Yazın ve Bilim Dilimiz

Sayı 91- Türkçenin Durumu (Temmuz 2026)

“Yazın ve Bilim Dilimiz” [1]

Adnan Binyazar – Metin Öztekin

Zeynep Korkmaz, Emin Özdemir, Turgut Özakman, Fikret Otyam, Mehmet Akçay, Aydın Köksal ve Bozkurt Güvenç’le konuşma

A. BİNYAZAR — Bu iki mektuptan sonra, bir gazetede çıkan başka bir mektuba da değinmek istiyorum. Programımızı ilgilendirdiği için üzerinde durmak yararlı olacak sanırım.

“Bizde bir öz Türkçe akımı var” diyor bir okur. “Acaba başka ülkelerde de öz İngilizce gibi akımlar var mı?” Gölcük’ten gelen mektubu gazete şöyle yanıtlıyor: “Var, örneğin İngilizcede çok sayıda Fransızca sözcük vardır. Onlar da bu sözcüklerden kurtulmağa çalışıyorlar.” Sanırım iki yıl önce Fransa, dışardan gelen sözcüklere bir bakıma gümrük koydu. Her ülkede dil özleşmesi olduğu da bir gerçek. Bu konuda bizi aydınlatabilir misiniz Sayın Korkmaz?

Z. KORKMAZ — Efendim, bunu yalnız Fransa, İngiltere açısından değil, bütün ülkelere göre ele almak, belki daha yerinde olacaktır. Önce öz Türkçe akımı deyimi üzerinde durayım. Bu, bizde kullanılan bir deyimdir. Aslında bunu “dili özleştirme akımı» diye kullanmak çok daha yerinde olur. Başka ülkelere gelince… Eğer bir ulus dilini, yabancı dillerden kurtarma gereğini duyuyorsa o zaman diline gereken özeni göstermektedir. Bunun örneklerini Almanya’da. Macaristan’da, İsrail’de ve daha başka ülkelerde de görüyoruz. Avrupa ülkelerinde dillerine girmiş olan Latince sözcükleri arıtma gereğinden ortaya çıkmıştır. Bizde de aynı nitelikte, bir başka gerekten doğmuştur. Arapça ve Farsçanın dilimizi çok kaplamış olmasından, dilin kurallarını bile zorlayacak duruma gelmesinden doğmuştur. Bunun üzerinde ayrıca, genişçe durulabilir. Burada özellikle şunu belirtmek istiyorum. Dili özleştirme akımının yalnız bize özgü bir davranış olmadığıdır. Başka ülkelerde de buna benzer, buna koşut akımların da doğmuş olduğudur.

A. BİNYAZAR — Sayın Özdemir, siz Türk Dil Kurumunda, “Batı’dan gelen sözcüklere karşılıklar bulma yarkurulu”nda da çalışmıştınız. Bu deneylerinizin, bu gözlemlerinizin ışığında, Batı’dan gelen sözcükler, daha yayılıp kökleşmeden, Türkçe ile karşılamak konusunda ne gibi önerileriniz vardır?

E. ÖZDEMİR — Dilimizin bugün karşılaştığı en önemli sorunlardan birisi Batı’dan gelen sözcükler sorunudur. Bugün her alanda, her kesimde, tecim, askerlik, moda; kısacası, toplumun her kesiminde Batı’yla olan sıkı ilişkilerimizden ötürü, akın akın sözcükler girmektedir. Gerçekte dilimiz Arapça, Farsça sözcüklerden arınmış; başka bir deyişle Osmanlıca yenilgiye uğramıştır ama bugün de böyle bir sorunla karşılaşmışızdır. Bu konuda ne yapabiliriz, ne yapılmalıdır… Osmanlıca yenilmiştir. Osmanlıca, anadili bilincinin uyanması; Türkçe düşünme, Türkçe deyimleme bilincinin oluşmasıyla yenilmiştir. Aynı bilinç, Batı’dan gelen sözcüklere karşı gösterilirse kuşkusuz bunlar da, Türkçe birimlerle, Türkçenin öz değerleriyle karşılanabilir. Öte yandan dergilerde, gazetelerde bu doğrultuda etkinlikler gösterilmeli. Kuşkusuz devlet örgütümüze de büyük görevler düşmektedir. Batıdan gelen sözcüklere, Türkçe karşılıklar yaratılması yolunda gerekli çabalar, gerekli emekler yatırılmalı. Bunun yanında, üniversitelerimizde bilim ve bilgi dallarının Türkçe terimleri yapılmalı, kullanılmalıdır. Özellikle belirteyim, Türkçemiz sözcük sayısı yönünden değil ama olanakları yönünden, sözcük yapma olanakları yönünden zengin bir dildir. Eğer Türkçenin olanaklarından yararlanılmak istenirse, bu olanaklar işletilirse Batı’dan gelen her sözcüğe bir karşılık yapabilir, yaratılabilir. Çiçeği burnunda bir örnek vereyim. Batı’dan gelen bu sözcüklere karşılıklar arıyorduk. “Alternatif” sözcüğüne “seçenek” dedik, “seçmek” kökünden yola çıkarak. Bu, yazı diline girdi; bugün büyük bir dolaşım kazandı. Şöyle düşünüyorum: Bilim dallarının, sanat dallarının türlü kesimlerinde böyle bir seferberlik başlatılırsa; bunu devlet örgütleri de arkalarsa, sanıyorum Batı’dan gelen sözcükler karşısında da bir yengi, bir utku kazanabiliriz. Bu kavramları dilimizin öz değerleriyle karşılayabiliriz.

