu hatırlamak, onları reddetmek değil… Kendi rengini o bütünün içine katmaktır.”
Bir öğrenci, sessizce gülümsedi. Bir diğeri başını eğdi, not defterine bir şeyler karaladı. Aybike o an fark etti; Değişim, anlatmakla değil; hissederek başlıyordu. Dersin sonunda çantasını toplayarak çıktı, koridordan ilerlerken, pencereden içeri dolan rüzgâr saçlarını savurdu.
Yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Yıllarca yabancı hissettiği şehir, sanki ilk kez onu tanımış, kucaklamış gibiydi. Kaldırım taşlarının arasında yürüyen o kadın artık bir yabancı değil, kendi toprağının sesiydi. Ve kimse duymasa da o, adını bir kez daha fısıldadı:
“Aybike…”
Bu defa bir isim değil, bir yankıydı bu. Köklerin toprağa dokunduğu yerden gökyüzüne uzanan bir çağrıydı.

