Cılavuz Köy Enstitüsü Yaşantılarım – 11 Önceki bölüm
SON DURAK “FOÇA” YAŞANTILARIMDAN KESİTLER
Köşeme çekilip okuma ve yazmaya dönük işlerimle uğraşmak üzere 26 yıl önce yerleştiğim İzmir’in Foça’sında bakıyorum, hiç de yalnızca bunlara ağırlık vererek yaşama olanağı bulamamışım. Belli ki insan denildiğinde önce, toplumsal bir varlık akla geliyor. Foça’da bugüne dek yapıp ettiklerimi kâğıda dökmeye başlayınca gördüm ki hiç de içinde yer almayı düşünmediğim edimlerin ortasında bulmuşum kendimi. Yapıp ettiklerimin tümünü yazmaya kalkışırsam değerli okurlarımı sıkarım, düşüncesiyle bunlardan kendimce önemli gördüklerimi yazmak istiyorum. Umarım, bunlar içinde okurlarımın da ilginç bulacakları şeyler olur.
Mızraklara Komşu Oluyorum
Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü’nden çok yakın arkadaşım Yılmaz Mızrak, görev yapmakta olduğu Fransa’dan Türkiye’ye izinli olarak geldiğinde eşi sevgili Yurdanur Hanım’la birlikte Ankara’da bize uğradıklarında, Fransa’da tanıştığı her Fransız’ın, kendisine Kapadokya’yı sorduğunu; bu nedenle orayı görmek istediğini söylüyor. Bunun üzerine ertesi gün Ürgüp’e doğru yola çıkıyoruz. Ürgüp’ün dünya çapındaki ünü; milyonlarca yılda oluşan eşsiz peri bacaları, kaya oyma tarihi yer altı kentleri, erken dönem Hristiyanlık kaya kiliseleri ve gün batımında gökyüzünü kaplayan rengarenk sıcak hava balonlarından geliyor. Oraya vardığımızda volkanik kayaların oyulmasıyla oluşturulan evleri, iş yerlerini, kaya kiliselerini ve sıcak hava balonlarını hayranlıkla izliyoruz. Bir akşam kaldığımız Ürgüp’ün serin kaya restoranlarında Ürgüp şarabını tadıyor, ertesi gün de dönüyoruz.
Mızrak, Foça’da Denizkent Yapı Kooperatifi’nin başka bir yerinde ikinci bir karkas ev satın alınca ilk evini satmak istediğini, bu evin ve Foça‘nın fotoğraflarını göstererek burayı almamı öneriyor. İlk evini kendisine mal oluş fiyatı olan beş bin liraya bana verebileceğini söylüyor.
Çok yıl önceleri, Ege Bölgesi’nde bir yere yerleşme konusunda kurduğum düşümle örtüşen bu öneri üzerine, söz konusu parayı biriktirdiğimde kendisine haber vereceğimi söylüyorum. Aradan iki ay geçince, eve müşteri çıktığını ve eve yedi bin lira verdiklerini: ancak ben almak istiyorsam, bana yine beş bin liraya vereceğini bildiriyor. Bunun üzerine kendisine orayı o fiyata satmasını, daha sonra bana bir başka yerde yine bir ev bulabileceğini söylüyorum.
Gerçekten daha sonra bizim için güzel bir ev daha buluyor. Çoluk çocuk gidip orayı görüyor, beğeniyor ve alıyoruz. Dikili’deki yazlığımdan ikide bir oraya giderek evin sıvasını, badanasını, kalebodurlarını, kapılarını, pencerelerini yaptırmaya başlıyorum. Kimi gidişlerimde Yılmazlarda evimdekinden bile daha rahat biçimde kalıp ekmeklerini yiyerek, sularını içerek yapım işlerini izliyorum. Bu arada yapım işleri boyunca çok yakın ilgisini ve yardımını görüyorum. Burası, konuk kabul edecek düzeye geldiğinde de 2000 yılının Eylül’ünde Ankara’dan buradaki evimize taşınıp Foçalı oluyoruz.
Foça’ya yerleşince Dikili’deki yazlığı satmaya karar veriyorum. O yıllarda Server Ağabey rahmetlik olduğu için evi önce, oğlu Dr. Bülent Altun’a öneriyorum, satın alması için. Ancak Bülent, almak istemeyince bir başkasına satıyorum.
Bu en eski dostlarım Mızraklarla evlerimiz, birbirine yayan 3-5 dakika uzaklıkta. Mızrakların sıcak, içten dostlukları, ilgi ve sevgileri yüreğimizin çok özel yerini elbette ölünceye dek koruyacaktır.
Yılmazlar aracılığı ile tanıdığımız, Yılmaz’ın çocukluk arkadaşı, komşumuz, dünya tatlısı rahmetli Ercan Bey’i, ailesini de yakından tanıyor, ekmeklerini yiyor, sularını içiyor ve onların da çok yakın ilgilerini görüyoruz.
Foça Halk Kütüphanesinde ve Sonrasındaki Söyleşilerim
Foça’da Mızraklar dışında kimseyi tanımadığım günlerimdeki ilk işlerimden biri, bir posta kutusu almak üzere PTT’ye uğramak oluyor. Orada yönlendirildiğim Şef Ersin Hanım’la tanışıyorum. Kendimi ve uğraş alanımı tanıtıyorum. Buraya yeni geldiğimi, posta kutusunun benimle uzaklardaki arkadaş ve dostlarımla iletişimimde çok işime yarayacağını, Ankara’da olduğu gibi, Dikili’de de ilk işimin bir posta kutusu kiralamak olduğunu söylüyorum. Aldığım posta kutusunu 20 yıl boyunca kullanıyorum.
PTT’ye her gidişimde, Ersin Hanım’a da uğruyor, hatırını soruyor ve çayını içiyorum. Kendisine uğradığım günlerden birinde, Halk Kütüphanesi müdürü Asuman Hanım’ın benimle görüşmek isteğini bildiriyor. Onun üzerine kütüphaneye uğruyorum. Müdür, kütüphanede anne babalara aile içi ve çocuklara ilişkin sorunların çözümü konusunda, perşembe günleri saat 13 30-15 30 arasında görüşme yapabilip yapamayacağımı soruyor. Ben de yabancısı olduğum bu yerde böyle bir çalışmayı memnunlukla kabul ederek söz konusu saatlerde başlattığım bu çalışmalarımı iki yıla yakın bir süre sürdürüyorum.
Özellikle annelerin ilgi gösterdiği bu çalışmalarımın birinde bir Bey çıka geliyor kütüphaneye. Müdür, bu kişinin İl Halk Kütüphanesi Müdürü Talat Aydilek olduğunu ve kütüphaneyi teftişe geldiğini söyleyerek beni kendisiyle tanıştırıyor. Adımı duyan Aydilek, elime sarılıyor ve “Hocam, siz benim Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü’nden hocamsınız. Siz, beni anımsamayabilirsiniz.; çünkü ben, dersinizde pek konuşmayan öğrencilerinizden biriydim. Ancak sizi ve dersinizi çok seviyordum. Ruh Sağlığı ve Rehberlik kitabınız, ciltlenmiş olarak kitaplığımda duruyor.” diyor. Bu görüşme sırasında Aydilek’le çok hoş dakikalar geçiriyoruz. Sonra bir ara İzmir’e ayağım düştüğünde kendisine uğruyor ve yeni çıkan Çocuk Ruh Sağlığı ve Uyum Bozuklukları adlı kitabımı da imzalı olarak veriyorum kendisine. Ardından Facebook’ta arkadaşım oluyor.
Müdür, bu çalışmalarım sırasında arada bir benim ve katılımcıların fotoğraflarımızı çekiyor. Bir ara yarı şaka, yarı ciddi, fotoğraf çekimlerinin konuşmamın akışının bozulduğunu söylüyorum. Ancak o, yine de zaman zaman fotoğraf çekmeyi sürdürüyor.
Bir gün, müdürün doktora yapmakta olan eşi veteriner Avni Bey, Eğitim Psikolojisi hocasının, tanıdıkları emekli bir eğitimci varsa kendileri (doktora öğrencileri) ile söyleşmek üzere sınıfa çağırabileceklerini duyurduğunu söyleyerek kendisiyle İzmir’e gidip gidemeyeceğimi ve sınıflarında doktora öğrencilerinin soracakları soruları yanıtlayıp yanıtlayamayacağımı soruyor. Bu isteği kabul etmem üzerine, Avni Bey’le birlikte yola çıkıyoruz. Yolda söz arasında, kütüphane müdürü olan eşinin de kendisi gibi doktora çalışması yaptığını; ancak tezinin, uygulama eksikliği yüzünden reddedildiğini; şimdi benim kütüphanede yapmakta olduğum etkinliği tezinde kullanacağını söyleyince, müdürün anne babalarla neden çalışmamı istediğinin; arada bir, niçin fotoğraf çektiğinin gerçek nedenini öğrenmiş oluyorum.
Doktora öğrencileri ile hocalarının sınıfında hoş beş sonrasında öğrenciler, beni soru yağmuruna tutuyorlar. Ben de bütün sorularına yaşantılarımdan örneklerle gerekli yanıtları vermeye çalışıyorum. Dersin sonunda Yar. Doç. Dr. Hoca Hanım’ın ve doktora öğrencilerinin yüzlerinden, çok memnun kaldıklarını okuyorum. Ayrılırken bir öğrenci yanıma yaklaşıyor ve bana şunları söylüyor:
“Hocam! Sizi sokakta yürürken görseydim, yaşını başını almış, ununu elemiş, eleğini asmış, kendi halinde bir kişi olarak algılardım. Sorularımıza verdiğiniz coşkulu yanıtlarınızdan sonra bu bakışımı tersyüz ettiniz.” diye şaşkınlığını dile getirerek bana, sorularına verdiğim yanıtlar için teşekkür ediyor.
Kütüphane müdürü Asuman Hanım’a, öğrendiğim gerçeklikten hiç söz etmiyorum. Ne ki bu çalışmalarımızı sonlandırmamızın ertesi yılında karşılaştığım veterinere müdürün tezinin akıbetini sorduğumda, tezin yine reddedildiğini öğreniyorum
Gerek burada gerekse daha sonra ADD’de ve Halk Eğitim Müdürü Muzaffer Özdemir ve Başyardımcısı Barış Sedat Gül’ün istekleri doğrultusunda öz, üvey çocuklarıyla, eşleriyle sorunu olan tanıdık tanımadık, isteyen herkesle istediği kadar, karşılıksız yardımcı oluyorum
Geri Bildirimler
Aldığım şu birkaç geri bildirimden, anne babalarla söyleşilerimin boşa gitmediğini öğreniyor ve çok mutlu oluyorum:
Daha sonra İzmir’in Kuşadası ilçesine yerleşen, iki erkek çocuk annesi, her 24 Kasım’da beni telefonla arıyor ve gerek ortaklaşa gerekse özel olarak kendisine yaptığım açıklamalarımın, yuvasını yıkmasını önlediğini bildirmekle kalmıyor, bir kez de İzmir’e naklini yaptıran kütüphane müdürü Asuman Hanım’la birlikte ziyaretime geldiğinde, çocuklarının öğrenimlerini lisede başarıyla sürdürdüklerini bildiriyor.
Yine yıllar sonra bir gün Foça’da sokakta yürürken arkamdan “Hocam!” diye bir ses duyuyorum. Geriye baktığımda, söyleşilerimiz sırasında, iki kızıyla bir türlü anlaşamadığını söyleyen; bunun için kendisine ilettiğim her öneriye sürekli karşı çıkan annenin, hızla bana doğru yaklaştığını görünce duruyorum.
Yanıma geldiğinde bu annenin ilk sözü, “Hocam! Sizin sürekli karşı çıktığım önerilerinize uygun bir tutumla davranmaya başladım ve şimdi kızlarımla çok iyi anlaşıyorum. Sizi görünce bunu iletmek istedim size.” diyor. Yüzünden çok mutlu olduğunu okuduğum anneye, bunu duymaktan çok mutlu olduğumu iletiyorum.
Bunun dışında üç anneden daha geri bildirim alıyorum.
Bunlardan biri, anne baba çocuk ilişkileri konusunda konuşurken çocuğuyla birlikte yaşadığını ve 12 yaşındaki oğlunun küçük yaştan bu yana kendisiyle birlikte yattığını söylüyor. Bunun çok yanlış olduğunu nedenleriyle birlikte kendisine anlatıyorum ve oğlunun yatağını hemen ayırması gerektiğini bildiriyorum. Ertesi hafta, önerimi uyguladığı haberini alıyorum.
İkinci anne de buna benzer bir olayı anlatıyor bana. Annenin anlattığına göre yedi yaşındaki kızları, her akşam kocasıyla kendisinin yattığı yatakta, ikisinin arasında yatmak istediğini ve buna engel olamadıklarını söylüyor. Ona da bunun sakıncalarını anlatarak kızlarını ayrı yatırmaları, kendilerinin yatak odasına çocuklarının istediği zaman girmesine izin vermemeleri gerektiğini anlatıyorum.
Bu kararlarından kendilerini vaz geçirmek için çocuklarının bağırıp çağırabileceğini, kafasını duvara vurmaya bile girişerek kendilerini kararlarından vazgeçirmeye çalışabileceğini; ancak bütün bunlara karşın bu kararlarından vaz geçmemelerini belirtiyorum.
Günler sonra bu anne de gülümseyerek kızlarının gerçekten söylediğim tepkileri gösterdiğini; ancak sonunda ısrarlarından vaz geçmediklerini görünce ayrı yatmaya razı olduğunu belirtiyor.
Üçüncü anne ise, bir matematik öğretmeni. Gazi’den bir öğrencimin yurt arkadaşı imiş. Bir gün bana özel bir sorununu açıyor bu öğretmen. İlk eşinden olan ve üzerine titrediği orta okul çağındaki oğlunun hemen her akşam, okul dönüşü yemeğini yiyip ödevlerini yaptıktan sonra arkadaşlarıyla buluşmakta ısrar ettiğini; kendisinin ise ne olur ne olmaz kaygısıyla buna izin vermediğini; bu yüzden her gün çocuğuyla tartıştıklarını anlatıyor ve bu durumda ne yapması gerektiğini soruyor.
Kendisine, o yaştaki çocuğun arkadaşlarıyla buluşup konuşmaya, gezip tozmaya gereksinimi olduğunu; bu nedenle gerekli önlemleri alarak onun bu isteğini engellememek gerektiğini belirtiyorum. Ardından da şunları anımsatıyorum:
“Çocuğunuzu arkadaşlarıyla uygun zamanlarda birlikte olmaktan alıkoyacağınıza, onun kimlerle, nerelerde ne yapacaklarını, eve kaçta döneceğini kendisine sorup öğrenebilirsiniz. Çocuğunuzun anlattıklarıyla yetinmeyip birlikte olduğu arkadaşlarını tanıma, onların anne babalarıyla tanışma yollarını arayabilirsiniz. Arkadaşlarının kötü tutum ve davranışları olup olmadığını, size anlattıklarının doğru olup olmadığını, çocuğunuza sezdirmeden gözlemlemelisiniz. Eğer çocuğunuzun kötü alışkanlığı olan çocuklarla arkadaşlık ettiğini, söylediklerinin doğru olmadığını gözlemler ya da öğrenirseniz, çocuğunuzu uyarabilir ve gerekli önlemleri alabilirsiniz.” diyorum.
Bir hafta sonra bu anneyle karşılaştığımda anne, ağzı kulaklarında bana şunları anlatıyor:
“Hocam! Oğlum yine arkadaşlarıyla buluşmak istediğini söyleyince kendisine, ‘Gidebilirsin, çocuğum! Ancak hangi arkadaşlarınla buluşacağını, nerelerde dolaşacağınızı ve eve kaçta döneceğini söyle bana!’ deyince oğlum, büyük bir şaşkınlıkla bana dönerek, ‘Anne, dedi, sen iyi misin?’ ‘İyiyim yavrum, iyiyim!’ der demez, koşarak yanıma geldi ve boynuma sarıldı. Ardından, kimlerle, nerede buluşacağını, saat 21 30’da da eve döneceğini söyledi. Adlarını sıraladığı arkadaşları tanıdığım çocuklardı. O gün ve daha sonraki günlerde, onlara görünmeden, onları izlediğimde, çocuğumun söylediklerinin tümünün doğru olduğunu anladım ve çok rahatladım. Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.” diye memnunluğunu dile getiriyor, ben de “Önemli değil.” diyorum, kendisine.
Kütüphane söyleşilerimi daha sonra Halk Eğitim Müdürlüğünde ve İlkokullardakiler izliyor, onları da yeri geldikçe aşağıda söz konusu edeceğim
Öğrencilerimden Barış ve Muzaffer’le Karşılaşıyorum
Yine ilk yılımın günlerinden birinde, bir İnternet işlemi için PTT’nin ilgili kişisinin odasında sıramı beklerken ön sırada, uzun boylu bir delikanlının görevli bayanla konuşmalarını dinlerken bu kişinin Internet’le ilgili konuları iyi bilen biri olduğunu anlıyorum. Delikanlı, işini bitirip kapıya yöneldiğinde kendisiyle göz göze gelince, “Hocam!” diye elime sarıldığında duraksadığımı anlayınca, “Siz benim Gazi Eğitim’den öğretmenimsiniz. Adım, Barış Sedat Gül. Siz, Resim Bölümü’nde bizim Rehberlik dersimize geldiniz!” diyor ve kucaklaşıyoruz.
Çıkmadan, kedisinin Halk Eğitim Müdür Başyardımcısı olarak burada görev yaptığını, Internet’le ilgili bir sorunum olduğunda kendisini aramamı belirttikten sonra, “Uğrarsanız sevinirim Hocam!” diyor. Ben de kendisine yakın bir geçmişte buraya yerleştiğimi ve kendisine uğrayacağımı söylüyorum ve ayrılıyoruz.
Ertesi hafta kendisine uğrayıp çayını içtikten sonra, “İsterseniz sizi Müdür Bey’le de tanıştırayım.” Diyor. “Olur, tanışalım.” deyince kalkıp Müdür Bey’in odasına geçiyoruz. Müdür Bey, Barış’tan adımı duyunca, masasından çıkarak yanıma geliyor ve “Hocam hoş geldiniz!” diyerek o da elime sarılınca ben, duraksıyorum. “Efendim, siz benim Çorum İlköğretmen Okulundan Meslek Dersleri Öğretmenimsiniz!” diyor ve adının Muzaffer Özdemir olduğunu söylüyor. Bu kez de onunla candan kucaklaşıyoruz. Bu rastlantı karşısında üçümüz de şaşıp kalıyoruz. Sonra geçmişe uzanıp anılarımızı tazeliyoruz.
Bu tanışma sonrasında Barış, bilgisayarla yeni tanışan öğretmenine, “Hocam! Takıldığınız her konuda mesai dışında gecenin üçüne kadar, beni arayabilirsiniz. İstediğiniz zaman koşar, gelirim.” diyor ve gerçekten Barış, aylarca bana yardımını esirgemiyor.
Barış, bir gün telefonla beni arıyor ve benden bir isteği olduğunu bildiriyor. Anne babalar için Aile içi Sağlıklı İletişim konulu bir kurs açmak istediklerini, bu kursun öğretmenliğini kabul edip edemeyeceğimi soruyor ve şunu ekliyor. ”Ancak kurs öğretmenlerine ödeyebildiğimiz ücret çok düşük.” diyor. Ben de ücretin önemli olmadığını söylüyor ve isteğini kabul ediyorum. Bir kış boyu, haftada bir gün, Halk Eğitimin belirlediği bir okulda bu kursu veriyorum, gelen anne babalara.
Daha sonra çeşitli eğitim ve gelişim psikolojisi konularında halka konferans verme önerileri alıyorum, bu öğrencilerimden ve okullardan. Foça Kültür ve Sanat Merkezi’nde on kadar konuşma yapıyorum. İlk konuşmamın bitiminde çevremi saran ve benimle görüşme isteğinde bulunanlara randevu veriyor ve kendileriyle görüşüyorum. İkinci konuşmamda, oraya gelenlere şunları söylüyor ve telefon numaramı bildiriyorum:
“Eğitimde Psikolojik Hizmetler uzmanı olarak özel bir çalışma yerim yok. Ancak benimle kendileri ve çocukları ile ilgili sorunları üzerinde görüşmek isten herkesi, bir gün önceden haber vermek koşuluyla bütün Foça’nın görünebildiği yerdeki evimde bekliyor olacağım. Bu açık çağrımın önemli bir nedeni var. Benim, bu ülkenin bütün insanlarına, ödeyemeyeceğim kadar çok borcum bulunuyor. Çünkü ben bu ülkede sekiz yıl, parasız yatılı okudum. Eğer Kars Cılavuz Köy Enstitüsü, İstanbul Eğitim Enstitüsü olmasaydı benim okuma olanağım yoktu. Dolayısıyla daha sonra Eğitimde Psikolojik Hizmetler alanında yüksek lisans da yapamayacaktım. O nedenle buyurur gelirseniz hem çayımı içersiniz hem de bana sormak istediğiniz sorunlar üzerinde konuşuruz. Böylece borcumun bir taksitini de olsa ödeme olanağı sağlamış olursunuz bana.” diyorum.
Evime gelenler oluyor. Söyleşimizin bitiminde borçlarının ne olduğunu soruyorlar oluyor, yine de. Ben de “Konuştuklarımın sorununuzu çözeceğine inanır ve onları uygulayarak sorununuzu çözerseniz, bana olan borcunuzu ödemiş olursunuz.” diyerek uğurluyorum onları.
Daha sonra üç ilkokul müdürü, anne babalara çocukların eğitimi ve sorunları ile ilgili konuşma yapmamı istiyor. Bu üç okulda da severek konuşuyor ve velilerin sorularını yanıtlıyorum.
ADD Üyeliğimi Foça Şubesine Aktarma İşi Suya Düşüyor
Ankara’da bir, Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerinden, bir de Türk Dili Derneği’nin kurucu üyelerindendim. Foça’ya yerleştiğimde ilk işlerimden biri de Foça ADD şubesine uğrayıp, üyeliğimin Ankara’dan buraya aktarılmasını istemek oluyor. Ne ki o zamanın Foça ADD Bayan Başkanı, bunun için, üyesi olduğum Ankara Genel Merkez’den üyelik ödenti borcumun olup olmadığını belirten bir yazı getirmemi istiyor. Ben de bunu oradan kendilerinin istemesi gerektiğini söylüyorum. Buna olumlu bir yanıt alamayınca üyeliğimi donduruyorum. Çünkü bir gün Ankara ADD Genel Merkezi muhasebesine ödentimi ödemek üzere uğradığımda muhasebeci bayana geçmişten ne kadar borcumun olup olmadığını sorduğumda bunu söyleyemeyeceğini; çünkü kişisel borçları belirleyemediklerini söylemiştyi. Bunu Foça ADD Başkanına anlatmayı gerekli görmüyor ve can sıkıntısıyla yanından ayrılıyorum.
Bir yıl sonra aynı Başkan, telefon ederek üyeliğimi buraya aktarması için şubeye uğramamı istiyor. O zaman da ben, üyeliğimi şimdilik dondurduğumu söyleyerek kapatıyorum telefonu.
Yıllar sonra anne babalarla söyleşilerim, ADD salonuna dek uzandığında, şubenin her yerini pırıl pırıl eden, her işlemini düzene sokan üçüncü Bayan Başkan, söyleşilerim sürerken bir süre sonra, “Hocam, artık sizi de ADD’ye üye edelim.” diyor. Ben de kendisine biraz da şaka yollu şu koşulla üye olabileceğimi söylüyorum: “Üyelerinize Atatürk’ün Nutuk’unu okuyup okumadıklarını sorun. Eğer yarısından bir fazlası okumuşsa, hemen üye olacağım.” diyorum. Beklediğim yanıtı alamayınca üyeliğim yine askıda kalıyor.
Anı Yayıncılık’ta Kitaplarımın Yayımı Sürüyor
Şubat 2000’de geliştirilmiş ve genişletilmiş 5. baskısı çıkan İlköğretim Ortaöğretim ve Yükseköğretimde Rehberlik ve Psikolojik Danışma adlı kitabımın geliştirilmiş 6. baskısı Mart 2003’te; gözden geçirilmiş 7. baskısı da Mart 2005’te Anı Yayıncılık’ta yayımlanıyor.
Yayınevinin isteği üzerine yazdığım Çocuk Ruh Sağlığı ve Uyum Bozuklukları adlı kitabımın ilk baskısı Mayıs 2002’de; Geliştirilmiş 2. baskısı Ocak 2007’de okurlarla buluşuyor. Daha da geliştirip adını Çocuk ve Ergende Ruh Sağlığı olarak değiştirdiğim bu kitabımın 3. baskısı Ekim 2010’da; geliştirilmiş 4. baskısı Eylül 2011’de; gözden geçirilmiş 5. baskısı Şubat 2013’te; gözden geçirilmiş 6. baskısı Ekim 2015’te ve genişletilmiş 7. baskısı da Mayıs 2020’de yayımlanıyor.
Mayıs 2006’da yine Anı Yayıncılık’ta Ansiklopedik Psikoloji Sözlüğüm yayımlanıyor.
Çocuk ve Ergende Ruh Sağlığı, Seçilen 100 Kitap Arasında Yer Alıyor
Gaziosmanpaşa Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Eğitim Yönetimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç Dr. Nail Yıldırım, “Eğitimciler için 100 Kitap Önerisi Üzerine Nitel Bir Çalışma” yapıyor. Bu çalışma sonunda “Öğretmenlerin Okuması Gereken 100 Temel Kitap” belirliyor. Söz konusu çalışma, Uluslararası Türk Eğitim Bilimleri Dergisi’nin Ekim 2013 tarihli ilk sayısında yayımlanıyor.
Yıldırım, bu araştırmanın konusunu ve amacını şöyle belirtiyor:
İnsanın anlam arayışına, yaşamını kolaylaştırmasına yardımcı olarak kitap ve okuma araştırmanın konusudur. Dünyanın kitap okuma oranları dikkate alındığında Türkiye’de kitap okuma oranları düşüktür. Toplumun diğer kesimi gibi öğretmenlerde de kitap okuma oranı düşüktür. Bu durumu uluslararası okuryazarlık araştırması PISA’da doğrulamaktadır. Bu konu çerçevesinde araştırmanın amacı öğretmenlerin okumaya ihtiyaç duyduğu kitapların alanlarını belirlemek, bu alanlara göre alanında uzman akademisyenlerce öğretmenlerin okuması gereken kitapları belirlemektir. Nitel araştırma yaklaşımı doğrultusunda tasarlanan bu araştırmada “içerik analizi” yapılmış ve olgubilim (fenemenoloji) deseni kullanılmıştır. Araştırmanın çalışma grubunu, 40 öğretmen ve 130 öğretim elemanı oluşturmaktadır. Araştırma sonucunda öğretmenler en çok meslek bilgisi içeren kitapları okumak ihtiyacı içerisindedirler. Ayrıca öğretmenlerin okuması gereken 100 kitap listesi oluşturulmuştur. Okullarda bu kitapları içeren bir öğretmenler kütüphanesi oluşturulabilir. Böylece alanında okuryazar öğretmen yetiştirmeye hizmet edilebilir.
Çocuk ve Ergende Ruh Sağlığı adlı kitabımın 3. Baskısının, aralarında John Dewey’nin Okul ve Toplum, Daniel Goleman’ın Duygusal Zekâ, Yıldız Kuzgun’un Eğitimde Bireysel Farklılıklar, Grigory Petrov’un Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Atalay Yörükoğlu’nun Çocuk Ruh Sağlığı ve Gençlik Çağı, J. J. Rousseau’nun Emil, Paulo Freire’in Ezilenlerin Pedagojisi ve Yüreğin Pedagojisi, Emile Zola’nın Gerçek, Doğan Cüceloğlu’nun İçimizdeki Çocuk ve Savaşçı, Çiğdem Kâğıtçıbaşı’nın İnsan ve İnsanlar, Alfred Adler’in İnsanı Tanıma Sanatı, Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk, Doğan Cüceloğlu ve İrfan Erdoğan’ın Öğretmen Olmak Bir Cana Dokunmak, N. H. Kleinbaum’un Ölü Ozanlar Derneği, Jostein Gaarder’ın Sofi’nin Dünyası, A. Nesin’in Şimdiki Çocuklar Harika, Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı adlı yapıtlarının bulunduğu bu 100 kitap arasında yer aldığını öğrendiğimde büyük bir sevinç duyuyorum.
“Bütün Müdürler Tanıdık Sayılır”
Foça’ya gelişimin ikinci yılında bir yakınım, çocuğunu ilkokula yazdırmak istediğini, tanıdığım bir okul müdürü olup olmadığını soruyor. “Bütün müdürler tanıdık sayılır.” diyorum kendisine. Çünkü benim de öğretmen olduğumu söylüyorum.
Bir gün Merkez İlkokulu müdürü Ahmet Okur’un kapısını çalıp içeri girdiğimde adımı soyadımı söyleyip elimi, uzatınca Ahmet Bey, “Ben sizi tanıyorum. Biz okulumuzda sizin Türkçe ders kitaplarınızı okutuyoruz.” diyor.
Daha sonra bu okulun yönetici, öğretmen ve velilerinin katıldığı toplantılarda müdürün isteği üzerine iki konuşma yapıyorum.
Genel Kurul Başkanlıklarım
Foça Denizkent konut ve Yapı Kooperatifi’nin üyesi oluşumdan sonraki ilk genel kurul toplantısında kendimi genel kurul başkanlığı koltuğunda buluyorum. Ondan sonraki dört genel kurulda da alnıma yazılmış gibi genel kurul başkanlığına getiriliyorum. Kalabalık üyeli kooperatifimizin toplantıları oldukça tartışmalı geçiyor; dolayısıyla başkanlık da biraz sıkıntılı oluyor. Foça’nın özel sit alanı olması nedeniyle kooperatif bir ara mahkemelik de olmuş ve bir süre etkinlik gösterememiş.
Yalnızca kooperatifimizin genel kurul başkanlığı olsaydı, öpüp başıma koyacaktım. Bir süre Hayvanları Koruma Derneği’nin üyesi olduğum yıllarda da yakamı bırakmıyor, genel kurul başkanlığı Bir profesörün yönetim kurulu başkanı olduğu Hayvanları Koruma Derneği’nin genel kurul toplantısında, önümde yönetim ve denetim kurulu raporlarını göremeyince yönetim kurulu başkanı ve denetleme kurulu sözcüsünden raporlarını getirmelerini istiyorum. Başkan, raporun Internette bulunduğu, kendilerinin ona göre çalıştıkları gibi bir yanıtını alınca çok şaşırıyorum.
Kendilerine, oradakinin bir örnek olduğunu; o örneğe göre dernek yönetiminin hangi çalışmaları, nasıl yaptıklarını ya da yapamadıklarını açıklayan bir rapor hazırlamış olmaları; gelir- gider hesaplarını genel kurula sunmaları gerektiğini ve onların genel kurulda tartışıldıktan sonra oya sunulması; bizim de bu yapılanların tutanağını tutup imzalamamız gerektiğini zorlukla kabul ettirebiliyorum.
“Eğer bunlar yapılmamışsa ve genel kurul kabul ederse bekleyelim yönetim ve denetim kurulları bu raporlarını hazırlayıp bize ulaştırdıktan sonra çalışmalarımızı sürdürelim.” diyorum ve toplantıyı ancak bu yolla gerçekleştirebiliyoruz.
Üyelerin büyük çoğunluğunu kadınların oluşturduğu bu dernek, zaman içinde, hafta sonları bir araya gelip yeme içme ve eğlenme aracı için kullanılıyor gibi görünmeye başlıyor bana. Benim kanıma göre, yöneticiler ve üyelerin çoğu, gerçekten sokakta yeme içme, korunma güvencesi olmayan hayvanların sağlıklı biçimde bakımını ve korunmasını sağlayacak girişimcilerden oluşsa, bir yandan planlı bir kısırlaştırma gerçekleştirilirken bir yandan da hayvanlara sağlıklı bir barınma yeri sağlanabilir.
Bir süre her yıl, dostlar alışverişte görsün gibi kermesler düzenleniyorsa da son zamanlarda onun bile sesi duyulmaz oluyor. Bana asıl amacından hayli uzak görünen bu girişimlerden birine on adet Kedilerim adlı romanımı armağan ediyorum. Bunların ederinin bütçeye gelir kaydedilmesini istiyorum.
Bu derneğin girişimiyle yapılan olumlu ve önemli bir gelişmeden de söz etmeliyim. Dernek yönetimi, hangi nedenle olursa olsun, Foça Belediyesi’nden bir veterinerlik hizmeti istiyor ve bunu gerçekleştiriyor. Bu hizmet, az sayıdaki gerçek hayvan severlerin kısırlaştırma yoluyla sokaklarda aç susuz, korumasız hayvanların kısırlaştırılması girişimleri için çok yararlı oluyor. Bana göre bu dernek, işe bütün gücüyle sarılsaydı, sokak hayvanları yalnızca bu konudaki duyarlı kişilerin sınırlı çabalarından çok daha fazlasını yapabilir ve bu hayvanlara güvenli ve huzurlu bir yaşam sağlayabilirdi. Sonuç olarak diyebilirim ki ya benim beklenti düzeyim gereğinden yüksek ya da bu konuda öne atılanlar, asıl amacın ardından yeterince koşmuyorlar.
Onlarca Yıl Sonra Binlerce Öğrencimle Buluşuyorum
Foça’da tanıdıklarımdan uzakta yaşamakta olduğumu düşüne durayım, tanıdıklarım, gün geçtikçe Facebook aracılığı ile hızla çoğalıyor. Yarım yüzyıldan fazla süre birbirimizden habersizken ilkokuldan üniversiteye dek her aşamada yüreklerine ve bilinçlerine dokunduğum öğrencilerimin arkadaşlık istekleriyle birlikte kendilerini tanıtan ve niçin bunca zaman adımı belleklerinde taşıdıklarını anlatan satırlarıyla karşılaşıyor ve derin bir mutluluk yaşıyorum. Üç bini aşan Facebook arkadaşlarımın iki bin kadarını öğrencilerim oluşturuyor. Yüz yıl düşünsem, anımsayamayacağım yaşanmışlıkları anlatıyorlar.
Kimi çok etkilendikleri bir davranışımı, kimi de bir sözümü dile getiriyor ve bana parayla pulla satın alınamayacak, yaşanamayacak sevinçleri yaşatıyorlar. “Keşke, sınıflardaki öğrenci sayısı daha az olsaydı ve ben de bugünkü bilinç düzeyimde olsaydım da daha çok öğrencimin yüreğine dokunabilseydim!..” diye hayıflanıyorum
Altay Foça’ya Geliyor
Sonradan Çorum İlköğretmen Okulu Sitesi’nin kurucusu ve yöneticisi olduğunu öğrendiğim Ayhan Altay, Foça’ya yerleştiğimi öğrenince beni arıyor ve ziyaretime gelme isteğini bildiriyor. Anlaştığımız günde iki arkadaşıyla birlikte çıkageliyor. Sorular, yanıtlar birbirini izlerken elindeki makineyle fotoğraf çektiğini sanıyorum. Oysa sesli ve görüntülü çekimimizi yapıyormuş. Bunu, kısa bir süre sonra beni de üye yaptıkları sitede, beni ziyaretinden söz eden yazısının altıda yer verdiği videoyu izlediğimde anlıyorum.
Yarım yüzyıl sonra beni bulan, dersine hiç girmediğimi çok sonra öğrendiğim bu eli kalem tutan vefalı öncü öğrencim, Çorum İlköğretmen Okullu öğrencilerini, öğretmen ve yöneticilerini, önce oluşturduğu sitede, her yıl da ülkenin başka kentlerinde bir araya getirerek hem Çorum İlköğretmen Okulu’nun toplumsal-duygusal havasını yaşatıyor hem de katılımcıların her yıl ülkemizin ayrı bir yerini görmelerini sağlıyor. Bu toplantıların ikisine ben de katılarak öğrencilerimle ve öğretmen arkadaşlarımla yıllar sonra kucaklaşma olanağını buluyorum.
Çocuk Edebiyatı Yarışmasında Üçüncü Oluyorum
“Mevlüt kaplan Edebiyat Ödülleri/2007” ile ilgili duyuruyu okuyunca zaman zaman yazıp masamın çekmecesine attığım çocuk öykülerimi oradan çıkarıyor ve onlarla bu yarışmaya katılmaya karar veriyorum. Ancak ödüle katılma koşullarından biri, ödüle katılacak öykülerin 10-12 yaş çocukları için yazılmış olmaları. Ancak benim elimdeki öykülerin kimisi daha küçük yaşlara ait. Yeni öyküler yazabilmem içinse zaman yok. Belirtilen yaş düzeyine uygun öykülerim, en az sayfa sayısını doldurmuyor. Umutsuz da olsam, var olan öykülerimle bir dosya oluşturup yarışmaya katılıyorum. En azından, Mehmet Başaran gibi ustalardan oluşan seçici kurulun sınavından geçirmiş olurum öykülerimi.” diyorum.
Sonuçlar duyurulunca öykülerimin üçüncülük kazandığını görünce çocuklar gibi seviniyorum. Düzenlenen törende sahneye çağrılıyoruz ve birer konuşma yapmamız isteniyor. Konuşmamda bu işe tam gönül veremediğimi, bu öykülerin arada bir aklıma estikçe yazdıklarımdan oluştuğunu itiraf ediyorum. Buna karşın öykülerimi ödüle değer gördükleri için Seçiciler Kurulu’na çok teşekkür ettiğimi bildiriyorum. Sahnede ödül ve mansiyon kazananlara birer çiçekle ödülleri veriliyor, fotoğraflar çekiliyor. Yarışmanın üçüncüsü olarak bana da bir plaket ile içinde 500 TL bulunan bir zarf ve geçmiş yıllarda ödül alan kitapları içeren bir kitap paketi veriliyor.
Ödül alan öykülerimi daha sonra 9+ yaş için Yavru Serçeler; 10+ yaş için de Mutluluk Nerede? adlarıyla Özlem Yayınevi yayımlıyor
“Susuz’un Kavakları” Adlı Yazım
Firdevs Gümüşoğlu’yla Tanışmam
Doçent Dr. Firdevs Gümüşoğlu, beni telefonla arayıp Cılavuz’la ilgili olduğunu duyduğu; ama ulaşamadığı Susuz’un Kavakları adlı yazımı istiyor benden. Bu yazı, kuş gribinin yaygınlaştığı sırada Susuz ilçesini gripten korumak amacıyla (!) ilçe kaymakamının, Cılavuz’da okurken altı yıl boyunca baharda yeşermelerini izlediğimiz, üç mevsim gölgesinde dinlendiğimiz koruluktaki kavakları kestirdiği haberini Cumhuriyet gazetesinde okuyunca içim sızladığı için yazıp abece dergisinde yayımladığım bir yazıydı.
Bu yazıyı gönderdikten sonra Gümüşoğlu, beni bir daha arıyor, Sözlü ve Yazılı Belgeler Işığında Cılavuz Köy Enstitüsü adıyla yazmakta olduğu kitapla ilgili olarak benimle de görüşmek istediğini, İstanbul’a ayağımın düşüp düşmediğini soruyor. Ben de orada çocuklarımın bulunduğunu ve görüşebileceğimi bildiriyorum. Bunun üzerine 31 Mart 2008’de İstanbul Nazım Hikmet Vakfı bahçesinde buluşuyoruz. Orada benimle ve okuduğum okulla ilgili sorduğu ondan fazla soruya o anda aklıma gelen yanıtları veriyorum. O da onları teybe kaydediyor.
Bu kitabı, 2011’de Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği yayımlıyor. Kitabı okuyor ve derneğin Yeniden İmece adlı dergisinde Firdevs Gümüşoğlu’na Açık Mektup başlıklı bir yazı yayımlıyorum. Yazımda kitaba ilişkin duygu ve düşüncelerimin yanı sıra, görüşmemizde kaydedilen konuşmalarımın kimi yerlerinin yanlış çözümlendiğini ve onların doğru biçimlerini belirtiyorum.
Gümüşoğlu, bu yazımı okuyunca beni yine arıyor ve yazımdan çok etkilendiğini, kitabın ikinci baskısının İş Bankası Kültür Yayınları arasında çıkacağını, eğer editöre kabul ettirebilirse yazımın kitapla ilgili kısmının kitabın sonuna konulmasını isteyeceğini bildiriyor. Ancak bir süre sonra açtığı telefonda, editörün bu isteğini kabul etmediğini: çünkü kitapla ilgili başka yazıların da çıktığını, tümü konulamayacağı için benim yazımın da konulamayacağını söylediğini iletiyor. Ne ki kitabın bu baskısını incelediğimde, yaşamıma ilişkin yanlış yazılanların doğru biçiminin bu kitapta da yer almadığını görüyorum.
Rasim Yılmaz’dan Gece Yarısı Gelen Telefon
23 Şubat 2009 akşamının saat 21 00 sularında, ilk atandığım Tosunlu köyünden ayrılışımdan yarım yüzyılı aşkın bir süre sonra, bu köydeki öğretmenliğimle ilgili duygu yüklü bir haber dinliyorum. Beni son derece duygulandırıyor bu haber. Söz konusu saatte gelen bu telefon, yaşamımın çok özel bir kesitine; ilk öğretmenlik günlerime götürüyor beni. Bu telefon, umulmadık, beklenmedik bir anda, tanımı zor güzel duyguları yaşatan, Tosunlu köyünden Rasim Yılmaz’dan geliyor.
Beni arayan Rasim Yılmaz, “İlk görev yeriniz olan Ardanuç’un Tosunlu köyü, benim doğduğum köydür. Köy halkı sizi o genç yaşınızda çok sevmiş, sizden etkilenmiş. Babaannem (Firdevs Nenem) de bana sizin adınızı koydurmuş.” diyor, telefonun öbür ucunda.
Çok duygulanıyorum; günlerce kurtulamıyorum duyduklarımın etkisinden. Firdevs Nene’nin bu duyarlığı karşısında hem çok mutlu oluyorum hem de oldukça onur duyuyorum. Beni çok yücelten bir davranış, bu! Firdevs Nene’yi derin bir saygıyla anıyorum. Rasim Yılmaz da benim dünyamda artık çok özel bir yer almış oluyor. On dokuz yaşındaki Rasim Bakırcı, tek başına, kadını erkeği ile köy halkı üzerinde böylesi olumlu izlenim bırakabilmişse, bu güzel sonuç, kuşkusuz, yalnızca benim kişisel gücümden kaynaklanmıyor. Bu gücümün kaynağı, beni yetiştiren kişiler, eğitim kurumları ve o kurumlarda görev yapan öğretmen ve yöneticilerdir. Daha sonra ben, onlardan edindiğim kazanımları daha da varsıllaştırarak öğretmenliğim süresince, bu kez öğrencilerime ve onların yakınlarına yaşatmaya çalışıyorum.