Z. KORKMAZ — İzin verirseniz, bu konuda ben de bir iki şey eklemek istiyorum. Burada uygulanacak yöntem, bana göre, o yabancı sözcükler hangi yolla Türkçeye çevrilmelidir? Çeşitli yollar denenebilir. Bunlardan birisi, çeviri yoludur. Bir sözcük ne anlama geliyor? O sözcüğün asıl anlamını, görevini saptayıp, sonra ona uygun Türkçe bir sözcük yaratmak. Ya da o anlamı, o görevi karşılayacak bir türetme yoluna başvurmak. Az önce Sayın Özdemir bir örnek verdiler: “Alternatif” yerine “seçenek” denilmesi. Bu, çok güzel bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Bu yolu yalnız bir olursa olsun, başka uluslar da denemişlerdir. Hangi yolla olursa olsun, yabancı sözcüklere Türkçe karşılıklar bulmak, birinci derecede önemli bir iştir. Eğer bu işi önemsemezsek otuz yıl, kırk yıl sonra karşımıza Osmanlıca-Türkçe çarpışmasına benzer bir başka sorun çıkacaktır.

Babalar – oğullar…
A. BİNYAZAR — Sayın Korkmaz, özellikle dil konusunda babalar-oğullar arasındaki anlaşmazlıktan söz edilir. Bir eski-yeni tartışması, Tanzimattan bu yana güncelliğini yitirmemiştir. Toplumsal değişim açısından bu durum nasıl değerlendirilebilir? Hatta eskiye göre halkla aydın arasında bir iletişim kurulduğu da gerçektir. Bunlar hangi temel etkenlere dayanıyor? Bizi aydınlatabilir misiniz?

Z. KORKMAZ — Bir eski yeni çatışması olağandır bence. Yalnız günümüzde değil, eski dönemlerde de karşımıza çıkan bir durumdur bu. 1932 yılından sonra Dil Devrimi yaptık. Toplum yapımızda da kökten bir değişiklik olmuştu. Bu, tarihsel koşulların ortaya çıkardığı bir toplumsal değişmedir. Bir kültür değişmesidir. Toplum yapısında böyle bir değişme olunca; ister istemez dilde de bir değişme ortaya çıkmıştır. Bunun sonucu, kuşaklar arasında hem düşünce hem de dil yönünden birtakım anlaşmazlıklar doğmuştur. Bunu, eski kuşaklarla, yeni kuşakların dilden çok, düşünce ayrılıklarına, köklü toplumsal değişmelere bağlamak daha yerinde olur kanısındayım. Yalnız bugün değil, taa XIV. yüzyılda bile aynı durumu görüyoruz. Türkler Anadolu’ya geldikten sonra, burada Oğuzcaya dayalı bir yazı dili kurma çabası içine girdiler. İlk gelişlerinde bir yazı dili geleneği de getirmişlerdi. Fakat bu yazı dili geleneği, Orta Asya yazı dilinin etkilerini taşıyordu. Oğuzca XIII. – XIV. yüzyıllarda Anadolu’da yazı diline girme çabasına başlayınca, artık eski kalıntıların temizlenmesi istendi. Böylece yeni kuşaklar eski dili yavaş yavaş beğenmemeye başladılar. Hatta o eski dil için bir deyim kullandılar: “Olga, bolga dili” dediler. Daha önce yazılmış eserleri yenileştirmeye, dillerini değiştirmeye çalıştılar. Benzer durumu Dil Devrimi’nin uygulanmasından sonra da görüyoruz. Yeni kuşakların; yeni bir kültürün, yeni toplumsal koşulların etkisiyle elbette ona uygun bir dile de gerekleri vardı. Dil Devrimi’yle de yapılan budur. Burada bir eski kuşak-yeni kuşak anlaşmazlığı çıkmışsa, bu çok olağandır. Geçiş döneminin ortaya çıkardığı geçici bir durumdur. Bir süre sonra bunlar da ortadan kalkacaktır.

