İsa Yusuf Alptekin’in Mücadele Hatıraları

Sayı 88- Uygurlar ve Doğu Türkistan Özel Sayısı

“ESİR DOĞU TÜRKİSTAN İÇİN İSA YUSUF ALPTEKİN’İN MÜCADELE HATIRALARI” ADLI ESERİNİN ARDINDAN

 Uygur Türkleri hakkında ilk bilgilerim, Kazakistan’da yaşadığım dönemde şekillenmeye başlamıştır. Yaşadığım mahallede az sayıda da olsa Uygur ailelerin bulunması, bu toplumu yakından gözlemleme fırsatı sunmuştur. Uygurların sakin, mütevazı, diğer toplumlarla uyum içinde yaşamaya gayret eden, naif ve mazlum bir yapıya sahip olduklarını kısa sürede fark etmiştim. Bu gözlemler, bende Uygur kimliğine karşı derin bir merak ve sempati uyandırdı.

Türkiye’ye geldiğim yıllarda, Ege Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde eğitimime devam ederken Doğu Türkistan’dan gelen bir Uygur öğretim üyesiyle tanışmam bu ilgimi daha da pekiştirdi. Söz konusu hocanın sakin, saygılı ve alçakgönüllü kişiliği, Kazakistan’da tanıdığım Uygurları hatırlatıyordu. Hoca, o yıllarda Türk dünyasından gelen öğrencilerle yakın ilişkiler kurmuş, bizlerle kültürel, tarihî ve sosyal meseleler üzerine samimi sohbetler gerçekleştirmişti. Ancak, kendisinin Doğu Türkistan’daki hayat tecrübelerini ve orada yaşananları anlattığı anlarda, bizim dile getirdiğimiz zorlukların onun anlattıkları karşısında ne kadar sınırlı kaldığını açıkça hissederdik. O anlatılar, bizleri hem derinden sarsar hem de Doğu Türkistan meselesine karşı daha bilinçli bir duyarlılık kazanmamıza vesile olurdu.

Yüksek lisans eğitimine başladığımda, edindiğim bu izlenimlerin de etkisiyle Uygurlar üzerine akademik bir çalışma yürütmeye karar verdim. Üniversitemin Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü’nde eğitim görmeye başladığım dönemde, Uygur tarihi, kültürü ve edebiyatı hakkında daha kapsamlı bilgiler edinme imkânı buldum. Özellikle Abdulhaluk Uygur üzerine hazırladığım tez çalışması sırasında, Doğu Türkistan halkının maruz kaldığı siyasi baskılar, kültürel asimilasyon süreçleri ve direniş mücadeleleri üzerine yaptığım araştırmalar, bu toplumun yaşadığı trajedilerin derinliğini daha yakından görmemi sağladı.

Tam da bu dönemde elime geçen “Esir Doğu Türkistan İçin İsa Yusuf Alptekin’in Mücadele Hatıraları” adlı eser, Doğu Türkistan meselesine bakışımı temelden değiştirdi. Eserde dile getirilen hatıralar, yalnızca tarihî bir döneme ışık tutmakla kalmıyor, aynı zamanda bir halkın kimliğini koruma mücadelesinin insani boyutlarını da gözler önüne seriyordu. Kitabı okudukça, o güne dek zihnimde beliren pek çok sorunun cevabını bulmakla birlikte, Doğu Türkistan’da yaşayan kardeşlerimizin yaşadıkları baskı ve zulme dair derin bir üzüntü hissettim.

Bu hatıraların sahibi, Doğu Türkistan Eyalet Hükümeti Eski Genel Sekreteri İsa Yusuf Alptekin’dir. 1985 yılında İstanbul’da Doğu Türkistan Neşriyat Merkezi tarafından yayımlanan bu eser, sadece bir bireyin tanıklıklarını değil, aynı zamanda bir milletin var olma mücadelesinin tarihsel hafızasını da taşımaktadır. Bu yazıda, İsa Yusuf Alptekin’in söz konusu hatıralarında dile getirdiği olaylar, açıklamalar ve değerlendirmeler tarihî bağlamı içerisinde ele alınarak incelenecektir.