Güner Yalçın Anlatıyor
Bu görüşme sırasında Rasim Yılmaz’la yaşadığımız karşılıklı yoğun duygusal anlar sonrasında Ankaradasıklıkla görüşüyoruz. Yılmaz, bir ara da benimle uzun bir söyleşi yapıyor ve onu yazı yazmakta olduğu 08 Haber gazetesinin 28 Nisan 2009 ve 2 Nisan 2009 tarihli sayılarında tam sayfa yayımlıyor. 2 Nisan sayısının sonunda sevgili Güner Yalçın’ın şu yazısı da yer alıyor:
Rasim Bakırcıoğlu…
Rasim Bakırcıoğlu deyince ne geliyor aklıma?
İlkeli, kurallı olma; sistemli, düzenli çalışma; incelikli, güler yüzlü davranma geliyor… Eğitme, eğitilme, okuma, yazma geliyor…
Köylerimiz komşu. Tanışıklığımız, bu köy komşuluğuna dayansa bile, asıl kaynaşmışlığımız; öğrencilik, öğretmenlik, emeklilik süreçlerinde oluşuyor. Yaşam boyu birbirimizin izleyicisi olduk adeta. O, bizim ağabeyimiz. Okullarımız, çalışma alanlarımız hep farklı olmakla birlikte, kimi yakından, kimi uzaktan, kimi sık sık, kimi aralıklarla birbirimizle hep iletişim içinde olmaya özen gösterdik. Son yıllarda bire bir yüzleşmelerimiz biraz daha aralıklı. O, uzun süre yaşadığı Ankara’dan uzaklaştı; kendisine daha sessiz, sakin, daha üretken olabileceği bir yer seçti; Foça’ya yerleşti.
İlkokul öğretmenliğinden Eğitim Enstitüsü öğretmenliğine dek, her aşamada çalıştı. Hepsinde de hakkını vererek, çalıştığı yerlerde izler bırakarak…Köyü Irmaklara her gidişimde, “Bu köyden öğretmen olarak Rasim Bey geçti…” sözünü duyarım. Ondan övgüyle söz edildiğine tanık olurum.
Ama o, bana göre asıl üretkenliğini emekli olduktan sonra vermeye başladı diyebilirim.
Özgün Matbaacılık’ın hemen her yayınıyla doğrudan ilgileniyordu. İki ünite dergisinin (Özgün, Çağdaş) tüm bölüm ve alanlarına el atmak durumundaydı. Dergilerin kimi bölümlerini bizzat kendisi yazıyor, öteki bölümlerle ilgili yazıları da dergilerin bütünlüğüne uyarlıyordu. Bir yandan yardımcı ders kitapları yazıyor, bir yandan da yazılmış olanlarda gerekli düzeltmeleri yaparak onları yayıma hazır duruma getiriyordu. Ayrıca başka yayın kuruluşlarına Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık üzerine kitaplar hazırlıyordu.
Bu arada beni de devreye soktu; Çağdaş Ünite Dergisi’nin Türkçe bölümlerini yazmamı önerdi, ben de yazdım. Yazım süresince Rasim ağabeyin önerilerinden, deneyimlerinden sınırsızca yararlandım. Derginin beğeni toplaması üzerine, yine aynı yayıncılık adına, ortaklaşa ilköğretim Türkçe ders kitapları yazmamız devreye girdi.
İşte Rasim ağabeyin titizliğini; araştırırken, incelerken, yazarken gösterdiği özeni asıl o zaman daha iyi kavradım. Kılı kırk yararcasına ve ince ayrıntıları düşünürcesine… Karşılıklı evlerimizi, Başkent Öğretmen Evi’ni su yolu yapmıştır. Yazdıklarımızı uzun uzun inceledik, tartıştık. Zaman zaman anlaşamadığımız, uyuşamadığımız, sürece bıraktığımız noktalar oldu. Onları yine konuşarak, tartışarak, inceleyerek aşmaya çalıştık. Aştık da…
Bu titizliğin, ince eleyip sık dokuyuşun sonucu ne oldu? Altı tane Türkçe ders kitabı ortaya çıktı. Talim Terbiye Kurulu’ndan çabucak geçen, sonra yıllarca beğenilerek çok okutulan…
Bana zaman zaman söylediği şu sözlerini unutmuyorum: “Benimle çalışmak kolay değildir… Ben çok zor biriyim…Kolay beğenmem… Ayrıntıcıyım… Seçiciyim…”
Onun bir başka özelliği de oldukça zengin bir kitaplığa sahip olmasıdır. Kitaplar, dergiler, gazeteler, gazete kesikleri… Ama öyle ulu orta değil; belli bir sisteme göre düzenlenmiş, dosyalanmış, arşivlenmiş… Hemen her şey elinin altında. On binlerce kitabı, kaynağı olup da onların içinden gerekli olanı saatlerce arayıp bulamayan, sözüm ona, birçok “kitap delisi” insan vardır. Rasim ağabey onlardan değildir; aradığı kolayca, hemencecik…
Şimdi Foça’da. Evi Foça’ya, Foça koyuna, Ege’nin ve gökyüzünün engin maviliklerine bakan bir yerde. Sessiz, sakin, dinlendirici… Kimi, kitaplarının arasında; kimi, kalem kâğıt elinde, masa başında. Kimi de o sevimli kasabada söyleşilerde toplantılarda, sivil toplum örgütlerinde… Eğitimci kimliği ile her yerde…
Sana sağlıklar, sevgileri saygılar sayın ağabey!..
Rasim Yılmaz’ın bu ayrıcalıklı haberinden bir iki yıl sonra bir akşam telefonum çalacak ve beni Hakkı Demirel’in aradığını öğreneceğim. Karşılıklı hâl hatır sorduktan sonra, benimle konuşmak isteği ile Ankara’daki telefonumdan beni aradığını; telefona kızımın çıktığını ve bu telefonu kızımdan aldığını belirtiyor, Foça’ya yerleştiğimi de kızımdan öğrendiğini söylüyor. Hemen kâğıt kalem çıkarıp ev adresini yazmamı, telefonunu da kaydetmemi ekliyor sözlerine. “Seni çok severim, bilirsin. Ankara’ya geldiğinde uğrarsan sevinirim.” diyor. Ben de söz veriyorum. O günden sonra Ankara’ya ilk gidişimde zaman darlığı yüzünden Hakkı Bey’e uğrayamıyorum. Ziyaret isteğimi, önümüzdeki ocak ayına erteliyorum. Ne yazık ki o tarihte bu ziyareti yapamıyorum!.. Çünkü Hakkı Bey, o tarihten önce sonsuzluğa göçüyor.
Hakkı Demirel öğretmenin, Tosunlu köyünden ayrıldığımda benim yerime atandığını, o günlerdeki tanışmamızdan sonra bana her karşılaşmamızda sevgisini, ilgisini gösteren bir ağabeyimdi. Bunda öğrencilerimin beni çok sevdiğine ve köylünün de beni hep iyilikle andığına bağlı olduğunu sanıyorum.
Çorum İlköğretmen Okulu Öğrencilerimle Geçen Üç Günüm
15 Nayıs 2010’da Çorum İlköğretmen Okulu öğrencilerinin buluştuğu Ankara’da, Turan Akpınar’ın sunuculuk yaptığı, Süheyla Uysal, Müjgâ Çırpı, Veli Sapaz ve Sadık Demir’in de katıldığı gezi, uygulama sınıfım olan 6-A’dan ve öbür şubelerden katılanlarla sürdürülüyor. Bu üç gün, çok keyifli geçiyor. Mezun ettiğimiz yıl, çocukluktan yeni kurtulmuş olan o gençlere yaşamın çok şeyin öğretmiş olduğunu görüyorum.
Katılan öğretmenlerin toplantı salonunda yerlerini aldıkları saatten biraz sonra vardığım kapıda kuyruğa giren öğrencilerimle kucaklaşırken sıra Hasan Aytaç’a geldiğinde Aytaç, gözlerini gözlerime dikmiş, gülümserken bir eliyle arkasında sakladığı dosyayı bana uzatıyor ve kırk yıl önce benim verdiğim Öğretimde Gazetelerden Yararlanma Tekniği seminerinde düzenlediği dosyayı uzatarak “Bu dosyayı sizin seminer dersinizde hazırladım öğretmenim.!” diyerek beni duygulandırıyor.
Yemekten sonra toplantının sunuculuğunu yapan Turan Akpınar, sırayla öğretmenleri kürsüye çağırıyor. Beni çağırdığında kürsüye çıkmayıp salonun ortasından sesleniyorum öğrencilere. Sınırlı konuşmamın bir yerinde, uygulama sınıfımdan 1969-1970 öğretim yılındaki uygulama sınıfımdan Hasan Ali Kalayoğlu’nu yanıma çağırıyorum. Ona uygulama derslerimizin son saatinde neler konuştuğumuzu ve nasıl bir karara vardığımızı soruyorum. Hasan Ali anımsayamıyor. Katılanlar arasından da anımsayan çıkmıyor.
Kendileriyle son dersi, okulun üst yanındaki parkta söyleşerek yaptığımızı, dersin sonunda, kendilerine yanımda getirdiğim defteri vereceğimi, bu deftere beş yıllık tasarılarını yazmalarını ve beş yılın sonunda 15 Ağustos 1975’te burada toplanmamızı önerdiğimi ve önerimin kabul edildiğini, o deftere herkesin beş yıllık tasarılarını yazdığını anımsatıyorum. Beş yıl sonra, kararlaştırdığımız tarihte Çorum’a, o parka geldiğimi; ancak orada kimseyi göremediğimi, o akşam değerli meslektaşım Günhan Özkan’da kalarak ertesi gün Çorum’dan ayrıldığımı bildirdikten sonra kapağında Çorum İlköğretmen Okulu 1969-1970 Öğretim Yılı VI-A’lılarının Beş Yıllık Tasarıları yazılı olan elimdeki ciltli defteri havaya kaldırıyor, sonra, deftere yazdığım aşağıdaki Önsöz’ü okuyorum:
“Genç Öğretmen Arkadaşlar!
Ülkemizin umudu sizsiniz. Yarınlar sizindir. İşinize, mesleğinize daha yeni kavuşacaksınız. Bu nedenle yarınlara dönük birçok düşlerinizin bulunması olağandır. Düşlerinizi gerçeklere dayayacağınıza, kişisel ve toplumumuza dönük ülkülerinizi gerçekleştirme girişimlerinizde sağlam uslamlama yapacağınıza inanıyorum.
Yaşamak, çetin bir savaştır. Toplumun mutluluğunu gerçekleştirme uğraşı içinde yaşamak ise daha da çetin bir savaştır; yılmadan, usanmadan, umutlarınızı yitirmeden çalışmayı, didinmeyi, öğrenmeyi gerektirir. “Yalnızlık” duygusu geliştirmeden, güç birliği yaparak çok ağır sorunları bile omuzlayabilmeniz gerektiğini unutmamalısınız!
Halkımızı ileriye götürecek olan gerçeklerin, “Atatürkçü” anlayışın yanında yer alacağınızı, kişisel mutluluğu, ulusumuzun çoğunluğunun mutluluğunda göreceğinizi umuyorum.
Güzel tasarılarınızı, güzel düşlerinizi yazın bu deftere. Anlaşmamız üzere beş yıllık sürede, koyun gücünüzü ortaya. 15 Ağustos 1975’te burada buluşalım. Gönlünüzce sağlık, mutluluk ve başarılar sizin olsun. Rasim Bakırcı-Meslek Dersleri Öğretmeni, Çorum, 22 Haziran 1970
Bu sınıf öğrencilerinin yarıya yakınının gündüzlü oluşunu, bunların çocukluktan yeni kurtulduklarını, daha da önemlisi, iletişimi sürdürmedikçe böylesi birlikteliklerin sağlanamayacağını hesaba katmadığımı itiraf etmeliyim. Toplantıdan sonra Hasan Ali, toplantı sonrasında, daha sonra iletmek üzere bu defteri istemesi üzerine defteri kendisine veriyorum, bir yıl sonra da bana iletiyor.
Kırk Yıl Dindirilemeyen İç Ses
Kırk yıl kadar önce, Çorum İlköğretmen Okulu’nda öğrenci olanların çoğu ilkokul öğretmeni olarak çalışmış, kimisi de eğitim enstitülerinin değişik bölümlerinde öğrenim görmüşler. Tümü çoluk çocuk, torun torba sahibi olmuş. Tama yakını emekliliğini yaşıyor.
Bunlar, mayıs sonunun üç gününü kimi öğretmenleriyle birlikte geçirmek için büyük bir kentin yakınındaki otelde bir araya geliyorlar. Ben de aralarında bulunuyorum. Kentin gezilecek, görülecek yerlerini gezip görmenin tadını çıkarmışız, öğretmen-öğrenci, birlikte. Son akşam da yiyip içiyor; şarkılar, türküler dinliyor, kimi de mikrofona sarılarak geçmişten belleğimizde kalan acı-tatlı anılarımızı ve o anki duygularımızı dile getiriyoruz.
Yatma saati geldiğinde, asansörlerle otelin üst katındaki yatak odalarına çıkarken, benimle birlikte asansörden inen eğitim müfettişi öğrencim, “Öğretmenim! Size bir şey anlatmak istiyorum, izin verirseniz.” diyor. Eşi de yanında. Ben, “Buyur, anlat!” diyerek, bir kenara çekilirken, müfettişin eşi, kolunu çekiştirip bana duyurmama çabasıyla kocasına, “Öğretmenimizi rahatsız etme, bu saatte,” diyor. Ancak müfettiş, konuşmakta kararlı görünüyor. Kolunu eşinin elinden kurtarıp yanıma geliyor. Arkasından, ister istemez, eşi de. Müfettiş öğrencim, heyecanlı görünüyor. Hemen söze başlıyor:
“Öğretmenim, ben, Çorum İlköğretmen Okulu’nda, bir dersin sınavına girmemek için hastaneden bir rapor almıştım. Siz, bizim kat müdür yardımcımızdınız. Korku içinde odanıza girmiştim, raporu vermek için. Hasta olmadığım halde rapor aldığımı anlayacak, yalanımı yakalayacaksınız, diye ödüm kopuyordu. Raporu size güçlükle uzatarak, ‘Bir rapor getirdim, öğretmenim!’ dedim. Siz, raporu aldınız ve ‘Peki kuzum. Geçmiş olsun!’ dediniz. Beni böyle karşıladığınız için şaşkındım. Hızla odanızdan çıkınca derin bir soluk almıştım. Ancak başvurduğum sahteciliğin yarattığı sıkıntı, bütün canlılığı ile içimde duruyordu. Hasta olmadığım halde, ‘Hastayım.’ diye bir rapor getirmiştim size. Siz ise bana ‘Hastaya benzemiyorsun.’ gibi bir söz bile söylememiş, üstelik çok iyi karşılamıştınız, beni. Biliyor musunuz, o davranışımın oluşturduğu sıkıntıyı şu ana dek içimde yaşayageldim. Siz, Gazi’de öğretmenken, sizinle birkaç kez karşılaşıp konuşmuştuk. Her seferinde, bunu size anlatıp çektiğim sıkıntıdan kurtulmak istediğim halde, bunu size anlatmaya bir türlü cesaret edememiştim. Bu akşam, bunu size anlatıp bu acıdan artık kurtulmaya karar verdim ve sonunda başardım işte, öğretmenim! Beni dinlediğiniz için size çok teşekkür ediyorum! Şu anda, omzumdan büyük bir ağırlığı atmış oldum.”
“Çok iyi ettin de anlattın. Keşke bunu çok daha önce anlatıp rahatlasaydın. Geç de olsa kurtuldun ya o sıkıntıdan, unut gitsin artık, o olayı.” diyorum, öğrencime.
Öğrencim, sonunda başarabilmişti söz konusu sıkıntısından kurtulmayı. Benim sözümden sonra, bir kez daha, “Öğretmenim! Ben size hasta olmadığım halde, hastalık raporu getirmiştim. Sizse beni çok iyi karşılamakla kalmamış, bir de ‘Geçmiş olsun, kuzum!’ demiştiniz, bana. O davranışınızı her anımsadığımda, o gün içimde duyduğum acıyı yeniden yaşıyordum,” diyor.
Öğrencim, aynı sözü, yeniden yinelemeye hazırlanıyordu ki eşi, kocasının kolunu bu kez, açıkça çekiştirerek, “Tamam; söyledin, kurtuldun işte! Öğretmenimizi daha fazla rahatsız etmeyelim.” diyor. Ancak öğrencim, yıllarca içinde taşıdığı o acının oluşturduğu tüm izleri söküp atmak istiyor. O nedenle eşinin uyarısına aldırmadan, son sözünü bir daha yineliyor.
Eşine dönüp, rahatsız olmadığımı; kendisinin de rahat olmasını söylüyor ve ekliyorum: “Öğrencim, geç de olsa, iyi ki anlattı bu olayı ve çektiği sıkıntıdan kurtardı kendisini.” diyorum.
Müfettiş, yine eşinin zorlamasıyla yanımdan ayrılırken, “Öğretmenim! Elinizi öpmek istiyorum!” diye ısrar etmeye başlıyor, bu kez. El öptürmekten hoşlanmadığım için, “Gel, ben seni öpeyim.” diyerek öğrencimi sımsıkı kucaklayınca, öğrencimin daha rahat soluk aldığını duyumsuyorum.
Müfettişin eşinin de elini sıkıyor ve iyi geceler dileklerimizi iletiyoruz, birbirimize.
Her anımsadığında onu sarsıp duran, vicdanının sesi idi.
Artvin Kültür ve Dayanışma Derneği Plaket Veriyor
14 Nisan 2011’de Ankara’da bir hafta süren Artvin şenlikleri düzenleniyor. Addaşım Rasim Yılmaz, Güner Yalçın’la birlikte kitaplarını imzaladıkları Mavi Kara Yayınları adını taşıyan stantta bana da bir masa ayırıyorlar ve ben de orada çocuk kitaplarımı imzalıyorum. Çocuk ve Ergende Ruh Sağlığı ile Rehberlik ve Psikolojik Danışma adlı kitaplarımı da meraklılarına tanıtıyorum.
Pek çok Artvinliye çocuk kitaplarımı imzalıyor, birçoklarıyla da ilk kez tanışıyorum. Yerdeşim değerli araştırmacı, derlemeci yazar Sevgi Şenol’la da ilk kez orada tanışıyorum.
Orada iki ayrı sevinç daha yaşıyorum. Aldıkları itapları imzalatanlar arasında bir Bey, kendisinin emniyet müdürü olduğunu belirttikten sonra beni yanındaki eşiyle tanıştırıyor. Eşi, üniversitede benim Rehberlik ve Psikolojik Danışma adlı kitabımı ders kitabı olarak okuduklarını söylüyor. Bey, bana kartını vererek istediğim zaman bekleyeceğini belirterek beni derecesiz mutlu ediyor.
Bu tarihten iki hafta önce bir gece yarısı da İlkokul öğretmenim Ahmet Üstündağ’ın oğlu Tekin arıyor. Artvin Kültür ve Dayanışma Derneği’nin Yönetim Kurulu üyesi olduğunu, beni yönetim adına aradığını söylüyor. Derneğin, Artvin şenliği sırasında Artvinliler olarak Rasim Bakırcıoğlu’na, Türkiye’de en çok halk şiiri yazmış olan ünlü halk şairi Osman Kaya’ya ve eğitimci şair Kâzım Ertürk’e birer plaket vermeyi kararlaştırdığını bildiriyor. Şenliğin ilk gününde Rasim Yılmaz’ın sunuculuk yaptığı mini bir törende dernek başkanı plaketlerimizi veriyor.
Ardından Artvin’in önde gelen gazetecisi Sami Özçelik, bizimle söyleşi yapıyor, çekimler gerçekleştiriyor. Bunların haberini gazetesinde, çekimini de Mavi Karadeniz TV’de yayımlatıyor.
Gecenin geç saatinde yatmaya gitmek üzere asansöre eğitim müfettişi (öğrencim) A. Y. B. ve eşi ile birlikte biniyoruz. Asansörden inip odama yöneldiğimde B., “Hocam!” diye sesleniyor. Döndüğümde, “Size bir şey anlatmak istiyorum.” diyor. “Tabii, buyur, anlat!” diyorum. Anlatmaya başlıyor ve yinelemeyi sürdürüyor. Sonunda eşi kolundan tutup adeta sürükleyerek ayırabiliyor Ahmet’i yanımdan. Öyle sanıyorum ki bu olayı anlatmasını sağlayacak kadar içememiş olsaydı, o gün de anlatamayabilirdi, kırk yıl çektiği bu acıyı.
Ansiklopedik Sözlük Göz Zonasına Yakalanmama Yol Açıyor
Ekim 2012’de Anı Yayıncılık’ta 1064 sayfalık Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğümün yazımını Foça’da, on yıl süren ve çoğu kez zamanı unutarak geceli gündüzlü çalışma sonunda tamamlıyorum. Basımı sırasında son gözden geçirmeyi bitirmeme ramak kala sağ kaşımın üstünde gece uyutmayan şiddette bir ağrı başlıyor, sağ gözüm kan çanağına dönüşüyor; ardından da burnumun sağ yanı kıpkızıl yara oluyor.
Foça Devlet Hastanesi’nde ak saçlı bir cilt uzmanı doktor, bunun zona olduğunu anlayamıyor. Gönderildiğim Menemen Devlet Hastanesi’nde genç bir uzman, gözüme bakar bakmaz bunun zona olduğunu söylüyor ve göz doktoru Burcu Hanım gözümün tedavisine başlıyor. Burcu Hanım, benim için eşsiz değerdeki çabasıyla gözümün tedavisini üç yılda tamamlanabiliyor.
Sözlük basılıp bana ulaştığında, özenli emekleriyle gözümü iyileştiren Burcu Hanım, kendisine sunduğum sözlüğün iç kapağındaki yazımı okuyunca, “Şimdi ağlayabilirim.” diyor. Zona yüzünden sağ gözümdeki kataraktı aldıramadığım için o gözüm hiç görmez oluyor. Tedavi bittiğinde, Burcu Hanım, kataraktı şimdi alabileceğini söylüyor. Bunu duyan Arel Üniversitesi’nde Yad. Doç. Dr. olarak çalışmakta olan kızım Nesrin, “Baba, diyor, bu yaz kurslardan çok para aldım. Gözüne en iyi merceği taktırmak istiyorum.” Burcu Hanım’a, dışarıdan alınacak bir merceği takıp takamayacağını soruyorum; ancak dışarıdan mercek kabul edemediklerini söyleyince bu ameliyatı, özel bir doktora yaptırıyorum.
Aylar sonra Burcu Hanım, bana telefon ederek asker olan eşinin Ankara’ya tayin edilmesi nedeniyle kendisinin de oraya gideceğini göz ameliyatımı yaptırıp yaptırmadığımı soruyor. İlgilerine teşekkürlerimi sunduktan sonra konuyu anlatıyor ve kendisine yeni yerinde sağlıklı, iyi çalışmalar diliyorum.
Bu sözlüğün Ekim 2016’da 1737 sayfalık geliştirilmiş 2. baskısı yayımlanıyor.
Aynı yayınevinin isteği üzerine hazırladığım, Türk ve Dünya Eğitimcileri adlı çalışmam da 2021’de e kitap olarak çıkıyor.
Fotoğrafçılık Kursunun Sağladığı Dostluklar
Can dostlarım Feryal Cengiz ve Birgül Nalbantoğlu’yla, nasıl katıldığımı anımsayamadığım, Diş Hekimi Fuat Özgürer’in açtığı fotoğrafçılık kursunda tanışıyorum. Özgürer, bilişsel ilgi ve yeteneği duygusal yeteneğinin çok önünde olan ve fotoğrafçılığa gönül veren bir hekim. Yetişkin eğitimiyle ilgili bilinci yeterli olmasa da sayısı on beşi bulan kursu başarıyla yürütüyor.
Önce, belleğe ve yinelemelere dayalı olarak verdiği kuramsal bilgilerden sonra kuşluk vakti ve ikindi saatlerinde uygulamaları başlatıyor. Benim, argo deyimle takoz derekesine düşmüş bir makinem var. Yepyeni makinelerden habersiz olarak katıldığım ve henüz kimseyi tanımadığım ilk çekim gününde benim makinemin bir işe yaramadığını anladığım bir anda bir kadın yaklaşıyor yanıma ve “Hocam, isterseniz benim makinemle çekim denemeleri yapabilirsiniz.” diyor. Bu yaklaşımı ile bu kadın, gönlümü fethediyor. O saatten sonra bu kişinin edebiyat öğretmeni olan Birgül Nalbantoğlu olduğunu öğreniyorum.
Nalbantoğlu’yla ilişkim, edebiyata ilgimin etkisiyle de olmalı, gittikçe içten bir arkadaşlığa dönüşüyor. Zamanla aile dostumuz oluyor, belleği şiir deposu olan Birgül Hanım. Gelmelerimiz gitmelerimiz, söyleşilerimiz hız kazanıyor. Şiirlerimi inceletmekle kalmıyor, Eski Bahçeler adıyla bastırdığım şiir kitabımın arka sayfasındaki yorumu da Nalbantoğlu yazıyor. Üç kez, sınıflarına çağırıyor ve benim öğrencileriyle konuşmamı, bir de arkadaşı Elif Hanım’la birlikte 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla Anadolu Lisesi salonunda öğrencilere yönelik konuşma yapmamı sağlıyor.
Daha sonra Özgürer’le Nalbantoğlu’nun birlikte başlattıkları senaryo yazımına çağrılıyorum. Bir süre de bu ilginç çalışmayı sürdürüyoruz, üçümüz.
Aynı kurs, bir de çok başarılı bir avukat olan Feryal Cengiz gibi bir dost kazandırıyor bana. Cengiz de özelimizi bile birbirimizle paylaşabilecek boyutta yakın olduğum, varlığı ve içtenliği ile mutluluk duyduğum bir kişi oluyor benim için. Feryal Hanım da “İvedi görüşmem gerekiyor seninle; atlayıp gelmeni bekliyorum.” dediğimde koşup geleceğine inandığım genç bir dostumdur.
Bunların dışında matematik öğretmeni Mehmet Akyürek, genç hemşire Meliha İpek gibi içten arkadaşlar da kazandırıyor, bu kurs bana.
Siz Siz Olun, Yeterince Uyumadan Araba Kullanmayın
Uzun bir süre ciddi rahatsızlıklarla boğuştuğu süre içinde Elif’in özverili bakımıyla yaşamını zorlukla sürdüren dayımın karısı yengemi yitirdiğimizi Himmet’ten öğrenir öğrenmez, Bursa’ya ulaşıyoruz. Bursa yazın en sıcak günlerini yaşıyor. Ev, sıcak mı sıcak. Gelen giden eksik olmuyor. Gecenin geç saatinde yatıyoruz. Ancak sıcaktan bir türlü uyuyamıyorum. Ertesi gün yalnız başıma Foça’ya döneceğim. Uzun süre canlı tutmak için uğraşıp durduğum çimler, çiçekler ve ağaçlar, yazın sıcağında kurumasın, istiyorum.
Uykusuz sabahın devamında yine gelmeler gitmeler sürerken saat 13 30’a geliyor. Ben o saatte arabamla yola çıkıyorum; karanlık basmadan Foça’ya ulaşmak istiyorum. Yolda uykusuzluk sıkıştırdıkça sıkıştırıyor. Bergama’yı geride bırakıp İzmir-Çanakkale yolu kavşağında, ışıklarda duruyorum. Daha doğrusu durduğumu sanıyorum. Çok geçmeden, korkunç bir çarpma sesiyle sola savruluyorum. Direksiyondan fırlayan hava yastığı öylesine sert çarpıyor ki göğsüme, soluk almak isteyince alamadığımı anlıyor ve galiba yaşamın son anındayım, diye bir düşünce geçiyor belleğimden.
Ardından bir daha deniyorum soluk almayı ve güçlükle de olsa soluk alınca rahatlıyorum. Kendime geldiğimde yolun kenarına savrulan arabamdan çıkmak üzere kapıyı açıp dışarı çıktığımda, olayı görüp yanıma koşanlardan biri, kolumdan tutarak “Oturun!” diyor, oturuyorum. Arabamın ön sol yanının göçtüğünü görüyorum. İzmir-Çanakkale yönüne baktığımda biraz ileride bir kamyonun durduğunu görüyorum.
Anlıyorum ki ben durduğumu sandığımda frene iyi basmadığım için arabam, ağır ağır ana yola inmiş ve İzmir yönünden gelen ve yol kendisinin olan sürücünün kamyonu benim yola girmekte olan arabama çarpmış ve sola savrulmuşuz. Az sonra polis geliyor. Arabayı görünce bana soruyor: “Kemeriniz bağlı mıydı?” “Evet!” deyince, polis, “Eğer kemeriniz bağlı olmasaydı, bu arabadan sağ çıkamazdınız.” diyor.
“Nasılsınız?” diye soranlara iyi olduğumu söylüyorum; ancak sol ayak dirseğimi çarpmam yüzünden, balon gibi şiştiğini görüyorum. Beni ve kamyonun şoförünü Bergama Polis Karakolu’na götürüyor, ifademizi alıyorlar. Ardından götürüldüğüm hastanede nöbetçi doktur Hanım muayene ediyor, sol bacağımı alçıya aldırıyor. Benim sağlık durumumun iyi olduğu belirlendikten sonra kamyon şoförü serbest bırakılıyor.
Ardından Yılmaz Mızrak’ı arayarak durumumu bildiriyor ve gelip beni Foça’ya götürmesini istiyorum. Beni alması için rahmetli Ercan Dirikan’ı gönderiyor. Ercan Bey’le gecenin bir saatinde Foça’ya varıyoruz. Yılmaz, kendilerinde kalmamı istiyorsa da iyi olduğumu belirterek evimde kalmak istediğimi söylüyorum. Ondan sonra İstanbul’daki çocuklarımı arıyor ve geçirdiğim kazayı anlatıyor ve iyi olduğumu, Bursa’ya kazadan söz etmemelerini bildiriyorum. Kontrol için yine Ercan Bey’le bir kez daha Bergama Hastanesi’ne gitmek zorunda kalıyoruz.
Pert olmuş arabamın götürüldüğü İzmir’deki Opel servisine on beş gün sonra gittiğimde, arabamın öbür üç kapısının açılmadığını görüyorum. Böylece ölümcül bir kazadan sağ kurtulmanın sevincini yaşıyorum. Bütün sürücülere, “Siz siz olun, uykunuzu almadan asla araba kullanmayın.” diyorum.
Gazili Öğrencilerimin Onur Konuğu Oluyorum
Gazi Eğitimliler Sitesinin yöneticisi, Eğitim Bölümü’nden girişimci öğrencim Nalan Karataş Ceyhan, bana haber vermeden, Denizli’deki toplantılarında onur konuğu olduğumu duyuruyor, arkadaşlarına. Daha önceki toplantılara katılmamış öğretmenleri olarak bu “emrivaki” nedeniyle katılmak zorunda kalıyorum, bu toplantıya. Orada benzersiz bir üç gün geçiriyorum, Gazili öğrencilerimle. Nalan Karataş Ceyhan, Mehmet Yıldızlar gibi çok azı derslerimdeki sorularıma karşılık vermede sürekli etkin olmayı yeğleyenleri de Hasan Güleryüz gibi uzak duranları da suskun öğrencilerimi de tek tek kucaklıyorum. Her birinden, beklediğimin çok üstünde bir ilgi ve sevgi görüyorum.
Aralarına vardığımda uzaktan göz göze gediğimiz Yıldızlar, yanıma yaklaştığında, “Elinizi öpeceğim Hocam!” diyerek elime sarılınca öptürmek istemeyip ben kendisini öpmek istesem de zorla elimi öptükten sonra kendisini öpmeme yol veriyor. Gece bir araya toplandığımızda, Denizlili ve toplantıyı yöneten Bekir Kar bir yanımda, Yıldızlar, öbür yanımda oturuyor ve bir ara da Yıldızlar, Doç. Dr. olarak yazıp öğrencilerine okuttuğu Öğretim İlke adlı kitabının 4. Baskısını imzalıyor, öğretmenine.
Güleryüz, daha sonra yeni duygu ve düşünceleriyle de genişletip Soylu’nun hazırladığı videonun altına koyduğu yazısının büyük bölümünü orada arkadaşlarına sunarak beni fazlasıyla duygulandırıyor. O yetmiyor, sazının ustalığı yanında bir de başta beni ve bütün izleyenleri gülmekten kırıp geçiren öykünmeciliğini sergiliyor.
Denizli gezisinde önemli bir üretim merkezindeki havuz başında öğrencilerimle otururken Selma Parıltı Moza, elinde iki poşetle yanıma geliyor ve poşetin birini bana uzatarak “Öğretmenim! Eşime ve size birer gömlek aldım.” diyor. Bir an ne diyeceğimi bilemiyorum. Sonra “Neden zahmet ettin! Çok teşekkür ederim.” diyebiliyorum.
Her gün yaptığımız geziler sırasında bir yerden bir başka yere yürümeler sırasında, bir öğrencimin ya da eşinin yanına yaklaşıyor ve onların halini hatırını soruyorum. Gezi sırasında birlikte birçok fotoğraf çektiriyoruz.
Üçüncü günün sonunda ayrılık başlıyor. Bekir Kar, beni İzmir’e dönecek olan Nurdan Aytekin Kurhan ve eşi Savcı Bey’in arabasıyla göndermek istediğini söylüyor ve yanındaki Nurdan, “Buyurun Hocam, İzmir’e birlikte gideceğiz.” diyor. Üç gün boyunca kendisinin sıcak ilgisini gördüğüm Savcı Bey ve Nurdan’la İzmir’e doğru yola koyuluyoruz. Savcı Bey, bir süre sonra güzel bir yerde arabayı durduruyor ve “Hocam, burada çok güzel kebap yapılıyor. Öğle yemeğini burada yiyelim.” diyor. Üçer üçer gelen şişleri bitirdikçe yenileri gelen lezzetli şişlerle karnımızı doyurarak İzmir’e iniyoruz. Savcı Bey, beni evime dek götürmek istediğini söylüyor. Teşekkür ederek beni Foça’ya giden minibüslerin durağına bırakmasını, oradan rahatlıkla Foça’ya gidebileceğimi belirtiyor ve öyle yapmalarını sağlıyorum. Bu yolla onların bir de geri gelme zahmetine girmelerini engelliyorum. (27-29 Nisan 2014)
Kuran Kursu Öğrencileriyle Geçen Saatler
Ankara’da Kitap Fuarında Özlem Yayınevi standında çocuk kitaplarımı imzalamakta olduğumu duyan, Etlik Dershanesi’nde bir yıl üniversiteye hazırlık sınıfında Türk Dili ve Edebiyatı dersine girdiğim Mülkiye, beni devam ettiği Kuran Kursu’na davet ediyor. Orada çok değerli hocalarıyla tanıştırıyor. Gösterdikleri yere oturduğumda, önümdeki masanın üzerinde Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü’mü görüyor ve çok şaşırıyorum. Bir öğle sonunu bir sınıf dolusu, çoktan çoluk çocuğa karışmış kadın öğrenciler ve onların kadın öğretmenleriyle birlikte geçirdiğim bu yerdeki duygularımı, daha sonra yayımladığım şu yazımla dile getiriyorum:
“Hatıran yeter bana, uzakta kal sevgilim!”
Niçin uzakta kalsın sevgili? Eğer sevgili gerçek sevgili ise, sevgi de gerçek sevgiyse, “Hatıran yetmez bana, uzakta kalma sevgilim!” demek gerekmez miydi? Yakınlaştırıcı duyguydu sevgi. Seven, sevdiğini yanında, yakınında istemeliydi.
Ben, hem bir kişi hem de bir öğretmen olarak hep yaşamın özü, omurgası olarak gördüm bu duyguyu. Öğrencilerimin yüreklerinde sevgiye; bilinçlerinde, insanı zor erişilen yüceliklere taşıyan değerlere yer açmaları için uğraştım onca yıl, bu yolda ne denli başarılı olduğumu bilemesem de. Aradan birkaç on yıl geçmiş, sayıları kim bilir kaç bini bulmuş olan öğrencilerime ilişkin anılarım çoktan küllenmişken ummadığım, beklemediğim zamanlarda, beklemediğim şeyler oluyordu.
Uzun zamanlar ötesinde, çok önemsediğim sevginin yüreklere; insanlık değerlerinin de bilinçlere yerleşmesi için uğraşıp duruyordum ya, şimdi, işte onların, gürül gürül birer kaynak olarak bana doğru aktığını görmeye başlamıştım. Kimi gözleriyle, kimi sesleriyle, kimi de tümceleriyle iletiyordu, onlarca yıl öncesinin etkileriyle yeşertip büyüttükleri o inanılmaz güzellikteki duygu ve düşüncelerini. Tarifsiz sevince boğuyorlardı beni, bu dönüşleriyle.
Zaman acımasızlığının de ötesinde, bağışlamasızdı. Sizin büyük umutlarla, bin bir emekle yeşerttiklerinizi, ağır ağır kemirir, bir süre sonra da yerinde yeller estirirdi. Bunun çok örneği vardı.
Onun için böyle bir beklentiye (geriye dönüş beklentisine) hiç kapılmadım. Ancak, bir şeye hep inandım: İnsan tükenmezdi; kimse tüketemezdi insanı. İşte bu inançla güçlendirici, yüceltici olduğuna inandığım duygu ve düşüncelerimi her fırsatta öğrencilerine iletmeye çalıştım. İlke edindiğim sınırlar içinde, öğrencilerime yönelik iletişim kanallarımı hep açık tuttum.
Bunu, her türlü kişisel beklentinin dışında ve üstünde, birincil görev bildim. Bana göre insanı insana; canlı, cansız bütün varlıklara yakınlaştıran o tek duyguyla ve insanlık değerleriyle buluşturma görevi en çok, öğretmenin omuzlarındaydı. Bu nedenle tüm zamanlarda, öğrencilerimi bu duygu ve değerlerle buluşturmanın yollarını aradım.
Ektiğimi biçmenin sevinci bir başkaydı elbette. Büyük zaferler kazanmış bir komutanın duyguları, öğrencilerimin şimdi bana yaşatmakta olduğu sevincin yanında hiç kalırdı.
Ankara’da, bu türden birlikteliklerim çok olmuştu öğrencilerimle. Bir ay kadar önce gittiğimde de yinelenip paylaşıldı, o duygu ve düşünceler.
Bana, bu çok özel duyguları, son Ankara ziyaretim sırasında bir kez de birkaç on yıl önce, yalnızca bir yıl öğretmenliklerini yaptığımı kendilerinden öğrendiğim iki kadın öğrencim yaşattı. Bu gençlerin, benim kimi duygu, düşünce ve davranışlarımdan etkilenmiş ve kişisel dünyalarında bana oldukça geniş bir yer açmış oldukları anlaşılıyordu. Belli ki o duygu, düşünce ve davranışlarım, onların duygu, düşünce ve davranışlarında önemli bir harç işlevi görmüştü. Öyle bir harç ki bu, zamana meydan okumuş, kendisinden kıymık bile kopartılmasına izin vermemişti.
Bu kişiler, pek çok insanın özleyip de bir türlü edinemediği, yaman bir donanıma sahiptiler. Benim koyduğum harcın da güçlü bir etkisi olduğu açıktı ya da o harcı onlar, öyle algılamışlardı. Ancak onlar, gerçekte, yaşadıkları çilelerin ve o çileler karşısında gösterdikleri inançlı direnişin göz kamaştırıcı simgeleriydiler.
Evet; bu gençler, öğretmenleri olarak bana, değme kişinin yaşama olanağı bulamadığı, dorukları görünmeyen insanca duygular yaşattılar. Bir şey daha yaptılar bu gençler: Benim duygu ve düşüncelerimi; kendilerinin, bana yönelik duygu ve düşüncelerini, yalnız kendi başlarına paylaşmadılar. Feyz aldıkları değerli bir kişi olan kurs öğretmenleriyle, o feyzden yararlanan başka kişilerle ve dünya güzeli çocuklarıyla da paylaşmışlar.
Bu iki öğrencim sayesinde benim bir öğlenden sonraki saatlerim, kum fırtınalarından göz gözü görmeyen çöl ortasındaki eşsiz bir vahada geçti. Bu vaha, bütün o toz dumanın etkisinden uzaktı ve insana ilişkin ne denli güzellikler varsa, onları içeriyordu. Orada bulunan öbür yetişkin öğrenciler de pek çok ortak duygu ve düşüncede, bütün bir insanlığın şimdiye dek ortaya koyduğu değerlerin anlam ve öneminde buluştular. Onunla da kalmadılar; insanoğluna yaraşır bir dünyayı düşlediler benimle birlikte.
Gözlerindeki ışıkla, yüreklerindeki inançla, cümle âleme, insanlığın güzel günler göreceğini duyurdular. Bu mutlulukla vedalaştım o güzel insanlarla.
Vedalaştım; ama geçen yıl Denizli’de kalan gönlüm, bu yıl da Ankara’da kalmıştı. (29 Mart 2015’, Facebook)
Bu yazımın altındaki pek çok yorumdan biri:
Mustafa Yıldırım (Erzurum K. K. Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nden öğrencim): Ne mutlu o öğrencilere ki böyle yüce değerlere sahip bir öğretmenleri olmuş. Ve o öğretmen onları böyle güzel insanlar olarak yetiştirmiş. Gene ne mutlu o öğretmene ki böyle değer bilir öğrencileri olmuş.
Sizinle, öğretmen oluşumdan yıllar sonra Ankara’da eski Meclis Binası’nın önünde karşılaşmıştık. Ayak üstü özlem giderdik. Beni öpüp ayrıldınız. Birkaç adım uzaklaşınca geri döndünüz ve “Gel seni bir kez daha öpeyim.” dediniz. Benim için ne bulunmaz bir ödüldü bu! Hiç unutmuyorum. En içten saygılarımla ellerinizden öpüyorum.