E. ÖZDEMİR — Bana öyle geliyor ki, bu babalar-oğullar sorunu, Sayın Korkmaz’ın da dedikleri gibi baştan beri var. Toplumun her kesiminde var olan bir sorun; yalnız dile özgü değil. Yaşamada, bakış açısında, bilim alanında hep böyle. Dil Devrimi’nden sonra, bu «Babalar-oğullar anlaşamaz oldu» sözü, bence gerekçesiz bir yakınma. Gerçeği yansıtmayan bir yakınma. Çünkü, sanıyorum babalarla oğullar arasındaki anlaşmazlık dilin her kesiminde ortaya çıkmıyor. Özellikle terimler alanında ortaya çıkıyor. Babalar Osmanlıca terimlerin içinde yetiştikleri için, diyelim ki baba «müselles» olarak öğrenmişse; oğul “üçgen” deyince şaşırıyor. Ya da “açı” olarak öğrenmemişse, açıyı duyunca ürperiyor. “Şiryan” olarak öğrenmişse, «atardamar» sözcüğünü anlamsız buluyor. Şimdi bunun için önemli olan, oğulların babalara doğru gitmesi değil; babaların oğullara yönelmesidir. Osmanlıda oğulların sesi çıkmıyordu, rahat rahat Osmanlıcayı öğreniyorlardı.

A. BİNYAZAR — Sayın Özdemir, bir noktaya değinmek istiyorum. Özellikle konuşma dilinin olanaklarından yararlanılmasının bu çatışmaları, bu zıtlıkları ortadan kaldırmada etkisi olmuş mudur?

E. ÖZDEMİR — Kanımızca, yazı alanında, özellikle Dil Devrimi’nden sonra romanda, öyküde, şiirde, oyunda büyük bir doku değişikliği olmuştur. Dil Devrimi, Türkçenin konuşma dilindeki söz değerlerini gün ışığına çıkarmıştır: Deyimlerini, atasözlerini, söylencelerini. Yazarlarımız halktan aldıklarını, halka vermeyi amaçlıyorlar bugün. Yani dillerini, halk diliyle emiştiriyorlar. Bu da ister istemez yanımıza hem öz yönünden bir “halkçı öz” getiriyor; hem de dil açısından halk dilimizin bütün renklerini yansıtıyor. Artık “yazı dili” ile “konuşma dili” arasındaki açıklık, gittikçe, özellikle yazınsal ürünlerde kapanıyor.

Batı’dan Gelen Sözcükler (s. 63)
ADNAN BİNYAZAR — Bugünkü konumuza geçmeden önce, bize yöneltilen soruları değerlendirelim. Bir dinleyici şu soruyu soruyor: «Osmanlıca sözcüklerin çoğuna Türkçe karşılıklar bulundu. Ama bu arada Batı’dan birçok sözcük giriyor dilimize: «Reyon», «fiks», “kuvaför”, “global”, “poliüretan”, “şampuan”, “revizyon”, “konsantre” gibi. Sayın Özakman bu konuda ne düşünürsünüz?

TURGUT ÖZAKMAN — Yabancı sözcükler, o dilin, yabancı bir dile tanıdığı kapitülasyonlardır. Batı emperyalizmine vaktiyle toprağımız üzerinde yer vermiş, sonradan bunu kaldırmışsak; bugün de yabancı sözcüklerin de dilimize girmesini mutlaka önlemeliyiz. Ama bunu radyo nasıl önler, gazete nasıl önler, çetindir soru!.. Türk dilinin sınırına yeni bir terim, yeni bir sözcük, yeni bir kavram geldiği zaman; uyanık yazar, uyanık bilim adamı dilinde buna bir karşılık arayarak sözcüğü kamuoyuna ilk kez Türkçe olarak sunabilir. Fransa’da yapıldığı gibi, Almanya’da yapıldığı gibi. Yalnız bu konuda radyoda böyle bir çalışmayı yapacak kurul, bir kuluş olmadığı için, her metin yazarının, her yapımcının kendi başına sözcük türetmesi gibi bir kargaşalığa yol açacak davranışları da önceden engellemek, bu işi bir düzene kavuşturmak gerekir kanımca.