 İsa Yusuf Alptekin’in Mücadele Hatıralarının Tarihsel Bağlamı ve Önemi

İsa Yusuf Alptekin’in hatıraları, yalnızca bireysel bir yaşam öyküsü değil, aynı zamanda Doğu Türkistan Türklerinin XX. yüzyıl boyunca yaşadıkları siyasi, sosyal ve kültürel mücadelelerin bir aynası niteliğindedir. Bu hatıralar, dönemin tarihsel koşullarını anlamak açısından birincil elden tanıklıklar sunmakta ve Doğu Türkistan meselesini ideolojik söylemlerden arındırılmış biçimde, doğrudan bir aktörün gözünden değerlendirme imkânı vermektedir.

Doğu Türkistan, tarih boyunca stratejik konumu ve zengin doğal kaynakları nedeniyle farklı güç merkezlerinin ilgi odağı olmuştur. Çin İmparatorluğu’nun kuzeybatısında yer alan bu bölge, Türkistan coğrafyasının ayrılmaz bir parçası olarak, Türk kültür ve medeniyetinin doğu kanadını oluşturmuştur. Ancak XIX. yüzyılın sonlarından itibaren bölge üzerindeki Çin hâkimiyeti giderek artmış; özellikle XX. yüzyılın ilk yarısında uygulanan idarî, askerî ve kültürel politikalar ile Rusların baskıları, Uygur halkı başta olmak üzere bölgedeki Türk topluluklarının millî kimliklerini koruma çabalarını zorlaştırmıştır.

Eserin “Müellifin Önsözü” bölümünde Alptekin, Doğu Türkistan’ın Rus-Çin iş birliğiyle nasıl kuşatma altına alındığını ayrıntılı biçimde anlatır: “Yakub Han’ın kurduğu Doğu Türkistan Devletini 1876 yılında yıkan Çinliler, Doğu Türkistan’ı katliamlar, zulümler ve işkenceler altında idare etmeye başladılar. Bu karanlık esaret devri 1930’lara kadar devam etti. 1931 yılında, Çin zulmüne karşı millî bir ayaklanma meydana geldi. Bu ayaklanma 1933 yılında bütün Doğu Türkistan’a yayılarak, Çinliler Doğu Türkistan’ın birçok bölgelerinden çıkarıldılar. Kaşgar’da Doğu Türkistan’ın istilali ilan edilerek, “Şarki Türkistan İslam Cumhuriyeti” adıyla millî devletimiz kuruldu. Hacı Hoca Niyaz Cumhurbaşkanı, Sabit Damolla başbakan oldular. Aciz kalan Çinliler, Ruslardan askeri yardım istediler. Ruslar, uzun zamandır bekledikleri fırsatın doğduğunu görerek, ordularını Doğu Türkistan’a soktular. Binlerce şehidin kanı pahasına kurulan “Şarki Türkistan İslam Cumhuriyeti” bu Çin-Rus işbirliğine dayanamadı ve yıkıldı. Yurdumuz Çin ve Rus işgali altına düştü. Doğu Türkistan sözde Çin işgali ve fakat gerçekte Rus istilası altında on yıl süren bu devirde, zalim ve sadist Çinli umumî vali Şın Şı Sey tarafından diktatörce ve Rusların direktifleri istikametinde idare edildi. Bizim herkese göstermeye çalıştığımız Rus istilası ve komünizm tehlikesi gerçek olmuştu. Doğu Türkistan bu devirde akıl almaz, işkencelere, katliamlara sahne oldu. Cumhurbaşkanı Hacı Hoca Niyaz, başbakan Sabit Damolla başta olmak üzere binlerce Türk şehit oldu. Büyük millî mücahitlerimizden Mehmet Emin Buğra ve general Mahmut Muhitî gibi binlerce Türk vatanlarını terk etmek zorunda kaldılar.” (Taşçı, 1985, 9).

Alptekin, dünyanın bu vahşete sessiz kaldığını vurgular. 1938–1940 yılları arasında Doğu Türkistan davasını duyurmak amacıyla pek çok ülkeyi ziyaret ettiğini; ancak hiçbir somut destek göremediğini belirtir: “O zamanlar bütün dünya bu vahşete seyirci kaldı, Doğu Türkistanlıların feryatları, çığlıkları hiç bir yerde duyulmadı. Ben bu durumu insanlık âlemine, dindaşlarımıza ve soydaşlarımıza duyurmak, anlatmak ve onlardan yardım talep etmek için Orta-Doğuda ve Uzak-Doğuda uzun bir seyahat yaptım. 1938-1940 yılları arasındaki bu seyahatimde, Çin, Filipinler, Singapur, Srilanka, Hindistan, Suudi Arabistan, Mısır, Türkiye, Lübnan, Suriye, Irak, İran, Afganistan, Burma devletlerini ziyaret ederek, bu ülkelerin devlet adamları, siyasî, dinî, millî liderleri ile görüşmeler yaptım. Ancak ne acıdır ki, ziyaret ettiğim ve Doğu Türkistan’ın dert ve davalarını anlatmaya gayret ettiğim bu ülkelerden ve ileri gelen adamlarından herhangi bir yardım göremedim, alamadım.” (Taşçı, 1985, 9-10).