Foça’ya Gelen Öğrencilerim
Öğrencilerimin yetişmelerinde payıma düşeni en iyi biçimde yapmayı birincil iş olarak görmem olmalı, onlarca yıl sonra öğrencilerimin bana eşsiz mutluluklar yaşatmalarının nedeni. Binlerce öğrencim, kırk, elli, altmış yıl sonra Internet aracılığı ile beni buluyor ve yetişmelerinde gösterdiğim çabayı, belleklerinde sakladıkları sözlerimi dile getiriyorlar.
Foçalı yıllarımda Prof. Dr. Mualla Bilgin Aksu, Rıza Nebioğlu, Hasan Güleryüz, Ayhan Altay, Turan-Yüksel Akpınar, Osman Kolağası, Yahya Türkeli, Selma Varan, Dr. Selma Parıltı Moza, Prof. Dr. Cahit Helvacı ve adları aklıma gelmeyip çalışma odamda çekilmiş resimleri fotoğraf galerimde bulunan öğrencilerim, oturduğum bu yere dek gelme duyarlığını gösteriyorlar.
Mualla, eşiyle birlikte geliyor ve üç gün konuğum oluyor. Okulu bitirmesi sonrasında Ankara’da da özel günlerde görüşmemizi hiç aksatmıyor. Biz de ziyaretine karşılık olarak onların evine gidiyoruz ve anne baba ve kardeşleriyle de tanışıyoruz. Böyle başlayan öğrenci-öğretmen dostluğumuz, aralıksız sürüyor.
Öğrencilerim Yazdıkları Kitaplarını getiriyor ya da Gönderiyorlar
Mehmet Saydur, Bir Tonguç Okulu Gölköy Enstitüsü, İsmail Mahir Efendi, Marko Paşa Gerçeği ve Bir Köy Enstitüsü Penceresinden İş; Ayhan Altay, Esrik, Karasu’dan Erfelek’e ve Koşarken; Hasan Güleryüz, Ceviz Ağacı, Mısır Anne, Çoban Mektupları, Yaratıcı Çocuk Edebiyatı, Doğanın ve Ormanın Büyülü Şarkıları, Dünyayı Değiştiren Çocuklar, Pulur Köy Enstitüsü ve Yavuz Selim İlköğretmen Okunu’nda Yaşayan Pedagoji; Salih Altun, Çünkü Sen Yoktun ve Tutiya Bibi; Osman Çeviksoy, Bebiha; Prof. Dr. Mualla Bilgin Aksu (Hilmi Uysal ve Pakize Türkoğlu ile birlikte yazdığı) Sağlık Ekseniyle Köy Enstitüleri; Turan Akpınar, Ak Yakalı Kara Önlüklüler, Malamat Parkı, Geride Bıraktıklarımız ve Özür Borcu; A. Kadir Dedeoğlu, Sarı Defter; Veli Emektar, Bir Umut Bir İnsan; İsmet Alparslan, Ağrı Üzerine Şiirler, Ağrı Efsaneleri, Üç Otuz Altı (Rubailer), Elveda Demokrasi, Zaman Beni Tanımadı Ayazi-Ayaz Erdem (Hazırlayan İ. Arslan); Seydahmet Soylu, Dünyada Atatürk Anıtları Heykelleri Büstleri Rölyefleri ve Maskları, Dünyada Atatürk Adı, Sözleri ve Yer Adları, Veb Sitelerinde Yer Alan Dünyada Atatürk Konulu Posta Ürünleri, Dünya Şairlerinden Atatürk Şiirleri Antolojisi, Atatürk’ün Söz ve Yazıtları; Prof. Dr. Cahit Helvacı, Genel Jeoloji-Temel Kavramlar- (Çeviri Editörü) adlı yapıtlarını imzalı olarak getiriyor ya da gönderiyor.
Mahmut Bayatlı, başkanlığını da yaptığı Çorum Barosunun açtığı şiir yarışmasında birincilik alan şiirinin yer aldığı ve Baro Başkanlığı döneminde çıkan Çorum Barosu dergilerini gönderiyor.
Foça’da Ayhan Altay ve eşi bir kez de Turan ve Yüksel Akpınar’la birlikte geliyorlar. Rıza Nebioğlu, hem Dikili’ye hem de Foça’ya eşi ve kızı ile birlikte geliyor. Foça’ya gelişinde subay olan oğlunu da getiriyor.
Seydahmet Soylu da “Dünyada Atatürk” Konulu Beş Kitabını Gönderiyor
Soylu, birkaç yıl önce, “Dünyada Atatürk Anıtları, Heykelleri, Büstleri, Rölyefleri ve Maskları”; ardından, “Anıt ve Heykel ve Posta Ürünleri Dışında Dünyada Atatürk Adı, Sözleri ve Yer Adlandırmaları”; sonra da “Web Sitelerinde Yer Alan Dünyada Atatürk Konulu Posta Ürünleri” adlı, görsellerle desteklediği çalışmalarının editörlüğünü yapmamı istiyor. Bunu kabul etmem üzerine bu çalışmalarının haftalarca her tümcesini sesli okuyor, her görseli titizlikle inceliyor, Soylu’nun da hasta yatağında önündeki sayfalarda gerekli düzeltmeleri yapmasını sağlıyorum. Böylece son biçimini verdiğimiz bu çalışmalarını kendi Internet Sitesi’nde yayımlıyor. Bunlarla ilgili bir iki de yazı hazırlamasını istiyor ve onların Eğitişim Dergisi’nde yayımlanmasını sağlıyorum.
Aylar süren bu çalışmalardan sonra onları bu kez kitaplaştırmak istediğini ve onun için de yardımımı istiyor Soylu. O zaman da aynı biçimde bunları kitaba dönüştürme çalışmalarını sürdürüyoruz. İlk üç kitabı yukarıdaki adlarla bastırarak ADD gibi kurumlara karşılıksız olarak dağıtıyor. Sonra “Dünya Şairlerinden Atatürk Şiirleri Antolojisi “ile “Dünya Coğrafyasında Atatürk’ün Söz ve Yazıtları” adlarıyla iki kitap daha hazırlamak istiyor. Bu iki kitabın editörlüğünü de üstlenerek onları da günlerce birlikte sürdürdüğümüz çalışmalar sonucu basıma hazır duruma getiriyoruz ve Soylu onları da bastırarak kitaplarının sayısını beşe çıkarıyor.
Onlardan ilkinin iç kapağına şunları yazıyor: Değerli Hocam Rasim Bakırcıoğlu olmasaydı bu kitaplar da olmazdı. Sonsuz teşekkürlerimle. (06.05.2026)
Soylu, son bir çalışma daha yaptığı haberini iletiyor bana, hasta yatağından. Ona da “Evet” demem üzerine o çalışmasını da e-postama iletiyor.
Ne acıdır ki “Türkiye Coğrafyası Dışında Atatürk’le İlgili Her Şey” adıyla ve “Atatürk ve Uluslararası Kişi, Kurum ve Kuruluşlar” ve “Önder Atatürk, İnsan Atatürk” ana başlıkları altında hazırladığı 80 sayfalık bu çalışmasını yayıma hazır duruma getirmek için karşılıklı çalışma olanağını yitiriyoruz. Soylu, 12 Ağustos 2026’da yaşama direncini yitirerek sonsuzluğa göçüyor. Bu nedenle Soylu’nun son çalışması, boynu bükük kalıyor.
İkram Çınar’la Tanışmam ve Eğitişim Dergisi Yazarlığım
Doç. Doç. İkram Çınar’ın bir telefonuyla istemesi ve benim de kabul etmem üzerine Eğitişim Dergisi’nin Ocak 2016 tarihli 49. sayısından bugüne dek, Ocak 2019 ve Temmuz 2020 tarihli sayıları dışındaki her sayısında yazılarım yayımlanıyor. Ayrıca Ocak 2024 tarih ve 81. sayıdan, Temmuz 2026 tarih ve 91. sayısına dek de “Günlüklerimin Tanıklığında Cılavuz Köy Enstitüsü Yaşantılarım ve Sonrası”, “Cılavuz Köy Enstitüsü Yaşantılarım” kısa adıyla yayımlanıyor.
Dergide yazı yazmaya başladıktan iki yıl sonra Çınar, derginin sürekli yazarı olmamı istiyor. Ondan sonra derginin sürekli yazarları arasında yer alıyorum.
Çınar’ın iki kez, eşi Yazınbilimci Doç. Dr. Minara Aliyeva Çınar ile birlikte evime dek gelme nezaketini göstermesi ve sımsıcak söyleşilerimiz ile dostluğumuzu daha da pekiştiriyoruz. İkram Bey ve Minara Hanım, birçok kitaplarını okumama olanak sağlıyorlar. Bu akademisyenlerin kimi kitapları konusundaki görüşlerimi Eğitişim Dergisi’nde yayımlıyorum. Çınar, bir de bana yönelttiği sorularına verdiğim yanıtları “Rasim Bakırcıoğlu ile uzaktan sohbet” adıyla Eğitişim Dergisi’nin Temmuz 2020 tarihli 67. sayısında yayımlıyor.
Önemli bir konuya daha değinmeliyim: Çınar, bir Etnopedagoji ve Etnoandragoji bilimcisi, aynı zamanda. Bu bağlamda kendisinin, eşinin ve benim de atalarımızın, içinde yaşadığı eskil Atabek Yurdu’nu; bu devletin merkezinin Ahıska olduğunu, bölgenin tarihini, bölgede oluşturulup bize dek ulaşan dil ve eğitim gibi yerel kültür değerlerini, özellikle bu eğitimbilimcisinin soluklu çalışmaları ile ortaya çıkardığı yapıtlardan öğreniyorum. En çok bu yolla bilincine vardığım bu yerel kültür değerlerimizi yazıya geçirmeye çalışıyorum.
Kars Kafkas Üniversitesi Öğretim Üyesi olan İkram Çınar’dan gelen bir telefonda bu dostum, “Hocam, öğrencilerimi Cılavuz’a gezmeye götüreceğim. Sizin okul numaranız kaçtı?” diye soruyor. Numaramın 348 olduğunu söylüyorum. Birkaç gün sonra İkram Bey, oradaki Öğrenci Kayıt Defteri’ndeki fotoğrafımı paylaşıyor benimle.
Dr. Niyazi Altunya’nın Bir Yazısı
Değerli dostum Dr. Niyazi Altunya, eğitimimize, eğitim tarihimize ilişkin art arda çok değerli yapıtlar üreten: beni, güzel sözlerinin altındaki imzasıyla birlikte bu yapıtlarıyla buluşturan bir eğitim bilimcinizdir. Ben ise kendisine ancak dişe dokunur bir çalışmamı iletebilmiş bulunuyorum. Bir çalışmam için bakın neler yazmış, sevgili Altunya:
Bakırcıoğlu’nun Dev Eseri
Pek çok okurun eğitim düşünürü Rasim Bakırcıoğlu’nu tanıdığını biliyorum. Onlardan Bakırcıoğlu’nun dostu, öğrencisi, okuru olanlar vardır.
Sevgili dostum Bakırcıoğlu, 1937’de Aşağı Irmaklar köyünde doğmuş, Kars Cılavuz Köy Enstitüsüne girmiş; ama enstitünün kapanmasıyla burada oluşan Kâzım Karabekir İlköğretmen Okulu’ndan 1956’da mezun olmuş. Köylerde yedi yıl öğretmenlik yaptıktan sonra 1965’te İstanbul Eğitim Enstitüsü’nün hem Türkçe hem Pedagoji (Eğitim) Bölümünü bitirmiş. Çorum İlköğretmen Okulu, Erzurum Eğitim Enstitüsü ile Gazi Yüksek Öğretmen Okulu’nda meslek dersleri (eğitim bilimleri) öğretmenliği, onun da devamı olan Gazi Eğitim Fakültesi’nde aynı dallarda öğretim görevliliği yapmış. Bu arada Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Psikolojik Hizmetler dalında yüksek lisansını tamamlamış. MEB Yayınlar Genel Müdür Başyardımcılığı görevlerinde bulunmuş, sonra fincancı katırlarını ürküttüğü için Ankara Mamak Lisesi felsefe grubu öğretmenliğine verilmiş, kısa süre sonra emekliye ayrılıp tüm zamanını okumaya yazmaya vermiş.
Okumaya, yazmaya doyamayan Bakırcıoğlu dostumuz (dostum diyorum, gücenmez sanırım, benden beş yaş büyük), daha Erzurum yıllarında meslek kitapları yazmaya başlamış, bu arada çocuk kitapları da yazmış ve derlemiş. Ruh Sağlığı ve Rehberlik kitapları defalarca basılmıştır. Emeklilik yıllarında başladığı sözlük çalışmalareı, bu yıl yeni baskısı Ankara Anı Yayıncılık’tan çıkan devasa Ansiklopedik Eğirtim ve Psikoloji Sözlüğü’ne ulaştı. Yılların birikimini ortaya koyan çok büyük emek ürünü bu eser, eğitile ilgilemen herkesin kitaplığında bulunmalı.
Rahmetli Remzi Öncül Hocanın 2000 yılında çıkan iki ciltlik Eğitim ve Eğitim Terimleri Sözlüğü, sadece kavramlardan oluşmuş, kişi, kurum ve kuruluşları kapsam dışı bırakmıştı. Bakırcıoğlu’nun eseri, 1952 yılında yayımlanan İsmail Hakkı Tonguç’un (yazık ki siyasal nedenlerle yazar adı konmamıştır9 düzenlediği Öğretmen Ansiklopedisi’ne Pedagoji Sözlüğü (İstanbul, Bir Yayıncılık,622 s.) ile 1966’da Arif Gelen’in editörlüğünde düzenlenen Eğitim Ansiklopedisi (Ankara, 797 s.) yaklaşımı izlenmiş, çok daha kapsamlı bir çalışmadır.
Bakırcıoğlu’nun 1737 sayfa tutan iki buçuk kiloluk (benim Gazi Eğitim Enstitüsü kitabıma yarım kilo fark atmış) Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü yüzlerce kitap, belge taranıp imbikten geçirilerek ortaya çıkarılmış. Bu eser, okurların yüzlerce kitaba kolayca ulaşmasını da sağlıyor. Genç psikoloji ve eğitim araştırmacılarının yollarını bulabilmek, hatlarını çizebilmek için bu ansiklopedik sözlükten çok yararlanacaklarına eminim.
Foça’da başkalarının sahilin tadını çıkarırken Bakırcıoğlu kim bilir hangi yeni eserlerin planını yapıyordur!.. Seksen yıldır okumaya yazmaya doyamayan dostumun bu emeğini candan kutlarken yeni eserler beklediğimi belirtmekten kendimi alıkoyamıyorum. Haksız mıyım? Dr. Niyazi Altunya (Öğretmen Dünyası, Temmuz 21016, sayı 439)
Öğrencilerim Öğretmenlerini Anlatıyor
Saygıdeğer Öğretmenim!
Sizi özlemle anıyor, dünyanın en güzel çiçeklerini sunarak selamlıyorum. Hep acıların daha kalıcı, kırıcı sözlerin derinden yaralayıcı olduğu söylenegelir ama iyilikleri, özlü sözleri, güzel değerleri ve ana gerçekleri kim yok edebilir ki? Bugüne dek kim başarabilmiş güneşi balçıkla sıvamayı?
Sizinle birlikte yaşadığımız anlamlı ve aydınlık günlerin duygu, düşünce dünyamızda çok özel bir yerinin olduğunu söyleyebilirim. Bahtiyarım ki ben de öğrencilerimden buna benzer sözler işitiyorum. Ne hoş yaşama sevincini paylaşmak !..
Kulaklarınızı “anılar” şarkılarıyla çınlatıyor, saygıyla ellerinizden öpüyorum. Sağlıcakla kalın efendim. Veli Uzar (15 Ocak 2016, Facebook)
Saygıdeğer Öğretmenim!
Sizinle iletişim kurabilmenin de ışıklı bir tadı var. Biçemi ve içeriği size özgü iletiniz, ” Hitit Güneşi” görmüş bir cep aynası benim için.
Özyaşamöykünüzü okudum. İmrendim, esinlendim doğrusu. Koltuklarım kabardı. Dolu dolu geçirilmiş yılların, verimli ve ışıklı bir yaşantının albenili izleri. “İnsanın, insanlaşması” böyle bir şey olsa gerek.
Saygılar sunuyorum değerli öğretmenim! Veli Uzar (17 Ocak 2016)
(Sayın Rasim BAKIRCIOĞLU’na…)
İLETİŞİM GÜNEŞİM
Dilim,
İletişim güneşim,
Arı Türkçe’m, kök gözem;
Can damarım, söz varlığım,
Kuşaklardan kuşaklara kan bağım.
Dilim,
Çağlayıp akan nehirim;
Destanım, öyküm, şiirim,
Yazınım, yoldaşım, öz benliğim;
Allı turnam, baş halayım, zeybeğim.
Dilim,
Şarkım, türküm,
Hayda birem; e,e,e bebeğim!
Balözüm, atasözüm, sevincim, tasam;
Bir ünlemden denizleşen ses damlam.
Dilim,
Ekinsel kimliğim;
Sevide, inançta, ince oyada,
Alın terinde, halk bilimde, nakışta…
Sen bendesin, ben sendeyim her çağda
Temel taşım, güzel Türkçe’m, iletişim güneşim.
Veli Uzar
Saygıdeğer öğretmenim!
İlkbaharın ilk gününe, selamlayıp ellerinizden öperek başlamak ne güzel bir şans. Cemre düşürdünüz gönlüme. Ata barı oynadık birlikte. Artvin’imizin doğal güzellikleriyle kucaklaşıverdik. Yürekli, yetkin, onurlu ve değerbilir dostlarıyla ve doğa anayla yaşama durmak; iyiyi, güzeli, doğru olanı, hakkı-hukuku, umudu savunmak, paylaşabilmenin gönencini duymak bahar bayramıydı desem abartmış olmam. Artvin’imizin endemik bitki ve çiçekleriyle selamlıyor, saygılarımı sunuyorum efendim. Veli Uzar (1 Mart 2016, Facebook)
Değerli Öğretmenim,
Çorum İlköğretmen Okulu 1972 mezunuyum. Aynı zamanda Gazi Eğitim Enstitüsü
Türkçe öğretmenliğinden mezun oldum. En son Çorum Atatürk Lisesi edebiyat öğretmenliğinden emekli oldum. Yaklaşık 18 yıldır da emekliyim. Öncelikle söylemeliyim ki sizi güzel duygularla anıyor ve arkadaşlarımız arasında saygı ile yad ediyoruz. Size yine sizinle olan bir anımı yazmak istedim. Dersime girmediniz. Ama buna rağmen beni fark ederdiniz. Saçım uzundu. Hafta başında beni gördünüz ve saçlarımı kestirmemi söylediniz. Kestirmeyi çok istedim ama param yoktu.
Rahmetli babam, belediyede işçiydi. Hiç para veremezdi. Çok zor koşullarda okudum. Bu yüzden saçlarımı kestiremediğim sürece size görünmemeye çalıştım. Ama aynı hafta sonu, yemekhanenin girişindeki lavaboda ellerimi yıkarken aynaya baktım ki lavabo kapısının önünde bana bakıyordunuz. Aynadan göz göze geldik. Ne yapacağımı şaşırdım ama yine dönüp size baktım. “Neden saçını kestirmedin?” dediniz. “Param yoktu, durumumuz iyi değildi.” diyemedim. Eveledim geveledim. Ben öyle konuşurken sağ elinizle sol yanağıma öyle bir şamar attınız ki neye uğradığımı şaşırmıştım. Çok üzülmüştüm; kahrolmuştum. Zira çaresizliğimin cezalandırıldığını düşünmüştüm. Sizin asla bir kusurunuz yoktu elbet ama öylesi bir durumu kendime yapılmış bir haksızlık olarak algılamıştım. Ve o tokadın dışında ben hayatımda kimseden şamar da yemedim. Yıllar geldi geçti, bunu unutmadım. Ama sizi asla kötü bir duyguyla anımsamadım. Bu yazımı da bu duygularıma sığınarak yazdım. Şimdi o güzel ellerinizden öpüyor; sağlık, mutluluk dolu nice güzel yıllar diliyorum.
Aliciğim! Bu yazınla beni can evimden vurduğunu biliyor musun? Okullarda, okulumuzda da tokadın yaygın olduğu o yıllarda Çorum İlköğretmen Okulu’nda 9 yıl içinde yaptığım büyük yanlışlardan biri olarak attığım tokat sayısı, üçü beşi geçmez. Tokat attığımı anımsadığım öbür üç öğrencimden ikisi, bugün senin gibi can ciğer öğrenci dostum ve Facebook’ta arkadaşımdır. Onlara niçin tokat attığımı anımsıyorum. Aslında bağışlanmaz bir yanlış olan bu tokat atma kusurumu, daha önce anlattığım üzere o iki öğrencim de senin gibi haklı gösterecek sözler söyleyerek hoşgörülerini belirtmişlerdi. Ama ben tokat atmaya hiçbir haklı neden gösterilemeyeceği kanısına varmam ve asla bağışlanamaz bir kendine yenilmişlik olduğunu düşünmeye başlamamın üzerinden onlarca yıl geçti. Tokat sayesinde kendine gelip öğretmen olabildiğini söyleyen üçüncü öğrencimle Ankara’da karşılaştığımda şunu söylemiştim: “Tokadın yararlı olduğunu söyleme bana sakın! Keşke bugünkü bilincime ve özgüvenime o zaman da sahip olabilseydim! Kendi özgüvensizliğimi başkasına acı yaşatarak örtmeye kalkışmasaydım keşke!.. Sakın benim yaptığım yanlışı sen yapma; öğrencilerine tokat atma!”
Sevgili Eker! Eğitim şefliği dönemimdi o yıllar. Belli ki öğrencilerin saçının sakalının, kılık kıyafetinin düzeninden sorumlu olduğum yıllarda yaşatmışım sana o acıyı. Bir kez, iki kez söylediğim halde istediğimi yapmayanı tokatlamak hakkımmış gibi davranma yanlışlığıydı, o benim yaptığım. Bu yanlışıma karşın sen, bana herhangi bir olumsuz duygu beslemediğini yazıyorsun. Dahası sana acı yaşatan bana Facebook arkadaşlığı isteği göndermişsin. Söyler misin, bu nasıl bir yüce gönüllülüktür!
Aliciğim! Ben de senin gibi çocukluğunu yoksulluk içinde geçirmiş bir kişiyim. Cılavuz Köy Enstitüsü olmasaydı, okuma olanağım yoktu. Keşke okul müdürü ve öbür yetkililer, “Görevini eksik yapıyorsun!” diye eleştirseydiler de ben sana ve öbür öğrencilere, dayağın bedensel acısından çok, ruhsal acısını yaşatmasaydım. Sana bugünkü bilincim ve duygularımla gönül dolusu sevgilerimi söylüyor, gözlerinden öpüyorum
Öğretmenim! O eylemi, o anımdan ötürü 40 yıllık meslek yaşamımda hiç yapmadım zaten. Bugün ben de 18 yıllık bir emekliyim üstelik. Ve şahsen sizi asla üzmek ve yaralamak için de yazmadım. İçiniz rahat olsun lütfen! Cezayı çoğu kez toplumsal durumlar yaratır. Benimkisi öyle bir şeydi sanırım. Sizin ve benim dışımızda bir şeydi bu sanırım. Sizi gerçekten çok seviyor ve size saygı duyuyorum. Bu hiçbir şeyi değiştirmez. Kendinizi suçlu hissederseniz ben de çok rahatsız olurum. Tekrar ellerinizden öperim.
Aliciğim’ Bende suçluluk duygusu yaratan, senin yazdıkların olmadı. Az da olsa İlkokulda ve Çorum İlköğretmen Okulu’nda attığım tokatların tümü yarattı. Keşke ilkokulda ve Cılavuz’da yediğim birer tokat, beni de senin gibi kimseye asla tokat atmamaya yöneltseydi! Bir keşke daha: Keşke sen de paranın olmaması nedeniyle tıraş olamadığını söyleme cesaretini gösterebilseydin! Keşkelerin hiçbir işe yaramadığını bile bile yazıyorum bunu sana.
Öğretmenim! Bu arada benim de sizden bir istirhamım olacak. 24 Kasım’da Facebook sayfamda paylaştığım ve birincilik alan bir anım var. Okursanız çok mutlu olurum, saygılarımla.
Ali Ekber! Güzel olduğu kadar da insanı derinden sarsan yazını hayranlıkla okudum. Yaşam, böyle bir şey işte. Bazen bir öğretmenin bir tümcesi, öğrencisinin tüm yaşamını etkileyecek kadar güçlü olabiliyor. Senin o öğrencine söylediğin tümce gibi. Bu olay, en usta kurgucuların kurgularından bile etkili, dramatik ve senin anlatımın da sözcüğün tam anlamıyla yetkin. Seni kutluyor ve sormak istiyorum: Bu güçlü kalemin sahibi Ali Ekber, mutlaka yazıyordur. Yazmıyorsa, yarından tezi yok, yazmaya başlamalıdır. O düşlediğin romanı yine de yazabilir ve öğrencinin senin yüreğine düşürdüğü acıyı, bir ölçüde de olsa azaltabilirsin bence. Bu yazdıkların, senin yaşadığın gerçeklik, değil mi?
Öğretmenim, yazımı beğenmeniz beni çok mutlu kıldı. Evet, bu olayı bizzat yaşadım. 2011 yılında da Çorum’da düzenlenen bir yarışmaya bu anımla katıldım. Yazım, 55 eser arasından birinci seçildi. Yazmaya gelince, kısa denemeler yazıyor ve bir dosyada tutuyorum Güncel olaylar ve ülkemizin durumu bizleri ister istemez siyasi içerikli yazmaya zorluyor. Oysa yazılacak o kadar çok yaşanmışlıklar var ki… Ama inanın yazacağım. Güzel günler diliyor, tekrar ellerinizden öpüyorum. Ali Ekber Eker (8.12.2017, Facebook)
Üretken Bir Eğitimci: Rasim Bakırcıoğlu
Rasim Bakırcıoğlu’nun yaşamöyküsü, 1937 yılının mart ayında Artvin’in sınır köylerinin birinde başlıyor. Çetin coğrafya ve iklim koşullarının zorluklarına, yokluk yoksulluk ve bir de altı aylıkken babasız kalma acısı ekleniyor. Acılı, ancak biricik oğlunun güzel geleceğine inanan kararlı bir annenin kucağında büyüyor. Annesinde gördüğü bu yaşam biçimi ile özgüveni yüksek bir çocuk olarak kişiliği şekilleniyor. Başarılı, üretken ve yurtsever bir eğitimci olabilmenin temel taşları, işte bu şartlarda atılıyor.
Rasim Bakırcıoğlu’nun çocukluk yılları, sadece yaşadığı yöre açısından değil; bütünüyle Türkiye ve dünya ulusları açısından da zorlu ve acılı yıllardır.1939 yılında başlayan İkinci Dünya Savaşı’nın ateşi, her yeri yakıp kavurmaya başlamış, dünyanın birçok yerinde milyonlarca insan, özellikle çocuklar yaşamını yitirmiş ya da annesiz babasız, aç ve açıkta kalmışlardır. Türkiye’yi savaşa sokarak bu ateşin ortasına çekme baskıları, dönemin öngörüsü yüksek devlet adamlarının sayesinde ne iyi ki savuşturuldu. Bu şartlar altında, Türkiye’nin kuzeydoğu ucundan, Sovyetler Birliğinin talep ettiği topraklardan, eğitim için yola çıkabilmek, ancak Sebile Hanım gibi cesur bir anneyle olanaklı hale gelebilirdi. Eşini kaybeden Sebile Hanım, acıyı bal eylemiş, oğluyla yaşama tutunmuştu. Annesinin çeşmenin başındaki kadınlara, “Gerekirse yazmamı satacağım ve oğlumu okutacağım.” diye haykırışı, okuma ve öğrenme isteğini artıran önemli bir motivasyon oldu.
Bakırcıoğlu’nun annesinden sonraki en büyük şansı, şüphesiz Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç gibi çağdaş eğitimcilerin öncülüğünde açılan Kars Cılavuz Köy Enstitüsü olmuştur. Bakırcıoğlu, bir söyleşisinde: “Annem her ne kadar yazmasını satmayı göze alsa da eğer köy enstitüsü meşaleleri yanmaya başlamasaydı, oğlunu okutma düşleri gerçeğe dönüşmeyecekti.” diyerek bu gerçeğin altını çizmektedir.
1950-1951 öğretim yılında kaydolduğu Cılavuz Köy Enstitüsü’nü (sonradan İlköğretmen okulunu) ve İstanbul Eğitim Enstitüsü Pedagoji (Eğitim) Bölümü’nü bitiriyor. Öğretmen okulları, eğitim enstitüleri ve üniversitelerdeki öğretmenlik süreci, neredeyse bizim yaşımızı aşıyor. Bu süreçte eğitim, ruh sağlığı, rehberlik ve psikoloji alanında birçok esere imza atıyor. Bunlar arasında Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü, Ruh Sağlığı ve Rehberlik, Rehberlik ve psikolojik Danışma, Çocuk ve Ergende Ruh Sağlığı, İlköğretim Yazım Kılavuzu, ilkokulun 5 Sınıfı için Türkçe Ders kitapları, Türkçe Dilbilgisi kitapları, Anılan ve Kutlanan Belirli Gün ve Haftalar vb. kitaplarını sayabiliriz. Ayrıca yazdığı onlarca çocuk romanı ve öykü kitabını da unutmamak gerekir. Öğretmen Rasim Bakırcıoğlu ile
Yollarımız, 1981-82 öğretim yılında okumaya başladığım Gazi Eğitim Fakültesi Eğitim Bölümü’nde buluştu. Ruh Sağlığı ve Rehberlik ile Sosyal Psikoloji derslerimizin öğretmeniydi. İvriz Köy Enstitüsü ve Gazi pedagoji çıkışlı ve yıllarca öğretmen okullarında meslek dersleri öğretmenliği yapan bir babanın çocuğu olarak öğretmenimde birçok ortak payda görmüştüm. İvriz Köy Enstitüsü yerleşkesinde çocukluğu geçmiş ve öğretmen okulunda okumuş birisiydim. Babamın yaşamöyküsüne benzeyen bir çizgisi vardı. Bu nedenle derslerini dikkatle izliyor ve ondan yararlanmaya özen gösteriyordum. Bilge kişilik yapısı, yüksek özgüveni ve üretkenliği ile hepimizi etkilemekteydi. Derslerinde asla boşluk yaratmıyordu. Rasim Beyin bu tarzını bizler de benimsemiştik. Meslek yaşamımızda bunun epey yararını gördüğümüzü söyleyebilirim. Derslere her zaman hazırlıklı gelmekteydi. Eline aldığı küçük notlarla sakin sakin derslerini işlerdi. Dersleri öğretici nitelikte olurdu. Mutlaka çok şeyler öğrenirdik. Yüksek sesle ders yapmaz, bizler de onu can kulağıyla dinler ve derse katılırdık. Yüksek sesle ders işlemek, Türk eğitim sisteminin henüz aşamadığımız ir sorunu olarak ne yazık ki devam ediyor. Ben bu sorunu aşan öğrencilerden birisi olarak ilk, Bakırcıoğlu öğretmenimi tanıdım. Daha sonraki yıllarda da öğretmen olarak çalıştığım Almanya’daki okullarda gördüm ve öğretmenimi anımsadım. Yıllar sonra 2014 Nisan ayında, arkadaşımız Bekir Kar, bizleri Denizli-Pamukkale’de buluşturdu. Hepimizin ortak arzusu olarak öğretmenimiz Rasim Bakırcıoğlu da onur konuğu olarak toplantımıza katıldı. Hasan Güleryüz arkadaşımızın sazı ve sunumundan sonra öğretmenimizin de konuşmasını istedik. Bunu seve seve kabul etti. “Eğitimcinin emeklisi olmaz.” Sözünü doğrularcasına bize yine elindeki notlarıyla güzel bir konferans verdi. Bu anlamda buluşmamıza bir içerik ve kültürel boyut kazandırdı. Anlaşılan toplanyımıza hazırlıklı gelmişti.
Denizli’de, öğretmenimiz Rasim Bakırcıoğlu’ndan eğitim alanımızla ilgili yeni yeni bilgiler öğrendik. İlgimizden ve sevgimizden çok etkilendiği belliydi. “Beni bu kadar sevdiğinizi bilmiyordum.” dedi. Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü için hazırladığımız anı defterine de duygularını şu şekilde aktardı: “Gazi Eğitim Bölümü öğrencilerime: Bana ‘Bir öğretmeni en çok ne mutlu eder?’ diye sorsanız, derim ki ‘Bir öğretmeni en çok, onurla, gururla taşıdığı insanlık ve öğretmenlik değerlerini, öğrencilerinin daha da yükselterek yaşadıklarına ve yaşattıklarına tanık olmak mutlu eder.’ Beni bu türden bir mutluluğu yaşayan öğretmenlerden biri olarak görüyorum kendimi. Sizleri de burada bulunamayan öğrencilerimin temsilcileri sayıyorum. Dizin içtenliğinizi, yüce gönüllülüğünüzü, duyarlılığınızı biliyordum. Ancak aynı zamanda vefalı öğrencilerim olduğunuzu ise, otuz şu kadar yıl sonra. Bu buluşma dolayısıyla öğrenmiş oldum. Çok sağ olun! Benim için özel bir anlamı olan bu birlikteliği sağlayan, başta Nalancığımla Bekirciğime ve de katkısı olan herkese çok teşekkür ediyorum. Seze paylaştıkça çoğalan sevgilerimi söylemek istiyorum. Ve de sizin varlığınızda bütün öğrencilerime içten sevgilerimi iletiyorum.”
Rasim Bakırcıoğlu öğretmenim, aktif öğretmenlik yaşamının sonunda köşesine çekilmedi. Foça’da sakin bir ortamda yazmaya devam ediyor. Daha çok üretmek için daha çok yaşa! Sağlık ve mutluluk içerisinde ol saygıdeğer öğretmenim! Nalan Karataş Ceyhan-Emekli İlköğretim Müfettişi ve Milli Eğitim Müdürü (Öğretmen Dünyası, Şubat 2018, Sayı 458)
Ceyhan’ın bu yazısı ile Türkmen’in “Öğretmenim Rasim Bakırcıoğlu” başlıklı yazısının yer aldığı Şubat 2018 tarih ve 458 sayılı Öğretmen Dünyası dergisinin kapağının sol alt yanına resmim konulup onun sağına da “Üretken Bir Öğretmen RASİM BAKIRCIOĞLU” yazıldığı görülüyor.
Öğretmenim Rasim Bakırcıoğlu
Yaşamım boyunca ünlü öğretmenlerin öğrencisi olmuş öğretmenlere hep imrendim. “Ne mutlu onlara.” dedim. “Böylesine ünlü, saygın, değerli eğitimcilerin tedrisinden geçmiş, onlarla ilgili anı biriktirmişler.” Bir de ünlü bir öğretmenin ardından onu olumlayan yazılar yazan eğitimciler var. Onlara da hep imrendim. Ve “Niçin benim de hakkında yazı yazabileceğim ün yapmış bir öğretmenim yok?” diye hayıflanıp durdum.
Ben şimdiye dek sadece bir kişinin, Talip Apaydın’ın ardından kısa bir yazı kaleme aldım. Onu da Apaydın’ı yakından tanıdığım, kendisiyle ilgili anılarım olduğu için değil; salt bana anlatmış olduğu fıkramsı bir serzenişi bende kalmasın diye yazmıştım. Ne var ki pek yerinde olmadığı kanısına vardım.
Geçmişe şöyle bir göz attığımda aslında benim de çok ünlü öğretmenlerimin olduğunu; ama ne yazık ki onlarla ilgili anı biriktirecek kadar yeterli süre birliktelik yaşamadığımın ayrımına vardım. Örneğin mektupla öğretimde okurken (Mektupla öğretim, öğrencilere ders notlarının merkezden gönderildiği, ayrıca yazın üç ay süreli yüz yüze eğitim yapıldığı bir dışarıdan okul bitirme uygulamasıdır.) yüz yüze öğretim derslerinde benim de ünlü öğretmenlerim oldu. Mehmet Aydın bunlardan biriydi. En çok da müfettişlik eğitimi sırasında ünlü eğitimcilerden ders almıştık. Niyazi Karasar, Yaşar Baykul, Ömer Peker, Beşir Göğüş, Rasim Bakırcıoğlu, İlhan Akhun, Özgör Demiral, Cavit Binbaşıoğlu, Kenan Okan, Asaf Çalışkaner, Ayşegül Ataman… Bu, her biri alanlarında otorite olan değerlerle ilgili -Rasim Bakırcıoğlu dışında- uzun uzun yazacak kadar anım olmadı. Kısa kısa anılarım oldu ama onlar da bir yazıya konu oluşturabilecek oyluma ulaşmadı.
Aydınlık yazarlarından Mehmet Akkaya, 22 Mart 2017 tarihli yazısında, özetle, “Biri hakkında bir şeyler söyleyecekseniz aramızdan ayrılmasını beklemeyin.” diyor ve yeni tanıştığı Mustafa Cerit adlı emekçinin mücadele dolu devrimci geçmişini hayranlıkla ve övgüyle aktarıyordu okuyucuya.
Akkaya yazısına şöyle bir giriş yapmıştı: “Ölmeden defter tamamlanmaz, iyi mi, kötü mü not verileceği, ancak ömür tamamlanınca belli olur.” derler.
Ama öyleleri vardır ki, on ömre bedeldir hayatları. Kalan ömürlerinde de on kere kusur işleseler dahi, çoktan anıtlaşmışlardır ve o anıtı aşındırmaya yetmez kusurlar.
Böylelerini hayırla anmak, ömürlerinden ışık almak için ölmelerini beklemek, erdeme sırt dönmek gibidir. Yaşarken görmemek ise, büyük gaf olacaktır. “
………
“Ve böyle insanların hayatından hepimiz için öğrenecek koca koca dersler olduğunu anlayınca, bu erdemle okuyucuları buluşturmak için ömrün tükenmesini beklemenin çok, hem de çok büyük haksızlık ve hata olacağını anladım ve bu satırlar çıktı ortaya.”
Haklıydı Akkaya. Birileri hakkında yazı yazmak için niçin onların yaşamdan kopmaları bekleniyordu? Söylenecek sözler, niçin, kişi sağ iken söylenmiyordu?
Bu yazıyı yazmaya, işte bu nedenle karar verdim. Evet, benim de ünlü bir öğretmenim vardı ve ben onun hakkında yazı yazmak için neyi bekliyordum? Ömrünün tükenmesini mi? Ne kadar ayıp! Kişi öldükten sonra yazılacak yazının ölen üzerinde ne gibi bir etkisi olabilir? Övgü dolu bir yazı onu mutlu edebilir mi? Ya da yergi, üzebilir mi? Sonra, kimin ne gibi bir güvencesi olabilir, önce ya da sonra yaşama veda edeceğine ilişkin? Belki de ben önce ölüp gideceğim ve yazmak istediklerim benimle birlikte öbür tarafa gidecek. Kim bilir?
Bakırcıoğlu benim Çorum İlköğretmen Okulu’ndan üç yıllık meslek dersleri öğretmenimdir. Öğretmenlik yaşamımda gösterdiğim olumsuz davranışların tümü kendi yetersizliğimdir; ama olumlu meslek özelliklerimin tümünü ondan aldığımı gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Sakin, sabırlı, disiplinli, planlı, konusuna egemen, yaptığı işin öneminin ayrımında bir öğretmendi. Ders yaparken arada bir elindeki küçük kartonlara yazmış olduğu notlarına bakışından onun karşımıza geçmeden önce bizden daha çok ders çalıştığına tanık olmuşumdur. O gün çok sağlıklı değerlendiremediğimiz bu davranışın öğrenciye verilen değerden kaynaklandığını yıllar sonra kavrayabilmiştik. Bugün okuduğum her kitap ve yazıyla ilgili küçük kartonlara notlar alıyorsam, onun üzerimde bıraktığı etkidendir.
Rasim Bakırcıoğlu aramızdan biriydi ve bize çok yakındı. Öğrenci arkadaşlarımızın birisinin sağlık memuru olan babasının evinde kiracıydı. Yani ulaşılır bir yerdeydi, sanki komşumuzdu. Yıllar sonra düşünüyorum da acaba o sağlık memuru köy enstitülü bir sağlık memuru muydu? Keşke bunu Osman ya da Hakkı Kolağası kardeşlerden birisine sorsaydım.
Hiç sinirlenmezdi. Sanki vücudunun sinir uçları yok gibiydi. Her türlü soruyu anlayışla karşılar, ciddi karşılıklar verirdi. Yıllar sonra müfettişlik eğitimi sırasında Çorum İlköğretmen Okulu’ndan öğrencileri, yüzüne karşı itiraf ettiler: “Hocam, biz aramızda iddiaya girerdik, sizi kızdırabilir miyiz diye, sizin de sinirlenip öğrenci dövebileceğinizi kanıtlamak için. Sonra, sizi kızdırmak için olmadık abuk davranışlar yaparak tepenizi attırdık ve bir öğrenciyle tokat vurmanızı sağladık.” Ben, Rasim Bey’in tepkisini merak ettiğim için onun jest ve mimiklerini izlemiştim. Doğrusu yorumlamakta zorluk çektiğim bir tavır takınmıştı. Normalde gülümseyerek, “Sizi gidi haylazlar sizi!” demesini beklemiştim. Ama o -benim değerlendirmeme göre- yüzünde beliren bulanık bir ifadeyle sanki bu anıdan hiç de mutlu olmadığını anlatmıştı.
Rasim Bakırcıoğlu bir Türkçe sevdalısıydı. Ben onun anlatımlarında kullandığı öz Türkçe sözcükleri alır, kendime mal etmeye çalışırdım. Üzerimizde bu anlamda Türkçe/edebiyat öğretmenlerimizden daha çok etkisi vardı. Hatta daha ileri giderek gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki edebiyatla ilgilenen arkadaşlarımızın asıl edebiyat öğretmeni oydu. Bizim yazınsal kişiliğimize o yön verdi.
Edebiyat öğretmenlerimiz dururken çıkarmış olduğumuz Yaşantılar dergisini o yönetti. Sanırım, Derginin adını koyan da oydu. Bizim dönemden halen okuyup yazmayı sürdüren arkadaşlarımız, kendilerini ilk kez onun rehberliğinde çıkan Yaşantılar dergisinde kendilerini gösterme fırsatı buldular. Bize okumamız gereken kitaplar konusunda da önerilerde bulunurdu. Örneğin Jack London’ın Martin Eden’ini onun önerisiyle okuduğumu anımsıyorum, Varlık dergisiyle onu önerisiyle tanıştığımı biliyorum. Okul çapında düzenlenen öykü ve şiir yarışmalarına onun güdülemesiyle katıldık, derecelere girip gelecek için cesaret ve güven kazandık.
Edebiyatla ilgilenen, kendince öykü ve şiir yazan öğrencilerle yakından ilgilenirdi Rasim Bey. Salt kendi ilgisiyle yetinmez çevresinde bulunan edebiyat dostlarının da bizimle ilgilenmesini sağlardı. Eti Ortaokulu’nda İngilizce öğretmeni olan Rüştü Apaydın’la ve İlköğretim Müfettişi Ali Dündar’la tanışmamızı da o sağlamıştı. O günlerde Rüştü Apaydın’ın bizim Atatürk’e Dilekçe adıyla bildiğimiz şiiri sanırım Varlık’ta yayınlanmış ve epeyce konuşulmuştu. Ali Dündar da yerel günlük gazete Yeni Adım’da yazılar yazıyordu. Belki onun da etkisiyle kısa bir süre sonra aynı gazetede benim de bir köşem olmuş, ”Köyden Kente Notlar” kaleme almıştım. Hatta, bir bahar günü ben, köylüm Mahmut Bayatlı, Ali Dündar, Rüştü Apaydın ve Rasim Bey, kültür edebiyat kolu başkanı Şükrü Gümüş’ün çağrısı üzerine, köyü Göcen Ovacağı’na birlikte gitmiş, gün boyunca diğer konuların yanında şiirden ve edebiyattan da söz etmiş, onlardan epeyce etkilenmiştik. Üç öğretmen, üç öğrenciyi adam yerine koymuş, arkadaşları ve akranlarıymışız gibi bizimle ciddi ciddi söyleşmişlerdi. (Şükrü, ilk görev yeri olarak Hakkari’ye isteyerek gitmiş, orda çalıştığı iki yıl boyunca yöredeki “Türkçeden gayri” konuşan insanlarının öyküsünü Zap Boyları adı altında romanlaştırmış ve Milliyet’in yarışmasında mansiyon ödülü kazanmıştı.)
Bakırcıoğlu ile öğretmenlik yaşamımda da -Çorum’da görev yaptığı sürece- örgüt arkadaşlığımız oldu. TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası)’te de TÖBDER (Türkiye Öğretmenler Birlik ve Dayanışma Derneği)’de de birlikteydik. O, örgüt içinde hep ciddi ve ağırbaşlı tavrını sürdürmüştür. İçlerinde benim de bulunduğum pek çok öğretmenin aksine o örgüte oyun oynamak üzere gelmez, okuma bölümünde gazete okur, oyun oynamayan arkadaşlarıyla söyleşir, örgüt binasında fazlaca vakit geçirmez, şöyle bir görünür ve her zaman yanında taşıdığı ince evrak çantasını alır, giderdi. Rasim Bakırcıoğlu’nun benim yaşantımda özel ve saygın bir yeri vardır. Ona olan saygımı, evlilik yüzüğümüzü takmasını önererek gösterdiğimi düşünüyorum. O yıllarda TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) binasının bodrum katı pek kullanılmıyordu. Biz bir grup öğretmen ve genç, Devrimci Kültür Kulübü’nü kurmuş ve kullanılmayan bu bodrum katını da kulübün mekânı olarak düzenlemiştik. Nikâh törenimiz gündeme geldiğinde oldukça geniş olan bu mekânda yapmaya karar verdik. Yüzüklerimizi de eşimin de öğretmeni olan Rasim Bakırcıoğlu’nun takmasını istedik. Rasim Bey, TÖS’ün bodrum katında taktı evlilik yüzüklerimizi. Alkışlar eşliğinde. Yeri gelmişken söyleyeyim; Bakırcıoğlu aşağıda yüzüklerimizi takarken çağrılımız olan ilkokul öğretmenimin aşağı inmeyip yukarıda oyun oynamayı sürdürmesi beni uzun süre iç burukluğu içinde bırakmıştır. Rasim Bey’in daha o günlerde-1970 öncesi ve sonrasında-önemli işlere imza atmış saygın bir eğitimci olduğuna ilişkin kanım, onun TÖS’ün hazırladığı Devrimci Eğitim Şûrası’nda sunduğu bildirinin Devrimci Eğitim Şûrası kitabında yayınlanmasıyla pekişmişti. O günlerde ayrımında değildim ama büyük bir olasılıkla 1969’daki Büyük Eğitim Mitingine ve dört günlük büyük iş bırakma eylemine birlikte katılmıştık öğretmenimle.
Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü’ne atandıktan sonra, uzun süre kendisinin hangi çalışmalar içinde olduğuna ilişkin bir bilgim olmadı. Ama Millî Eğitim Bakanlığı’nın aylık yayın organı Millî Eğitim dergisinin çıkarılmasına yoğun katkı verdiğini Derginin künye ve içindekiler sayfasında gördüm, yazılarını zevkle okudum. Sonra Ankara’da müfettişlik eğitimi sırasında 8 ay boyunca onunla -bizim sınıfın dersine girmediği için- sık sık olmasa da zaman görüşüp kısa kısa söyleştik.
Yıllar sonra o da ben de emekli olduğumuzda ikimiz de ayrı birer ünite dergisinin başında birbirimize rakip olduk. Rakip demem sözün gelişi. Onun çıkardığı dergi, satış yöntemlerinin de etkisiyle neredeyse bir milyon satarken benim çıkardığım dergi, elli bini buldu bulamadı.
Rasim Bakırcıoğlu’nun bir köy enstitülü olduğunu yıllar sonra öğrendim. Köy Enstitüleri konusunda araştırma yaparken, adına, Nedim Menekşe’nin Köy Enstitü Gerçeği kitabının sonundaki mezunlar listesinin Cılavuz Köy Enstitüsü mezunları listesinde rastladım. O an içten içe sitem ettim öğretmenime. Neden kendisinin ve Ali Dündar’ın enstitülü olduğunu söylememişti bize? Ya da yatılı öğrencilere söylemiş de ben mi duymamıştım? Öğrenciliğimde duymamıştım ama örgüt arkadaşlığımız sırasında da enstitü ve enstitüler konusu hiç açılmamıştı. Belki de konu benim bulunmadığım toplantılarda ya da söyleşilerde konuşulmuştu da benim haberim olmamıştı? Yoksa köy enstitülü öğretmenlerin baskılardan korunmak için enstitülü olduklarını sakladıkları dönem o yılları da içine alacak kadar sürmüş müydü? Salt onu değil, pek çok öğretmen arkadaşımın/ağabeyimin, köy enstitüsü çıkışlı olduklarını yıllar sonra o listeden öğrenip adlarının yanına işaret koymuştum.
Öğretmenimin köy enstitüleriyle ilgili anı ve düşüncelerini Firdevs Gümüşoğlu’nun Cılavuz Köy Enstitüsü adlı kitabında ayrıntılarıyla okuma olanağı buldum. Ancak okumaya yazmaya bu kadar düşkün öğretmenimin köy enstitüsü anılarını içeren ya da enstitülerle ilgili düşüncelerini aktaran bir kitabının olmayışını nasıl yorumlayabileceğimi bilemiyorum.
Öğretmenim çok üretken bir aydındır. Çocuk kitapları ve uzmanlık alanına ilişkin çok değerli yapıtlar. Onun kitapları hakkında söz söylemek ben im boyumu aşar. Ancak şu kadarını söylemede bir sakınca olduğunu sanmıyorum: Onun ruh sağlığı, rehberlik ve psikoloji konulu sözlük çalışmalarını yapabilmek için onun kadar cesaretli, onun gibi sabırlı ve titiz ve onun gibi birikimli olmak gerekir.
Herkes bilir ki sıcağı sıcağına yazılmayan anılar, aradan uzun bir zaman geçtikten sonra yazılırsa, doğallıkla unutmaları, karıştırmaları da içinde barındırır. Bizim de başlangıcı yarım yüzyıl öncesine dayanan anılarımızda bu tür kusurların olması doğal karşılanmalıdır.
Sevgili öğretmenim, sana, beden ve ruh sağlığı içinde uzun yıllar diliyorum. Laf olsun diye söylemediğim bu dileğimin gerçekleşmesini, yüreğimin derinliklerinden gelen içten bir duyguyla, can-ı gönülden istiyorum. Cemal TÜRKMEN, İlköğretim Müfettişi (Şubat 2018, Öğretmen Dünyası, sayı: 458)
Cemal Türkmen’e Açık Mektup
Sevgili Türkmen!
Şubat 2018 tarihli Öğretmen Dünyası’nda yayımlanan “Öğretmenim Rasim Bakırcıoğlu” başlıklı yazını yoğun duygusal ve düşünsel gel-gitler yaşayarak okumuştum. Yazdıkların, olup bitenleri, iyiyi-kötüyü gören ve yetkin bir kavrayışla değerlendiren vefalı, duyarlı öğrencilerim var olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı bana. Yazını bitirdiğimde hem yaşattığın güzel duygu ve düşüncelerden söz eden hem de kimi kuşkularına, “acaba”larına açıklık getiren bir yazımı, yine aynı dergi aracılığı ile sana ve ilgilenen okurlara iletme düşüncesi geçmişti içimden. Ne ki ha bugün ha yarın derken Öğretmen Dünyası, yayınına son verdi. Bu beklediğim olgu, o yazıyı yazmamı bugünlere dek ertelememe yol açtı. Şimdi, bu değerli sitede bana yazı yazma kapısı açılınca, söz konusu duygu ve düşüncelerimi anlatma isteği, yeniden öne çıktı.
Sevinçle, kıvançla okumuştum yazını. Çorum İlköğretmen Okulunda üç yıl boyunca öğretmenin olan Rasim Bakırcıoğlu’nun kimi kişilik özelliklerini, yapıp ettiklerini dile getiriyordu, yazdıkların. Öğrencisi oluşunun üzerinden yarım yüzyıldan fazla bir süre geçtikten sonra öğretmenin sende (belki de başka birçok öğrencisinde de) iz bırakan aşağıdaki kişilik özelliklerinden, tutum ve davranışlarından ve sana (belki de başka birçok öğrencisine de) kazandırdığı değerlerden söz ediyordun.
“Sakin, sabırlı, disiplinli, planlı, işlediği konuya egemen. Sinirlenmiyor. Dayağın yaygın olduğu yıllarda, öğrencisine dayak attığı görülmüyor. Yaptığı işin ayrımında. Öğrencilerine değer veriyor; öğrencilerinin her türlü sorusunu anlayışla karşılıyor, her soruya ciddi karşılıklar veriyor.
Öz Türkçe sevdalısı. Bu eğilimi, öğrencilerinin de öz Türkçeyi benimsemesine yol açıyor. Meslek Dersleri öğretmeni olmasına karşın, öğrencileri üzerinde bir Türkçe/Edebiyat öğretmeni etkisi yaratıyor. Öykü, şiir yazan öğrencileriyle yakından ilgileniyor. Kültür Edebiyat ve Yayın Kolu gözetici öğretmeni olarak okulda, isim babası da olduğu Yaşantılar adlı derginin yayımlanmasına önayak oluyor. Bu dergi, birçok öğrenciyi okumaya yazmaya özendiriyor. Okumaları için öğrencilerine Martin Eden gibi kitapları, Varlık gibi dergileri öneriyor. Okulda düzenlenen şiir yarışmasına katılımları için öğrencilerini güdülüyor; öğrencilerine bu yarışmalarda dereceye girmenin mutluluğunu yaşatıyor. Okumayı, yazmayı seven öğrencilerini çevresindeki edebiyat dostlarıyla da tanıştırıyor
Kültür Edebiyat ve Yayın Kolunun uzun erimli, çalışkan, üretken başkanı şair, yazar Şükrü Gümüş’ün, okulu bitirdikten sonraki çağrısı üzerine, onun köyü Göcenovacığı’na gidişe önayak oluyor. Bu ziyarete ilköğretim müfettişi yazar Ali Dündar, İngilizce öğretmeni şair Rüştü Apaydın, şair (daha sonra Türkçe öğretmeni ve avukat da olan) Mahmut Bayatlı, şair (daha sonra ilköretim müfettişi ve yazar olan) öğrencisi Cemal Türkmen’le birlikte gidiliyor. Orada bol bol şiirden, edebiyattan konuşuluyor. (Kendi isteği ile Hakkâri’de öğretmenlik yapmayı seçen Şükrü Gümüş, orada yazdığı Zap Boyları adlı romanıyla Milliyet gazetesinin roman yarışmasında üçüncülük kazanacaktır.)
TÖS’te, TÖBDER’de öğrencileriyle, tabii Türkmen’le de öğretmen örgütü arkadaşı oluyor. Örgüt içinde de hep ciddi, ağırbaşlı bir tutum sergiliyor. Örgüt şubesinin oturma salonuna oyun oynamak için değil; salonun okuma bölümünde gazetelere göz atmak, oyun oynamayan öğretmenlerle söyleşmek amacıyla uğruyor, uzun süre kalmadan ayrılıyor. Okuma yazmayı, kendini geliştirmeyi seviyor. Yeni Gün, daha sonra Çorum gazetesinde altı yıl boyunca haftada bir köşe yazısı yazıyor.
TÖS’ün düzenlediği Devrimci Eğitim Şurasına Çorum Şubesi temsilcisi olarak gönderiliyor. TÖS’ün gerçekleştirdiği Büyük Eğitim Yürüyüşüne, Çorum şubesi üyeleriyle birlikte katılıyor. Çok sayıda Çorum şubesi üyesi ve Çorum İlköğretmen Okulu’nun 28 öğretmeniyle birlikte TÖS’ün iş bırakma eyleminde de yer alıyor.
Kendisiyle ilişkisini kesmeyen, daha sonra çalıştığı yerlerde, Türkmen ve eşi gibi kendisini ziyarete gelen öğrencilerine, eskisinden de sıcak, içten ilgi gösteriyor.
Yayımlar Genel Müdür Başyardımcısı olduğu dönemde, MEB Milli Eğitim Dergisini yönetiyor, dergide yazıları yayımlanıyor.
Özgün Medya’da Genel Yayın Yönetmeni, yazar ve editör olarak Özgün Ünite Dergisi ve Çağdaş Ünite Dergisi adlı süreli yayınlara; ilkokul 1., 2., 3., 4., 5. sınıflar için yazdığı Türkçe Dilbilgisi kitaplarına, Güner Yalçın’la birlikte yazdığı ilkokul Türkçe ders kitaplarına, Türkiye düzeyinde benzerlerinden daha çok yeğlenen kitap niteliğini kazandırmada birincil etken oluyor.
Firdevs Gümüşoğlu’nun Sözlü ve Yazılı Belgeler Işığında Cılavuz Köy Enstitüsü adlı yapıtında bu enstitüdeki öğrencilik yaşantılarından da söz ediyor.
Yazdığı Rehberlik ve Psikolojik Danışma, geliştirilmiş 8. Baskıya; Çocuk ve Ergende Ruh Sağlığı, geliştirilmiş 7.Baskıya; 1752 sayfa tutarındaki Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü, geliştirilmiş 2. Baskıya ulaşıyor. Bu yapıtları, birçok bilimsel araştırmada yararlanılan kaynaklar; birçok sitenin seçtiği önemli kitaplar arasında yer alıyor. Yeni baskıları yapılan çocuk öykülerini, romanlarını kaleme alıyor.
Cemalcığım!
Söz konusu yazında saydığın; benim de kendi cümlelerimle yukarıya aldığım kişilik özelliklerimin, sergilediğimi belirttiğin tutum ve davranışlarımın, sıraladığın yapıp etmelerimin tümüne sahip çıkıyorum. Onların tümünü siz öğrencilerime iyi örnek olması, kişiliğinizin yetkinleşmesine katkı sağlaması amacıyla bilinçli olarak ortaya koymaya çalıştığımı bir kez daha vurgulamalıyım.
Gelelim, yazındaki sitemine, kuşku ve kuruntularına:
Yazının bir yerinde, “Öğretmenim, kendisinin, Ali Dündar’ın köy enstitüsü mezunu olduğunu neden söylemedi?” biçiminde bir soru soruyorsun. Ardından da “Yoksa köy enstitüsü mezunu öğretmenlerin baskılardan korunmak için enstitülü olduklarını sakladıkları dönem, o yılları içine alacak kadar sürmüş müydü?” biçimindeki ikinci bir soruya yer veriyorsun.
Ben, 1950-1951 öğretim yılında öğrenci oldum Cılavuz Köy Enstitüsü’nde. 1953-1954 öğretim yılının 27 Ocak 1954’ünde de enstitüler ilköğretmen okuluna dönüştürüldü. Bu nedenle, 1955-1956 öğretim yılı Haziran döneminde İlköğretmen okulunu bitirmiş olarak ilkokul öğretmenliğine başladım. Böylece ne yazık ki benim yalnızca üç yılım köy enstitüsünde geçmiş oldu. Yani ben, köy enstitüsü mezunu değilim. Ali Dündar ise hem köy enstitüsü mezunu hem de Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü mezunudur.
Ne ben, köy enstitüsünde okumuş olmamdan ötürü kendimi korumak için enstitüde öğrenci olduğumu bir gün bile saklamayı aklımdan geçirdim ne de çok yakından tanıdığım Ali Bey’in öyle gereksiz ve korkak bir tutumuna tanık oldum. O zamanlar ben, Yeni Gün ve Çorum gazetesi ile İğdeli Gelin adlı dergi dışında bir yerde yazı yazmıyordum. Ancak Ali Bey, Yeni Gün ve Çorum gazetesinden başka Türk Dili dergisinde ve başka birçok dergide, köy enstitüleri, Atatürkçülük, dil gibi değişik konularda cesur yazılar yazan, bir yazar ağabeyimizdi.
Köy enstitülü öğretmenlerin, baskılardan korunmak için enstitülü olduklarını sakladıklarını ilk kez senin yazında gördüm. Belirttiğin duyguları nedeniyle enstitü mezunu olduklarını saklayan öğretmenler olmuştur belki, senin de belirttiğin gibi. Ama benim tanıdığım ve rastladığım köy enstitüsü mezunlarının, enstitüde okumaktan söz açıldığında, okudukları bu okuldan, gururla ve mutlulukla söz ettiklerine tanık oldum, hep. Ben bile üç yıl köy enstitüsünde okuduğumu her fırsatta dile getirmekten büyük bir mutluluk duydum, duyuyorum.
Senin de bildiğin gibi köy enstitülü öğretmenlerden birçoğu da bu kurumların, köy çocuklarının temel eğitimindeki ve köylerimizi canlandırmadaki etkin yerini ve önemini, yapıtlarıyla anlatagelişlerdir. Bu kalem sahipleri, köy enstitülerinin kuramsal dayanaklarını belirleyen; kuruluşlarını planlayan ve işleyişlerini sağlayan İsmail Hakkı Tonguç’u; Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’’i büyük bir hayranlık ve coşku ile anlatan yapıtlar yazmışlardır. Cumhur Başkanı İsmet İnönü’nün, enstitüleri kapatmaya yönelik gerici girişimler sırasındaki suskunluk dönemine kadarki desteklerini de övgüyle kaleme almışlardır. Bu kurumların, yalnızca ülkemiz için değil; gelişmeye gereksinimi olan bütün az gelişmiş ülkeler için de geçerli, özgün bir buluş olduğu bilinmektedir.
Köylerimizin canlanması yönünde gözünü budaktan, sözünü dudaktan esirgemeden, köylerimizin canlandırılması savaşımına girişen birçok köy enstitülünün, yok yere hırpalandığı, acı çektiği ise çok doğrudur. Ancak, yapılan baskılar ve verilmek istenen gözdağı, onların bir adım bile geri durmalarını sağlayamamıştır. Onlar, yurdu, ulusu, ulusal bağımsızlığı ve hem bizim insanımızın hem de tüm insanlığın mutluluğu için çaba göstermekten uzaklaşmamışlardır. Köy enstitülülerin bu savaşımcılığını, köy enstitüsü havasını biraz olsun solumuş birisi olarak ben de onları her zaman hayranlıkla izledim ve onlardan beslendim, hâlâ beslendiğim gibi. İşlevleri tanımlara sığmayan tüm yetkin öğretmenlere bir kez daha selam olsun.
Bir de köy enstitülerine ve Cılavuz’a yönelik yaşantılarımı neden, bir kitaba dönüştürmediğime yönelik merakına yer vermişsin, yazında. Bu beklentinin de beni çok duygulandırdığını belirtmeliyim. Cılavuz ve enstitüler konusunda değişik yerlerde kısa yazılarım yayımlanmadı, değil. Köy enstitülerini anlatan biraz daha geniş bir değerlendirmeme de Ansiklopedik ve Psikoloji Sözlüğü adlı çalışmamın geliştirilmiş 2. baskısında yer verdim. Senin gibi vefalı, duyarlı, zeki ve çalışkan bir öğrencim olan emekli eğitim müfettişi Seydahmet Soylu’nun hazırlayıp You Tube’a yüklediği “Rasim Bakırcıoğlu-Gazi Eğitim Öğretmenlerimiz 3”adlı videoda Cılavuz Köy Enstitüsüne ilişkin kimi duygu ve düşüncelerim de yer aldı. Mademki merak etmişsin, bu konudaki daha kapsamlı bir tasarımımdan da söz edeyim sana: Kalan zamanım bitirmeme izin verirse, Günlüklerimin Işığında Cılavuz Köy Enstitüsü ve Sonrası Yaşantılarım adlı bir çalışmamı yayıma hazırlamaktayım.
Sana, köy enstitülü oluşumuzdan söz etmemiş olmamız, bence başka nedenlerden kaynaklanmıştır. Öğretmenin, her konuyu öğrencileriyle paylaşması gerekmemekle birlikte, söyleşilerimizde söz, oraya gelmiş olsaydı, bu konuyu rahatlıkla paylaşırdık, seninle.
Benim, Çorum İlköğretmen Okulu’nda geçirdiğim dokuz yıla yakın süre içinde, yeri gelseydi ve zamanımız olsaydı, yalnızca seninle değil; bütün öğrencilerimle Cılavuz’la ilgili anılarımdan başka, ilkokul öğretmenliğimle, İstanbul eğitim Enstitüsünde geçen yaşantılarımla ilgili pek çok anımı da paylaşmayı çok isterdim. Cılavuz’daki Mehmet Dündar, Yusuf Ziya Bahadınlı, Nevin Göğsal (Kardaş), Cahide Kelekçi, Naime Toraman öğretmenlerimi; İstanbul Eğitim Enstitüsünden Faik Binal, Ahmet Zeki Ökmen, Dr. Fatma Varış, Dr. Halis Özgü, Dr. Mebuse Sürmeli, Fikret Özgönenç, Salih Otaran, Ertuğrul Günışık öğretmenlerimi uzun uzun anlatmak isterdim. Enstitüde düzenlenen geceleri, perşembe gezilerini, Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu’nun konferanslarını, İstanbul’un 60’lı yıllarının toplumsal-kültürel yapısını ve bizim o toplumsal-kültürel ortamdan olabildiğince yararlanmak için Eğitim Bölümü öğrencileri olarak neler yapmaya çalıştığımızı, neler yaptığımızı da paylaşmak isterdim.
Örneğin, Eğitim Enstitüsünde iki yıl boyunca şair, yazar Behçet Necatigil’den, Edebi Bilgiler; Yeni Türk Dilbilgisi yazarı Haydar Ediskun’dan Dilbilgisi; Şemsettin Kutlu’dan Türk Edebiyatı Tarihi dersleri aldığımı, onlarla ilgili çok değerli bulduğum yaşantılarımı da anlatırdım. Necatigil’in bir şiirimi nasıl incelediğinden ve bana şiir yazma konusunda neler önerdiğinden de söz ederdim. Siz, benim aynı zamanda Türkçe öğretmenliği diploma sahibi olduğumu da bilmiyordunuz. Ondan söz etmem için de uygun bir durumun oluşmadığını anımsıyorum. Ne yazık ki sınıfların kalabalıklığı, çok yoğun ders saatlerimiz ve yoğun ders konuları, sizi de etkileyeceğini düşündüğüm anılarımı sizinle paylaşmama izin vermiyordu.
Herkes gibi ben de kişisel tarihime ilişkin doğru şeylerin bilinmesini istediğim için yazdıkların arasında, küçük de olsa, bu bağlamda birkaç eksiği tamamlamak; birkaç da yanlışı düzeltmek istiyorum.
Yaşantılar dergisi, önce aynı adla duvar gazetesi olarak çıkıyordu. Daha sonra dergiye dönüştürüldü. Şair, yazar öğrencimiz, Çorum İlköğretmen Okullular Sitesinin yöneticisi Ayhan Altay’ın girişimi ve çabasıyla Yaşantılar dergisinin 60. Yıl Özel Sayısı olarak Mayıs 2016’da yayımlanan dergide, Yaşantılar duvar gazetesi ile Yaşantılar dergisinin yaşam serüvenini ve yetişmelerine katkıda bulunduğu şair ve yazarları “Yaşantılar’ın Çağrıştırdıkları” başlıklı yazımda ayrıntılı biçimde anlattım.
Bir hafta süren TÖS’ün Devrimci Eğitim Şurasında bildiri sunduğum biçimindeki anlatımın doğru değil. Şurada bildiri sunmadım. Şuraya sunulan on bildirinin ilki olan “Devrimci Eğitimin Amaçları, İlkeleri, Yöntemi” başlıklı bildiri üzerinde çalışan birinci komisyonda yer aldım. Komisyonumuza katılanları gösteren bir fotoğraf, TÖS’ün yayını olarak çıkan Devrimci Eğitim Şurası adlı kitapta görülebilir.
Cemalcığım!
Benimle ilgili olarak yazdığın duygu ve düşüncelerin; özellikle de yazının son cümlesinde çok içtenlikle belirttiğini duyumsadığım duygu ve dileklerinden, büyük bir mutluluk duydum. Ben de sana gönül dolusu sevgilerimi, sağlık ve mutluluk dileklerimi iletiyorum. Rasim Bakırcıoğlu (Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi, 18 Eylül 2020)
Öğrencim Soylu’nun Hazırladığı Video Üstüne Yazılanlar
Mart 2020’de Gazi Eğitim’in Eğitim Bölümü’nden öğrencim olan Seydahmet Soylu, benimle ilgili bir buçuk saatlik bir video hazırlıyor ve YouTube’a koyuyor. Soylu’ya bu çalışması nedeniyle 17 Mart 2020’de Facebook’ta aşağıdaki açık teşekkürü yazıyorum.
Açık Teşekkür
Sevgili Soylu! Senin bu, benimle ilgili bir video hazırlamak gibi duyarlı, özverili davranışına nasıl teşekkür edebilirim, inan, bilemiyorum.
İyi ki böyle zahmetli bir işe girişmeni ben istemedim senden. Yoksa, aylarca uğraşarak ortaya çıkardığın, benim için değer biçilmez bu çalışmayı, “Soylu, beni kırmamak için yapmak zorunda mı kaldı acaba?” diye içten içe üzülüp dururdum. Şimdi de bu uzun süreli çabanı düşündükçe içimde bir eziklik olmadığını söyleyemem.
İyi ki senin gibi öğrencilerin öğretmeni oldum. İyi ki her derse girdiğimde, var olan gücümün kullanabildiğim kadarını, yüreğimin sıcaklığı ile sizlere sunmayı sürekli ilke edindim. İyi ki öğretmenliğimin her aşamasında, bu ilkenin ışık tuttuğu doğrultuda yol almaya çalıştım.
Bugün, sen de senden daha büyük ve daha küçük yaştaki öğrencilerim de emeklilik çağınızı sürdürüyorsunuz. Öğretmen-öğrenci olarak aramızda oluşan ve geçen onlarca yılın silemediği, söndüremediği bağa katkınız için siz öğrencilerime sonsuz teşekkürüm var.
İnsan-insana ilişkileri-hatta insan-nesne ilişkilerini bile-bu denli sağlıklı ve güçlü kılan ikinci bir duygu yok, saygı ile taçlandırılan sevgiden başka.
Sana ve hazırladığın video dolayısıyla beğenilerini belirten, benim için değer biçilmez yorumlarını yazan, videoyu paylaşan bütün sevgili öğrencilerime, dostlarıma ve arkadaşlarıma da candan, yürekten sağ olun, sağlıklı ve mutlu olun diyorum. Hepinizi çok, ama çok sevdiğimi biliyorsunuz değil mi?
Bu videonun altına yazılan yorumlardan birkaçı:
Tevfik Turan:
Sevgili hocam, sizin öğrenciniz olarak, sizden feyz almış biri olarak keşke yapay zekayı kullanarak genlerinizi yenileyip bir kırk yıl daha öğretmenlik yapmanızı sağlayabilseydik!..
Seydahmet Soylu:
Saygıdeğer Hocam! Öğrenciliğimde çok etkilendiğim öğretmenlerden birisi idiniz. Videonuzu düzenlerken de çok etkilendim. Bu paylaşımınızla da bir başka etkilendim; çok mutlu oldum, çok sevindim.
Diğer öğrencileriniz gibi, ben de size/sizlere teşekkür borçluyum. Çünkü bizi biçimlendiren, bugünkü konumumuza getiren sizlersiniz. Ne yapsak hakkınızı ödeyemeyiz. Size şükran borçluyuz. İyi ki varsınız; iyi ki sizin öğrenciniz olmuşum, iyi ki halen iletişimimiz sürüyor. Size sonsuz, sevgi, saygı ve şükranlarımı sunuyorum.
Ben hem size hem de videonun seslendirilmesine yaptığı çok büyük katkılar nedeniyle Prof. Dr. Suna Çevik hocamıza ve bizleri buluşturan, vefat etmiş Attila Tazebay öğretmenimizin eşi FATMA Tazebay’a da ayrıca teşekkür ediyorum.
Suna Çevik:
Rica ederim sevgili Seydahmet hocam. Emeğin büyüğü sizin. Ben sadece, değerli eğitimci sayın Rasim Bakırcıoğlu’nun bu anlamlı yaşam öyküsünü konu alan bir belgesel hazırlayarak, hocanıza karşı vefa duygunuzu ifade etmenizde müziğin gücünden yararlanmanıza katkıda bulundum. Asıl ben size teşekkür ederim. Sağlık ve mutluluk dileklerimle.
Fatma Tazebay:
Rasim Bey, Seydahmet Soylu’yu Gazi’de öğrenci olduğu dönemde tanıdım. Attila:”Soylu’nun arkadaş ilişkisi çok sağlam, zekâ düzeyi çok yüksek” derdi. Daha sonraki yıllarda da hocası ile arkadaşlığı, iletişimi hep devam etti. Attila’nın kaybından sonra da hayatını belgeleyen videoyu hazırlayarak onu ölümsüzleştirdi; bana da her izlediğimde mutluluğun gözyaşı ile harmanlandığı engin bir duygu denizi armağan etti. Sevgili Soylu öğretmenleri Cavit Binbaşıoğlu, Attila Tazebay, Rasim Bakırcıoğlu belgesellerini büyük emek ve çok yönlü çalışma ile hazırladı. Süreci yakından takip ettiğim için biliyorum. Bu videoların YouTube’da kalıcı olması önemli. Duyduğum büyük mutluluk; siz hayatta iken bunun gerçekleşmesi, ikinci sevincim de bu belgesellerle ve başka düzenlemeleriyle Seydahmet Soylu’nun da ölümsüzleşmesi. Değerli dost Rasim Hocam, size sıcacık yazılarınızı okuyabileceğimiz nice sağlıklı yıllar; değerli Soylu’ya da vefalılığı, dostluğu ve bizleri onurlandıran çabaları, çalışmaları için çok teşekkürler, sağlıklı yıllar dilerim.
Rasim Bakırcıoğlu:
Fatma Hanım, güzel duygu ve düşünceleriniz ve değerli açıklamalarınız için çok sağ olun, mutlu olun, mutlu kalın diyor, çok sevgilerimi sunuyorum.
Seydahmet Soylu
Fatma Hanım! HEM BURADA BENİM SAYFAMDA HEM DE RASİM BEY’İN SAYFASINDA HAKKIMDA YAPTIĞINIZ ve aşağıya kopyaladığım her iki yorumunuz için SONSUZ TEŞEKKÜRLER. Gazi’de, Rasim Bey gibi etkilendiğim bir diğer öğretmenim de eşiniz Attila Tazebay idi. Rasim Bakırcıoğlu öğretmenim hakkındaki duygularım Attila Bey için de aynıdır. Keşke onun ve Cavit Binbaşıoğlu öğretmenimizin videolarını da sağlıklarında iken yapabilme olanağımız olsa idi. Sonsuz sevgiler…
Fatma Tazebay:
Rasim Hocam, Sevgili Seydahmet Soylu vefa duygusu yüksek bir dost. Attila onun için: “Çok zeki, IQ’ su çok yüksek” demişti. Hocalarından çok tavır, duruş, bilgi, dünya görüşü aldı kuşkusuz. Ancak bu video hazırlama çalışması nedeniyle düzenleme aşamasını ben de takip ettiğim için iyi biliyorum; çok ince bir çalışma çok zorlu bir çalışma. Üstelik hocalarının hiçbirinden öğrenmediği bir teknik. O müthiş zekasıyla teknolojiye hakimiyet. Önce Cavit Binbaşıoğlu Hoca’ya, sonra Attila Tazebay Hoca’ya hazırlarken iyice ustalaştı. Sizinki ustalık dönemi çalışması oldu. Müzikleri olaylara göre düzenlemeyi yardımsız yaptı. Son halini mutlulukla izledim, müzikle metinlerin, olayların örgüsü muhteşem. Çok sevindiğim durum da sizin hayatta olmanız ve bu eserin kalıcılığını görmeniz. Size sağlıklı yıllar dilerim. Seydahmet Soylu’ya hocaları için, benim için verdiği emeklerine teşekkür ederim.
Seydahmet Soylu:
Rasim Bey Hocam! Fatma Hanım’ın hem buradaki yorumuna hem de kendi sayfanızdaki yorumuna verdiğiniz ve bir örneğini aşağıya kopyaladığım değerlendirmeleriniz için tekrar tekrar teşekkürler. İkiniz de beni çok duygulandırdınız. Ne mutlu bana ki sizlerle yolumuz kesişmiş. Sonsuz sevgi ve salgılarımla.
Rasim Bakırcıoğlu:
Fatma Hanım! İlginiz ve Suna Hanım’la sağladığınız diyalog için de videomu izleyerek görüşlerinizi Soylu’ya ilettiğiniz için de bir kez daha teşekkür ediyorum. Suna Hanım, kim bilir hangi yoğun işleri arasında lütfedip müzik listesini göndermiştir… Soylu hakkındaki benim görüşüm de Attila Bey’in görüşü ile bire bir örtüşüyor. Keskin bir zekâ ve tuttuğunu koparmasını bilen bir kişilik, Soylu. Biliyor musunuz, Soylu, Gazi’de verdiğim Ruh Sağlığı ödevinden 100 tam notu alan tek öğrencim olmuştur, aynı zamanda. Ruh sağlığı dersinde herkesin istediği bir konuda bir ödev hazırlamasını istemiştim. Soylu, Gölbaşı’ndaki Ruh Sağlığı Merkezi’ne gitmiş, oradaki hekimlerle ve çalışanlarla görüşüp derlediği bilgileri ve uygulamaları, bilimsel araştırma tekniklerine uygun bir yaklaşımla daktilo ederek vermişti bana. Ödevleri sınıfta dağıtırken, onun ödevi hakkında söylemem gerekenleri sınıfa söyledikten sonra o ödevi kendisine veremeyeceğimi, örnek bir öğrenci ödevi olarak saklayacağımı; eğer kopyası yoksa kopyasını alması için kendisine verebileceğimi söylemiştim. Sözü uzattım. Öğretmenliğin bu yanlarının yaşattığı hazzı insan, parayla pulla satın alabilir mi? Soylu’nun Cavit Bey’le ve Attila Bey’le ilgili videoları da yetkin bir çalışma ürünü oldu. Size sağlıklı ve mutlu bir yaşam dileklerimle çok sevgilerimi ve dostluk duygularımı gönderiyorum.
Seydahmet Soylu:
Saygıdeğer Hocam! Öğrenciliğimde çok etkilendiğim öğretmenlerden birisi idiniz. Videonuzu düzenlerken de çok etkilendim. …
Rasim Bakırcıoğlu:
Ben de Sayın Prof. Dr. Suna Çevik’e, katkıları için teşekkürlerimi; Fatma Tazebay’a da yakın ilgisi için sevgi ve dostluk duygularımı yineliyorum.
Yüksel Güntürkün:
Değerli Hocam, bizlere yüklemeye çalıştığınız bilgilerin tarafınızdan önceden çalışıldığını, ikinci hamur bir kâğıtta kürsüde defalarca gördüğümü şimdi kanıtlayamam ama herkesin anlayabileceği bir dille yemin etmeden anlatabilirim. Burası bütün öğrencileriniz tarafından bilinen bir gerçektir. Ama öğretmenim sizin pantolonunuzun ütüsü bile farklıdır. Ama öğretmenim siz ellerinizi pantolonunuzun cebine hiç sokmazsınız, gerek duyarsanız, ceketinizin cebine, baş parmağınız dışarıda kalacak şekilde sokarsınız. Rüştü Aksoy (merhum) hocamla aynı renk ve desende ceket diktirmiş ve birlikte giymiştiniz. Şu an gardırobunuzda olsa hemen bilirim. Bütün bu tarifler sizi anlatmaya yetmez. Geçenlerde, bir toplulukta, hayvanlarda öğrenmeyi anlatma gereği duydum ve dilimin döndüğünce anlattım. Biz neden bilmiyoruz bu anlattıklarını dediler. Ben de göğsümü gere gere ” öğretmen farkı ” dedim. Ellerinizden öperim. Saygılarımla.
Ali Demir:
Bir öğretmenden arta kalan en önemli değerbilirlik bu olsa gerek sanırım…
Rasim Bakırcıoğlu:
Ali Bey! Bu yazılanlara yüklenen duyguları, duyarlıkları, benden daha derinliğine yaşamış birisi olarak en iyi, sen anlarsın. Çok sevgilerimle.
Videonun altında Sevgi Yavuz, Sedat Poyraz, Gülgün İlbeyi, Hfzı Yetkin ve Hasan Güleryüz’ün yorumları yer alıyor.
Hıfzı Yetkin:
Sayın Seydahmet Soylu! Sayın Rasim Bakırcıoğlu bir öğretmenlik efsanesidir. Çorum İlköğretmen Öğretmen Okulunda bizim öğretmenlik harcımızı yoğuran, bize model olan kişidir. Pedagoji okuma arzumun tek modelidir. O yıllarda pedagoji okuyabilmeniz için en az 5 yıl “ilkokul öğretmenliği” yapmış olmanız, bu arada her yıl en az iyi tezkiye belgeniz olması ve ceza almamış olmanız gibi koşullar vardı. Çok güçlü bir motivasyonunuz yoksa bu koşullara beş yıl direnebilmeniz de zordu. Sayın Rasim Bakırcıoğlu, bize bu motivasyonu ve direnme idealini yüklemiş kişidir. Hazırladığınız videoyu izledim. Bu çalışmanın tarafınızdan yapılmış olmasına da kıskanarak çok sevindim. Çok güzel ve çok gerekli olduğunu düşündüğüm bir çalışma yapmışsınız. Sizi kutluyorum. Bu çalışma aracılığıyla da değerli öğretmenime saygılarımı iletir, ellerinden öperim.
Ög, Öge[1] Öğretmenim: Rasim Bakırcıoğlu[2]
Bir insanı tanımak için paylaşacağınız sırlarınız, güzellikleriniz, yetmez; geleceğe dönük ortak enerji kullanımınız olmalıdır. Kimlerle biz dostuz ve yakınız? Sırlarımızı paylaştığımız, “özelimizi” açtığımız insanlarla. Bu insanların olması bizim ruhsal güvencemizdir. Bakırcıoğlu, hemen ilişki kurmayan, uzak duran, resmi, Cumhuriyet aristokratı gibi selamlaşan, gözleyen zarif ve kibar bir insandır. Güvenir, olumlu izlenimler edinirse giderek kendini açar ve arka odasına alır sizi. Gazi Üniversitesi’nden alınışını hiç kabullenememiştim. İlişkilerimizin çok iyi oluşundan mı? Hayır! Ders vermek için yeni gelenleri ve kalanları gördükçe buna daha da çok üzüldüm.
O, sakıncalı piyade miydi? Hayır, bildiğiniz Cumhuriyetçi, laik bir bilim insanıydı. Kitap okumayı, araştırmayı seviyordu. Rüzgâr, Gazi’de ters esiyordu! Gelişmemiş ispiyoncu bir küme aramızdaydı. Akademisyen olan biri yıllar sonra: “Hasan! Arkadaşların adına senden özür diliyorum!” dedi ve olan biteni kendince açıkladı. Teşekkür ettim.
Gazi’den beş arkadaş bir yayınevi kurmaya giriştik. Yıba’dan yer kiraladık. Bakırcıoğlu öğretmenimizi de ortaklığa davet ettik. “Olur” dedi ve geldi. “Ancak, önce ortaklığın ilkelerini belirlemeli, o ilkelerde birleşmeliyiz.” diye ekledi. Projeler geliştirmeye başladık. Başkanlı, gündemli akademik bir kurul gibi çalışıyorduk. Önemli işler yapmaya adaydık. Bazı konularda tıkanıklığa girdik “krizi yönetemedik” ve grubu dağıttık!
Bakırcıoğlu öğretmenimle Kızılay’da görüşmelerimiz oluyordu. Bana ölçülü ve mesafeli olduğunu biliyordum. Bir gün bir mekânda uzun bir görüşmemiz oldu. Roman ve özellikle Rus Edebiyatını konuştuk. Dostoyevski okuduğum “peygamberim” diyecek kadar bağlı olduğum bir sanatçıydı. Turgenyev, Gorki, Tolstoy ve Puşkin üzerine de gitti geldi söz akışı. Bakırcıoğlu da edebiyat tutkunuydu. Kitaplardan ve elli yılık büyük bir eğitim deneyimi vardı. Varlık dergisiyle başladı edebiyat serüveni. Hissettim ve gördüm: “Alev ateş!” yanıyordu!
Yıllar sonra ben de Ankara’ya dönmüştüm. Görüşmelerimiz sürüyordu. Çalışmalarımızı birbirimize veriyor, yeni çalışma konularımızı paylaşıyorduk. Öğretmenimiz Ankara’dan ayrıldı, Foça’ya yerleşti. Yollarımız yeniden Özlem Yayınları’nda kesişti. Çocuk Edebiyatı kitapları Özlem Yayınlarında yayımlandı. Kitap fuarlarında birlikte olduk, Ankara’da konuğum oldu. Çok naif ve zarifti. Eve boş gitmeme, en güzel hediyeyle kapıyı açma tutumu vardı. Kitaplığımda onu yatırdım. Kitaplara tutkusu dehşetti…Her insanın kitaplığı kendini yapılandırmasına göre farklıydı. Kitaplarının alınış tarihleri, okuma notları, bir anlamda kişinin kendi gelişiminin de tarihiydi.
Ve Bakırcıoğlu’nu Pulur’un Çocuklarının İzmir buluşması sonrasında eşimle ziyaret ettim. Foca’yı gezme ve keşfetmemizde rehberimizdi. Dört bin yıllık antik bir liman kenti! Belki Fenike ya da Milet kolonisi! Büyülendiğim, eski binalar, konuşan büyük kesme taş duvarlar, sanki tanıdık mekânlar, saklı köşeler, gülümseyen ağaçlar ve piyano çalan, şiir okuyan deniz. Ellerimi sürtüyor, yaslanıyor şarj oluyordum ve öğretmenim çıplak tepeleri gösterip anlatıyordu. Habire fotoğraf çekiyordum.
Bakırcıoğlu’nun dikkatimi çeken üç önemli tutkusu vardı: Kitaplar, ağaçlar ve kediler. Müthiş bir bahçesi vardı ve tek tek her ağaçla konuşur, su verir, sır alırdı. Yattım uzandım bahçesinde. Ağaçların arasından bulutları gördüm. Bulut, tufanı saklayan damlalar deniziydi. “Baş taraftaki kayaları murçla, çekiçle oyarak mağara yapsa ve mağara okulu kursa: Davul çalan, dans ve transa geçiren bir şamanın öğrencisi olmak isterdim.” dedim ve “Ha ha ha! Gülüştük!”
Kayalara tırmandım. Bu “haylaz, yaramaz çocuk düşer!” diye… Çaktırmadan hemen alta geldiğini gördüm! Ve kedileri, sırdaş ve yoldaşı, geceleri arkadaşıydı. Bahçede kim bu yabaniler diye bizi de takibe almışlardı. Öğretmenim, “bu kedilerin romanını yazsanız…” önerisinde bulundum. Evet, “Kedilerim” romanını yazdı. Hatay’da standımızda önce biten kitaptı.
Kitaplığı iki bölümdü: Bir bölümü arşivlenmiş dergilerden, gazete kesiklerinden ve eğitim kitaplarından oluşuyordu. Cavit Binbaşıoğlu’na özel bir yer ayırmıştı. Ben de fotoğraflaşmıştım. Asıl çalışma odasını oluşturan. Gizli tapınağıydı. Her okur yazarın yolculuğu, aydınlık mağarası, zirvelere tırmanması, “kendi peygamberi olabilmesiydi!”
Sabahleyin Binbaşıoğlu’nun oğlu Etkin Bey’den bir telefon: “Babam yoğun bakımda! Beş isim yazdı, biri de sissiniz, haber veriyorum” dedi. “Tüh!” dedik! Apar topar Ankara’ya döndük. Öğretmenimizi Karşıyaka’da uğurladık! İçim cız etti ve bir tel koptu!
Bakırcıoğlu’nu Onur konuğu olarak Bekir Kar ve Nalan Ceyhan Denizli Gazililer buluşmasına davet etmiş, uzunca söyleşmiştik. Öğretmenimiz de yaşama ilişkin duygu ve düşüncelerini anlatmıştı. Mutlu olduğu her halinden beliydi. Ben de sazdan cesaretlenerek dillendim, dillendirdim, çaldım söyledim. Öğretmenimi anlattım. Urfalı “Ehmed’in” ilkokul diploması imtihanını öyküleştirerek Urfa ağzıyla sundum.
Fikriye Efe geldi: “Dur, Hasan! Öğretmenimizi de bizi de gülmekten öldüreceksin!” Fren yaptım, hızımı kestim(mi?)! İnsanın bazı dostları 1×1, bazılar 3×0, bazılar 5×5’tir. İyi dostlar sizin duyuşsal ve bilişsel alanınızı genişletir ve zenginleştirir. Bakırcıoğlu da yaman bir öğrenci, heyecanları bitmemiş bir çocuktur. Onun o çocukluk haliyle buluşabilirseniz, yıldızlara tırmanabilirsiniz. Onu beceremezseniz, unutmayın, o, karşınızda önce bir “pedagog” ve giderek bir “psikolog” oluverir.
Okumayı yazmayı ibadet haline getirmiş ‘münzevi bir ‘ög’, ‘öge’ ve öğretmendir. “Ah yaş, yaş! Hasan! Uyarıyorum seni! Zamanı iyi kullan!” Oysa ben, zaman savurganı, dağınık bir çengiyan, uslanmaz bir dalyan! Hayallerinin peşinde ömür boyu koşan, aklı evvel, serseri mayın! Zaman zaman da bir “kayın!” Geceleri yıldızlar, uykusuzlara, yaramaz çocuklara göz kırpar, gülümser ve çağırır. Bazı çocuklar kanar ve evdeki merdiveni alır kapıya çıkar! Bazıları da horul horul uyur! Eski şarkıları, yeni diye tekrar eder durur.
O, gelecek kuşaklara “Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü” bırakmak için çalışır yürür. Bu süreçte bir gözü gitti gidiyordu. “Yapma etme öğretmenim! “Yok yok, bitmedi! Sırada ‘Yaşam öyküm’ ve ‘Cılavuz var!’ Ve bir de ‘Öğretmen!’ “Böyle bir öğretmenimizin olması, bizim için bir rol modeldir. Öğretmenime ve öğrencilerine nice müzikli yıllar… Hasan Güleryüz (24.04.2020)
Bende İz Bırakan Öğretmenlerimden Rasim Bakırcıoğlu
“Öğretmenliğimde ve eğitim yöneticiliğimde hangi öğretmenlerimin hangi kişilik özellikleri ve ders işleyiş biçimleri tutum ve davranışları, bana esin kaynağı oldu?” diye düşündüğümde, şunlar geliyor aklıma:
Öğretmenim her zaman bizde, dersimizi tam bir istekle sürdürmeye hazır olduğu izlenimini yaratan bir tutumla sınıfa girip öğretmen masasına geçiyor, bizimle göz göze gelerek “Günaydın!” diyor ve biz, “Sağ ol!” dedikten sonra yerimize oturuyorduk. Bu yolla derse karşı ilk hazır oluşumuz gerçekleşiyordu. Bunu, öğretmenimin bir hafta önceden üzerinde ön çalışmamızı söylemiş olduğu konumuzun ana çizgilerini içeren soruları tahtaya yazışı izliyordu. Her sorunun önünde ayraç içinde de sorularla ilgili anahtar sözcükleri yazıyordu. Biz de o planı Eğitim Psikolojisi dersimize özgü dosyamıza geçiriyorduk. Bu hazırlıktan sonra öğretmenimiz, sırasıyla her soruya ilişkin temel açıklamaları yapıyor ve belli yerlerde bize sorular yöneltip onları yanıtlamamızı sağlayarak dersin işlenişini sürdürmekle bizim ders boyunca derse ilgimizi canlı tutuyordu. Ders sonunda bize, o konuyu pekiştirici ya da bir sonraki konuya hazırlanmamızı sağlayıcı ödevler verdiği de oluyordu.
Öğretmenimin, işlediğimiz her konuyu tam olarak kavramamız, anlama, anlatma ve yapma gücü kazanmamız için çaba gösterdiğini algılıyor ve o doğrultuda kendimi geliştirmek için var gücümle çalışıyordum.
Öğretmenimin yapmayı amaçladıklarının daha fazlasını ise öğretmen olduktan sonra ayrımsamaya başladım.
Öğretmenim, anlama, anlatma ve anlaşmada birincil aracımız olan arı, duru Türkçeyi ekmek kadar, su kadar önemsiyor; bizim de o bilince erişmemize yardımcı oluyordu. Çünkü hiç kimse hiçbir yabancı dili ana dili düzeyinde ve derinliğinde kavrayamıyordu. Bu bilinciyle bize Eğitim Psikolojisiyle ilgili bilgi, beceri ve değer duygularını kazandırmanın yanı sıra bir de Türkçe sevgi ve bilinci kazandırıyordu.
Bize mesleğimizin çok çetin olduğu kadar da çok saygın bir meslek olduğunu; çok özel niteliklerin edinilmesini gerektiren bir uğraş olduğunu kavratmaya çalışıyordu.
Bizim çağ dışı değerler yerine çağdaş değerleri benimsememize önem veriyordu.
Sınıfta işlevimizin sahnede oyunculuk olmadığını; oyunun sahneye koyuculuğu ve oyunun yöneticiliği olduğunu kavramamıza çalışıyordu.
Her öğrencimizi, tanımaya çalışmamızı ve onların yaşına ve kendine özgü gelişim gereksinimlerini gidermemiz gerektiğini özellikle vurguluyordu.
Kısacası, bizim hem hak ve sorumluluklarımızın bilincinde olan bağımsız kişilikli birer birey olmamız hem de donanımlı birer öğretmen olmamız yolunda çaba gösteriyordu, Rasim Öğretmenimiz.
Çorum İlköğretmen Okulunda hem Eğitim Şefimiz hem de Eğitim Psikolojisi dersi öğretmenimiz olan Rasim Bakırcıoğlu, benim açımdan, bir öğretmen adayını gerekli temel bilgi, beceri ve değer duyguları ile donatmayı başaran bir eğitimciydi. Bize öğrencilerin bedensel, devimsel, bilişsel (zihinsel) ve duygusal bakımdan hangi yaşlarda nasıl bir gelişim gösterdiklerini yetkinlikle kavratmıştı. Derslerinde yarattığı demokratik toplumsal-ruhsal ortamda, öğretmen adayı olarak bizim de derse katılarak kendi düşüncelerimizi rahatlıkla ortaya koymamıza fırsat veriyor ve bu sayede dersleri ilgiyle izlememizi, konuları tam olarak öğrenmemizi sağlıyordu. Öğretmenimiz, anlatımında arı, duru bir Türkçe kullanıyor, biz de kendisi gibi güzel Türkçe ile konuşma ve yazmaya özeniyorduk. Dilinin eski olması nedeniyle zor anlaşılan ders kitabımızın yerine İ. Ethem Başaran’ın Eğitim Psikolojisi kitabını edinmemizi sağlamıştı.
Bende iz bırakan öbür önemli yanları ise şunlardır öğretmenimizin: Bizi ön hazırlık yapmaya, konuyu yeterince kavrayıp öğrendiklerimizi pekiştirmeye yönelttiği için sınavlarda başarılı oluyorduk. Çağdaş değerlerle ulusal değerlerimizin nasıl harmanlanacağını ve ulusal kimliğimizin nasıl kazanılacağını bize gösteriyordu. Böylece bizi de bu vizyonun sahibi kılıyordu. Dahası, zamanının büyük bölümünü okulda geçirdiğini, öğrencilerin her sorunu için yanına gittiği bir yönetici olduğunu anımsıyorum öğretmenimin.
Derslerinin etkin katılımcılarından birisi olarak düşüncelerimi rahatlıkla ortaya koyabildiğim için öğretmenimin dersinin gelmesini sabırsızlıkla beklerdim. Bizler okulu bitirdikten sonra kariyerinde yükselmesi, öğretim görevlisi olarak yüksek okullarda ve üniversitede çalışması, eğitim, psikoloji, Türkçe ders kitapları, dilbilgisi kitapları, çocuk öykü ve romanları ve makaleler yazması ve hâlâ yazmayı sürdürmesi de Rasim öğretmenimizin bize esin kaynağı olan bir başka yönüdür. Öğretmenimin, ileri yaşına karşın, hâlâ araştırmayı ve yazmayı sürdürerek eğitim dünyamıza katkıda bulunma çabası önünde saygıyla eğiliyorum. Haluk Karabulut (09/012023)
Değerli Öğretmenim Rasim Bakırcıoğlu
Rasim öğretmenimle nasıl tanıştığımla başlayayım. Yıl 1979. Amasya’nın belde ve köylerinde sekiz yıl ilkokul öğretmeni olarak görev yaptıktan sonra ilköğretim müfettişi olmak amacıyla üniversite sınavına girdim. Bu nedenle ilk tercihim Gazi Eğitim Enstitüsü Eğitim Bölümü idi ve sınavı kazandım. Bu bölüme üç veya dört yıl öğrenim veren öğretmen okulu çıkışlılardan en az üç yıl başarıyla öğretmenlik yapmış olanlar başvurabilmekteydi. Bu koşul gereğince hepimiz ülkenin çeşitli yerlerinde halen görev yapmaktaydık. Ankara’da öğrenim görmek için de ya istifa etmemiz ya da naklimizi oraya aldırabilmemiz gerekiyordu.
Ben de bu nedenle Millî Eğitim Bakanlığına yer değişikliği dilekçesi vermeye gittim. Bakanlıkta dilekçemi kabul ettirebilmek için yükseköğretim mazeretimden vazgeçmek zorunda kaldım. Çünkü yetkililer de mazeretimin Ankara il merkezine atanmam için yasal bir hak tanıdığını çok iyi bilmekteydiler. Belki de öğrenim mazeretini kötüye kullananlar olduğu için bu konuda duyarsızlaşmışlardı. Bu durumda yapacak başka bir şey yoktu. Dilekçeyi, yetkililerin istediği biçimde vermek zorunda kaldım. Bu dilekçede herhangi bir mazeret belirtmeden Ankara iline atanma istemim vardı. Sonuçta, Balâ ilçesinin Keklicek köyüne atamam yapıldı. Keklicek, Ankara’ya 105 km mesafede bir köydü. Oraya gidersem öğrenimime devam edemeyecektim. Çaresiz, istifa etmek zorunda kaldım.
Ankara’da yaşayabilmek için çalışmam gerekiyordu. Neyse ki bir özel dershanede öğretmen olarak iş bulabildim. Ancak özel dershanede öğretmenlik iş doyumumu tümüyle bitirmişti. Bu arada bakanlıkta yönetim değişmişti. Artık adamını bularak her sorunu çözebilirdiniz. Bir akrabama durumumdan yakınınca yardımcı olabileceğini söyledi. Etkili, yetkili birisi değildi. Ona çok inanamasam da bakanlığa başvurumu yaptım. Bu yolla, Ankara’nın gecekondu bölgesinde üçlü öğretim yapan bir devlet okuluna yeniden atanabildim.
Yazının konusu Rasim öğretmenim olduğu için kendimden niçin bu kadar çok söz ettim diye düşündüm bir an. Ancak öğretmenimle aramızdaki ilişkinin ve onun benim üzerimdeki etkisinin daha iyi anlaşılması için galiba buna gereksinimim vardı. Yeniden Ankara’daki okuluma dönersek, dersler sabah saat 7.00’de başlamakta ve öğleden önce sona ermekteydi. Böylece sabah saatlerinde okuldaki görevimi yapabilecek, öğleden sonra da programlanan derslere devam edebilecektim.
Gazi’de sağ-sol öğrenci olaylarının bütün şiddetiyle sürdüğü bir dönemdi. Giriş-çıkışlar ancak kolluk güçleri gözetiminde yapılabiliyordu. O yıl Eğitim Bölümüne 100 aday kayıt hakkı kazanmış ve 25’er kişilik dört şube oluşturulmuştu. Ne yazık ki, o koşullarda çoğunluğun Ankara’ya gelip derslere katılabilme olanağı yoktu. Kayıt yaptıran öğrencilerin yalnızca 25’i programa devam edebildi. Ailece Ankara’ya taşındığımız için ben de o şanslı grup arasındaydım.
O yıl kız kardeşim de Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesini kazanmıştı. İki kardeş okuyacağız diye tutturunca, Amasya’da valilik özel kalem müdürlüğü yapan babamız da naklini istemiş ve İçişleri Bakanlığında bir göreve atanmıştı. Ankara’nın zorlu kışı başlamıştı ve kaloriferler yanmıyordu. Derslerde kaban ve paltolarla, bere ve eldivenle oturuyorduk. Gazi Eğitim Enstitüsü o tarihlerde Milli Eğitim Bakanlığına bağlıydı ve öğretim kadrosu arasında politik etkilerle atanmış olanlar da bulunmaktaydı.
Bir dersimizde genç öğretmenlerimizden birisi, bu soğukta derste ne işimizin olduğunu sorguladı. “Siz gelmeseniz biz de bu sıkıntıya katlanmak zorunda kalmazdık. Ne güzel öğretmenlik yapıyormuşsunuz. Buna değer mi?” anlamında bir şeyler söyledi. Moralimiz bozulmuştu. Daha sonraki dersimiz Rasim öğretmenimizindi. Ona, önceki derste duyduklarımızı ilettik. “Hiç kimse sizin kendinizi gerçekleştirme çabanızı hafife alamaz” dedi ve bize gönülden desteğini hissettirdi. Öğretmenimin üzerimdeki ilk etkisi bu olmuştu. Demek ki doğru yoldaydık, her türlü olumsuz koşul ve ortama karşın yolumuza devam etmeliydik.
Rasim öğretmenim güç beğenir bir kişiydi ve derslerde hep etkin olmamızı, sorularını yanıtlamamızı beklerdi. Ben özellikle psikoloji alanına da ilgim olduğu için derslere hep hazır giderdim. Ama bir kez gece çok geç uyumuş ve yeni konuya hiç bakamamıştım. Rasim öğretmenim beni her derste konuştururdu. O nedenle sınıfın arkalarında bir yere, sütunun gerisine saklandım. Orada beni göremez sanmıştım ama yanılmışım. Yine gördü ve bana soru yöneltti. Bir şeyler gevelediğimi anımsıyorum ama beklediği yanıtlar olduğunu sanmıyorum. Bozmadı tabii ki ve o dersi öylece atlattık.
Yıllar sonra öğretmen-öğrenci ilişkisi sona erip, kendimi daha rahat hissettiğim bir zaman bu anımı anlattığımda hiç anımsamadığını söyledi. Oysaki ben ne çok utanmış ve üzülmüştüm. O dersten sonra, bir daha Rasim öğretmenimin derslerine hazırlıksız gitmemeye çalışmıştım. Belki de o nedenle sınıf arkadaşım Halil Yaralı’nın “Mualla’ya neden hep 100 veriyorsunuz?” şeklindeki sorusuna, öğretmenim “Daha yüksek not olmadığı için” yanıtını vermişti. Halil’i sorusunu yöneltirken duymamıştım. Daha sonra gelip, Rasim öğretmenimizle aralarında geçen diyaloğu bana kendisi anlatmıştı. Bu duyduklarım kuşkusuz gururumu okşamış ama aynı zamanda öğretmenime karşı sorumluluk duygularımı da artırmıştı. Artık bu güveni kaybetmemek için daha çok çalışmalı, güveninin hakkını vermeliydim.
Gazi’deki bir yıllık öğrenim bende yükseköğrenim konusunda doyumsuzluk yaratmıştı. Sanki düş kırıklığına uğramıştım. Beklentilerimi karşılamaktan uzak bulmuştum o ilk yılı. Öğretmenlik yaptığım okulda bir arkadaşım, derslere akşam devam ederek makine mühendisliği okuyordu. Arkadaşımın güdülemesiyle o yıl üniversite sınavına yeniden girdim. Aslında meslek okulu mezunlarını ODTÜ dışındaki üniversiteler kabul etmiyordu. Beş yıllık öğretmenken de yükseköğrenim isteğim depreşmiş ve ODTÜ Matematik Bölümünü kazanmıştım. Ancak Ankara’da hem çalışıp hem okuyamayacağım düşüncesiyle kayıt yaptıramamıştım. Bu kez de Ankara Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisine başvurmuş ve Elektrik Mühendisliği Bölümünü kazanmıştım. Bir elektrik mühendisinin ne iş yaptığı konusunda ise hiçbir bilgim yoktu.
Kafam karışmıştı. İkilemde kalmıştım. Rasim öğretmenimden sanırım bir kitap almak için Gazi’ye uğradım. Ona başka bir programın sınavını kazandığımı, ancak öğretimin gündüz olması nedeniyle kararsız kaldığımı söyledim. Sözlerimi dikkatle dinledi ve bana mühendis olmayı gerçekten isteyip istemediğimi sordu. Çok prestijli göründüğü için onu yazdığım, aslında eğitim alanını çok sevdiğim yanıtını verdim. Asıl neden, Gazi’de geçen bir yıllık deneyimin bende düş kırıklığı yaratmasıydı. Öğretmenimle konuşurken gerçekte ne aradığımın farkına vardım. Kararımı orada verdim, öğrenimime eğitim alanında devam edecektim. Şimdi iyi ki kaygılarımı Rasim öğretmenimle paylaşmış ve kendim için doğru olanı seçmişim, diyorum. İyi ki yanımdaymışsınız sevgili öğretmenim.
Rasim öğretmenimizin bir başka özelliği de derslerinde bize okuduğu kitaplardan, izlediği oyunlardan, filmlerden söz etmesiydi. Bir gün derse “Dinle Küçük Adam!” diye başlamıştı. Sonra bunun bir kitap, yazarının da ünlü psikanalist ve psikiyatrist Wilhelm Reich olduğunu öğrendim. Şimdi dönüp bakıyorum da öğretmenimin önerisiyle birçok değerli kitaptan, edebiyat ve sanat olaylarından haberdar olmuşum. Engin Geçtan’ın “Çağdaş Yaşam ve Normal dışı Davranışlar” kitabını okuduğumda, bütün o normal dışı davranışların bende de olduğu kaygısına kapılmıştım. Bunu öğretmenimle paylaştığımda beni uyarmış, endişelenmemem gerektiğini, ancak süreğen olursa sorun sayılabileceğini söylemişti. Bu güçle daha sonra bilinçli bir Erich Fromm ve Wilhelm Reich okuru olmuştum.
Rasim öğretmenimizin bir dersinde de dönem ödevimiz, seçtiğimiz bir kitabın özetini üç sayfayı geçmeyecek şekilde yazmaktı. Ben Erich Fromm’un Sevme Sanatı’nı seçmiştim. Kitabın her satırı benim için çok önemliydi. Bu nedenle özeti hazırlarken ne denli zorlanmış hem ölçüte uymak hem de önemsediğim bilgileri içermesini sağlamak için ne hileler düşünmüştüm. Sonunda bilgisayarın henüz kullanılmadığı bir dönemde el yazımı en sıkışık satır, en küçük puntoya ayarlamış ve vazgeçemediğim tümceleri arkalı önlü üç sayfacığa sığdırabilmiştim. Yaptığım hile, şimdi anımsayabildiğim kadarıyla kâğıdı “arkalı önlü” kullanarak metni uzatmamdı. Öğretmenimiz “Kâğıdın yalnızca bir yüzüne yazılacak” uyarısına gerek duymamıştı belki ama ben kendimce bu açığı yakalamıştım. Öğretmenime bu hilemi nasıl karşıladığını sormak, bugüne değin hiç aklıma gelmedi. Belki bu yazımı okuduktan sonra o zamanki duygu ve düşüncesini benimle paylaşır. Bu arada iyi ki bilgisayarsız dönemmiş diye düşündüm. Bilgisayar olsaydı, sözcük ya da karakter sınırıyla asla baş edemezdim.
Rasim öğretmenimle mezuniyet sonrasında da görüşmelerimiz oldu. Babamın görevi nedeniyle Ankara’da Saraçoğlu Mahallesi’ndeki lojmanlarda oturuyorduk. Alt kattaki komşumuzun İstanbul’a taşındığı gündü. Rasim öğretmenimiz de aynı gün eşiyle birlikte onlarla vedalaşmaya gelmiş, ancak geç kalmıştı. Balkondan kendilerini görüp eve çağırdık. Bizi kırmadılar, geldiler ve ailece de yakınlaşmış olduk. Babam hemen adeti olduğu üzere “iade-i ziyaret” yapmak istedi. Ben henüz okulu bitirmediğim için isteğini reddettim. Babam ilk karşılaşmalarında benim bu davranışımdan öğretmenime yakındı. Öğretmenim ise şu anlamda bir yanıt verdi: “Ben her öğrencimin evine gitmem. Size geldim, çünkü o öğretmeniyle yakınlıktan yararlanmaya gereksinimi olan bir öğrenci değil.” Babamın bunu duyunca çok mutlu olduğunu ve “Ben sana söylemiştim” dediğini anımsıyorum.
Benim o zamanki düşünceme göre ise, öğrencilik sürerken bir öğretmenin evlerine ziyarete gitmemiz yakışık almazdı. Bu nedenle ziyareti mezuniyet sonrasına bırakmıştık. Bayram kutlamaları da bunun için ideal zamanlardı. Bayramlar vesilesiyle başlayan görüşmelerimiz daha sonra ailece devam etti. Dünya tatlısı kızlarıyla tanıştık, arkadaş olduk. Onlar da bizim gibi üç kız kardeşti. Rasim öğretmenim benimle konuşurken kızlarını daha iyi anladığını söylemişti. Ben de öğretmenimle söyleşi yaparken babamı daha iyi anlayabiliyordum. Öğretmenimden babam da etkilenmişti. Bize karşı daha hoşgörülü olmaya çalışıyordu.
Rasim öğretmenimiz ve ailesiyle görüşmelerimiz hem çok zevkli hem de öğreticiydi. Bize geldiklerinde ve biz onlara gittiğimizde zamanın nasıl geçtiğini anlamaz ve ayrılış saatini hep geciktirirdik. Kardeşlerim de öğretmenimin evlilik ve ana baba eğitimi konusunda yazmayı planladığı kitaplarını beklediklerini söyler ve hep ne zaman okuyacaklarını sorarlardı. Onların evlilik yaşamlarına yetişmediyse de ana babalık süreçlerine o söyleşilerin ve okudukları kitapların çok katkısı olmuştur.
Rasim öğretmenim, benim lisansüstü eğitimde psikoloji ile ilgili bir alanı seçmediğime de üzülmüştü. Psikoloji çok severek okuduğum bir alandı, hatta sonradan adı fakülte olan Gazi’nin Eğitim Bilimleri Bölümünde öğrenciyken rehberlik stajı da yapmıştık. Çok sayıda psikoloji ile ilgili dersler almıştık ama bende hep lisansı psikoloji olanlarla yarışamama endişesi vardı. Yine de yüksek lisans sınavlarına üç farklı üniversitede, her biri ayrı alanda girmiş ve üçünü de kazanmıştım. Son öğrendiğim Ankara Üniversitesi Eğitimde Psikolojik Hizmetler Anabilim Dalıydı. Daha önce sonucunu öğrendiğim iki farklı programa (Gazi Üniversitesi Eğitim Yönetimi ve Teftişi ile Hacettepe Üniversitesi Ölçme ve Değerlendirme), birinde çıkışın aslını, diğerinde onaylı örneğini kullanarak kayıt yaptırmıştım.
Üçüncü programa kayıt için, kullanabileceğim bir belgem yoktu artık. Enstitü sekreteri de derslerin gündüz yapılacağını söyleyince başka şansım kalmadığını düşündüm. Böylece Rasim öğretmenimin beni görmek istediği programa kayıt yaptıramadım. Güz yarıyılı süresince, kayıt yaptırdığım iki programa aynı anda devam edebilmiştim. Ancak bahar yarıyılı başında, Giresun iline eğitim uzman yardımcısı olarak atandığımı öğrendim. Oraya da gidemezdim. Bu nedenle lisansüstü eğitim mazeretiyle bakanlık merkez örgütünde görevlendirilme isteminde bulundum. Kadrom okulumda kalmak koşuluyla İlköğretim Genel Müdürlüğünde çalışmaya başladım. Bakanlıktaki görevim nedeniyle ancak mesai sonrasında ders yapılan “Eğitim Yönetimi ve Teftişi” programına devam edebildim.
Alanlarımızın farklılaşması elbette ki öğretmenimle ilişkimizi azaltmadı. Çok üretken olduğu için sürekli yeni kitaplarını imzalayıp gönderdi. Telefonla söyleşilerimizde hâlâ okuduğu yeni kitaplardan söz eder. Ben de böylece güncel gelişmelerden haberdar olurum. Bir de yaşamımın ilk telif ücretini aldığım “Özgün Eğitim” dergisinden söz etmeliyim. Rasim öğretmenim, o tarihlerde ilkokullarda, öğretmenlerin vazgeçilmez kaynağı olan bir ünite dergisi yayımlayan Özgün Medya’nın genel yayın yönetmenliğini yapmaktaydı. Bu süreçte yıllık bir eğitim dergisi (Özgün Eğitim) yayınını başlatmıştı. Dergi için benden de yazı istedi. “Öğretmenim beğenecek mi acaba?” diye kılı kırk yararak yazdığım iki kısa makaleden para da kazanmıştım. Makale yayımlatmak için yazarların üste para verdiği sözde akademik dergiler yoktu o zamanlar. Öğretmenimin bu güzel girişimi, daha sonra yayıncının vazgeçmesi sonucu ne yazık ki devam etmedi.
Öğretmenimin Ankara’dan ne zaman ayrıldığını anımsamıyorum. Ben 1989 sonbaharında üniversiteye geçip Elazığ’a gidince, ancak tatil ve izin günlerinde Ankara’ya geldiğimde görüşebiliyorduk. Foça’ya taşındıktan sonra da öğretmenimi ziyaret etme ve eşi Gülperi ablanın nefis haşhaşlı böreğini yeme şansım oldu. Amasyalı olarak haşhaşlı hamur işleri bizde çok daha yaygındı ama haşhaşlı tepsi böreğini yalnızca Gülperi abla yapıyordu. Ne denli uğraştıysam da onunki kadar lezzetlisini bir türlü yapamadım.
Sevgili öğretmenim, sizi daha yakınımızda hissedebileceğimiz anılarınızı, kitabınızdan okumayı dört gözle bekliyorum. Daha nice sağlıklı ve üretken yıllar diliyor, saygılar sunuyorum. Umarım bir öğrenciniz olarak ilginize, sevginize ve güveninize layık olmayı başarabilirim. Prof. Dr. Mualla Bilgin Aksu (Eğitişim Dergisi, Sayı 84, Ekim 2024)
Rasim Bakırcıoğlu: Öğretmenliğe Adanmış Bir Ömür
Eğitim tarihi, öğrencilerine yalnızca bilgi aktarmakla kalmayıp aynı zamanda hayatlarına yön veren öğretmenlerin hikâyeleriyle doludur. Bu öğretmenlerden biri de hiç kuşkusuz Rasim Bakırcıoğlu’dur. 1930’lu yılların sonlarında dünyaya gelen Bakırcıoğlu, Cumhuriyet’in idealist öğretmen tipini en güzel şekilde temsil eden, ömrünü bilime, eğitime ve öğrencilerine adamış bir isimdir.
Öğretmenlik serüvenine genç yaşta adım atan Rasim Hocamız, yıllar boyunca hem teorik bilgiyi hem de insana dokunan değerleri öğrencilerine aktarmayı görev bildi. Akademide rehberlik ve psikolojik danışmanlık alanına önemli katkılar sunmuş; dersleriyle, kitaplarıyla ve yazılarıyla sayısız öğrenciye ışık tutmuştur.
Benim için Rasim Hocanın anlamı çok daha kişisel bir yerde duruyor. Üniversite yıllarımda onun rehberlik derslerine girdiğimde, sınıfın havası hemen değişirdi. Katı disiplin, tavizsiz ölçütler ve en önemlisi ciddiyet… Hocamızın sınavlarından 75’in üzerinde not almak neredeyse imkânsızdı. O günlerde bu durum beni kimi zaman zorladı, fakat sonradan anladım ki, o notlar bir sınav sonucundan çok daha fazlasını ifade ediyordu: Hayatta hiçbir başarı kolay kazanılmaz. Emek vermeden, ter dökmeden, sabretmeden ulaşılan sonuçların kalıcı bir değeri yoktur.
Rasim Bakırcıoğlu, öğrencilerine sadece programdaki bilgileri değil, hayata dair en temel değerleri de öğretmiştir. Dürüstlüğün, çalışkanlığın, sorumluluk bilincinin ve azmin öğretmenlik mesleğinin ayrılmaz parçaları olduğunu her fırsatta vurgulamıştır. Onun sınıflarında yalnızca ders dinlemez, aynı zamanda karakterimizi de inşa ederdik.
Bugün, 90’a dayanan yaşta olmasına rağmen kalemini elden bırakmıyor olması, üretmeye ve yazmaya devam etmesi, onun mesleğine ve bilime olan bağlılığını gösteren en canlı kanıttır. Bu yaşta hâlâ düşünen, araştıran, yazan bir öğretmen görmek biz öğrencileri için büyük bir ilham kaynağıdır. Rasim Hocamız, yalnızca kendi döneminin değil, gelecek kuşakların da yolunu aydınlatmaya devam eden bir bilgedir.
Onu tanıyan her öğrenci, aslında kendi hayatında ondan izler taşır. Ben de onlardan biriyim. Sınıfta aldığım her ders, bugün kararlarımı verirken, öğrencilerimle iletişim kurarken ve hayata bakarken bana rehberlik etmeye devam ediyor.
Rasim Bakırcıoğlu, bir öğretmenden çok daha fazlasıdır: O, Cumhuriyet’in ışığını bilgiyle harmanlayarak nesillere aktarmış bir yol gösterici, bir usta, bir bilge…
Kıymetli hocam, size duyduğum minneti kelimelere dökmek kolay değil. Ama şunu bilmenizi isterim ki öğrenciniz olmak, hayatımın en büyük gururlarından biridir. Öğrettiklerinizle, yazdıklarınızla ve örnek hayatınızla daima ilham kaynağımız olacaksınız. Saygı ve minnetle.
Hocam umarım geç kalmadım. Daha fazlasını hak ediyorsunuz, ama ben bu kadar becerebildim. Lütfen eksiklerimi bağışlayın. … Doç. Dr. Mehmet Yıldızlar (Gazi Eğitim’den Öğrencim) (04.09.2025, WhatsApp)
Bir Başka Şarkı (2)
Yazının önceki bölümünü, “Bu öyküyü daha sonraları, bazen yeri geldiğinde, zevkle anlatıyorum…
Ne dersiniz şimdi de yeri gelmedi mi?” diye bitirmiştik. Devam edelim:
Erzurum Kazım Karabekir Eğitim Enstitüsü Matematik Bölümü’nde okurken Eğitim Psikolojisi dersimize, çok değer verdiğim ve bir o kadar da saygı duyduğum, Artvin’li Rasim Bakırcıoğlu öğretmenimiz geliyordu. Kendine özgü değişik bir öğretmendi… Dersinde hiç sıkıldığımı anımsamıyorum…
Derslere, yıllardır gazetelerden kesip, hiç erinmeden A4 kâğıtlarına yapıştırarak oluşturduğu kocaman bir dosya ile gelir, anlattığı konuyu bu kesiklerden okuduğu, ilginç yazılarla zenginleştirirdi…Onun bu gazete kesikleri dosyası, bana da esin kaynağı oldu…Yıllardır, ilgimi çeken köşe yazısı veya gazete haberlerini kesip saklarım…
Öğretmenimizin bir özelliği de Türkçeyi çok iyi kullanmasıydı… Dersin birinde, çocuklarda davranış basamaklarını anlatıyordu, sıra Özgeci Davranışlar Basamağına gelmişti… Öğrencilerden bazıları, toplu bir biçimde ” özge” sözcüğüne “uydurma kelime” istemiyoruz, diye itiraz etmeye kalkınca, Rasim öğretmenimiz onlara dönerek “Leyla özge bir candır” mısrasını ve devamını güzel bir biçimde okuyarak, bu güzel şiir kimin şiiri biliyor musunuz? diye sordu.
Kimseden ses çıkmayınca, “Arkadaşlar bu şiir, büyük Türk şairi Fuzuli‘nin. Fuzuli, sizin uydurma, diye itiraz ettiğiniz “özge” sözcüğünü yüzyıllarca önce kullanmış.” diyerek, Türkçe karşıtı öğrencileri kibarca susturmuştu…
Daha sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne atandığını, enstitü fakülteye dönüşünce, orada öğretim görevlisi olarak görev yaptığını öğrendim…
Yıllar sonra, Feyisbuk üzerinden kendisine ulaştım. Çok sık olmasa da ara sıra telefon açıp görüşüyoruz…
Rasim öğretmenimiz bize ruh sağlığı dersi de veriyordu. Toplumun ruh sağlığı konusundaki bilinçsizliğini anlatmak için, dersin birinde, “İnsanlar ruh sağlıklarına, ayakkabı bağlarına verdikleri kadar önem vermiyorlar”, demişti.
Bu söz kendi sözü müydü, yoksa başka birinden mi almıştı bilmiyorum; ama unutamadığım sözlerden biridir.
Birinde de bizlerin hayatı daha iyi anlayabilmemize yardımcı olmak için, çok güzel bir örnek vermişti, o örneği de unutamıyorum. Aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum, okuyalım:
“Hayat, ceket gibidir; tozlandıkça silinir, kirlendikçe yıkanır, söküldükçe dikilir, yırtıldıkça yamanır.
Yamalar dikiş tutmaz duruma gelirse, (kaldırıp) atılır.
Sizce insanlarımız hayatı böyle mi anlıyor?
Nerede?
Büyüğünden küçüğüne; okumuşundan okumamışına; zengininden yoksuluna ne insanlar görüyoruz!
Hayatı boş işler için hem kendilerine hem de çevrelerine zehir zıkkım ediyorlar! Suç onların mı?
Cevap: Kişinin anlayışına göre değişir…
Rasim öğretmenimden anlatılacak çok şey var; ama bu yazının konusu olanlar bu kadar… İleride yeri gelirse, onları da anlatmaya çalışırız.
Yazı burada bitmedi, daha çok yazacaklarımız var. Şükrü Çoban-Matematik Öğretmeni (24 10.2025, WhatsApp)
Köylüm Güner’in Anlattıkları
Rasim Bakırcıoğlu’na
Âşık Mahzuni, bir türküsünde “Mahzuni Şerif’im gayri gam yemem/Ondan ötesini kimseye demem/Ufak vücuduma kefen istemem/Varsa insanlıkla sararlar beni” diyor. Bizler değerli insanlarımızı, dostlarımızı kaybedince arkasından övgüler düzeriz, onu ne kadar çok sevdiğimizi söyleriz, iyilikleriyle anarız; bu önemlidir. Ancak yaşarken de dostlarımızın değerini bilmek ve bunu onlara yansıtmak daha önemli. Bu düşünceden hareketle bugün yaşayan bir değerli dostumu, bir büyüğümü, bilge insan Rasim BAKIRCIOĞLU’nu anlatmaya çalışacağım. Yazacaklarım bir övgü ve güzelleme değildir. Koşulsuz, içten bir sevginin, derin bir saygının yansıması olarak görülmelidir.
Bakırcıoğlu’nun yaşamına baktığımda, doğumundan bugüne zorluklar, yokluklar, acılar ile bunlara karşı kararlılık, mücadele, başarı ve mutlulukları bir arada görüyorum. 1937 yılında Ardanuç-Aşağı Irmaklar köyünde (köyümde, aynı köylüyüz) dünyaya geliyor. Çok küçük yaşlarda, altı aylıkken babasını kaybediyor. Yetim bir çocuk olarak köyde, ilkokula başlıyor. Annesi “Yazmamı satacağım, oğlumu okutacağım” diyor. Büyük bir özveri ve sevgiyle oğlunu kucaklıyor, onu okutmaya çalışıyor. Ne yazık ki anne de amansız bir hastalığa yakalanarak çok genç yaşta yaşamını yitiriyor. Rasim artık hem yetim hem öksüzdür. Bir şansı vardır ki arkasında dağ gibi bir dayısı vardır. Dayı İsmail Ersoy, yeğenini okutmak için elinden geleni yapıyor. Onun yaşını büyütüyor, elinden tutuyor, 1950 yılında Cılavuz Köy Enstitüsü’ne kaydını yaptırıyor. Küçük Rasim artık devletin sıcak kollarına bırakılmış; okuduğu okul, onun yuvası olmuştur. Öğretmen okuluna dönüşen Kazım Karabekir Öğretmen Okulundan 1956 yılında mezun oluyor. O, artık genç bir Cumhuriyet öğretmenidir.
Sırasıyla iki yıl Ardanuç Tosunlu köyünde, beş yıl da kendi köyü Aşağı Irmaklarda sınıf öğretmenliği ve baş öğretmenlik yapıyor. Tosunlu köyü öğretmeni iken yalnız öğrencilerince değil, köylülerce de çok seviliyor. Öyle ki bir nine, Öğretmen Rasim’i çok seviyor, ondan o kadar etkileniyor ki yeni doğan torununa öğretmenin adını (Rasim) veriyor. O çocuk, bugün Ankara’da yaşayan gazeteci, müzisyen Rasim Yılmaz’dır.
Aşağı Irmaklar İlkokulunda da çok özverili çalışıyor. Özellikle kız çocuklarının okumasına yardımcı oluyor. Onun yönlendirmesiyle köyümüzde pek çok kızımız okuyor, iş ve toplumsal yaşamda başarılı oluyor. Orası kendi köyüdür. Köylümüz onu çok sever.
Yedi yıl ilkokul öğretmenliğinden sonra İstanbul Eğitim Enstitüsünde Pedagoji ve Türkçe bölümüne kaydolur. Bununla yetinmez, Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde, Eğitimde Psikolojik Hizmetler dalında yüksek lisans yapar. Sekiz yıl, İlköğretmen Okulu Meslek Dersleri Öğretmenliği ve yöneticiliği, on iki yıl, Eğitim Enstitüsü ve Eğitim Fakültelerinde öğretmenlik yapar. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde iki yaz dönemi ortaöğretim öğretmenlerine formasyon eğitimi verir. MEB Yayımlar Genel Müdür Başyardımcılığı ve Ankara Mamak Lisesinde Felsefe Öğretmenliği yapar.
Psikoloji, Eğitim Psikolojisi, Sosyal Psikoloji, Rehberlik ve Psikolojik Danışma, Ruh Sağlığı, Öğretim İlke ve Yöntemleri, Ölçme ve Değerlendirme derslerini okutur.
Öğretmenlik yaşamı boyunca TÖS ve TÖBDER üyeliğini sürdürür.
1985 yılında emekli olur. 1987-1998 yılları arasında Özgün Yayınevi Genel Yayın Yönetmenliği ve Editörüdür. Özgün Ünite ve Çağdaş Ünite dergilerini yönetir, bu yayınların yazı kurulu başkanlığını yapar. Öykü, roman, şiir, araştırma, inceleme alanında çok sayıda kitap yazar.
Bu ansiklopedik bilginin, eğitimcilik, öğretmenlik yaşamının dışında, nasıl bir insandır diye merak edilirse diyorum ki: Yüreği sevgi dolu, ilgi dolu, insanı yüreği ile kavrayan, katıksız içtenliğini yansıtan bir güzel insandır. Sesiyle, bakışıyla, konuşmasıyla, beden diliyle insanı hemen kavrıyor. Büyük küçük demeden karşısındaki her insana değer veriyor, dinliyor; asla büyüklenmenin, kibrin, kırıntıları bile yok. Bir hoş insan, bir dost, bir gönül insanı.
Onun köyümüzde çalıştığı yıllarda ben çocuktum, okula gitmiyordum. Dolayısıyla o yıllardan tanımıyordum. Sonra onu köydeki büyüklerimden dinledim sık sık. Adını anan herkes, yerel ağızda “Rasim Beg” diye başlar, övgüyle, saygıyla, sevgiyle, hayranlıkla anarlardı. Çok etkilendim bu anlatılanlardan. Koşullar uygun düşmed,i onunla yüz yüze gelip konuşmaya. Hepimiz gurbette, yurdun değişik yörelerinde kalmaya, çalışmaya başladık. Dolayısıyla karşılaşamadık. Sonraki yıllarda bu Facebook yaşamımıza girince ona arkadaşlık isteği gönderdim. Hemen kabul etti. Şimdi on yıldır Facebook arkadaşlığımız var. Ara sıra yazışır, telefonda konuşuruz. İki kez de ziyaretine gittim.
Şunu belirteyim ki ilk gittiğimde biraz çekiniyordum.
2014 yılıydı. Yanımda eşim ve çocuklarım da vardı. Telefon ettiğimde, Foça’da olduğumu, bulunduğum yeri bildirip uygunsanız yarım saatlik bir görüşme yapacağımı söyledim. Heyecandan kalbim pır pır atıyor, ayaklarım titriyordu. Acaba ne diyecek diye… Baktım telefondaki ses, çok tatlı, içten, sevinç ve güven veren bir tonda “Bekle, on beş dakika içinde oraya geliyorum.” dedi. Dediği gibi de oldu. O an için denilebilir ki birbirini çok iyi tanıyan ve yıllardır görüşmemiş iki dostun kucaklaşması gibi kucaklaştık. Hemen eve davet edildim. Yarım saat kalmayı düşünen ben, üç-dört saat orada kaldım. Sıcak bir ilgi ve sevgi sarmalında, doyulmaz saatler geçirdik. Anılardan, yaşanmışlıklardan, geçmişten, gelecekten konuştuk. Sanattan, edebiyattan, şiirden konuştuk. Kitaplardan, dergilerden konuştuk. Bahçesini gezdik. Meyve ağaçlarının çokluğunu, zenginliğini, çiçeklerin güzelliğini görünce bayıldım! Kütüphaneyi gezdim. O kadar çok kitabı olduğunu görünce şaşırmadım diyemem. Abartısız söyleyebilirim ki iki büyük oda dolusu kitap. Hepsi konularına göre ayrılmış, raflara yerleştirilmiş. Aradığını kolayca buluveriyorsun. Dergiler, ansiklopediler, sözlükler, gazeteler… Gazetelerden Cumhuriyet gazetesi 1950’li yıllardan bugüne, bütün gazeteler okunmuş, dergiler ciltlemiş raflarda duruyor. Orası tam bir kutsal yer, bir ibadethane gibi… Büyülenmiş gibi oluyor insan. Saygı, övgü, hayranlık duygularıyla iç içesiniz.
Huzur dolu, güzel bir günü doya doya yaşayarak vedalaştık, ayrıldık. Yol boyu düşündüm. Onu tanıdıkça, daha çok sevgi ve saygı duyar oldum. Onun bir sözünü anımsatmak isterim: “İnsanın milyonları olacağına, birazcık duyarlılığı olması daha iyidir. Milyonları olmayıp birazcık duyarlı olan insan, milyonları olup duyarlılıktan yoksun insandan daha varlıklıdır.” Ben böyle duyarlı bir dost kazanmanın onurunu yaşıyorum yıllarca. Ona, sevgili eşi Gülperi yengeme sağlık ve uzun ömür diliyorum.
Bu arada bir konuyu da açıklamak istiyor ve gerçekleşmesini yürekten diliyorum: Rasim Bakırcıoğlu’nun yaklaşık 4500-5000’ne yakın kitabı var. Bir telefon konuşmasında, bu kitapların ileride nasıl değerlendirileceği konusu açıldı. Bir yere, bir kuruma bağışlayacağını söyleyince, ona “Kitaplarınızı Ardanuç’a, Ardanuç Belediyesine bağışlayabilir misiniz? Yöremizin çocukları yararlansın kitaplarınızdan” dedim. Bunu uygun buldu, Belediye isterse olabileceğini, söyledi. Yalnızca bir koşulu vardı. Kitaplarının konulacağı kütüphanenin ya da mekânın girişinde şu tabelanın bulunması: BAKIRCIOĞLU KİTAPLIĞI. Duyumlarıma göre Ardanuç Belediyesi, Cezaevi binasını kütüphane olarak düzenlemiş. Bundan da gurur duyuyorum. İlçemde hiç suç işlenmiyor ya da o kadar az suç işleniyor ki cezaevi kapanmıştır. Bina, kütüphaneye dönüştürülmüş. Şimdi buradan Ardanuç Belediyesi Başkanı Sayın Yıldırım Demir’e çağrımdır. Bakırcıoğlu ile bir anlaşma imzalayıp kitaplarını alır ya kütüphanede ya da uygun bir mekânda Ardanuç’un çocuklarının, halkının hizmetine sunar mısınız? Çok yararlı ve güzel bir çalışma olur.
Saygılarımla… Güner Gün-Edebiyat Öğretmeni (Samsun, 11 Mayıs 1921 Facebook)
Foça Yaşantılarımdan Günlüklerime Yansıyanlar
Eklem Ağrılarım ve Tedavi Süreci
(15 Mart 2018) Bahçedeki çimleri ayakta, eğilerek bahçe makasıyla iki günde biçtikten sonra özellikle sol kolumun omuzla dirsek arasının, sağ kasığımın sağına soluna, daha çok da belimin sağına bir ağrının oturması bir daha gitmemek üzere varlığını koruması, ilk kez bu denli korkutuyor, umutsuzluk çukuruna itmeye başlıyor beni. Ama buna karşın ben, altı saatlik yolu göze alarak Denizli 2. Kitap Fuarı’na gidiyorum. Orada, akrabam Celal Altunlarda kalacağım. Fuarda üç buçuk günde, her gün on saat kuru sandalyede oturarak yapıyorum bu işi.
Kolumda ve ayağımdaki ağrı nedeniyle çoraplarımı zor giyip çıkarıyor, yatağa zorlukla uzanıyor, yataktan güçlükle kalkıyorum. İki saat kadar oturduktan sonra ayağa kalktığımda yürümede de sorun yaşıyorum. Ayağa kalktığımda kaslarımın katılaşması sonucu bir süre zor adım atıyorum.
Fuarda, öğrencim İsyanı (Salih Altun), bana saatlerce yazma çalışmalarını anlatıyor, yoğun bir heyecanla. Yazdığı Tutya Bibi’yi imzalıyor benim için. Ağrılarıma karşın güzel geçiyor günlerim. Özlem Yayınevi sahibi ve yöneticisi öğrencim Yahya Türkeli, satışlardan oldukça memnun. Fuarın bitiminde bir altı saatlik otobüs yolculuğundan sonra dönüyorum, Foça’ya.
Yazacağım çok şey var. Nereden çıktı, bu kol, bacak ve bel ağrısı! Oysa, 82’sine girmiş olsam da böyle bir engelin yakama yapışacağını aklımdan bile geçirmiyordum. 10 Nisan 2018 Salı günü ortopedi uzmanına anlatıyorum, yaşımı unutarak, yaptığım yanlışlığı. Doktor, “Ağrılarınız geçer; ama bu yaştan sonra kendinize çok dikkat etmeniz gerekir.” diyor. Bir kutu D vitamini, bir ağrı kesici, bir de ağrıyan yerlere sürmek üzere jel yazıyor.
Fizik tedavisi için öncelikli hasta işlemi yapılmış bir kişi olmama karşın iki aya yakın bir süre bekletiliyorum. Daha önce çağrılmadığıma bir yandan da seviniyorum. Temmuz, ağustos sıcakları geride kalsın istiyorum. Yine de 4 Temmuz’da başlıyor Menemen Devlet Hastanesi’ndeki tedavim. Tedavi uygulayıcım Ebru Hanım, iki omzuma ikişer elektrot bağlıyor. Ayrıca sağ omzuma soğuk jel torbasını; sol omzuma da sıcak jel torbasını koyuyor. 15 dakika sonra bunları kaldırıp sağ omzuma jel sürerek bir aygıtla masaj yapıyor.
Ardından iki bileğime de parafin tedavisi uygulanıyor. Parafinli mumlu kaynar suya ellerimi ve bileklerimi kaynar suya beşer kez sokuyor, her sokuşta parafinli kaynar suyun içinde dayanabildiğim kadar tutuyorum. Ellerime hemşire birer naylon poşet geçirerek 15 dakika beklememi söylüyor. Ardından ellerimde donan mumları sıyırarak egzersiz salonunda anlatılan aletli üç hareketi on gün 15’er kez yineliyorum.
Hastaneye ilk gittiğimde tam bir güven vererek beni muayene eden ve gerekli kan verme, film işlemlerine yönlendiren Fizik Tedavi Uzmanı Dr. Şefika Hanım izinli olduğu için 10 günlük sürenin bitiminde, tedavimin nasıl sonuç verdiğini Dr. Çimen Hanım’dan öğreneceğim bildiriliyor. Doktora rahatsızlığımın tümüyle geçmediğini söyleyince doktor, tedaviyi beş gün daha uzatıyor.
Bir ara üç gün ağrı kesici kullanmadığımda kimi ağrıları duymaya başlayınca yeniden ilaç almam gerekiyor. Çimen Hanım, Şefika Hanım’ın verdiği ilacı bir daha yazıyor.
(16.4.2018) Bir hayli azalıyor ağrılarım. Kaç gündür çapayı, makası korkarak alıyorum elime. Bu araçları, ağrıyan yerlerimi zorlamadan kullanmaya özen gösteriyorum. Önümüzdeki Cumartesi günü de İstanbul’a uçacağım. Hem çocuklarım, torunlarımla görüşmüş olacak hem de dört gün sürecek olan Beykoz Çocuk Kitap Fuarı’nda kitaplarımı imzalayacağım.
Bütün bunlara karşın hâlâ her gün masamda en az beş saat çalışmayı sürdürüyorum.
(5.5.2018) Güne mutlu başlıyorum. Haftalar değil; aylardır yaşamakta olduğum bel, kol ağrılarım ve halsizliğim geride kalmışa benziyor. Bugün, eski güçlü günlerime dönmüş duyumsuyorum kendimi. Büyük bir sevinç nedeni bu, benim için. “Yoksa buraya kadar mıydı? Yoksa yaşlılığın burgacına kapılmış biri olarak mı sürdüreceğim, bundan sonraki günlerimi? Onca yazma ve yazdıklarımı yayımlama tasarım, yüzüstü mü kalacak?” diye kara kara düşünmeye başlıyorum. Ağrıdan arkama götüremediğim kollarım ve üst kata çıkarken, oradan inerken yaşadığım güçsüzlük, kafamda duyumsadığım uyuşukluk, bunları düşündürüyor.
Bütün bunlara, önceki günün akşamında belirip dün sabah artan boynumun tutulması nedeniyle başımı sağa sola çevirememem de eklenince, özgüvenim dibe vuruyor. Dahası aklıma geldikçe içimin sıkılmasına yol açan hastaneye de gitmek istemiyorum. İyi ki aile hekimi Recep Bey’e gitmeyi akıl ediyorum ve onun verdiği ilaçların kısa sürede yararını görüyorum. Bugün kollarımı daha iyi kullanıyorum. Az da olsa boynumu da sağa sola çevirebiliyorum.
(12.5.2018) Seksen birinci yaşımı geride bırakıncaya dek, süreğen olmayan ufak tefek rahatsızlıkların zorlamaları dışında, şimdikinin benzeri, sarsıcı, özgüvenimi yıkıcı rahatsızlıklar yaşadığımı anımsamıyorum. Ellerimi başımın üzerine koyamamak, omuzlarımla dirseğimin arasında dayanılmaz ağrılar duymak, yatağa uzandığımda kolumu yukarıya kaldıramamak, yorganı üzerime çekememek, kollarıma dayanarak yataktan kalkmak istediğimde, kollarımda dayanılmaz ağrılar duymak, belimde benzer ağrıların olması…
Bunlar yüzünden arada bir, yazmak istediklerimin yüz üstü kalacağı kaygısı kuşatmaya başlıyor günlerimi ve bu yüzden derin bir ruhsal acı duyuyorum. Neyse ki dün gittiğim ortopedi uzmanı, beni bu yoğun acılardan kurtarıyor. Kullandığım birçok ilacın bir yararının olmadığını söylemem üzerine uzman doktor, bana önce iyileşmeye beynimi inandırmadıkça ağrılarımın geçmeyeceğini anımsatıyor.
Uzman, bir de beyin ve kol filmi çektiriyor. Her yanda kireçlenmenin olduğundan söz ediyor. Bu yaşta bunun doğal olduğunu da ekliyor. Bir şey daha söylüyor: “İlaç vermek zorundayım yine.” diyor ve bir de egzersizler öneriyor. Ayrıca iğnenin daha etkili olacağını belirtiyor.
Bir hafta kullanacağım hap ile beş iğne yazıyor. Yarın, hap almaya; iki gün sonra da iğne yaptırmaya başlayacağım. Günde iki kez yapılması gereken egzersizlere başlıyorum. Bu sabah, kolumdaki ağrılara meydan okurcasına ön ve arka bahçeyi suluyorum. Şu anda kollarımda dayanılmaz bir ağrı duymuyorum. Özgüvenim de iyi. Yazdığım Ansiklopedik Sevgi ve Aşk Sözlüğü’nü okumayı sürdürüyorum. 116 sayfa kaldı, bitmesine, 476 sayfadan.
Bel Kayması Tanısı Konulan Rahatsızlığım
(3.6.2018) Çocukluğumdan bu yana hep kendi gücüme dayanarak, çaba göstererek üstesinden gelme yolunu seçtiğimi düşünüyorum; birilerine dayanarak, birilerini kullanarak işimi yoluna koymaya hiçbir zaman yönelmediğimi. Birilerine çıkar sağlamayı “aşağılık davranış” olarak görüyorum. Birlikte çözülmesi gereken sorunlar karşısında da kendi istencim ile ilgili topluluğa katılıyorum. Birlikte gösterilen etkinliklerde de kimseyi kullanmadığım gibi kimsenin de beni kullanmasına izin vermiyorum.
Evet; en çok kendi gücüme, çabama güveniyorum. Zorunlu durumlar dışında, yorularak da olsa, sıkıntılara katlanmak da gerekse, bu yolu yeğliyorum. Ancak yakın geçmişte, öncekilerin yarattığı acılarla, sıkıntılarla karşılaştırılamayacak boyutta; kendimi aşma umudumu neredeyse yok etme noktasına taşıyan sağlık sorunlarıyla burun buruna geliyorum. Ellerimi, kollarımı kullanamamayı düşündüren omuz ve kol ağrılarımın parmaklarıma dek inivermesi karşısında paniğe kapılmaya başlamışken bir de bel ağrısı başlamaz mı? Öyle zorlu bir ağrı ki bu, beş dakikalık yolu bile dinlenmeden yürüyemiyorum.
Oysa öncelikle Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü’nü 3. baskıya; ikincisini de ilk baskıya hazırlamak için gerekli zamana gereksinim var. Yalnızca bunlar da değil, düşlediklerim. Kitap Kurtları adlı gençlik romanını tamamlayacağım. Öz yaşam öykümü, öğretmenlik anılarımı, yetişkinlere yönelik öykü kitabımı, deneme ve eleştirilerimi, çocuk ve kedi öykülerimi, Öğretmen adlı, Kitap Okuma Yazma adlı çalışmamı ve Çocuk ve Ergenin Eğitimi El Kitabı’nı kitaplaştıracak, Türkçe El Kitabı’mı bastıracağım.
Birdenbire yoğun biçimde kapımı çalan bu bedensel rahatsızlık, bunları yapamayacağımı anımsatınca düş bozumuna uğramama ramak kalıyor. Kollarımdaki ağrı nedeniyle haftalardır, bahçenin çimini biçmeyi erteleyip dururken bugün öğleden sonra bu yılgınlığa meydan okurcasına, ellerimde ve kollarımdaki ağrıyı artırsa da çimi biçmeye girişiyor, ardından da suluyorum. Oldukça yoruluyorum.
Evet! Yarın, fizik tedavi uzmanı, röntgen ve sağ omuz emarı (mr) sonucuna göre bakalım nasıl bir tanı koyacak, nasıl bir tedaviyi başlatacak. Emar sonucuna bakan beyin cerrahı, bel kayması tanısını koyuyor ve bunun tek tedavisinin de ameliyat olduğunu; onun ise gençler için bile risk taşıdığını bildiriyor. “Ne yapacağız?” diye sorduğumda doktor, “Size ağrı kesici yazayım.” diyor.
Eve döndüğümde, bir çılgınlık yapmaya karart veriyorum. Belimdeki şiddetli ağrıyı yok sayarak garajın yola bakan köşesindeki su tesisatının çevresine duvar örmeye başlıyorum. Ağrı, dayanılmaz kerteye gelince eve gelip sırtüstü yatıp dinleniyorum. Bu çılgınlığı günlerce sürdürüyorum ve belimin ağrısı diniyor. Belimdeki sinir sıkışmasından geriye, yalnızca sağ bacağımdaki uyuşukluk kalıyor. Onu ise öpüp başıma koyarak yaşamayı sürdürüyorum.
(14 10.2018) Beş ay öncesinde başlayan omuz, kol, bel ve diz; bir ay sonrasında da orta ve yüzük parmaklarımda beliren ağrı ve kapanma zorlukları nedeniyle bende oluşan umutsuzluk son buluyor; eski sağlığım geri geliyor. Bunda temel etken, kuşkusuz, fizik tedavi uzmanı Şefika Hanım’ın muayene sonrasında çektirdiği sağ omuz emarı, omuz ve bel röntgenlerinin ışığında verdiği hareketler; iki ay kadar sonra başladığım üç haftalık fizik tedavi etken oluyor. 2+2 sağ, 2+2 sol kola; 2+2+2+2 sağ ve sol kola 15’er kez; sonra 15 kez çubuğu önden baş üstüne kaldırma; ardından çubukla 15 sağ, 15 de sol kolu yukarı kaldırma biçimindeki alıştırmaları birer kez de evde yapmam öneriliyor. Bunları evde de yinelemeyi sürdürüyorum. Aynı hareketleri tedavi sonrasında da her gün iki kez yineliyorum. Ancak kollarıma indirme, itme, çekmeye getirilen sınırlamalara dikkat etmeyince rahatsızlıklar yaşıyorum
Kitaplığımın Yeni Düzeni
(22.10.2018) On yıl önce düzenlediğim kitaplığımı bir hafta uğraşarak tepeden tırnağa elden geçiriyorum. Bütün kitapların ve rafların tozunu alıyorum. Birçok raftaki kitapların yerini değiştirerek kitaplarımı yeniden sınıflandırıyorum. Bunu yaparken kimi kitapları ayıklıyorum. Onların yerine teras altındaki kitaplığımdan kendi gözümde daha önemli gördüklerimi koyuyorum.
Arkamdaki duvarda yer alan raflara Cumhuriyet’in armağanı olan Atatürk kitaplarından seçtiklerimle öbür orta ve kısa boy Atatürk kitaplarını; ikinci rafa, yine Cumhuriyet’in armağan ettiği Dünya klasiklerinden ve başka klasiklerden seçtiğim roman ve öyküleri; yüzümü kitaplığa çevirdiğimde solda kalan 4., 5., 6.,7. raflara psikoloji ve psikiyatri kitaplarını sıralıyorum. Ortadaki camlı rafların sağında kalan raflara yukarıdan aşağıya doğru, 4., 5. 6. raflara çocuk kitaplarını diziyorum. 7. rafa da küçük boy değerli kitaplarla başka küçük boy kitapları yerleştiriyorum. Arkamda ve ortadaki cam kapaklı kesimin üst rafında sözlüklerle deyim ve ata sözleri kitapları; onun altındaki iki rafta gözdem olan eğitim ve psikoloji kitapları; onun altındaki büyük boy kitapların konulabileceği rafta ise benim kitaplarımla içinde benim yazım da olan kitaplar bulunuyor.
Sağımdaki duvarı kaplayan dolap raflarının en solunda ve üst raflarda biyografik yapıtlar; onun altındaki rafta felsefe ve deneme yapıtları, onun altında A.Ü. Eğitim Fakültesi’nin çıkardığı dergiler, onun altındaki iki rafta da Meydan Larousseau ve Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi’nin tüm ciltleri yer alıyor. O rafların sağında ve orta yerdeki dolabın en üst rafında köy enstitüleriyle ilgili yapıtlar; onun altındaki dört rafta eğitim kitapları, beşinci ve iki raf boyundaki yerde yine kitaplar ve dosyalar; onun solundaki dolabın en üstteki üç rafta Türkçe ile, edebiyatla ilgili seçkin kaynaklar; onun altındaki rafta eğitim kitapları, onun da altındaki iki rafta rehberlik ve psikolojik danışma kitapları bulunuyor.
Sağımda ve arkamda kalan kapaklı alt rafların ikisinde de büyük boy kitaplar, ansiklopediler ve benim yazdığım ortaokul Türkçe ders kitaplarına ilişkin dosyalar sıralanıyor.
Arkamda ve en sağdaki daha dar üst raflarda sözlükler; kapaklı rafların üstündeki iki dar rafta da Yeniden İmece dergileri yer alıyor. Tam karşımda ve sağdaki dört raflı dolabı öğretmen konulu kitaplara ayırmış bulunuyorum. Onun solundaki radyatörün üzerine sevgi, aşk ve cinsel konuları içeren kitapları sıralamış bulunuyorum. Kitapların üst kesiminde orta yerde Atatürk’ü çalışma odasında kitap okurken gösteren güzel bir tablo, onun altında Van Gogh’un bir resminin kopyasını; onun sağında bir Türk ressamın İç Anadolu’yu çağrıştıran orta yerinde beyazlık içinde yapraksız bir ağaç resmi, solda da ressam öğrencim Yüksel Akpınar’ın yağlı boya tablosu bulunuyor. Daha soldaki sözlükleri, kimi büyük boy kitaplar ile Cumhuriyet gazetesinden kesilmiş ondan çok konulu kupür dosyalarımı içinde bulunduran dolabın üstünde, Avrupa Türkiyeli Yazarlar Grubu eş başkanlarının imzalarıyla verilen 2024 Eğitim Ödülü yazısı; onun solunda da Mustafa Ayaz’ın bir köylü kızı portresi asılı bulunuyor.
Çalışma masamın sağında, pencereye bakan İki raflı dolapta büyük boy kitaplarla dergiler yer alıyor. Pencere ile masamın arasındaki boşluğun batısına düşen pencereye yaslanan beş raflı dolap da Atatürk kitapları ile başka büyük boy kitapları barındırıyor.
Bitmedi. Masama oturduğumda karşıma düşen duvarın arka kısmında (yatak odamın batısına düşen başucumdaki duvarda yer alan raflarda deneme, inceleme, roman, öykü, cinsellikle, eğitim ve psikolojiyle ilgili kitaplar yer alıyor.
Dille, dilbilgisiyle, kültürle, sanatla ilgili birçok değerli kitabımı da salondaki dört dolapta koruyorum.
Yeniden düzenlediğim kitaplığımı böylece daha iyi yararlanmama hazır duruma getirmiş bulunuyorum.
İstanbul Artvin Vakfı’nın “Cılavuz’a Vefa” Günü
Aşağıda yer alan Almanya yolculuğuma az bir zaman kala bir de İstanbul Artvin Vakfı’nın düzenlediği “Cılavuz’a Vefa Günü” için çağrı alıyorum. Beni arayanın, Vakfın denetleme kurulu üyesi, Cılavuz’dan çok sevdiğim sınıf arkadaşım, rahmetli Ahmet Biber’in oğlu Kültiğin olduğunu söyleyince anlatılmaz duygusal anlar yaşıyorum.
Ancak Almanya için hazırlık yapmakta olmam nedeniyle Kültiğin’e olumlu yanıt veremiyorum. Kültiğin, o zaman çocuklarımın, torunlarımın o güne katılma olanağının bulunup bulunmadığını soruyor ve onlar aracılığı ile bir ileti göndermemi istiyor. İki kızımın ve torunumun İstanbul’da yaşadıklarını söylemem üzerine Kültiğin, toplantıya onların katılımını sağlıyor. Kızım Nesrin, toplantıda iletimi sunuyor. Torunum Yağmur’a da dedesini anlatması için söz veriliyor. Toplantıyı yöneten Kültiğin, benim, babasının arkadaşı olduğumu ve gönderdiğim iletiyi kızımın okuyacağını duyururken boğazı düğümleniyor.
Bunları, kızım Nevin’in çektiği videodan öğreniyorum. Toplantıda bir konuşma yapmak üzere çağrılan “Sözlü ve Yazılı Belgeler Işığında Cılavuz Köy Enstitüsü kitabının yazarı, konuşmasında, kitabının yazımında benden de yararlandığından söz ediyor. Bu toplantıya sınıf arkadaşlarımdan Dursun ve Niyazi’nin de katıldığını duyuyorum. Daha sonra Niyazi’nin oğlu, beni babasıyla da görüntülü görüştürme, arkadaşımla konuşmamı sağlama inceliğini gösteriyor.
Avrupa Türkiyeli Yazarlar Grubu’ndan Gelen Çağrı
Fakir Baykurt’un Almanya’da bulunduğu yıllarda kurduğu Avrupa Türkiyeli Yazarlar Grubu’nun eş başkanları olan Nevin Lutz ile Kemal Yalçın, bu grubun sonbahar toplantısında “Türkiye’deki Güncel Eğitim Sorunları” konusunda bir konuşma yapmamı istiyorlar. İsteği büyük bir memnunlukla kabul ettiğimi yazmam üzerine Kemal Yalçın’dan şu iletiyi alıyorum.
Sayın Rasim Bakırcıoğlu, Değerli Hocam,
Davetimizi kabul ettiğiniz için ATYG adına size çok teşekkür ederim. Sizin sunumunuz 30 Kasım 2024 Cumartesi günü saat 9.00- 11.00 saatleri arasında olacaktır. Sunumunuzu yaparken film, video, fotoğraflar da kullanabilirsiniz. Teknik aletler vardır.
Sizi 29 Kasım 2024 Cuma günü, saat 15.00’te ATYG Üyesi Turan Akpınar seminerin yapılacağı yere getirecektir. Sizin ulaşım ve konaklama işlerinizden Turan Akpınar sorumludur. Görüşmek üzere.
Kemal Yalçın
ATYG Eşbaşkanı
To: Kemal · Sat, Dec 14, 2024 at 1:30 PM Message Body
Belirtilen gün ve saatte yedi yüz bin nüfuslu (yetmiş-seksen bin göçmenin, 15-20 bini Türkiyeli), Avrupa Birliği Finans Merkezi Frankfurt Hava Alanı’nda beni öğrencim Turan Akpınar karşılıyor. Ertesi gün toplantının yapılacağı yere, öğrencilerim Yüksel, Turan Akpınar’la birlikte Gelsenkirchen’deki bir sendikanın tesisine gidiyoruz. O akşam, toplantı yerinde yazarların yapıtları sergileniyor. Turan, kendileri için götürdüğüm kitaplarımı da orada sergiliyor.
Ertesi gün, Almanya’da yaşamakta olan Selma Parıltı Moza ve eşi ile; Almanya’daki oğlunun yanına gitmiş olan Yahya Türkeli de oğluyla birlikte, beni dinlemek üzere oraya geliyorlar. Konuşmamın öncesinde Yönetim Kurulu üyesi Sırrı Ayhan, yaşamöykümü okuyor. Ardından Turan Akpınar, 16 yaşında iken Çorum İlköğretmen Okulu’nda öğrencim olduğu günkü duygularını anlatmakla başladığı konuşması ile bana oldukça duygulu anlar yaşatıyor. Ardından iki saat kadar süren konuşmamdan sonra, oturumu yöneten Kemal Yalçın, öğrencilerime söz veriyor. Sonra birlikte fotoğraflar çekiliyor.
Üç gün süren toplantıda, Eş Başkan Kemal Yalçın, etkinliklerini anlattıktan sonra her üyeye bir önceki toplantıda gerçekleştireceklerini belirttikleri çalışmaları bitirip bitirmediklerini; gelecek yıl, neler yazmayı tasarladıklarını soruyor ve söylenenleri deftere kaydediyor.
Düzenlenen ödül töreninde, ödüllerimiz veriliyor ve Kemal Bey, ödüllü fotoğraflarımızı çekiyor. Geceleri de şarkılı türkülü eğlenceler düzenleniyor, fıkralar anlatılıyor.
Eş Başkan Kemal Yalçın ve Nevin Lutz’a Çocuk ve Ergende Ruh Sağlığı kitabımı; öbür iki öğrencime de imzalı Nutuk adlı çalışmamı veriyorum. Kemal Bey’e, isteği üzerine bir de Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğümü imzalıyorum. O da a Sınıfta Zor Çiçek Açar, Benim Allah’ım Sevgidir ve Süryaniler ve Seyfo adlı kitaplarını imzalıyor. Nevin Hanım ise eşiyle birlikte yazdığı Çocuklarıma An meine Kinder To my children adlı yapıtı ile kitaplığımı şenlendiriyor.
Bunlardan başka Ersin Bilge, Eşekle Gelen Dostoyevski; Sırrı Ayhan Berberin Dansı, Agop Yıldız (Ozan Armani) Anadolu’nun Nar Taneleri, Hıdır Dulkadir Yüreğim Dersimde Kaldı, Yaşar Çiçekdemir Bizim Masa adlı kitaplarını imzalıyorlar. Bir akşam da dışarıda soğuk havada, yakılan ateşin çevresinde bir yandan sıcak şarabımızı içiyor, bir yandan da sohbet ediyoruz.
Üçüncü gün öğlede biten toplantı sonrasında Kemal Bey, gezmediğimizi öğrendiği, bir zamanların ünlü Alman iş adamı Alfried Krupp’un şimdi müze olan üç katlı görkemli malikanesi Villa Hügell’i, gezdiriyor. Kitabını yazdığını söylediği bu üç katlı kocaman yapının her köşesini saatlerce bütün ayrıntılarıyla anlatıyor. Yüksel, Turan ve ben de geçmişteki Alman ekonomisinde büyük bir etkisi olan bu ailenin evi ni gezerken yaşam öyküsünü hayranlıkla dinliyoruz.
Üç günden sonraki haftada Yüksel ve Turan, Frankfurt’un Evrim Müzesi, Yahudi Müzesi, ünlü kiliseler, eski yapıların bulunduğu mahalleler gibi gezilmeye görülmeye değer birçok yerini gezdiriyor. Geceleri de Çin restoranında ve başka mekânlarda yedirip içiriyor. Işıklandırılmış, süslenmiş, Noel Babalı, İsa Figürlü, sıcak şaraplı, mekânları gezdiriyor. Ailelerin bir araya gelip birbirine büyük, küçük armağanlar sunulduğu Vaynat (Kutsal Haftalar) gecelerinden birini bana da yaşatıyor.
İki gün de Rıza Nebioğlu’nun konuğu oluyorum. O da oturduğu kent ile onun yakınındaki Ren Nehri kıyısında yer alan ünlü kenti kuş bakışı seyredebileceğimiz yüksek bir yerine götürüyor. Oradan bu üniversite kentini izletiyor. O da oturduğu kentteki mini Çin restoranlarına götürüyor. Bu iki kentin görülmeye değer yerlerini bir bir gezdiriyor ve buraları fotoğraflarla belgelendiriyoruz.
İzmir Foça’ya döndükten sonra eş başkanlara aşağıdaki yazıyı iletiyorum, onlar da bu yazıma karşılık veriyorlar.
ATYG Eş Başkanları Sayın Nevin Lutz ve Sayın Kemal Yalçın’a,
Çağrınızı büyük bir memnuniyetle kabul ederek geldiğim Almanya’daki Sonbahar toplantınızda sizin, değerli Yönetim Kurulu üyelerinizin ve öbür yazar arkadaşların yakın ilgi ve sevgisini görmenin mutluluğunu yaşıyorum. Çok sağ olun! Kurucunuz ve onursal başkanınız Fakir Baykurt’un “yazar yetiştirme okulu “olarak başlatmış olduğu çalışmaları, sizin de benzer bir çaba ile sürdürdüğünüzü benim de görmemi hem söylemleriniz hem de eylemlerinizle algılamamı sağladınız.
Gerek bu çalışmalarınızı gerekse kılı kırk yararak sürdürdüğünüz araştırmalarınızı, yaşanmışlıklarınızı yapıtlarınızla okurlara ve bana da ulaştırmanız, benim için eşsiz bir örnek, yeni bir yol gösterici olacaktır. Türkiye’nin Avrupa’daki aydınlık yüzü olan ATYG’nin dünyaya pozitif bir gözle bakan yöneticileri olarak sizlerle bir arada olmak, benim için büyük bir onurdu. İnançlı ve bilinçli çabalarınızı görmekle insanlığın güzel günlere giden yolu kesinlikle kat edeceği ve düşlenen güzellikleri yaşayacağı inancım, daha da pekişmiş oldu. Sizlerin yapıp ettiklerinizi öğrendikçe, kalemin kılıçtan daha keskin olduğu konusundaki kanım, daha bir güç kazandı.
Canhıraş bir çaba göstermeniz; gönlünüzü ve beyninizi her türlü yapıcı girişime açmanız ve bu doğrultuda her yazma heveslisini kendini aşması için yüreklendirmeyi ilke edinmeniz, bana bile yaşımı başımı unutturdu ve çocuklar gibi bir çalışma hevesine kapılmama yol açtı.
Hız kesmeden yayılmakta olan şiddete, sömürüye, zorbalığa karşı kalemlerinizin gücü ile en küçük bir duraksama göstermeden sürdürmekte olduğunuz savaşımınıza tanık olarak ayrıldım Almanya’dan. Grubunuzun bir üyesi olmayı; sizde ve grubunuzda gördüğüm iyiye, doğruya, gerçeğe ve güzele ulaşma çabasında, “anlama ve anlatma gücünün niçin sayısı çok ve sağlam kavramlar edinmeyi gerektirdiğini ve bu yetinin nasıl kazanılabileceğini” sizlerle birlikte tartışmayı çok isterdim. Bu isteğimi gerçekleştirememiş olsam da alacağım bu yoldaki çabalarınızın haberleri, kuşkusuz, beni çok mutlu edecektir.
Yüce amacınız yönünde dilediğiniz bütün başarılara ulaşmanızı diliyor, size gönül dolusu sevgilerimi sunuyorum. (13.12.2024) Rasim Bakırcıoğlu, Foça-İZMİR
Kemal Yalçın
To: me · Sat, Dec 14, 2024 at 2:10 PM
Message Body
Sayın Rasim Bakırcıoğlu,
Gönderdiğiniz mektubu aldık. ATYG Facebook sayfasında yayınladık. Çok teşekkür ederiz. ATYG Sonbahar Buluşmasında yaptığınız sunumla bizleri memnun ettiniz.
Sağlık ve mutluluklar dileriz.
ATYG Eşbaşkanları: Nevin Lutz & Kemal Yalçın
Am Samstag, 14. Dezember 2024 um 11:30:11 MEZ hat Rasim Bakircioglu <rbakircioglu@yahoo.com> Folgendes geschrieben:
Almanya’da bulunduğum günlerde bir de orada Hürriyet gazetesinin Almanya muhabiri olan gazeteci Gürsel Bey, bir akşam benimle bir röportaj yapmak istiyor. Bu röportajın zaman yetersizliği nedeniyle yarım kalması üzerine benden yanıtlamamı istediği soruların yanıtlarını kendisine iletmemi istemesi üzerine kendisine aşağıdaki yazıyı gönderiyorum:
Sayın Gürsel Bey!
İstediğiniz iki soruya ilişkin düşüncelerimin yanıtları şunlardır: Siz, bunları elbette uygun gördüğünüz biçimde değerlendirirsiniz. Yazımın elinize geçtiği bilgisini iletirseniz çok sevinirim. Bir de olanaklı ise çıkacak haber yazınızı görmek isterim. Çok sevgilerimle.
Almanya Gözlemlerim
Almanya’ya ilişkin gözlemlerimin ilki, kurucusu ve onursal başkanı Fakir Baykurt olan ATYG’ye (Avrupa Türkiyeli Yazarlar Grubu’na) yönelik. Bu grubu, Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa ve Türkiye’de yaşayan yazar, şair ve sanatçıların oluşturduğunu, grubun Eş Başkanı Sayın Kemal Yalçın’ın beni grubun sonbahar toplantısında “Türkiye’de Eğitimin Güncel Sorunları” üstüne bir konuşma yapmak üzere çağıran yazısından öğrendim.
Fakir Baykurt’un 1984’te kurduğu ve “Edebiyat Okulu” olarak tanınan; birçok yazar, şair yetiştirmiş ve yetiştirmekte olan bu grupta konuşmayı bir onur sayarak daveti memnuniyetle kabul ettim. Grubun üyesi öğrencilerim Yüksel- Turan Akpınar’ın beni ulaştırdıkları grup toplantısında, Eş Başkanlar Sayın Nevin Lutz ve Sayın Kemal Yalçın başta olmak üzere Yönetim Kurulu üyeleri ve grup üyelerinin sıcak, içten ilgilerini gördüm.
Almanya’da yaşayan öğrencilerim Yüksel-Turan Akpınar’ın; Selma Parıltı Moza ve eşi Salih Bey’in; Almanya’da yaşamakta olan oğlunu ziyarete gelen, Özlem Yayınevi sahibi, öğrencim Yahya Türkeli ve oğlunun da katıldığı toplantıda Turan Akpınar’ın benimle ilgili yaptığı ön konuşma, oldukça duygulu anlar yaşattı bana.
Üç gün gibi kısa sürede Eş Başkanlarla, Yönetim Kurulu üyeleriyle, grubun öbür üyeleriyle dostça ilişkiler kurma olanağı buldum. Nevin Hanım, Kemal Bey ve kimi şair ve yazar arkadaşlar, değerli kitaplarını imzaladılar, bana.
Bu üç gün içinde çok ilginç, yararlı başka tanıklıklarım da oldu. Grup üyeleri, yeni yapıtlarını tanıttılar. Eş Başkan Kemal Bey, Fakir Baykurt’un başlattığı biçimde, bir önceki toplantıda yapılma sözü verilen çalışmaların yazılı olduğu deftere bakıp her yazara, çalışmalarını hangi aşamaya getirdiğini ve bundan sonrasında neleri, hangi süre içinde tamamlayacağını sorarak aldığı yanıtları aynı deftere yazdı. Aynı soruyu bana da sorması üzerine kendilerine ben de hesap verdim. Basıma hazır kitaplarımla üzerinde çalışmakta olduğum kitapların neler olduğunu söyledim.
İki gün süren sunumlar ve açıklamalardan başka akşam saatleri de sazlı sözlü eğlencelerle, okunan şiirler ve anlatılarla, bahçede yakılan ateşin çevresinde içilen sıcak şaraplarla renklendirildi.
Katılımcı yazarların yeni okumalar ve yaratılar için oldum olası istekli oldukları, yüzlerinden okunuyordu. Eş Başkan Kemal Bey, Fakir Baykurt’tan aldığı eli aynı bilinç ve coşkuyla sürdürüyordu. Kemal Bey, yazarlar kafilesinin, yapıtlarına yenilerinin katmalarını sağlamaları için kadife eldiven içinde demir pençe gibi bir tutum sergiliyor, Nevin Hanım da aynı titizlikle Kemal Bey’in yanında yer alıyordu. Eş Başkanlar, geleceğin üstün başarılı yazarlarının yetişmesi için çok etkili bir çalışma sürdürüyorlar.
Bu “Yazarlık Okulu” girişimini yakından tanımam, benim okuma ve yazma tutkuma da yeni bir güç kattı. Bu gözlemim sonucunda bu tür çalışmaların Türkiye’nin değişik bölgelerinde de sürdürülmesinin çak yararlı olacağı düşüncesi oluştu zihnimde.
Almanya’ya yönelik bir başka gözlemim, bütün kara yollarının kenarlarındaki yaya yollarının bitiminden başlayan yeşil örtüler oldu. Pek çok yerde yol kenarlarında yolun sağ ve solunda korunaklar uzayıp gidiyordu. Yol işaretleri, dün yapılmış gibi belirgindi. Büyük-küçük her yerleşim yerindeki yollarda bozuk olan bir karış yer bile görülmüyordu. Büyük, küçük her yerdeki yapılarda küçücük bir döküntü bile görmedim. Her yanda temizlik ve düzen egemendi.
İnsanlar birbirini rahatsız etmemeye özen gösteriyor; istemeden birisine çarpan kişi, anında dönüp çarptığı kişiden özür diliyordu.
Dikkatimi çeken bir başka şey, yolların iki yanını kuşatan sıra sıra ağaçlar oldu. Onun yanı sıra, yoldan geçen taşıtların gürültüsünün yerleşim yerlerindeki insanları rahatsız etmemesi için duvar gibi yükseltiler uzayıp gidiyordu. Yalnızca büyük kentlerde değil; en küçük yerleşim yerinde bile insanların rahatı, huzuru ön planda tutulduğu anlaşılıyordu. Kimsenin toz içinde kalmaması, yağmurlu havalarda ayaklarına çamur değmemesi için her önlem alınmış görünüyordu.
İlgimi çeken bir başka nokta da yine en küçük yerleşim yerinden en büyük kentlere dek her yerdeki taşıtların trafikte bir düzen içinde akışı oldu. Her sürücünün yayaların geçişine kesinlikle öncelik tanıması da uygarlığın bir başka görünümü olarak dikkatimi çekti.
Türkçenin Geleceği
Avrupa’da, özellikle de Türkiyelinin en çok bulunduğu Almanya’da Türkçenin geleceğinin kaygı konusu oluşuna tanık oldum. Almanya’da kalmaya karar veren Türkiyeli ailelerin üçüncü ve dördüncü kuşak çocuklarının, konuşup yazmada Anadil düzeyinde Almancayı kullanmaları, Türkçe duyarlılığı olan ailelerde Türkçenin geleceği konusunda kaygı duymalarına yol açtığı söyleniyor. Türkçe eğitimi alan çocuk sayısının hızla düştüğü dile getiriliyor.
Bu konudaki kaygının azaltılmasına bence Avrupa Türkiyeli Yazarlar Gurubu da katkı sağlayabilir. Türkçenin etkin kılınmasını isteyen ailelerle ilişki kurularak kimi etkili çalışmalar yapılabilir. Başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki yazar ve şairler, buralarda yaşayan Türkiyelilerin ve onların çocuklarının okuma gereksinimlerini karşılayacak nitelikte Türkçe yapıtlar üretmeye yönelebilir. ATYG, bunların dışında, Türk ailelerine ve onların çocuklarına yönelik Türkçe okur yazarlığı özendirici etkinlikler düzenleyebilir.
Bir de Türkçenin Almanya’da ikinci dil statüsü kazanması yolunda girişimlerden söz ediliyor. Bu sevindirici adımın başarıya ulaşması için her türlü çaba gösterilebilir.
Türkçeye Avrupa’da; özellikle de Almanya’da parlak bir gelecek hazırlamak için üçüncü bir olanak da Atatürk’ün soluklu çalışmalarıyla köklü ve yetkin bir dil durumuna getirilen Türkçenin üniversitelerde olabildiğince yer bulmasının sağlanması için yoğun bir çalışma yürütülebilir. Üniversitelerde görev yapan Türk bilim insanları, Türk dilinin Almanya üniversitelerinde yer bulmasını sağlama sorumluluğunu üstlenebilirler. Bu kişiler, üniversitelerde okuyan Türkiyeli gençleri Türkçe üzerinde çalışmaya özendirebilir. (14.12.2024) Rasim BAKIRCIOĞLU, Foça-İZMİR
Gazeteci Sami Özçelik’in Haber Yazısı
YG’DEN DUAYEN EĞİTİMCİ-YAZAR HEMŞEHRİMİZ RASİM BAKIRCIOĞLU’NA ANLAMLI ÖDÜL!..
Bazı isimler ve bazı haberler vardır, asla güncelliğini kaybetmez!.. Yıllar geçtikçe daha da değerlenir.
Tıpkı, 2024’te yaptığımız bu gurur veren araştırmacı eğitimci yazar Rasim Bakırcıoğlu haberimiz gibi
Rasim öğretmenimize sağlıklı bir yaşam diliyorum. İyi ki var, varlığı yeter. İşte 2 yıl önceki o güzel haber;
Avrupa Türkiyeli Yazarlar Grubu (ATYG) bu yılki 2024 Eğitim ödülünü, bugüne kadar çok önemli 35 kitap yazmış olan duayen eğitimci yazar, Rasim Bakırcıoğlu’na verdi.
Avrupa Türkiyeli Yazarlar Grubu (ATYG) Kurucusu ve Onursal Başkanı Fakir Baykurt’tur
Avrupa Türkiyeli Yazarlar Grubu (ATYG) 1984 yılında Fakir Baykurt tarafından Almanya’da kurulmuş olan Kuzey Ren Vestfalya Türkiyeli Yazarlar Çalışma Grubu’nun devamıdır. Kurucusu ve Onursal Başkanı Fakir Baykurt’tur. Fakir Baykurt’un koymuş olduğu ilkelere göre bir Yazarlar Okulu olarak edebiyatla uğraşır. Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa, İsviçre ve Türkiye’den otuz kadar üyesi vardır. ATYG üyeleri her yıl ilkbahar ve sonbaharda buluşurlar. Her buluşmanın ana konuları olur. Ana konular uzmanlar tarafından işlenir. Ana konuların dışında ATYG üyeleri yeni yayınladıkları kitaplarını tanıtırlar, yeni projeleri hakkında bilgi verirler. ATYG’nin esas işi edebiyat ve sanattır. Üyelerini yeni kitaplar yazamaya teşvik etmektir.
ATYG 2024 Sonbahar toplantısı 29-30 Kasım- 1 Aralık 2024 günlerinde Gelsenkirchen şehrinde yapıldı. Sonbahar toplantısının ana konuları ve sunucuları şunlardı:
“Almanya ve Avrupa’da artan ırkçılık, yabancı düşmanlığı” konusunu Gazeteci Yücel Özdemir sundu.
“Türkiye Eğitiminin Güncel Sorunları” konusunu Türkiye’den davet ettiğimiz 35 eğitim kitabı yayınlamış olan Rasim Bakırcıoğlu sundu.
ATYG Sonbahar Toplantısında ATYG ödülleri verildi.
2024 ATYG Gazetecilik Ödülü, Gazeteci Yücel Özdemir’e,
2024 ATYG Eğitim Ödülü, Rasim Bakırcıoğlu’na,
2024 ATYG Türkü Beste Ödülü, Muzaffer Gürenç’e takdim edildi.
Sayın Rasim Bakırcıoğlu Türk iye’ye döndükten sonra ATYG Sonbahar Buluşmasını değerlendiren bir mektup gönderdi. Bu güzel ve anlamlı mektubu sizlere paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz.
ATYG Eş Başkanları Nevin Lutz ve Kemal Yalçın, 15.12.2024
ATYG 2024 Sonbahar Buluşmasına katılan üyeler ve davetliler, 30 Kasım 2024, Gelsenkirchen
ATYG Eş Başkanları Sayın Nevin Lutz ve Sayın Kemal Yalçın’a
Çağrınızı büyük bir memnuniyetle kabul ederek geldiğim Almanya’daki Sonbahar toplantınızda sizin, değerli Yönetim Kurulu üyelerinizin ve öbür yazar arkadaşların yakın ilgi ve sevgisini görmenin mutluluğunu yaşıyorum. Çok sağ olun!
Kurucunuz ve onursal başkanınız Fakir Baykurt’un “yazar yetiştirme okulu “olarak başlatmış olduğu çalışmaları, sizin de benzer bir çaba ile sürdürdüğünüzü benim de görmemi hem söylemleriniz hem de eylemlerinizle benim de algılamamı sağladınız.
Gerek bu çalışmalarınızı gerekse kılı kırk yararak sürdürdüğünüz araştırmalarınızı, yaşanmışlıklarınızı yapıtlarınızla okurlara ve bana da ulaştırmanız, benim için eşsiz bir örnek, yeni bir yol gösterici olacaktır.
Türkiye’nin Avrupa’daki aydınlık yüzü olan ATYG’nin dünyaya pozitif bir gözle bakan yöneticileri olarak sizlerle bir arada olmak, benim için büyük bir onurdu. İnançlı ve bilinçli çabalarınızı görmekle insanlığın güzel günlere giden yolu kesinlikle kat edeceği ve düşlenen güzellikleri yaşayacağı inancım, daha da pekişmiş oldu. Sizlerin yapıp ettiklerinizi öğrendikçe, kalemin kılıçtan daha keskin olduğu konusundaki kanım, daha bir güç kazandı.
Canhıraş bir çaba göstermeniz; gönlünüzü ve beyninizi her türlü yapıcı girişime açmanız ve bu doğrultuda her yazma heveslisini kendini aşması için yüreklendirmeyi ilke edinmeniz, bana bile yaşımı başımı unutturdu ve çocuklar gibi bir çalışma hevesine kapılmama yol açtı.
Hız kesmeden yayılmakta olan şiddete, sömürüye, zorbalığa karşı kalemlerinizin gücü ile en küçük bir duraksama göstermeden sürdürmekte olduğunuz savaşımınıza tanık olarak ayrıldım Almanya’dan.
Grubunuzun bir üyesi olmayı; sizde ve grubunuzda gördüğüm iyiye, doğruya, gerçeğe ve güzele ulaşma çabasında, “anlama ve anlatma gücünün niçin sayısı çok ve sağlam kavramlar edinmeyi gerektirdiğini ve bu yetinin nasıl kazanılabileceğini” sizlerle birlikte tartışmayı çok isterdim. Bu isteğimi gerçekleştirememiş olsam da alacağım bu yoldaki çabalarınızın haberleri, kuşkusuz, beni çok mutlu edecektir.
Sizin yüce amacınız yönünde dilediğiniz bütün başarılara ulaşmanızı diliyor, size gönül dolusu sevgilerimi sunuyorum. Rasim BAKIRCIOĞLU (13.12.2024, Foça-İZMİR)
Hemşehrimiz, Eğitimci Yazar Rasim Bakırcıoğlu’nu tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum. Sami Özçelik, Artvizyon Haber
Facebook, Istagram ve WhatsApp Aracılığı ile Edinimlerim
Facebook, Instagram ve WhatsApp, pek çok dost edinmemi, onlarca yıl sonra dost öğrencilerimle buluşmamı, pek çok tanıdık tanımadık kişiyle iletişim kurmamı sağlayan önemli birer araç oluyor benim için Facebook’a birçok yazı yazıyor, onun aracılığıyla başka birçok şeyi paylaşıyor; tanıdık tanımadık pek çok insana ulaşıyorum, pek çok insanın da bana ulaştığı gibi.
Prof. Dr. Binnur Yeşilyaprak’la İletişimim
Değerli Hocamız ve yazarımız Prof. Dr. Binnur Yeşilyaprak’la iletişimimi de bana Facebook sağlıyor. Hocamızın okuduğum Özterapi adlı ilginç yapıtı üstüne iki uzun yazı yazıyor ve onları Eğitişim Dergisinde yayımlıyorum. Hocamız, o iki yazıdan oluşturduğu seçkiyi, yazı yazdığı sitelerinde yayımlamak için iznimi ve onayımı istiyor. Memnuniyetle izin verdiğim ve onayladığım o seçkiyi Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi ile ikinci bir sitede daha yayımlıyor. 2. baskısını okuduğum Özterapi’nin ciltli olarak 4. Baskısının çıktığını duyuran Hocam, imzalı olarak gönderdiği o yapıtı ile kitaplığımı şenlendiriyor. Daha sonra art arda yayımladığı Zamansız Aşk Günlükleri ve İçimizdeki Yuva da imzalı olarak geliyor. Şimdilerde ikinci kitabı üstüne yazdığım ve Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi’nde okurlarıma sunduğum iki yazımın üçüncüsünde Zamansız Aşk Günlüklerine ilişkin; sonuncu yazımda da İçimizdeki Yuva üstüne kaleme almakta olduğum denemelerimi hazırlıyorum.
Hasan Güneş’le Tanışıyorum
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi yöneticilerinden ve yazarlarından biri olan Hasan Güneş’le de Facebook ile tanışıyor ve arkadaşlığımızı ilerletiyoruz. Hasan Güneş’in, sitelerine yazı yazmamı istemesi üzerine söz konusu siteye de yazı yazmaya başlıyorum. Daha önce Gaziantep’te yaşamakta iken şimdi İzmir’e yerleşmiş olan Güneş, geçen yıl, eşiyle birlikte evime dek gelme duyarlığını gösteriyor. Şimdilerde sıklıkla telefonlaşan, kitap alışverişi yapan iki dostuz. Hasan Bey’in bir “kitap delisi” olduğunu; okuduğu kitapları, üniversitede çalışırken öğrencilerine dağıttığını; hemen her hafta, ilgisini çeken kitapları getirterek gece gündüz okuduğunu da belirtmeden geçmemeliyim.
Bir de Serpil Arı Yılmaz’la Tanışıyorum
Ele avuca sığmayan, koltuğunda birden çok karpuz taşımayı başaran, eğer ipin ucunu bırakmaz ve şu anda kendisinde gördüğüm olağanüstü ilgisini ve bu yoldaki çabasını azaltmazsa, geleceğin ünlü yazarlarımızdan biri olacağına kesin gözle baktığım, üç yıldır okuma ve yazma üstüne görüş alışverişinde bulunduğum, aşağıdaki yazının yazarı olan genç dostum, sıra üstü bir müzik öğretmeni sevgili Serpil Arı Yılmaz’la da sözcüğün tam anlamıyla “içten bir iletişim” kurmama da Hasan Bey neden oluyor.
Mucizelere İnanır mısınız?
Mucizelere inanır mısınız? Ben inanmazdım. Ama artık inanıyorum. Ah Rasim Hocam! Sizi nasıl anlatacağımı bilmiyorum. En zor iş buymuş sanırım. Oysa ben sizi dağlara, denizlere, ovalara anlattım. Beni tanıyan, tanımayan herkese anlattım sizi. “O, dedim, benim Hocam! O, benim rehberim, yol gösterenim! Bildiği her şeyi bana anlatan, beni geliştirmek için elinden geleni yapan, beklediklerini yapmadığımda önce gönül koyan, sonra kızan.”
Kendimi bir samuray adayı gibi duyumsadım, sizin yanınızda. “Kill Bill” filmini yeniden çekmeye başladık sizinle, ilk sizinle bağlantı kurduğum gün. “Yarın saat 13 00’da arayın beni.” demiştiniz. Söylediğiniz saatte aramıştım sizi. Öyle ters bir sesti ki karşımdaki, “Nereden aradım!” diye geçirmiştim içimden. Sonra ne diyeceğimi bilemeden, fazlaca da konuşmadan kapamıştık telefonu.
Yeniden aramayı düşünmemiştim sizi. Sonra aradan bir zaman geçince yeniden sizi arama gereğini duydum. “Serpil Hanım! Siz benden ne istiyorsunuz?” diye sorunca bir an ne diyeceğimi bilememiştim. “Hocam! Ben ben yazmaya çalışıyorum. Benim öykülerim var. Onlarla ilgili sizin de görüşlerinizi almak istiyorum.” demiştim. “Bu böyle olmaz Serpil Hanım! Eğer beni dinleyecekseniz ve dediklerimi yapacaksanız size haftada iki saatimi ayıracağım.” Dediniz. Ve bana bu sayede içinde sonsuz bilginin var olduğu bir kapıyı araladınız. Ne yoktu ki bu kapının öbür yanında… Meğer ben, çok az şey biliyormuşum. Meğer yaşamda neler, neler varmış!.. Bana söylediğiniz her sözcük, benim için öyle önemliydi ki ağzınızdan çıkan her şeyi not etmeye başladım. Öncelikle neleri okuyup neleri okumadığımla ilgili üstü kapalı bir sınavdan geçirildim.
“Serğil Hanım! Bir Türkçe sözlüğünüz olmalı elinizin altında. Türkçeyi etkin biçimde kullanmak zorundasınız!”
Sizin önerinizle Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlük-Türkiye Türkçesinin En Büyük Sözlüğü– adlı sözlüğünü aldım hemen. Sonra eksiklerimi tamamlamak için bana önerdiğiniz kitapları not ettim. Onların hepsini tek tek arayıp buldum sahaflardan. Reşat Nuri Güntekin, Falih Rıfkı Atay. Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Bekir Yıldız, Fethi Naci, Mermi Uygur, Adnan Binyazar, Adalet Ağaoğlu, Erhan Bener, Bozkurt Güvenç, Nezihe Meriç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Kemal Bilbaşar, Sait Faik, Ömer Asım Aksoy, Behçet Necatigil, Gülten Akın, Aziz Nesin, Hilmi Ziya Ülken, Firuzan, Çetin Altan, İlhan Selçuk, Melih Cevdet Anday, Ahmet Oktay, Haldun Taner, Cevdet Kudret, Mahmut Makal, Tahsin Yücel, Murathan Mungan, Selim İleri, Hidayet Karakuş, Hugo, Dostoyevski, Gorki, Tolstoy, İvo Andric, Çehov, Panait Istrati, Balzac, Hamsun, Hemingway, Jack London, Maupasant, Montaigne, Sartre, Steinbeck, Zola ve daha kimlerin, kimlerin belli başlı yapıtları… Bunlar yalnızca aklıma gelenler.
Daha sonra yazdığım öyküler üzerinde çalışmalar yaptık. Yaptığım yanlışlarla Rasim Bakırcıoğlu’nu sonsuz kez çıldırttığımı biliyordum. Türk dilini bu denli iyi bilmesi ve kullanması, benim gibi yeterince dil bilinci geliştirmemiş bir çömezi aşırı yoruyordu. Yanlış kullandığım her sözcüğü not aldırıyordu. “Bunu masanda göreceğin yere koy.” diyordu. Dediğini yapıyordum; çünkü yanlış yapmamam için gösterdiği özveriyi ikimiz de biliyorduk. Zaman hızla akıyordu. Aylar içinde Rasim Hocamın belleğinde yerimi almayı başardım. Artık beni tanımaya başlamıştı; ben de onu.
“Gücünün ayrımına varmalısın Serpil Hanım! Sendeki gücün, ben ayrımındayım. Sen de görmelisin bunu!”
Bu tümceleri sıklıkla söylüyordu. Önceleri anlamıyordum, bendeki gücün ne olduğunu; fiziksel bir şeymiş gibi düşünüyordum. Zamanla anladım bunu da. O, benim kendimden kaçtığım ne varsa bulup çıkardı. Yalnızca çıkarmakla kalmadı, onlarla yüzleştirdi beni. Öykülerimde işlediğim her konu ile yaşamımdaki bir konuya değindi.
Rasim Hocam, canımı sıktığım her konuda canımı daha çok sıkıyordu. “Serpil Hanım! Bunları kafanıza takmayın efendim! Boş verin bunları! Ne uğraşıyorsunuz bu basit şeylerle!” diyordu.
Önceleri kırılıyordum böyle dediğinde; ama yine zamanla anladım, ne denli haklı olduğunu. “Yaşamda seni üzen her şeyi sil, at; takma kafana! Başkaları için kendini fazla üzme! O, onların sorunu; bırak onlar ilgilensin biraz da kendi sorunlarıyla.” diyordu.
Bir insan, kendini bu denli nasıl yetiştirebilir, şaşıyordum. Haklıydım ama şaşırmakta. Şu dünyada Rasim Bakırcıoğlu gibi kaç insan vardı? Ya da ben, yaşamımda daha önce hiç böyle bir insan tanımış mıydım? Şaşırmakta haklıydım. “Yürüyen kütüphanem o, benim.” diyordum. Bir ansiklopedi değildi o; yüzlerce ansiklopedinin bilgilerini süzgeçten geçirmiş, işine yarayanları belleğine yerleştirmiş, gereksiz gördüğü hiçbir şeyi kendine yük etmemişti. Ne sorsam, bir yanıtı vardı hemen. Hatta çoğu kez biliyor olmasına karşın, bana yine alışkanlık kazandırmak için “Dur, bir bakalım sözlüğe, neymiş bunun karşılığı.” deyip kalkarak sözlükte buluyordu, sorduğum şeyin anlamını.
Bunları bilerek yaptığınızı biliyorum Hocam!
Uzun görüşmelerimiz oluyordu, zamanın su gibi akıp geçtiği. İnsanlık tarihinden tutun da psikoloji, psikanaliz, edebiyat, mitoloji, felsefe, sanat, her şeyi konuştuğumuz, daha doğrusu onun bana aktardığı bilgiler… Onun bana coşkuyla anlattığı her şeyi coşkuyla dinliyordum ben de.
Benim bu durumumun ayrımındaydı. Psikanaliz konularına olan ilgim, bana yine neler neler anlatıp bambaşka bir alana yönelmeme de yardımcı oldu.
Rasim Bakırcıoğlu! Yaşamımın mimarı! Bilge tanrım! Yol göstericim! Huysuz şirinim!
Hocam! Sizinle kendimi buldum ben! Ben, “ben” değilmişim sizi tanımadan önce. Sizinle biçimlendi her şey.
Sizin bana öğretmeye çalıştıklarınızla kim olduğumun ayrımına vardım. Siz, bana nasıl yaşamam gerektiğini öğrettiniz. Hâlâ da öğretiyorsunuz. İnsana özgü ne denli duygu varsa, biz sizinle onları paylaştık. Ağladık, güldük, öfkelendik, küstük, kırıldık, kırdık; ama günün sonunda hep sevdik biz Hocam!
Sizin bana olan ve benim size olan sevgimizi biz ikimiz biliyoruz. Öyle değerlisiniz ki benim için, çoğu zaman düşünüyorum: “Ben Rasim Hoca ile tanışmayı hak edecek ne yaptım?”
Bilmiyorum Hocam, inanın bilmiyorum! Ama birisi benim için çok büyük bir hayırlı dua etmiş sanırım. Siz, o kabul olunması beklenen duasınız benim için. Yaşama bu denli dört elle sarılmış olmanız, yaşamın içinde her şeyi planlı, programlı ve disiplinli bir biçimde yerine getirmeniz, beni sonsuz etkilemiştir. Çalışkanlığınız, kararlılığınız, sözünüzde durmanız! Bunlar, yaşamımda, size söz veriyorum, benim de ilkelerin oldu ve olacak.
Kitaplara olan düşkünlüğünüzü burada anlatmak, benim haddim değiş elbette. Sizi tanıyan herkes bilir bunu. Ama kitapların ayrıca bizim yolumuzu kesiştirmesi, ne denli değerli, değil mi Hocam? Okumanın da mucizeler kapısını araladığının bir kanıtı. Tıpkı sizin, benim mucizem olmanız gibi.
Ortak bir paydamızı da söylemeden geçmeyeyim. Kedilere olan sevginizi de öyle çok seviyorum ki! Canlılara olan saygınız bile sizi aşkın insan yapmaya yetiyor da artıyor bile Hocam!
Bugün değil belki; ama bir gün bir kitabımın kahramanı da siz olacaksınız! Sonsuz saygı ve sevgilerimle… Yüreğimdesiniz Hocam! Serpil Arı Yılmaz (Facebook, 30 Haziran, 2026)
Müzik öğretmeni değerli genç dostum ve meslektaşımın yukarıdaki duygu yüklü yazısını okuduğumda, bir an, “Bu, ben miyim?” diye düşündüysem de Serpil Hanım’ın yazdıklarının tümünün gerçek dışı olmadığını da vurgulamalıyım. Ancak yazdığı bu yazıyı bitirdikten sonra bir kez daha okuyarak aklının süzgecinden geçirseydi, daha gerçekçi bir yazı çıkardı ortaya, diye düşünmedim değil.
Serpil Hanım’ın duygusal zekâsı da bilişsel zekâsı kadar güçlü görünmüştür bana her zaman. Bu iki yeteneğin, onda at başı gittiği, yukarıdaki anlatımlarında da açık seçik görülüyor. Ancak kimi durumlarda duygusal zekâsı, bilişsel zekâsını susturmasa, çok daha gerçekçi sonuçların ortaya çıkacağı kesin.
Onunla söyleşmek, düşünce alışverişinde bulunmak, kolay olduğu kadar, oldukça zor olduğunu da belirtmem gerek. Neden derseniz, Serpil Hanım hem leb demeden leblebiyi anlayanlardan hem de her sözden, her ses tonundan bir anlam çıkaracak kadar aşırı duyarlı. Onun taşı sıksa suyunu çıkaracak kadar dirençli tutumunun arkasında oldukça kırılgan bir yapı gizleniyor sanki. Bu yapı, onunla iletişimde kıldan ince kılıçtan keskin bir yolda yürürcesine bir dikkat ve özen gerektiriyor. Bu dikkat ve özen gösterilmezse, Serpil Hanım’ın bir süre izini yitirebilme olasılığı her an beklenmelidir.
Onun, mutlu bir domuz olmak yerine mutsuz bir insan olmayı yeğleyen kişilerden biri olduğunu anladıktan sonra hem duygu ve düşünce alışverişiniz ve dostluğunuz, hem de okur yazarlık üstüne, yaşam üstüne sürdürdüğünüz söyleşileriniz, çok daha tatlanacaktır.
Zaman zaman anımsatmama karşın Serpil Hanımın gözden kaçırdığı gerçek, kendisinin henüz yolun başında oluşudur. Beni erişilmez görme gibi yanılgısının temelinde de olmak istediği kendisi olma yolunda, banim yaşıma geldiği zaman nerelere ulaşacağını, boynuzun kulağı geçeceğini, gözden kaçırması yatmaktadır.
Serpil Hanımla üç yılı aşkın süredir yaptığımız çalışmalar, gerçekten çok yararlı oldu. Onunla çalışmak gerçekten çok keyifli sürüyordu. Çünkü onda, inanılmaz bir kendini gerçekleştirme kararlılığını görüyordum. Eğer bu kararlılığını sürdürür, bir koltuğa sığdırmaya kalkıştığı çok sayıdaki karpuzların sayısını azaltmayı başarabilirse, sınırsız gizilgücünü kolaylıkla ortaya çıkaracak ve dağları devirip düz yol edeceği kanısındayım.
Benim en içten dileğim, gelip geçici heveslere kapılmadan Serpil Arı’nın yazarlık yolunda ilerlemesi ve bu yolda dilediği başarıları göstermesidir. Bu yönde ilerlemesi durumunda Serpil Arı, geleceğin önde gelen bir yazarı olacaktır. Sağ ve sağlıklı olduğum sürece her konuda ne biliyorsam, onu kendisiyle paylaşmaya her zaman hazır olacağımdan kuşkusu olmamalıdır.
Serpil Hanım; sıcak yüreği, keskin kavrayışı ve yaratıcı gücü ile benim dünyamdaki çok ayrıcalıklı yerini her zaman koruyacaktır.
Alinas Kurt’un Başına Gelenler
Alinas Kurt, benim mezun olduğum Kars Cılavuz İlköğretmen Okulu’nu bitirip 27 yıl devlet okullarında, 5 yıl dershanede, 3 yıl sürücü kursu öğretmenliğinde olmak üzere 35 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra emekli olup Bursa’ya yerleştikten bir süre sonra eşiyle birlikte, koltuğuna sıkıştırdığı iki kitabıyla Foça’ya beni görmeye geliyor.
Aşağı Irmaklar İlkokulu Başöğretmeni iken kendisiyle ilgili yaptığım ve çoktan unuttuğum bir işlemi anlatarak beni yarım yüzyıldan önceki yıllarıma götürüyor.
Padişahların Öteki Yüzü (2009) adlı kitabının 186. sayfasında başlayan yazısında Kurt, 1950’li-1960’lı yıllarda Türkiye’de yaşanan “ibretlik” olaylara, Türkiye’nin o yıllardaki toplumsal yapıya ve dünyayı hayran bırakan köy enstitülerinden biri olan Cılavuz Köy Enstitüsü gibi bir eğitim kurumunun Kâzım Karabekir İlköğretmen Okulu’na dönüştürülmesinden yıllarca sonra bu kurumda yaşananlara ayna tutuyor. Bu kurumdaki yozlaşmaları gelecek kuşaklara tanıtır, o yılların toplumsal yapısı ve eğitimi üzerinde bilimsel çalışma yapanların işine yarayabilir düşüncesiyle bu yazıyı olduğu gibi alıntılıyorum. Burada anlatılanlar, benim orada öğrenim gördüğüm yıllarda ve kuruluşunu izleyen ilk altı yıldaki durumuyla karşılaştırıldığında bu kurumun nerelerden nerelere geldiğini yalın bir dille gözler önüne seriyor.
Yazarın ikinci kitabı, Türkiye Gerçekleri-Toplumsal Sorunlar– adını taşıyor.
“Yaşantımdan Kısa Notlar
Özgeçmişim son sayfada verilmiştir; fakat aşağıdakilerin ayrı bir önemi var. Bu bölüm, hayatımın romanı değildir. Bunları, hem kendi içimden gelenleri kaydetme isteğim hem de birilerine belki bir şeyler anlatabilir diye yazmayı gerekli gördüm. Hani Rıfat Ilgaz son nefesine ilişkin ne demişti:
Elimi uzattım birine değsin diye.
Isıtayım üşümüşse,
Boşa gitmesin son sıcaklığım.
Bunların kitapla ilgisi yok. Fakat mücadele ve rastlantıların insan yaşamındaki rolünü anlatmaya, buradan da isteyenlere bazı ipuçları vermeye çalışacağım. Bu ipuçları, taşa, ağaca, dağa, kısaca doğaya bakıp bunlardan anlam çıkaran, düşünce üretenler için olabilir. Örneğin; benim yaşadığım benzer bir etkilenme ile yaşamıma yön bulduğum gibi. Bu etkileşim şöyle gelişti: Köyde doğmuş, büyümüş bir köy çocuğuydum. Hâlâ da öyleyim. Değişen, hayatımın akışıydı.
Nasıl mı? On bir yaşımda ilkokulu bitirmiş, fakat o yıllarda ailesel nedenlerle eğitime (okumaya) devam edememiştim. Ailem yoksuldu ve ben ailemin tek erkek çocuğuydum. Hem baba ocağındaki geleneksel köylülüğü sürdürmek, ocağı tüttürmek (onu sonradan beceremedik) hem de ailemin, beni okutacak gücü olmadığından evde kalmak zorundaydım. Aileme yardımcı oluyor, zor koşullarda yaşamaya-geçinmeye çalışıyordum. Köyde yapılan bütün işlerle ilgili çıraklık-ustalık konularında el becerilerimi geliştirmeye uğraşırken, zaman buldukça dini konularla da ilgilendim. Müezzinlik, imamlık denemelerim oldu. Herhangi bir alanda geçim yolu bulmaya çalışıyordum. Köylerde yaşayanların çoğu da yoksuldu. Ekmek çıkmıyordu. Köylü, kendinde olmayanı nasıl versindi? Birkaç okul, cami ve köprü inşaatlarında çalıştım.
Yirmi yaşıma varmıştım. Aileme göre evlenme yaşım gelmiş, geçiyordu. Hemen geçmese de iki kız kardeşim, yakın yıllarda evlenip gidecekler, bir evde üç kişi kalacaktık. Hem ailenin devamı hem de evde bir yardımcı gerektiği için annem ve babam bana köyden birkaç kız istediler. Biri olmayınca ötekini istiyorlardı. Hiçbiri vermedi. Böyle rastlantıların bazıları da insanı iyiye yöneltiyor. “Kötü komşu insanı iyi mal sahibi eder.” derler ya. Bu arada komşu köyümüz Cevizli’den, benim gibi eğitime 7-8 yıl ara vermiş, büyümüş, delikanlı olmuş, benden de yaşça büyük ve de yakından tanıdığım Âdem Altun, birkaç yıl önce öğretmen okulunu kazanmış, okumak için Cılavuz’a gitmişti. Benim yaşıtım ve amcamın oğlu Ali Merdan Usta da iki yıl önce evlenmiş, bir çocuğu olmuş ama o da geçen yıl ortaokulda okumaya başlamıştı. Al sana iki örnek. Kendime sordum: “Sen ne duruyorsun? Zaten kız mız da vermiyorlar. Evde kalacaksın. Ya da kör topal birini alıp sırtına yükleneceksin. İyisi mi sen de git, şu okumaya. Nasılsa nüfusa yedi yıl geç yazdırılmışım. Kayıtlarda yaşım geçmemiş.”
Yıl, 1960 idi. 27 Mayıs olayı yaşandı. Benim kararımı ve girişimimi değiştirmedi, öyle rastlamıştı. Ailemi ikna ettim, sınav için köyümüzdeki ilkokul Başöğretmeni (müdür) Sayın Rasim Bakırcıoğlu’na başvurdum. O, hayatımın temel taşlarından en büyüğünü koyan adamdır. Biraz da beni tanıdığı ve yapabileceğime güvendiği için başvurumu tereddütsüz kabul etti ve sınavla ilgili işlemleri hemen yaptı. O ilkbaharda girdiğim sınavı kazandım. Sözlü (milakat) sınavı için Cılavuz’a (Kâzım Karabekir İlköğretmen Okulu’na) çağrıldım. O sınavı da kazandım. Sıra okula kaydolmama gelmişti. İşte tam orada zurna “zırt” dedi. Ne mi oldu? Kayıtta pürüz çıkardılar. Niye mi? O yıllarda okulun Eğitim Şefi Konyalı Galip Taşkafa idi. Siz onun soyadını yaptıklarına uygun bir başka Kafa da diyebilirsiniz. Meğer o yılki sınavlarda Galip Taşkafa’nın yeğeni Sami Taşkafa, birinci yedek aday olarak sınavı kazanmış. Taşkafalar, beni 200 kilometreden gelmiş olduğum Artvin’e sepetleyebilirlerse yerime Sami Taşkafa kaydolacak. Bu durumu ben, sonradan öğrendim. Galip Taşkafa bana “Senin yaşın büyük, nüfus cüzdanın sahte, okula kayıt olamazsın.” diyordu. Önce şok oldum, donakaldım, sonra uyandım. “Yer mi köylü çocuğu?” dedim. Gerçekten de yemedi. Onlar da hakkımı yiyemedi. Nasıl mı? Yine rastlantı veya şansımı zorlamak demeli.
Zaten de öyledir. Olay şöyle idi: Cılavuz (Susuz) Öğretmen Okulu’nun bulunduğu küçük bir kasaba (ilçe). Hükümet Konağında bir Kaymakam, bir Hâkim, bir de Karakol Komutanı Uzman Çavuş Sayın Hazık Tekin bulunuyor. İlçe yönetimi bunlardan ibaret. Sözlü sınavlar için orada kaldığımız birkaç günde Hazık Tekin’le tanıştım. Ardanuç’taki Aşağı Irmaklar köyüne bitişik Cevizli köyünden kendileri. Daha doğrusu o, bizi buldu ve kendini tanıttı. Yerini gösterdi. “Bir sıkıntınız olursa bana gelin.” dedi. Onun Ardanuç’taki köyünün çevresinden on on beş kişi vardık ve ondan en çok ben yararlandım.
Sınavlar bitti, ben kazandım; fakat okula kaydetmiyorlar. “Al bavulunu, doğru baba evine!“ dediler. Çaresizdim, yalnızdım, parasızdım. Nereye gidebilirdim? Dosdoğru Hazık Ağabey’in yanına! “Durum böyleyken böyle.” dedim. “Gel bakalım.” dedi. Beni doğru Hâkim’in yanına götürdü. “Bir de Hâkim Bey’e anlat durumu.” dedi. Anlattım. Hâkim, nüfus cüzdanımı aldı, baktı, “Kolay.” dedi. O anda kalbim, gözlerim dışarı fırlamaya çalışıyordu. “Nasıl kolay_” diye sordu Hazık Ağabey. Hâkim açıkladı. “Yaşı küçük; kendisi dava açamaz, ama okula kaydolma hakkı var. Babası ve yaşının doğru olduğunu bilen iki şahit gelecek, bir dilekçe verilecek. Biz, yıldırım mahkemesi açacağız. Aynı gün sonuçlanacak. Bu çocuk da gidip okuluna kaydolacak. Yapmazlarsa yine bana gelecek.” dedi.
O andaki heyecanımı size anlatabilsem!.. Sanrın siz zaten anladınız. Okul Müdürüne, durumu belirten dilekçemi bırakıp Artvin’de gittim. Oradan hasta babam ve bir şahit, bir de ben kalkıp okulun bulunduğu ilçeye (Susuz) geldik. Öteki şahit Hazık Tekin idi. Mahkemeye dilekçemiz verildi. Aynı gün okul yöneticileri ve biz mahkemeye çağrıldık. Dava sonuçlandı, biz kazandık. Karar sureti hem Müdüre hem de Eğitim Şefi Galip Bey’e verildi. Çıktık. Okul yakındı. On dakika sonra kayıt işlerine de bakan Taşkafa’nın odasına damladım.
Yanında, adını sonradan öğrendiğim ve iyice tanıdığım Öğrenci İşleri Müdür Yardımcısı, sevgili matematik öğretmenim Ankaralı Aziz Öztürk vardı. Bir matematik dersimizde epeyce zor bir problemi tahtada sadece ben çözünce gülerek şöyle demişti: “Az kalsın, seni de okula almayacaktık.” Bu gibi anıları yazarken övünüyor gözükmekten çekiniyorum. Beni okuldan tanıyan arkadaşlarım onaylayacaklar sanırım. Çünkü onlar çoğu bana “İnek gibi çalışıyorsun.” diyorlar, ben de onlara “Sınavda kopya isterken bu sözünü unutma!” diyordum.
Kimliğimi, ilkokul diplomamı ve mahkeme kararını Eğitim Şefi Taşkafa’ya uzattım. Yüzüme bakmadan aldı. Önündeki koca deftere bir şeyler yazdı. 1-C sınıfına git!” dedi sertçe. Diplomamı alıkoydu, kimliğimi, mahkeme kararını, bir de üzerine adım ve I-C Sınıf Öğretmeni Latife Şentürk yazılı ve mühürlü bir kâğıt verdi, eliyle kapıyı gösterdi. (O, Türkçe dersimizin öğretmeni Latife Şentürk ki birinci sınıfta verdiği bir kompozisyon yazma sonunda benim yazma yeteneğimi saptamış ve teşvik etmişti.) Taşkafa’nın odasından çıktım, Sınıfımı buldum, girdim. Kâğıdı sınıf öğretmenime verdim. Gerekenler yapıldı, okulun öğrencisi oldum. Az sonra babama haberi ulaştırıp durumu anlattım ve onu Artvin’e uğurladım. Fakat hayatımın temeline ikinci bir büyük taş daha konmuştu, Hazık Ağabeyimin öpülesi elleriyle.
Okulda iki yıl bitti. III. sınıfa geçmiştim. Son bir yıldan beri okuldan önceki yıllarda kızını vermeyen babalardan bazıları aileme haber gönderip dünür olmayı öneriyorlardı. 1963 yazında durum gereği ailem ve ben, birini kabul edip şimdiki biricik eşimle evlendim. Kayıt (resmi nikâh) yok. Çünkü öğrenciydim. Dört yıl evli okudum. 1966-67 öğretim yılında okul bitti. “Artık öğretmensin!” dediler. Anadolu’ya gönderdiler. Samsun’dan başladım, yeni hayatla boğuşmaya. Göreve başlarken ilk iş olarak resmi kayıt yaptık. Sonra mesleğimin ilk yılında İlk çocuğumuz Erhan doğdu (1967). İkinci yılımda babam öldü (1968). Üçüncü yılında ikinci çocuğumuz Gülfiliz oldu (1969). Aynı yıl askerliğimi de yaptım. 1971’de Ayhan, 1976’da Şenay adlarını verdiğimiz, dünyalar tatlısı iki çocuğumuz daha oldu.
Böylece can parçalarımızı dörtledik. Bu arada kız kardeşlerimizin ikisi de evlenip evden çıktılar. Oradan sonraki görev yerlerime, eşim ve çocuklarımla birlikte annemi de götürüyordum. Çünkü o, tek başına köydeki evimizde yaşarken çok zorluk çekecekti. Fakat bu kez ev ve arazimiz sahipsiz kalıyordu. Birkaç yıl bitişik köydeki kız kardeşlerim baktılar araziye. Bu durum hem onlara hem bana sıkıntı oluyordu. O nedenle bir an önce köyümdeki okula atanmak istiyordum. Onuncu yılımdı, köyümdeki okula bir kadro açıldı. Oraya atanmak için hemen dilekçe verdim. Artvin il Milli Eğitim Müdürü, benim köyümden, beni ailece iyi tanıyan Kâzım Ertürk idi. Dilekçemi verirken, zaten bildiği ailevi durumumu kısaca anlattım. Kendisi sosyal demokrattı. “Bakarız, hakkı olan atanır.” dedi. “Razıyım, sevinirim.” dedim.
Atamalar yapıldı, listeler asıldı. Benim istediğim okula iki yıllık ve AP destekli bir öğretmenin atandığını gördüm. Dünyam karardı, güvendiğim dağa kar yağmıştı. Kendimi tutamadım, Kâzım Ertürk’’ün odasına çıktım. İçeri girdiğimde yüzüme bakamadı. “Köyümüze hakkı olan birini atamışsınız, teşekkür ederim.” dedim ve çıktım. O yıl, yurt dışı sınavlarına başvurdum. Kazandım. 1977 Ekim sonunda Fransa’ya gittim. Böylece hayatımın temeline Kâzım Ertürk eliyle üçüncü bir taş daha konmuş oluyordu. Eğer hakkım olan o atamayı yapsaydı, uzun yıllar köyümdeki bir avuç arazim ile eski eve yapışıp kalacaktım. Belki evi zar zor yenilerdik. Ama arazi beni sadece oyalamaktan öteye gitmeyecekti. Oysa oradan sonraki hayatımın akışı daha bir şekillendi, benim ve çocuklarımın yaşantısında yeni bir yol, büyük bir pencere açılmıştı. Ailemin bugünkü durumunu o olaylara borçluyum. Kâzım Ertürk’e de bilmeden yaptığı iyilik için teşekkür etmeliyim. Kötü komşu bir kez daha iyi mal sahibi etmişti beni.
Fransa’daki görevimin ikinci yılında annem dahil ailemi de götürdüm oraya. Hayatımın en doğru kararlarından birini vermiştim bu konuda. Hepsi üniversiteyi bitirmiş olan dört çocuğumun bugünkü durumu, başarılı yaşam koşullarının temeli o yıllarda atılmıştı. Oradaki görevim bitince 1982’de yurda döndüm. Doğru yapmışım. Çocuklarımın biri Fransa’da, üçü Türkiye’de okudu. Şimdi çok iyi yerlerde ve iyi durumdalar. Annemi 1986’da kaybettim. Kendim ise emekliyim.
Bu gelişmelerin temelindeki yukarıda bahsettiğim büyük taşlardan dördüncüsü ve masayı ayakta sağlam tutan da hiç kuşkusuz benim yaşam mücadelemdeki güçlü azim ve iradem olmuştur. Bu konuları belki birilerine ilham olur diye yazıyorum. Eylem ve olaylar tıpa tıp aynı olmayabilir. Sadece düşünce olarak etkilenmek bile işe yarayabilir.
Geceleri okumayı, düşünmeyi, yazmayı çok seviyorum. Bu benim yaşam felsefem oldu. Elli yıldan beri bilinçli olarak sürmekte ve sürecektir ömrüm oldukça. Hiç merak etmeyin, beni tanıyanlar iyi bilirler, gereken her şeye zaman ayırdığımı. Gezmeye, görmeye, yemeye içmeye, eğlenmeye, dinlenmeye. Hele toplumsal konulara çekincesiz katıldığımı. Dernek, sendika, hatta siyasal etkinliklerde yer aldığımı. Şu anda dört ilerici sivil toplum örgütü derneklerin (ADD, ÇYDD, SDD ve YKKE) aktif üyesi olduğumu bilirler.
Bütün bu çabalarım bana başarma gücü verdi. İkinci kitabımı bitirmek üzereyim. Bunlar beni mutlu ediyor. Ailem iyi, ben iyiyim. Darısı bütün dostlara… A. Kurt “
Kitap Fuarlarındaki İmza Günlerimde Görüşüp Söyleştiklerim
Kitap fuarlarına katılımım, Gazi Eğitim’den öğrencim emekli eğitim müfettişi sevgili Yahya Türkeli’nin Özlem Yayınları aracılığı ile başlıyor ve sürüyor. Birçok kez Ankara kitap fuarlarında, iki kez İstanbul’da, bir kez de Muğla’da kitap fuarında, Özlem Yayınları standında gerçekleşiyor. Oralarda okurlarıma, Özlem Yayınları arasında yayımlanan çocuk roman ve öykülerimle iki seçki kitabımı ve Öğrenciler için hazırladığım Atatürk’ün Nutuk’ unu (Söylev’ini) imzalıyorum.
Bu kitaplarım, okurlardan gördüğü ilgi sonucu iki, üç, dört baskı yapıyor ve bundan büyük bir sevinç duyuyorum. Fuarlarda ayrıca birçok yazar arkadaşla karşılaşma, pek çok yayınevinin yayınlarını görme, onlardan seçtiklerimi alma olanağım oluyor. Böylece her gidişimde poşetler dolusu kitapla dönüyorum.
Hasan Coşkun’la Söyleşi ve Paylaşımlarımız
Kitap fuarlarına gidişlerimde, Ankara’daki Barış Sitesi’nden komşum olan ve orada oturduğum yıllarda kendisiyle yakın görüştüğüm değerli dostum Prof. Dr. Hasan Coşkun, bulunduğum standa gelip imza saatimin bitmesini bekliyor ve beni evine konuk ediyor. Orada yiyip içiyor, zengin kitaplığı ve çalışma odasında bir yandan görmediğim kitapları karıştırıyor, bir yandan yazma, okuma çalışmalarımızdan söz ediyor, bir yandan da Coşkun’un yazdığı kimi yazıları okuyup değerlendiriyoruz. Hasan Bey de birkaç kez eşiyle birlikte Foça’ya gelerek konuğumuz oluyorlar.
Hasan Bey’in, hazırladığı kitapları okuyup görüşlerimi iletmem için Foça’ya gönderdiği de oluyor. Birçok kitabına yazı yazmamı istiyor, ben de bu isteğini geri çevirmiyorum.
Birlikte çalışmalarımız sırasında, yazılarında kullandığı yabancı sözcüklerin çok daha kolay anlaşılan Türkçe karşılıklarının bulunduğunu sık sık anımsattıkça Hasan Bey, Türkçe sözcüklerle yazmaya ve konuşmaya başlıyor. Bir aşamadan sonra özellikle yüksek lisans öğrencilerini, yazılarında yabancı sözcükler yerine onların Türkçe karşılıklarını kullanmaya yönlendirdiğini bildiriyor bana. Ancak onların, kullandıkları yabancı sözcüklerin birçoğunun Türkçe karşılıklarını bilmediklerine tanık olunca onlara kılavuzluk etsin diye benim bir yazımı da “önsöz” olarak kullandığı yabancı sözcüklerin Türkçe karşılıklarını içeren bir kitapçık hazırlamaya girişiyor. Bu sevindirici çabayı benim de katkılarımla bir kitapçık oluşturacak oyluma ulaştırıyor. Bu kılavuzu, öğrencilerinin e-posta adreslerine gönderiyor; daha sonra da basılı duruma getiriyor. Böylece Hasan Bey, öz Türkçenin yayılmasına çok değerli bir hizmet örneğini göstermiş oluyor.
Yıllar Sonra Ali Demir’le Karşılaşıyorum
Komşu ilçem Şavşat’ın bir köyünde dünyaya gelen genç dostum emekli Prof. Dr. Ali Demir ile Gazi Eğitim yıllarımda ayak üstü de olsa bir tanışıklığımızdan sonra uzun bir süre ayrılan yollarımız, Ankara’da Özlem Yayınevi standında yeniden kesişiyor. Gazili yıllarımda Fransızca Bölümü’nde asistan olarak çalışan Ali Demir, emekliliğinde Kırmızı Mendil adıyla yazıp imzaladığı öz yaşam öyküsünü, Özlem Yayınevi standında bana uzatıyor ve beni evine davet ediyor. Ne ki o saatten önce orada kalacağım günler için başka tanıdıklara söz vermiş olmam nedeniyle kendisine bir sonraki gelişim için söz verebiliyorum. Sözümü tutuyor, bir sonraki gelişimde üç akşam konuğu oluyorum. Gecenin geç saatlerine dek doyumsuz sohbetlerle geçiyor saatlerimiz. Kendisinin kitaplarının da yayımlandığı Özlem Yayınevi’ne üç gün boyunca birlikte gelip gidiyoruz.
Duygu yüklü Kırmızı Mendil’i okuyor ve orada anlatılanlara ilişkin duygu ve düşüncelerimi Facebook’ta okurlarla buluşturuyorum. Ali Demir, henüz ortaokul öğrencisi iken çok etkilendiği Fransızca öğretmeni Tülay İnan Erkan, o yazımı okuyunca benimle tanışmak istediğini bildiriyor, öğrencisine. O da beni bir sonraki yılın imza günlerinde Ankara’ya gelen öğretmeniyle evinde bir araya getiriyor. O buluşmada benzersiz bir dostluğun daha temellerini atıyoruz. Bu buluşmanın ardından Facebook, bizim sık sık yazışmamızı sağlıyor.
Hasan Güleryüz’le Birlikteliklerimiz
Foça’ya yerleştikten sonra her fuara gidişimde beni konuk etmek üzere sıraya girenlerden biri de Gazi’den öğrencim, yazar sevgili Hasan Güleryüz oluyor. O da beni birkaç kez evinde konuk ediyor. Bir seferinde yakın arkadaşı, benim de Gazi’deki ayrıcalıklı öğrencilerimden biri olan Mehmet Yıldızlar’ı da çağırıyor. Gecenin geç saatlerine dek birlikte tadına doyulmaz öğretmen-öğrenci söyleşimizi sürdürüyoruz.
Güleryüz, gözüne kestirdiği kitabı alıp kitaplığına koyamazsa uyku uyuyamayan az sayıdaki “kitap delilerinden” biridir. Ancak o, kitaplığını zenginleştirmekle kalmıyor, onları dikkatle okuyor. Hem çocuklar hem de yetişkinler için yazıyor. Birçok roman, öykü ve araştırma yapıtları üretiyor. Güleryüz, Facebook aracılığıyla okudukları ya da günün sorunlarına yönelik görüşlerini paylaşmayı da çok seviyor.
Şenay, Tülay ve Özlem’in Duyarlıkları
Şenay, deli dolu, içten mi içten bir kız. Yoğun duygusallıkları yüzünden gel-gitler yaşıyor. Şiir ve şiir gibi yazılar yazıyor. Menemende Posta adlı bir gazetede birkaç yıl yazı yazmama yol açıyor. Çağrıldığım düğününe katıldığımı görünce sevinç çığlıkları atıyor. Şenay şimdi evli ve Almanya’da.
Tülay’la ilk kez, Foça Kitapçısı adıyla anılan, kardeşi İbrahim’in kitabevinde karşılaştığımızı sanıyorum. Sonra da onların büfesi yolumun üzerinde olduğu için kendisiyle merhabamız sıklaşıyor ve aramızda derin bir bağ kuruluyor. Kitap ve şiir sevgisine odaklı söyleşilerimize evlenişinden ve anne oluşundan sonra çocuk gelişimi ve eğitimi konuları, yazdığım kitaplar da ekleniyor. Evlendikten sonra Tülay, eşinin işi nedeniyle Ankaralı oluyor.
Bir imza günümde çocukları Yağmur ve Can ile birlikte geldiği Özlem Yayınevi standı önünde çekilmiş dörtlü güzel bir de fotoğrafımız var. Bir başka gidişimde evine akşam yemeğine çağırıyor. O gece de unutulmaz güzellikte geçiyor. Foça’ya gelişlerinde, çocuklarıyla birlikte yanıma uğramayı unutmuyor.
Bir kez de çalışmakta olduğu ilköğretim okuluna çağırıyor, öğrencilerle konuşmam için. Tülay’ın orada kendisine çok saygın bir konum sağladığını görüyor, çok mutlu oluyorum. Okula vardığımda beni, okulda bulunmayan Genel Müdür’ün odasında çaylarla pastalarla ağırlıyor, yönetici ve öğretmenlerle tanıştırıyor. Ertesi gün de şubelerinde ağırlanmamı, oradaki öğrencilere kitaplarımı imzalamamı sağlıyor. Birkaç yıldır görüşemesek de Tülay sevgisi, içimde olduğu gibi duruyor.
Tülay’ın kız kardeşi Özlem’le merhabamız da kendisine verdiğim üniversiteye hazırlık amaçlı Türkçe dersleriyle başlıyor. O da zaman zaman kendi duygu ve düşüncelerini benimle paylaşmaktan çok hoşlanıyor. En son gelişinde, sekiz yaşına giren kızını da yanına alarak geliyor yanıma. Biricik kızıyla ilgili birçok soru soruyor, açıklama yapıyor. Gelişindeki bir sözünü hiç unutmuyorum Özlem’in: “Hocam! Sizden enerji almak için geldim.”.
Ankara’ya Gidişlerimde Bir Uğrak Yerim de Aytekinler
Kayınbiraderimin çok sevdiğim oğlu, eli kalem tutan, okuyan yazan, Türkçe öğretmeni rahmetli Aytekin Önçeken de birçok kez Özlem Yayınevi standından arabasıyla beni alıp evine götürüyor, Cılavuz’dan bu yana çok sevdiğim rahmetli İsmail Irmak ağabeyim ile onun eşi rahmetli Nazire Abla’nın kızları Serpil öğretmenin de birkaç kez konuğu oluyorum. Oğulları ve kızları ile de sıcak söyleşilerimiz oluyor. Gidişlerimin birinde İlke Naz, telefonuma İstagramı yüklemek istiyor. Gerek görmediğimi söyleyince bu duyarlı kızın ağlamaklı olduğunu görünce, yanıma çağırıp pişman olduğumu, yüklemesini istediğimi söylüyorum. Dakikalarca uğraşarak İstegramı yüklemeyi başarıyor, daha ilkokuldan başlayarak kendisini çok yönlü geliştirmeyi sürdüren İlke Naz.
EJER Kongrelerinden Birindeki Sunumum
Anı Yayıncılık’ın sahibi Özer Daşcan, her yıl ayrı bir üniversitede EJER Kongresi düzenliyor Birçok bilimsel bildiri sunumunu yapılıyor bu kongrelerde. Bu toplantılarda bir de “Eğitim Çınarları” adıyla emekli akademisyenlerle söyleşiler gerçekleştiriyor.
2021 yılı EJER Kongresi öncesinde Daşcan, Eğitim Çınarlarıyla Söyleşi programında üç emekli profesörün yanı sıra, belirlenen gün ve saatte benim de istediğim bir konuda konuşmamı istiyor.
Atatürk’ün Türkiye’ye çağırdığı ve “Türkiye Maarifi Hakkında Rapor” yazmış olan John Dewey’nin Eğitim Görüşü ile Atatürk’ün Eğitim Anlayışı ne Derecede Örtüşüyor?” sorusu üzerine bir konuşma hazırlıyorum. Bu konuşmamı değerli Prof. Dr. Mustafa Gündüz yönetiyor. Görüntülü olarak gerçekleştirilen görüşmede beni olduğumdan çok yücelten, ellerimden öptüğünü söyleyecek kadar nezaket gösteren değerli akademisyen, izleyenlere beni kısaca tanıttıktan sonra sözü bana bırakacağını söylüyor. Beni tanıtırken İnternetteki Edebiyat Defteri’nde paylaştığım şiirlerimin içinden seçtiği “Olsun” başlıklı şu şiirimi de açış konuşmasında okuyarak beni onurlandırıyor: İnatla aklaşıyor / Saçlarım olsun / Doğum hazırlığında ya / Yüreğim ona bakın / Resim çiçek yeşil yaprak / Marşlar dudaklarımda / Dağlarda ovalarda / Yankılanıyor adımlarım / Öylece yürüyorum / İstencimin buyruğunda / Olanaksızlık ne söz / Çağrışımlar merhaba
Mustafa Bey’in, bu zarif açış konuşmasının ardından kırk beş dakikalık sunumumun sonunda Mustafa Bey, Özer Daşcan’ın, benim adıma Tema Vakfı’na üç çınar ağacı bağışladığını bildirerek sözüne son veriyor.
Daçcan, bir başka zaman da üç kitabımı ve resmimi içeren bir görselle beni de “Haftanın Yazarı “olarak okurlar önüne çıkarıyor.
Ersin Yeni’yle Tanışıyorum
Ersin Yeni, Merkezi Bursa’da olan Artvin Kültür Sanat Ustaları Derneği’ni kuran, on parmağında on hüner taşıyan Artvinli bir şair, roman ve oyun yazarı, oyuncu ve AKSU (Artvin Kültür Sanat Ustaları) adlı derneğin çok başarılı başkanı. 2023’te yayımlanan Cumhuriyetten Günümüze Artvinli Kalemler Seçkisi adlı kitabı hazırlama aşamasında Sevgi Şenol’la görüşürken Şenol, beni arayıp aramadığını soruyor. O da beni tanımadığını söylemesi üzerine Şenol’un verdiği telefonumdan beni arıyor. Hem bu konuşmayı aktarıyor hem de benden de şiir istiyor.
Yeni ile defalarca uzun telefon konuşmalarımız oluyor. Bu yolla birbirimizi daha yakından tanımış oluyoruz. Sözünü ettiğim kitabın basım aşamasında beni arayarak kitaba önsöz yazmamı istiyor. Yedi sayfayı aşkın bu önsözüm, kitabın başında AKSU’nun Oluşum Süreci ve Birkaç Öneri başlığı ile yer alıyor.
Ersin Yeni, Dernek adına açtığı sitede iki arkadaşla birlikte köşe yazısı yazmamı istiyor. Onu da memnuniyetle kabul ediyorum ve orada yazmayı sürdürüyorum. Bunun ardından, açtığı bir telefonda bir dergi çıkarmayı düşündüğünü söylüyor. Bu konudaki düşüncelerimi paylaşıyorum kendisiyle. Acele etmemesini, iyi bir ön hazırlıktan sonra bunu yaşama geçirmesini öneriyorum.
Foça Akademi Edebiyat Grubunda Ahmet Önel’le Birliktelik ve Sonrası
Foça Belediye Başkanının 2026 Eylül’ünde bir hafta sürmesi planlanan bir şenliğe geniş çaplı bir hazırlık amacıyla Foça Akademi adlı oluşum için WhatsApp’tan beni de çağırdığını görünce bu toplantıya katılıyorum. Orada herkes kendi ilgi ve yetki alanını tanıttıktan sonra gruplar oluşturuluyor. Ben de edebiyat Grubunda yer alıyorum. İlk toplantımızda yazar Ahmet Önel’i Grup Bakanı seçiyoruz. Ardından da grup olarak neler yapabileceğimizi belirliyoruz.
Ne ki daha sonra gelişen siyasal olaylar nedeniyle bu şenlik düzenlenemiyor. Ancak Başkanımız aynı tarihta sonuçlarının açıklanacağı bir öykü yarışmasını gerçekleştiriyor ve Eylül’ün 27, 28 ve 29. günleri için bir program hazırlıyor. Beni telefonla aradığında, o programda benim bir konu üzerinde konuşmamı istediklerini iletiyor. Bu görüşmemiz sırasında öğretmenim Behçet Necatigil’den söz eder etmez, Necatigil’le ilgili anılarımı anlatmayı öneriyor ve kendisinin de Necatigil adına açılan Radyo Oyunu Yarışması’nda ödül aldığını sözlerine ekliyor.
Bu konuda daha sonra yüz yüze görüşmemizde Necatigil’in insan, öğretmen, şair, yazar ve araştırmacılığına ilişkin anılarımı ve düşüncelerimi konuşmayı öneriyorum. Önerim kabul ediliyor ve kendisinin bu konularda bana soru sorması ve benim de o sorulara yanıt vererek 45 dakikalık bir süre içinde anılarımı anlatmam konusunda anlaşıyoruz. Bu süre için Necatigil’in bestelenmiş bir şiiri ile bir de şiirinin okunmasına yer verilmesi kararlaştırılıyor. Bakalım, günü gelince nasıl bir söyleşi gerçekleştireceğiz.
İlgisini, Sevgisini Gördüğüm Foçalı Dost ve Tanıdıklardan Birkaçı
Ankara’dan, son sığınağım olan Foça’ya özellikle erteleyip durduğum okuma ve yazma çalışmalarım için çokça zaman bulabilmek için gelince zamanımın büyük bir bölümünü çalışma odamda geçirsem, evimin üç yanını çeviren küçük bahçemin işleriyle uğraşsam da kimi durumlar, rastlantılar, birçok tanışmalara ve yakınlıklara olanak hazırlıyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan karşılıklı duygu ve düşünce birlikteliği kurduğum arkadaşlarımın adını da burada anmak istiyorum. Değerli komşum Fatma Coşkan, eşi Hüseyin Bey, ve kızları, eğitim müfettişi Kaya Bey ve Tevfik Yılmaz, Şenay, Tülay, Özlem, İbrahim ve babaları Murtaza Aktaş, Dr. Cem Gönenç, Mümtaz Möroy, Arçelik Foça bayisi Mehmet Söylemezoğlu, otel ve köfte dükkânı sahibi Ali Koskar, esnaftan Hüseyin Bey, Kitap ve kırtasiyeci Yücel Tükenmez, bilgisayarcı Emrah, öğretmen yazar Recep Bozkurt, arkeolog İclal Hanım, yazar Cevat Yıldırım, mühendis Coşkun Dilme, yazar Ahmet Önel, orta öğretimden yüksek öğretime dek dışardan okullar bitiren, okumayı vazgeçilmez kılan, Cumhuriyet gazetelerimi düzenli ayıran büfe işletmecileri Sibel Hanım ve eşi Veysel Bey, Bim çalışanı Fatma Hanım, şef garson Yılmaz Bey, Kitap Kulübü Başkanı Alptekin Aydın, iş insanı Hakan Horozoğlu, Dr. Mustafa Erdem bunlar arasında yer alıyor.
Romatizmal Enfeksiyonla Savaşımım
Şubat 2026’da sabahları uyandığımda parmaklarımı yumruk yapıp açmakta güçlük çekmeye başlıyorum. Bir yandan da eklemlerimde şiddetli ağrılar yaşıyorum. Sabahları parmaklarımı onlarca kez açıp kapamaya çalışarak açılmasını sağlıyorsam da gün geçtikçe parmaklarımı açıp kapamam daha da zorlaşmaya başlayınca hastaneye gidiyorum. Orada bunun romatizmal enfeksiyon olasılığından söz ediliyor. Tedavisinin araştırma hastanelerinde ya da şehir hastanelerinde yapıldığı söyleniyor. Bunun üzerine İzmir Tepecik Araştırma Hastanesi’nden randevu alıyor ve oraya gidiyoruz. Orada Duygu Hanım gibi insana güven veren genç bir doktorla karşılaşıyoruz. Dr. Duygu Hanım, on üç çeşit kan tahlili istiyor. Tahlil sonuçlarına bakarak dört ayrı ilaç yazıyor ve bir ay sonra kontrole çağırıyor.
Verilen ilaçlar, kısa bir süre sonra etkisini gösteriyor. Parmaklarımı rahatlıkla açıp kapamaya başlıyorum. Bir aydan sonra kontrol için gittiğimizde üç çeşit kan tahlili daha istiyor. Duygu Hanım, böbreklerime zarar vermemeleri için ilaçları kademeli olarak ve düşük dozda kullanmam gerektiğini açıklıyor. Bu nedenle tedavinin uzun süreceğini belirterek dört ay sonra ikinci kontrol için çağırıyor Ağustos’un ikinci yarısında ikinci kontrol için Tepecik yoluna düşeceğiz.
İlginç Bir Okuma, Kendini Geliştirme Tutkusu
Gerçekten cesur, tuttuğunu koparmaya hazır kadınların var olduğunu biliyordum. Yeter ki kendilerine olanak ve fırsat verilsin, ellerinden tutmaya hazır birileri bulunsun; bütün zorlukları aşıp kendilerini gerçekleştirmek için güçlerini ortaya koyuyorlar. Fatma Vardar, onlardan biri. İçindeki gelişme, kendini gerçekleştirme özlemini ileri yaşına karşın günün birinde gerçekleştirme umudunu hiç yitirmemiş.
Herkese açık olan hesabımda benim öğretmen olduğumu, bir şeyler yazdığımı, binlerce öğrencimle, okurumla iletişimimi, en azından onlar kadar önemlisi de Ardanuçlu olduğumu görünce bir ömür, içindeki sönümlenmeyen umut, daha da güçlenmiş. Çünkü o, bir Artvin, özellikle de Ardanuç âşığı. Burada çok yakın arkadaşları varmış. Birkaç kez buraya da gitmiş. Buraya yerleşmeyi bile aklından geçiriyormuş. Rastlantıya bakın ki o arkadaşı, benim ilkokul arkadaşım Kösegil’den Nevzat’ın kızıymış.
İlginç iki olay daha: Fatma Hanım, o arkadaşıyla birlikte bizim köye de gitmiş ve orada dut toplamışlar. İlginç olayın ikincisi de şu: Aşağıda sözünü edeceğim kitap kulübü yöneticisi İsmail Bey’in eşi, Fatma Hanım’ın kız kardeşi. Bütün bu ilginç rastlantıları, zaman içinde öğreniyorum.
Fatma Hanım, ıkına sıkıla yukarıdaki duygu ve düşüncelerini açıyor bana, ilk görüşmemizde. Çok önemli bir acısını daha iletiyor, bu görüşme sırasında. İlkokulu bitirdiğinde girdiği öğretmen okulu sınavlarını kazanınca dünyalar onun oluyor. Ne ki annesi bu okula gitmesine izin vermiyor. Bu üzüntüyü bugüne dek içinde taşıya geliyor. Fatma Hanım, sonra evlendirilmiş, çoluk çocuk, torun torba sahibi olmuş. Yaşamın türlü zorluklarına göğüs gererek, saçını süpürge ederek büyütmüş onları, okutmuş, iş güç sahibi kılmış. Bu arada çevresindeki ustaları gözlemleyerek, izleyerek terziliği öğrenmiş, iyi bir terzi olmuş. Hem de ne terzi! Müşterileri kuyruğa giriyor, sıralarını bekliyormuş, onun diktiği giysileri giymek için.
Ancak Fatma Hanım, içindeki okuma, öğrenme özlemini bir türlü dindiremediği için okuma yazmasını ilerletmek, kendisini geliştirmek üzere kendisine yardımcı olup olamayacağımı soruyor bana. Kendisine bu işin kolay olmadığını, güç bir süreç olduğunu, uzun zaman istediğini, sabırla çalışmak, bu işe iyi asılmak gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Fatma Hanım, bu konuda her zorluğa katlanmaya hazır olduğunu belirtiyor. Yeter ki kendisine yol gösteren birisi olsun.
Bunun üzerine kendisine önce okuma becerisini ilerletmesini, bunun için düzeyine uygun kitapları okumakla işe başlamasını söylüyorum. Önerdiğim kitapları alıp büyük bir sevinçle işe girişiyor Fatma Hanım. Ancak okuduğu her tümceyi anlaya anlaya okuması, tümcede anlamadığı bir sözcük geçerse onun anlamını sözlüğe bakarak öğrenmesi gerektiğini anımsatıyorum. Fatma Hanım, önerdiğim Ali Püsküllüoğlu’nun sözlüğü de alıyor ve dediğim biçimde okumaya başlıyor.
Zaman buldukça Fatma Hanım’a bu yolda ilerlemenin bütün ayrıntılarını da açıklamayı, okumanın yazma ile birlikte sürdürülmesi gerektiğini söylemeyi de unutmuyorum. Olmak istediği kendisi durumuna gelmek için onlarca yıldır yineleye yineleye düşünmeksizin yapıp etmekte olduğu birçok davranışını değiştirmek zorunda olduğunu da açıkça belirtiyorum kendisine.
Fatma Hanım, akla, mantığa uygun her öneriye açık olmak ve zorlukları aşmak için çabalamak gibi çok iyi bir eğilime sahip. Ağır da olsa bu yolda inatla yürüyor. Eğer işe sarılmaktan caymaz, bu işi bıkmadan usanmadan sürdürme kararlılığını gösterirse, bu gidişle özlediği gelişmeyi gerçekleştireceğe benziyor.
Zaman, her olan biteni önümüze seriyor. Fatma Hanım’ın başarısını da o belirleyecek, kuşkusuz.
Bir Özür Ziyareti
İzmir İnisiyatifi’nin Başkanı Mehtap Aydın’dan, köy enstitüleri anlayışını bir köy ilkokulunda yaşatmak amacıyla 17 Nisan 2026 günü İzdüşüm Projesi adıyla düzenledikleri programa onur konuğu olarak katılma çağrısı alıyorum. Çağatay Taşkın Yamen’in de o toplantıda Son Köy Enstitülüler belgeselini sunacağını görüyorum, gönderilen programda. Ancak oraya katılabilmem için benim oraya götürülüp program sonrasında da evime getirilmem gerektiğini söylüyorum. Bu isteğim kabul ediliyor. Ne ki toplantıdan bir gün önce toplantıya götürülüp getirilemeyeceğim bildiriliyor, yönetimdeki bir bayan tarafından. Bu haber, tabii beni çok üzüyor. Böyle bir şeyi ben istemedim, onlar istedi.
Ardından 27 Mayıs günü Mehtap Hanım, Çağatay Beyle birlikte bana gelmek istediklerini bildiriyor ve o gün ellerinde bir çiçekle evime geliyorlar. Çağatay Bey, terasa adımlarını attıklarında bunun bir özür ziyareti olduğunu, bağışlanabileceklerini umduğunu söylemekle giriyor söze ve benden “Estağfurullah” yanıtını alıyor. Daha önce tanışıp kaynaştığımız Çağatay Bey kadar içtenlikli bir Mehtap Hanım’la da tanışmış oluyorum, bu günkü söyleşide. Güzel geçen bugünün akşamında yemekten sonra uğurluyorum bu dost insanları.
Kitap Kulübü Üyeleri ile Söyleşim
İzmir Efeler Lisesi öğretmenleri, en yaşlıları olan Coğrafya öğretmeni İsmail Altınay yönetiminde bir Kitap Kulübü oluşturuyorlar. En son okudukları Firdevs Gümüşoğlu’nun Sözlü ve yazılı Belgeler Işığında Cılavuz Köy Enstitüsü adlı kitabında 16 yerde Gümüşoğlu’nun sorularına verdiğim karşılıkları görünce ve benim de Foça’da oturduğumu öğrenince benimle görüşmeye karar veriyorlar.
9 Mayıs 2026 pazar günü, saat 11 00’ı gösterdiğinde ikisi erkek kulüp üyelerinden 10’u ile İsmail Altınay’ın hemşire olan eşi (Fatma Hanım’ın kız kardeşi) Mukaddes Hanım, evime geliyor. Tanışma faslından sonra terasta aralıksız soru yanıt biçiminde tam iki saat süren yoğun bir iletişim gerçekleştiriyoruz. Sonra grupla aynı zamanda çalışma odam olan kitaplığıma çıkıyoruz. Konuklarım oradan Büyük Deniz ve Küçük Deniz diye anılan iki koyun çevresinde konuşlanmış olan Foça’yı hayranlıkla izledikten sonra kısaca kitaplarımı ve kitaplığımı tanıtıyorum kendilerine. Bana ayırdıkları sürenin bitiminde istemesek de kapıya dayanan minibüsü fazla bekletmemek için konukları uğurluyorum.
Tanışma sırasında, benim yazmış olduğum Rehberlik ve Psikolojik danışma adlı kitabımı üniversitede okuduğunu belirten bayan rehber öğretmen, ayrılırken “Çocuklarımı da alıp sizi ziyarete geleceğim.” diyor. Ben de çok sevineceğimi bildiriyorum kendisine.
Soru yanıt biçiminde süren konuşmalarımızın bir yerinde Edebiyat öğretmeni olan Bey, Nazım Hikmet’in aşağıdaki şirini okuyor ve bu şiirle ilgili görüşümü soruyor.
Akrep Gibisin Kardeşim
Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılı verirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!
Bunun dışında şu konulardaki görüşlerim soruluyor:
Köy enstitüleri baş eğdirme ideolojisine karşı nasıl bir yol izlemiştir?
1954’te neler değişti, neler sürdü?
Çalışma kampı suçlamasına nasıl bakıyorsunuz?
Özgünlüğü sürdürülseydi, köy enstitüleri bugün hangi noktaya gelirdi?
Her soruya dar zamanı da hesaba katarak o anda aklıma gelen şu yanıtları veriyorum:
İlk soruya yanıtım:
Nazım Hikmet ne bir eğitimci ne de bir psikologdur. Ancak dünyanın en büyük şairlerinden biridir. O nedenle toplumdaki sorunların kimlerden, hangi kesimden kaynaklandığını belirleme gibi bir yeteneğinin olduğu kesin. Ben ise, eşit olanak ve fırsat verilen çağdaş bir eğitimden yararlanması sağlandığında, büyük çoğunluğun onurlu, vicdanlı, ahlaklı, bağımsız kişilikli bireyler durumuna gelebileceğine inananlardanım. O nedenle bilinçsiz çoğunluğu kabahatli olarak göremeyiz. Asıl kabahatli olan, büyük çoğunluğu o durumda bırakan siyasal erklerdir, bence.
İkinci soruya yanıtım:
Köy enstitülerinde her öğrenciye sevgiyle yaklaşılıyor, onun her konudaki düşüncelerini kişiliklere saldırmamak, hakaret etmemek koşuluyla kimseden korkmadan, çekinmeden özgürce konuşma ve yazma hakkı tanınıyor. Her öğrenciye öz güvenli, girişken ve köyü canlandırmada önderlik edebilecek başarılı bir öğretmen olma yolu açılıyor. Bu tutumla yetişince de kimseye baş eğmeyen ve kimseye baş eğdirmeyi düşünmeyen bir öğretmen oluyor, köy enstitülerinde yetişenler.
Üçüncü soruya yanıtım:
1954’ten önce, ta 1947’de özgün niteliğinden adım adım uzaklaştırılmaya başlanan köy enstitüleri, 1954’te resmen kapatıldı. Köy enstitülerinde uygulanan eğitim, gerçek yaşamın içinden önemli ölçüde dört duvar arasına çekildi. Bu adımla eğitim içinde üretme, üretirken eğitilme son buldu. İş içinde, gerçek çevrede; yani tarlanın, çayırın, bostanın, arılığın içinde sürdürülen yaparak, yaşayarak, üreterek eğitim uygulaması engellense de köy enstitüleri anlayışı ve düşüncesi köy enstitülerinden ilköğretmen okuluna dönüştürülen kurumlarda, hatta öğretmen liselerinde bile tümüyle yok edilemedi. Çünkü köy enstitülerinin dönüştürüldüğü İlköğretmen okulları, enstitü ruhunu yaratan ve yaşatan yerlerde varlıklarını sürdürüyordu. Bir de enstitülerde çalışan öğretmenlerin çoğunun bu kurumlarda görevlerini sürdürdükleri için buralardaki eğitim öğretim, nöbetler, öğrenci başkanlığının seçimle gerçekleştirilmesi gibi günlük yaşam biçimlerinin birçoğu, köyü canlandırma ülküsü tümüyle yok edilemedi.
Üçüncü soruya yanıtım:
Dördüncü soruya yanıtım:
Köy enstitülerini Kemal Tahir gibi çalışma kampına benzetenler, köy enstitülerinin kuruluş amaçlarını ya kavrayamamışlar ya da o kurumları kötülemek amacıyla bunu uydurmuşlardır.
Beşinci soruya yanıtım:
Özgün yapısı sürdürülseydi, bugün köy enstitüleri, ülkeyi dünyanın en bayındır durumuna, insanlarını da gönenç içinde yaşama kavuşturan, kalkınmayı gereksinen bütün ülkelere her alanda, eğitirken üreten insan yetiştiren, çağının çağdaşı örnek birer kurum olurlardı. O zaman bütün köylerimiz, Atatürk devrimlerinin benimsendiği, en ileri tarım ürünlerinin dış satımında ön sıralarda yer almış olurdu. Öyle olunca da kentin bütün olanakları köylere de taşındığı için köylerimiz boşalmazdı.
Bilişsel ve Duygusal Donanım Kaynağım Cumhuriyet Gazetesiyle Yetmiş Yıl
1953’te Cılavuz’un okuma salonunda tanıyıp okuru olduğum; öğretmenliğe başladığım 1956-1957 öğretim yılında Artvin’in Ardanuç ilçesine bağlı Tosunlu Köyü İlkokulu Başöğretmenliği görevine başladığım günden bugüne dek sürekli okuduğum Cumhuriyet gazetesinin; yurt içi ve yurt dışında olup biten olayları, her bilim ve sanat dalına ilişkin güncel gelişmeleri, bilgi, beceri ve değer duygularını en yetkin biçimiyle önüme seren bu eşsiz üniversitenin sürekli öğrencisi oluyorum.
Bu gazetenin hiçbir ekini bir süre atamıyorum. Kitap, Dergi, Çevre, Bilim Teknik eklerinin birkaç yıl biriktirdiğim sayılarını ciltletip kitaplığıma koymaya başlıyorum, sonunu düşünemeden. Ancak bir süre sonra bunları sığdıracak yer bulamayacağım gerçeği kafama dank edince bundan vazgeçmek zorunda kalıyorum. Bu kez saklanmasını uygun gördüğüm öbür yazılar gibi bu eklerden de saklanacak yazıları kesip konularına göre sınıflandırıyorum.
Cumhuriyet’in özellikle ikinci sayfasında yayımlanan yazılarla köşe yazarlarının yazıları içinde kalıcı nitelikte gördüklerimi keserek 10 Kasım 1964 Gazetelerde Atatürk, Hayat ve Olaylar İçinde İnsan, Eğitim, Öğretmen, Köy Enstitüleri, Dil Üstüne Yazılar, Atatürk ve Devrimleri, Sanat ve Edebiyat, Yunus Nadi Armağanı Kazanan Makaleler Öyküler, Anadolu’dan Renkler, Aydın ve Aydınlanma, Kitap Okuma Yazma, Ruh Sağlığı, Toplumsal Sorunlar adları altında çok yazarlı kitap niteliğinde ciltler dolusu dosyalar, daha sonra da kutular oluşturuyorum.
Gönlüm, daha çok gazeteyi, daha çok dergiyi sürekli izlemek istiyor; ama zamanım buna olanak tanımıyor. Yalnızca Cumhuriyet sürekli vazgeçilmezim oluyor.
Cumhuriyet, beni Atatürk Aydınlanmacılığı başta olmak üzere bilimin, sanatın, edebiyatın, uygulayım bilimin, dolayısıyla bilimcilerin, sanatçıların, edebiyatçıların, teknik bilimcilerin tümü ile buluşturuyor.
Bu benzersizliği ile beslenmek gibi güçlü bir istekle sürekli öğrencisi oluyorum bu gazetenin, Varlık ve Türk Dili dergileriyle birlikte.
Öbür Bilişsel ve Duygusal Donanım Kaynaklarım
İkinci bir bilişsel kaynaklarımı ilkokul öğretmenliği yıllarımda okuduğum Eğitim Hareketleri, Köy ve Eğitim, Türk Yurdu; yine 1956’dan Yaşar Nabi’nin ölümüne dek sürekli, daha sonra zaman zaman aldığım Varlık dergisi ve Varlık Yayınları; 1963’lerden Türk Dil Kurumu’nun devlet dairesine dönüştürüldüğü tarihe dek sürekli okuduğum Türk Dili dergisi ve Türk Dil Kurumun Yayınları; Yeni Dergi, Milliyet Sanat, Gösteri, Bilim Sanat, Yarın, üyesi olduğum Dil Derneği’nin yayını olan Çağdaş Türk Dili, Soyut, Türkiye yazıları, Kitaplık, Sözcükler ve Atlas dergileri oluşturuyor. Öğretmen Dünyası, ilk sayısından kapanışına dek; Yeniden İmece, 56. sayısına dek; abece, yayınını tavsattığı zamana dek izlediğim dergiler arasında yer alıyor. Bunlar dışında çıkan dergileri de içlerinde ilgimi çeken yazılar gördükçe alıyor ve okuyorum. Bunlardan Çağdaş Türk Dili’nde, abece’de, Öğretmen Dünyası’nda, Yeniden İmece’de yazılarım da yayımlanıyor.
Bilişsel ve duygusal dünyamı, anlama ve anlatma yeteneğimi özellikle İnkılap, Remzi, Yapı Kredi, İş Bankası, Metis, Can, Ayrıntı, Okuyanus, İletişim, Anı, Pegem Akademi, Nobel Kültür gibi yayınevlerinin yayımladığı binlerce yapıtlar ve Meydan Larousse, Ana Britanica, Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, Devrimler ve Karşı Devrimler Ansiklopedisi, Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi ve onlarca sözlük ile de besleyip geliştirmeyi sürdürüyorum.
Bitmedi
Beş yıl önce başladığım Atatürk’ün Eğitim Devrimi çalışmamın üçte ikisi kadarını yazmışken sevgili Dr. İkram Çınar’ın aklıma düşürdüğü öz yaşamımı yazmaya girişmem üzerine ara verdiğim o çalışmama döneceğim. Yalnızca o da değil, yapacağım iş. Burada adlarını yazmam, yükümlülük altına girmek anlamına gelir ki riskli bir iş, olur bu. Şu kadarını söyleyeyim: Eğer kalan zamanım izin verirse üç beş kitabımı daha okurlara sunmayı düşünüyorum. Bunların çoğunun metinleri yalnızca gözden geçirmeyi bekliyor. Bunlardan Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü’nün geliştirilmiş 3. Baskısı ile Ansiklopedik Sevgi ve Aşk Sözlüğü basıma hazır bekliyor. İki kitap dolusu deneme ve değerlendirme yazılarım da öyle.
SON SÖZ
Son sözüm için en güzel anlatımı, İstanbul Eğitim Enstitüsü’nde ikinci dal olarak seçtiğim Türkçe (Türk Dili ve Edebiyatı) eğitimim sırasında iki yıl Edebi Bilgiler dersi aldığım, yakın ilgisi ile beslendiğim değerli öğretmenim şair, yazar Behçet NECATİGİL’in bir şiiri ile bitirmek istiyorum. Bu şiir, öğretmenimin çok beğendiğim şiirlerinden biridir. Hem bu nedenle hem “Son Söz”e çok yakıştığını düşünmem hem de sevgili öğretmenimi bir kez daha anmak istediğim için son sözümü bu dizelerle bitiriyorum
Kitaplarda Ölmek
Adı, Soyadı
Açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır parantez.
O şimdi kitaplarda bir isim bir soyadı
Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.
Ya sayfa altında ya da az ilerde
Eserleri, ne zaman basıldıkları
Kısa, uzun bir liste.
Kitap adları
Can çekişen kuşlar gibi elinizde.
Parantezin içindeki çizgi
Ne varsa orda
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
Ne varsa orda
Behçet Necatigil
ESİNLENDİĞİM VE YARARLANDIĞIM KAYNAKLAR
Altunya, Niyazi. Uzun Koşu-Anılar. Cumhuriyet Kitapları. İstanbul, 2022
Altunya, Niyazi. Köy Enstitüsü Sistemine Toplu Bakış (1936-1946), Genişletilmiş 6. Basım. Cumhuriyet Kitapları.- Eğitim İş. İstanbul, 2026
Bakırcıoğlu, Rasim. İlköğretim Ortaöğretim ve Yükseköğretimde Rehberlik ve Psikolojik Danışma. Geliştirilmiş 7. Baskı. Anı Yayıncılık, 2005
Bakırcıoğlu, Rasim. Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü, Geliştirilmiş 2. Baskı. Ankara,
Demir, Ali. Kırmızı Mendil. Payda Yayıncılık. Ankara, 2014
Gordon, Thomas. Çocukta Dış Disiplin mi İç Disiplin mi? İngilizceden Çeviren: Emel Aksay. Sistem Yayıncılık. İstanbul, 1999
Gümüşoğlu, Firdevs. Sözlü ve Yazılı Belgeler Işığında Cılavuz Köy Enstitüsü, 2. Baskı. İş Bankası Kültür Yayınları. Ankara, 2017
Kutlu, Ayla. Zaman da Eskir, İkinci Basım Bilgi Yayınevi. Ankara, 2007
Makarenko, Anton S. Yaşam Yolu (Birinci Kitap) İngilizceden Çeviren: Şemsa Yeğin. Payel Yayınevi. İstanbul, 1984
Makarenko, Anton S. Yaşam Yolu (İkinci Kitap) İngilizceden Çeviren: Şemsa Yeğin. Payel Yayınevi. İstanbul, 1985
Rousseau, J. J. İtiraflar I. Çeviren: Reşat Nuri Güntekin. Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları. İstanbul, 1991
Rousseau, J. J. İtiraflar II. Çeviren: Arif Obay. Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları. İstanbul, 1991
Russel, B. Yaşantım. Erk Yayınları. Çeviren: Muammer Sencer. İstanbul, 1974.
______
[1] Ög, öge: Bilgili, bilen, bilgi toplayan, yayan.
[2] Bir filmatik tanıtma yazısı…