A. BİNYAZAR — Böylece siz radyo ve televizyonda, yabancı sözcüklere karşılık bulacak bir örgütün, bir kurulun bulunmasını öneriyorsunuz…

T. ÖZAKMAN — Evet, zaten genellikle bütün dil sorunu için radyoda böyle bir kurulun olmasını çok gerekli, çok yararlı buluyorum.

Yanlış kullanımlar (s. 64)
A. BİNYAZAR — Bir mektup da Çanakkale’den gönderilmiş. Dinleyicimiz şu sorunun açıklanmasını istiyor: “Bugünlerde özellikle radyoda, televizyonda «neden olmak” sözü sık sık geçiyor. Daha önce değinildiği gibi, “etki etmek”te, “kuşku etmek”te söz konusu olan yanlışlık bu kullanımda da söz konusu değil midir?” Sayın Otyam, dinleyicimizin bu sorusunu nasıl karşılayabilirsiniz?

FİKRET OTYAM — Yanlıştır elbette… Benim bir ressam arkadaşım vardı. Yazı yazmayı da çok seviyordu. Bir gün benden sözlük istedi. “Ne yapacaksın sözlüğü?” dedim. “Lâzım” dedi. Baktım, önce birçok Arapça, Farsça sözcüklerle dolu sanat yazısını yazmış, ondan sonra sözlüğü alıyor, karşılığını buluyor, çiziyor, Türkçesini yazıyor. Böylelikle bir arı dil havasına sokmağa çalışıyor yazısını. Bu yazı bir dergide çıktı. Gülmekten bayıldım. Çünkü bu, az önce söylediğimiz örneklerde olduğu gibi bir yazı olmuştu. Sözcükler yerine oturmadığı, karşılıklarını tam bulamadığı için, bir garip yazı dili çıkmıştı ortaya!.. Bu zararlıdır. Düşünerek yazmalı. Her sözcüğü yerine oturtarak yazmalı.

T. ÖZAKMAN — Osmanlıca düşünüp de, bunu sonra çevirip, işte öz Türkçe diye kamuoyuna sunmak, yutturmaca oluyor. Türkçe düşünmek, Türkçenin cümle yapısına saygı göstermekle, böyle bir çeviri anlatım karşısında kalmayacağımız kanısındayım.

Bilim dilinin özleşmesi (s. 105)
A. BİNYAZAR — Evet, şimdi asıl konumuza geçelim. Sayın Dr. Mehmet Akçay’a yöneltelim şu soruyu: Bilim dilinin özleştirilmesi neden zorunludur? Bu alanda hangi aşamaya varabildik?

MEHMET AKÇAY — Bu önemi büyük sorunun altından kalkmak, belki benim için güç olacak. Çünkü dil uzmanı değilim. Konuyla ilgilenmem şöyle olmuştur. Ta öğrenciliğim sırasında bir gün “Ali ve Celile’nin vefatı” diye bir haber görmüştük gazetede. Sonra öğrendik ki, bu ölenler kişi değil, terimlermiş. O zaman özellikle dilekçelerde, diyelim ki “Belediye Riyaseti Âliyesine”, “Ankara Vilâyeti Celilesine” biçiminde başlıklar kullanılırdı. İşte beni özleştirme ile ilgilendiren olay, ilkin bu oldu. Daha çok kendi dalımda, tıp alanında özleştirme için çalıştım.

Dil bir düşünme, bir anlaşma aracıdır. Konuşan kimselerin anlaşması söz konusudur. Fransızlar konuşurken Fransızca, Türkler de Türkçe kullanırlar; ancak öyle anlaşılabildikleri için. Her dilde anadili, sonradan öğrenilen dilden güçlüdür. Çünkü doğuştan başlayarak, o sözcüklerin içinde yaşaya yaşaya, onların geniş anlamını kavrayan kişi; o dili sonradan öğrenenlerden daha çok anlam verir; sözcüklere. Sözcükler ona göre daha çok anlam taşır. Bu yönden daha iyi anlaşabilmek için özellikle bilim dilinde anadile eğilmek zorunluğu vardır. Bu düşüncemi daha iyi belirtebilmek için birtakım örnekler verebilirim. Öğrenciliğimiz zamanında tıp dili şuydu: “Asab-ı muherrike-i nuha-i şevkinin karn-i kuddamisinden huruc ederler.” Biz böyle öğrendik. Ama desek ki, “Hareket sinirleri, omuriliğin ön boynuzundan çıkarlar.” Bunu kim anlamaz?..