1944’te İli vilayetinde başlayan millî ayaklanma sonucunda “Şarkî Türkistan Cumhuriyeti” yeniden kurulmuş, fakat Sovyet etkisi nedeniyle bu girişim uzun ömürlü olamamıştır. Cumhurbaşkanı Ali Han Töre’nin ortadan kaldırılması ve ayaklanma liderlerinin uçak kazası süsü verilerek öldürülmesi, bağımsızlık umutlarını bir kez daha sönmüştür. 1949’da Kızıl Çin ordularının bölgeyi işgal etmesiyle Doğu Türkistan, yeni bir sömürge dönemine girmiştir. Hatıralarında bunu şöyle anlatmaktadır: “1944 yılında İli vilayetimizde millî bir ayaklanma meydana geldi. İli bölgesi kurtarılarak, istiklal ilan edildi ve “Şarkî Türkistan Cumhuriyeti” kuruldu. Ne var ki, Ruslar hakikatte bir Doğu Türkistan Devleti kurulmasını istemiyorlardı. Çünkü böyle bir devlet, esaretleri altındaki Batı Türkistan’a tesir edebilirdi. Bu bakımdan, İli’de kurulmuş olan “Şarki Türkistan Cumhuriyetini” Milliyetçi Çin hükümeti ile anlaşmaya zorladılar. Anlaşmaya taraftar olmayan Cumhurbaşkanı Ali Han Töre’yi kaçırdılar. Yapılan anlaşma sonunda, Ruslar ve Çinliler, İlide kurulmuş olan millî cumhuriyetimizi dağıttıkları gibi, Doğu Türkistana muhtariyet bile vermediler. Daha sonra ise, İli millî ayaklanmasının liderlerini bir uçak kazası süsü ile öldürdüler.

1949 yılında ise, bütün Çini ele geçiren Kızıl Çin kuvvetleri, Doğu Türkistan’ı da işgale başladılar. Memleketimin ve milletimin başına yeni bir kâbûs çöktü. Mehmet Emin Buğra Bey ve ben binlerce mücadele arkadaşımız ve yurttaşımızla, mukaddes vatan, millet ve istiklâl mücadelemize hür dünyada devam etmek kararı ile aziz vatanımız Doğu Türkistan’dan hicret ettik.” (Taşçı, 1985, 10).

İsa Yusuf Alptekin, bu tarihî dönemeçte Doğu Türkistan’ın bağımsızlık mücadelesinin en önemli isimlerinden biri olarak öne çıkmıştır. 1901 yılında Kaşgar’da doğan Alptekin, erken yaşlarda eğitim amacıyla Hindistan ve Türkiye gibi farklı merkezlerle temas kurmuş; bu süreçte hem modern milliyetçilik düşüncesinden hem de Türk dünyasında yükselen bağımsızlık hareketlerinden etkilenmiştir. 1930’lu yıllardan itibaren Doğu Türkistan’da Çin yönetiminin baskıcı politikalarına karşı siyasal bir bilinç oluşturmak amacıyla faaliyetlerde bulunmuş; 1940’larda ise Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde aktif görev üstlenmiştir.

Alptekin’in hatıralarında dikkat çeken en önemli unsurlardan biri, onun mücadele anlayışının yalnızca siyasi bağımsızlıkla sınırlı olmamasıdır. O, Doğu Türkistan halkının kültürel kimliğini, dilini, dinini ve tarihsel hafızasını korumayı da bağımsızlık kadar önemli görmüştür. Hatıralarında sıkça vurguladığı üzere, bir milletin yaşama iradesi yalnızca siyasi sınırlarla değil, aynı zamanda dil, din, tarih ve gelenek gibi unsurlarla da şekillenir. Bu yönüyle Alptekin, yalnızca bir siyasetçi değil, aynı zamanda bir kültür ve kimlik savunucusudur.

Alptekin, hicretinin ardından Doğu Türkistan davasını uluslararası platformlara taşımak için yoğun bir çaba göstermiştir. Otuzdan fazla ülkeyi ziyaret ederek Doğu Türkistan’ın durumunu anlatan muhtıra, rapor ve bildiriler sunmuş; İslam Konferansları’nda bölge lehine kararlar çıkartmıştır. Türkiye’de de devlet adamlarına, dini ve millî liderlere mektuplar sunarak meselenin gündemde tutulması için çabalamıştır. Eserinde bu konuda şu açıklamalara yer vermektedir: “Hicretimizden bu zamana kadar, otuz beş senedir, önceden yaptığım gibi, soydaşlarımızın, dindaşlarımızın ve hür insanlık âleminin yardımı ile Doğu Türkistan’ı Çin esaretinden kurtarmak ve Rus istila tehlikesinden korumak için bir çok faaliyetler yaptık. Bu zaman zarfında ben, otuzdan fazla devleti ziyaret ederek, Doğu Türkistanın dert ve davalarını anlatmaya çalıştım. Ziyaret ettiğim ülkelerin devlet adamlarına, millî ve dini liderlerine, davamızı anlatan muhtıralar, raporlar takdim ettim. Basın toplantıları, konferanslar tertip ettim. Dünya İslam teşkilatlarının çeşitli toplantılarına ve İslam Konferanslarına katıldım. Doğu Türkistan’ın dert ve davaları ile alakalı konuşmalar yaptım, kararlar çıkarttım.

Bilhassa, Türk dünyasının manevi lideri, yegane ümit kaynağı, istinatgahı, olan aziz Türkiyemizde de 1954 yılından itibaren, hemen hemen her değişiklikte, devlet ve hükümet başkanlarımıza, ileri gelen devlet adamlarımıza, dini, millî ve siyasi liderlerimize, Doğu Türkistan’ın dert ve davalarını anlatan muhtıralar, mektuplar takdim ettim. Bazıları ile görüşerek, bizzat anlattım. Kitaplar, mecmualar, bildiriler, broşürler neşrettim.” (Taşçı, 1985, 10).

Eserin 1985 yılında İstanbul’da yayımlanması, hem Doğu Türkistan diasporası hem de Türkiye’deki Türk dünyası araştırmaları açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. 1980’li yıllar, Türk dünyası bilincinin yeniden canlanmaya başladığı bir dönemdir. Sovyetler Birliği’nin çözülme sürecine girdiği bu yıllarda, Orta Asya ve Türkistan meseleleri Türkiye’de entelektüel çevrelerin ilgi alanına girmiştir. Bu bağlamda Alptekin’in hatıraları, yalnızca tarihsel bir belge değil, aynı zamanda Türk dünyası bilincinin güçlenmesine katkı sağlayan ideolojik bir metin niteliği taşımaktadır.

Alptekin’in hatıralarında, Doğu Türkistan’ın maruz kaldığı insan hakları ihlalleri, kültürel baskılar ve zorunlu asimilasyon politikaları ayrıntılı biçimde işlenmiştir. Çin askerlerinin bölgeye sevki, Uygur halkının yaşam alanlarının işgal edilmesi ve nüfus dengelerinin değiştirilmesi gibi olaylar, dönemin dramatik atmosferini çarpıcı biçimde yansıtmaktadır: “Merkezi hükümet Doğu Türkistan’a göndermek için Kansu’da bulunan askerlerini yavaş yavaş Sûcu’ya, huduta sevk etmeye başladı. Yeni durumdan yararlanıp sevk etmeye başladı. O asker Lancu’ya gelmeye başladı. Kışlalar doldu. Yatacak yer yok. Askerler halkın evlerinde, Çinlilerin, Çinli müslümanların evlerinde de yatmaya başladılar. Gene evler yetişmedi. Lançu’da oturan Doğu Türkistanlıların evlerine sıra geldi. Bundan Çin müslümanları ve Doğu Türkistanlılar çok mustarip oldular. Çünkü Çin askerleri mülüman kadın ve kızlara sarkıntılık yapıyorlar. Müslümanların evlerinin avlusunda domuz etinden yemek pişirip yiyorlardı. Herkesi ihtiyacısı gidermek için evinden çıkıp avludan geçerek abdesthaneye giderdi. Avluda Çinliler ve onların domuz etlerinin kokusu, ayrıca Çinli askerlerin sakkıntılığı ve tecavuzü Çinli müslümanlarla, Doğu Türkistanlı müslümanları çok taciz ediyordu. Asker geldi diye hayat da çok pahalılaştı. Sonra askerlerden başka Doğu Türkistan’a götürmek için Cin Japon savaşında evsiz barksız kalan, evleri su altında kalan veya bir felakete uğramış Çinlileri bütün aileleriyle toplayıp getirmislerdi, Lancu’va bir taraftan asker ve göçmen geliyor, bir taraftan aynı şekilde Doğu Türkistan’a doğru yola koyuluyorlardı. Bunlar Lancu ile Súcu arasında bulunan şehirlere gidecekler. Yavaş yavaş ilerleyecekler. İcabında Türkistan’a gireceklerdi.” (Taşçı, 1985, 406-407).

Alptekin, tüm çabalara rağmen Doğu Türkistan’ın durumunda bir değişiklik olmadığını dile getirerek Çin’in bölgeye milyonlarca göçmen yerleştirerek Türk nüfusu eritme politikası izlediğini belirtir. Bu durumun devam etmesi hâlinde Doğu Türkistan’ın “İslam dünyasının ikinci Endülüsü” olacağını ifade eder: “Doğu Türkistanın durumu bugünde hiç değişmemiştir. Memleketim, halen Çin esareti altında ve Rus istila tehlikesi karşısındadır. Halkım, büyük bir imha tehlikesi ile karşı karşıyadır. Eğer bu imha tehlikesinden kurtulamazsa, yok olup gidecektir. Çinliler, son yıllarda, Doğu Türkistan’a getirmeye başladıkları milyonlarca muhacirle, Türkleri nüfus fazlalığı altında ezmek istemektedirler. Gayeleri, zamanla iki yüz milyon Çinliyi Doğu Türkistan’a yerleştirmek ve Türk nüfusunu zaafa uğratıp, assimile etmektir. Eğer bu gerçekleşirse, Doğu Türkistan İslam dünyasının, ikinci “Endülüsü” olacak ve bu duruma seyirci kalan insanlık içinde bir yüz karası olacaktır.” (Taşçı, 1985, 11).

Hatıralarında Alptekin, en başta umudunu Türkiye’ye bağlamaktadır. Eserinde Türk milletine yönelik bir çağrı da yapmaktadır. Bu çağrı, “unutulmamak” ve “kardeşlik bilincini diri tutmak” çağrısıdır. Ancak bu çağrısına bir sonuç alamaz. Alptekin, tüm karanlık tabloya rağmen umudunu yitirmemiştir: “Ancak bütün bunlara rağmen, tarihte nice imparatorluklar kuran, üç kıta üzerinde hakimiyet tesis eden, büyük bir kültür ve medeniyet meydana getiren Büyük Türk milletinin bir parçası olan, Doğu Türkistan Türkleri, yüce Allah’ın yardımı ile, bir gün mutlaka esaret zincirlerini kıracaklardır. “İnanıyorsanız, muhakkak galibsiniz” ilahî hükmü mucibince, bütün esir Türk ülkeleri, hürriyet ve istiklâllerine kavuşacaklar, kendi millî devletlerini kuracaklardır. Buna inancım tamdır.” (Taşçı, 1985, 11).

Sonuç

İsa Yusuf Alptekin, hatıralarını kaleme alırken yalnızca geçmişi anlatmayı değil, aynı zamanda geleceğe dair bir bilinç oluşturmayı amaçlamıştır. Bu yönüyle eser, bir anı kitabının ötesinde, tarihî bir misyon taşıyan bir bilinç metni olarak değerlendirilebilir.

Günümüzde Alptekin’in hatıraları, Doğu Türkistan’ın tarihsel serüvenini anlamak isteyen araştırmacılar için vazgeçilmez bir kaynaktır. Onun anlatıları, hem bir dönemin politik gerçekliğini hem de o dönemin ruh hâlini yansıtır. Dolayısıyla bu eser, sadece tarihsel bir belge olarak değil, aynı zamanda millî kimliğin, direniş bilincinin ve kültürel sürekliliğin sembolü olarak da büyük önem taşımaktadır.

Kaynakça

Taşçı, M.A. (Derleyen) (1985). Esir Doğu Türkistan için: İsa Yusuf Alptekin’in Mücadele Hatıraları, Doğu Türkistan Neşriyat Merkezi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir