Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün dilin önemini vurgulamak için ifade ettiği şu söz ne kadar kıymetlidir: “Türk dili Türk Milleti’nin kalbidir, zihnidir.”
Her canlı varlığın yaşamsal fonksiyonlarının sağlıkla devam edebilmesi için kalp sağlığı ne kadar önemliyse, bir ülkenin kültürünün temel değeri olan “Dil” kullanım şeklinin de sağlıklı, bilinçli, özüne uygun olması şarttır.
Çünkü dil, yalnızca bir iletişim aracı değil; bir milletin tarihini, kültürünü, düşünce yapısını ve değerlerini nesilden nesile aktaran çok kıymetli hazinedir. Türkçemize sahip çıkmak, onu doğru ve güzel kullanmak; köklerimize bağlılığımızın ve millî bilincimizin en somut göstergesidir.
Son yıllarda dijital çağın da etkisiyle, yazı ve konuşma dilimizin giderek zayıfladığını üzülerek görüyoruz. Kelimeleri kısaltarak yazmak, hatta aynı şekilde kırpılmış tümcelerle hitap etmek, selamlaşmak neredeyse ‘moda’ sayılabilecek alışkanlığa dönüştü.
Düşünsenize, sosyal medya hesabınızdan herhangi bir arkadaşınıza ileti gönderiyorsunuz, selamlaşıp sohbet etmek istiyorsunuz. Karşı taraftan gelen yanıt: “Mrb…ya da Slm…” şeklinde, kısaltılmış tümcelerle karşılık buluyor. Aynı arkadaşla bir yerde karşılaşsanız, yüz yüze konuşurken yine aynı ifadelerle, aynı kısaltmayla konuşsanız tuhafınıza gitmez mi?
Eminim düşünmesi bile gülünç gelecektir de nedense bu ifadeleri yazı dilinde sıkça kullananlar için hiçbir önemi olmayan moda /iletişim aracı olduğu için çok normal kabul edilecektir belki de.
İletişim kurduğunuz insan hele içten bir merhabayı fazlasıyla hak eden bir dostsa, bir an önce selamlaşıp gideyim niyetiyle o canım Türkçe samimiyet ifadesinin iki tane sesli harfini kırparak; tüm içtenliğinizi yarım alfabeli tümceye sıkıştırarak hitap etmek komik ve inanılmaz geliyorsa; bu tavrı yazı diliyle ifade etmeyi de işte o kadar komik ve samimiyetsiz bir yaklaşım olarak görmek gerekir.
Sosyal medya ortamında, alışılmış çaresizlik olarak görebildiğim bu iletişim halini yazının varlığına, Türkçe dilinin kutsal kimliğine hakaret olarak algılamaktan başka bir değerlendirme gelmiyor aklıma.
Düşünün ki, yazının ilk icadıyla tarihin başlangıç zamanlarından bugüne kadar gelebilen, taşlara kayalara, abidelere yazılan sözler, şiirler, tarihi olaylara ilişkin bilgiler olmasaydı geçmişimizle ilgili ne kadar fikir sahibi olabilirdik? Geçmişten ders almadan bugünlere ne kadar yön verebilirdik? O dönemin ilkel koşullarında insanlar herhalde sadece can sıkıntısından taşları kayaları oymuş olmamaları gerekir. İnsan yapısında doğal oluşumunda var ola gelen bir eser bırakmak dürtüsü değil midir geçmişten bugüne fener işlevi olan bu tarihi eserler…
21. yüzyıla doğru yol alırken, bizler/bazılarımız modern çağın tembel ruhlu insanları da sanki çiviyle çekiçle taş yontuyormuş üşengeçliği ile o güzelim Türkçenin cümlelerini bütün harflerini gururla zevkle kullanıp yazmak yerine; sesli harfleri kırparak güya samimiyetini göstermeye çalışırken pek çok değerimize de ihanet etmiş oluyor aslında…
Necati Cumalı’nın dediği gibi:
“Taş devri taşlar bittiği için değişmedi, mantıklar değiştiği için bitti.”
Ve bugün, zamanı en iyi şekilde değerlendirip en hızlı ve kestirme iletişim yolu için 29 tane harften oluşan bu özel alfabenin 8 tane sesli harfini (a, e, i ,ı, o, ö, u, ü) yok sayarsak; asırlar önce taş devrinde bile değişimin, yenilenmenin, üretmenin tüm yollarını deneyen atalarımızın mantık ve irade gelişimine ihanet etmekle kalmayız. Aynı zamanda bizden sonraki nesillere de, anlam ve ifadesi dar olan sözcük kalıplarıyla; her şeyden önce samimiyet ve içtenlik vurgusu olmayan harflerle bezeli yitik/öksüz bir alfabeyi miras bırakmış oluruz.
Aynı anda birden fazla insanla sosyal medya ortamında yazışıp dedikodu/ sohbet keyfi yaparken pek çok değerimize de ihanet etmiş oluruz.
Örneğin, bu alfabeyi Türk Ulusunun modern yapılaşması ile öz kimliğine kavuşması için çaba gösteren büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün de Latin Alfabesini öğretmek için; bizzat çaba sarf ederek milletine gösterdiği sabır ve emeğe de ihanet etmiş oluruz. Dolayısıyla Harf Devrimi’nden sonra, ülkemizde her yüz vatandaştan sadece 10 kişi okuma yazmayı biliyorken; bugün % 90 oranında okur/yazar seviyesine ulaşmamıza emek veren on binlerce eğitim neferinin emeğini çöpe atarak heba etmiş oluruz.
Aynı şekilde Karamanoğlu Mehmet Bey’in 13 Mayıs 1277 tarihinde yayınladığı fermanla “Şimden gerü hiç kimesne kapuda ve dîvânda ve mecâlis ve seyrânda Türkî dilinden gayrı dil söylemeyeler ” (Bugünden sonra hiç kimse divanda, dergâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka bir dil konuşmasın.) diyerek Türkçeyi resmî dil ilan ettiği tarihe de ihanet etmiş oluruz. Anadolu’da kültürel birliğin temelinin atıldığı bu tarih, Anadolu’da Türkçenin devlet dili olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Bu özel tarihi nasıl unutabiliriz?
Değerli Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın, binlerce yıl önceki uygarlıkların 4000’e yakın tabletini okumak için ömrünü adadığı emeğine saygısızlık yapmış oluruz.
Özetle, bir ülkenin ortak dili o ülkenin aynasıdır. Neye nasıl bakarsak, o toplumun aynasında da kendi kültürel değerlerimize verdiğimiz emeğin ve gösterdiğimiz saygının yansımasını görebiliriz.
“Türk milletinin dili Türkçedir. Türk Dili dünyada en güzel, en zengin ve kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sevip onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk Dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği sonsuz felaketler içinde ahlakını, göreneklerini, anılarını, çıkarlarını kısacası; bugün kendisini millet yapan her niteliğinin, dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk Dili, Türk ulusunun yüreğidir, beynidir.” diyen Büyük Önderimize selam olsun.
Kalbimizi ve zihnimizi özenle korumamız umudumla…