Bir başka örnek… “Ev’iye cevranı deme hizmet eden teşekkülattır.” Türkçesi: “Damarlar kan akımına yarayan oluşumlardır.”

Bir örnek daha vereyim: “Tansiyon arter cidarlarının cereyanı deme mukavemeti ile mütenasiptir.” Anlamı: “Kan basıncı, damar duvarlarının kan akımına gösterdiği dirençle orantılıdır.” Şimdi ister misiniz eski terimlerle kalalım?

Aydın KÖKSAL — Burada izin verirseniz söze girmek istiyorum. Acaba bu terimler atılırken, günümüzün tıp dilinde bu kez Latin kaynaklı sözcük kullanılmıyor mu?… Sizin eğiliminiz bu değil ama, birçok meslektaşınız Fransızcasını, Latincesini ya da İngilizcesini kullanmıyor mu?… Tıp Dergisi’nin yalnızca başlıklarına baktığımızda görüyoruz ki Osmanlıca terimlerin yerini bu kez Batı kökenli sözcükler almış.

M. AKÇAY — Bu da gösteriyor ki, bilim dilinde özleşme zorunluluğu vardır.

A. BİNYAZAR — Sayın Güvenç, bilim dilinin özleşmesi, toplum bilimler alanında daha yoğun gibi görünüyor. Bunu nasıl açıklarsınız?

B. GÜVENÇ — Bilim dilinin amacı yalnızca bilim adamına yönelik değildir kuşkusuz. Bilim, toplumsal bir süreçtir. Toplumsal amaçlar taşıyan bir olaydır, bir yapımdır. Beklenir ki, umulur ki, bilimsel veriler, topluma dağılsın, yayılsın, hizmet etsin. Amaç yalnızca bilim adamının yetişmesi değil, bilimsel ürünlerin topluma da kolaylıkla sunulmasıdır.

Şimdi özellikle toplum bilimleri alanında topluma verilen nedir? Düşün ürünleridir, kavramlardır, yeni yorumlardır. Eğer bilim adamı bu işini yaparken, bu hizmeti topluma sunarken, toplumun anlamayacağı bir dil kullanırsa; kendisi toplumdan soyutlamış, ayrılmış bir duruma düşer. Belki kendisi yetişebilir, ama topluma hizmet edemez.

M. AKÇAY — Toplum bilimleri konusunda belirtilenler, öteki bilimlerde de artık öyle olmaya başladı, sanıyorum. Bugün halkı sağlık açısından uyarmak gerektiğinde eğer halkı yeterince aydınlatamazsak, ne yarar sağlanır? Bir yarar sağlanmak istenirse, dilin özleşmesi gerekir.

B. GÜVENÇ — Toplum alanında bu özleşme biraz daha erken başladı. Çünkü toplum, tarihsel bir olgudur. Toplumsal değişmenin dile etkisi olduğu gibi, dildeki gelişmeler de toplumsal gelişmeyi etkilemektedir, hızlandırmaktadır. Toplum bilimci tarihe baktığı zaman, özellikle kendi tarihine baktığı zaman bir halk dili, aydın dili ikilemesi görüyor. Bir bilim dili, günlük dil ikilemesi görüyor. Sonra bunun sakıncalarını görüyor. Toplum bilimci bu sorunlarla daha iç içe olmuştur. Bu yönden toplum bilimlerindeki dil özleşmesi belki biraz daha erken başlamıştır.

______

[1] Bu başlık altındaki bölüm, yazarlardan Adnan Binyazar’ın izniyle şu kitaptan derlenmiştir: Binyazar, Adnan ve Öztekin, Metin. (1978). Yazın ve Bilim Dilimiz. Türk Dil Kurumu Yayınları. Bu metin, TDK’nın 12 Eylül yönetimince henüz el konulmadığı dönemde ilgilendiği konuların bazılarını göstermesi açısından önemli olduğu gibi 1978 yılında Türkçecilerin gündemi hakkından da veri sağlamaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir