Dil, temel yapı taşı sesler olan bir düzenek. Seslerden sözcükler, sözcüklerle cümleler, cümlelerle metinler. Metinlerin toplamı insan. Dilsiz insan nedir ki?
İnsanın doğumundan ölümüne, hayatının her döneminde içinde yaşadığı ve fakat pek çoğumuzun farkına varamadığı bir ortam. Akciğerliler için hava, solungaçlılar için su neyse insan için dil de odur. İnsanı insan yapan geçmişten tevarüs ettirdiği tutum, davranış, duygu ve düşüncelerin temel aktarım aracı olmasının yanında bütün bir dünya görüşünün kalıbı. Ademoğlunun binlerce yıllık tarihi, yaşantısı, eğlencesi, üzüntüsü, kırgınları dil ile bugünlere ulaşmış. Babamızın malı gibi benimseyip içselleştirdiğimiz sözcükler binlerce yıllık bir geçmişin temsilcisi.
Bugün yeryüzünde dilsiz bir insan topluluğu yok. Her birinin kendince hayatlarını tasavvur ve tasarruf edebilecekleri dilleri var. Kiminin söz varlığı üç beş bin iken kimininki yüz binleri geçiyor. Kimini üç beş kişi konuşuyor iken kimisini milyonlar konuşuyor. Kimisi henüz yazıya aktarılmamışken kimisiyle yazılmış yüz binlerce kitap kütüphanelerde yer alıyor. Ve kimisi yok olup giderken, konuşurlarının sayısı gün geçtikçe azalıp artık o dile teveccüh edilmezken kimisini sıfırdan öğrenip onun ortamında geleceğini kurgulamaya çalışan milyonlarca insan olabiliyor.
Bugün dünyada konuşulan beş bini aşkın dil olduğu kabul ediliyor. Bu diller ise beş on dil ailesine mensup. Diller de aynı insanlar gibi anlamdan yapıya gidildikçe farklılaşırken, yapıdan anlama gidildikçe birbirine benziyor. Her dil de kendi içinde lehçe, şive, ağız denen daha ufak kollara ayrılıyor. Bu kolların da kolları derken zümrelere özel, mesleklere özel diller olduğunu görüyoruz. Herkesin dili incelendiğinde bir diğerinin dilinden farklılaşan yönlerinin olduğu anlaşılıyor. Her insan yaşanmışlıkları, birikimi, becerisi nispetinde kendince bir dil edinip geliştiriyor. Yani dil, bir yönüyle kişiye özel, diğer cihetiyle kişinin toplum, kişinin geçmiş ve geleceği ile münasebetini sağlayan ve başkalarıyla ortaklaşan bir olgu.
Bugünden bakıldığında öyle görülüyor ki tarihî süreçte konuşurlarıyla birlikte diller de dağılıp geniş coğrafyalara yayılıp yaygınlaşmış veya aksine çeşitli sebeplerle yok olma sürecine girmişlerdir. Savaşlar, katliamlar, intikamlar, sürgünler, salgınlar, devşirmeler, mankurtlaştırmalar dillerin tarihini derinden etkilemiştir. Adları tarih sahnesinde yer alan, ancak dilleri ölmüş Sümerler, Hititler, Frigler, Hurriler, Toharlar gibi pek çok millet gelmiş geçmiş. Bazen de milletleri oluşturan boylar kabileler bir iz bırakmadan veya eser miktarda kalıntı bırakarak yok olup gitmişler. Türk boylarından Peçenekler, Çigiller, Kumanlar, Kanglılar gibi. Türkiye Türklerinin temelini teşkil eden Oğuzların yirmi dört boydan oluştuğunu bilsek de ancak Avşar, Çepni gibi birkaçı günümüze kadar ismiyle varlığını sürdürebilmiş; Aydınlı, Şamlı, Horzum, Karageçili, Sarıgeçili gibi az sayıda Yörük cemaati boy teşkilatlarını yitirerek bugünlere gelmeyi başarabilmiştir.
Osmanlıların son devresinde, İmparatorluğun topraklarının nispeten küçülmesiyle birlikte merkezileşmenin ivme kazandığı görülmektedir. Eğitim, sağlık, askerlik, memuriyet gibi vesilelerle payitaht ile münasebetin artması, dilde yeni bir devrenin başlamasına sebebiyet vermiştir. Osmanlı Devleti’nin tasfiyesinin ardından Cumhuriyetin İstanbul merkezli eğitimden geçmiş subaylar tarafından kurulmasıyla, Türkçenin yüzlerce yıl işlenerek yetkin bir kültür dili hüviyeti kazanmış İstanbul ağzı tabii olarak yeni devletin de resmi dili olmuştur. Yeni başkentin Ankara olması Ankara ağzına itibar kazandıramamış, Gazi Paşa’nın Selanikli olması da Selanik ağzını Ölçünlü Türkiye Türkçesinin temeline oturtamamıştır.
Eski Türkiye Türkçesi devresinde Konya, Peçin, Ayasluğ, Birgi, Germiyan, Bursa, İznik, Sinop, Gülşehri gibi kültür merkezleri Osmanlıların Anadolu ve Rumeli’yi tek bayrak altında toplayarak İstanbul’u payitaht ilan etmesiyle önemini yitirmiş, buralardaki yetenekli ve eğitimli insanların Osmanlı yöneticileri tarafından İstanbul’a toplanması teşvik edilerek burası Türk dili için büyük bir kültür merkezi hâline getirilmiştir. Burada yüzyıllar içinde her alanda işlenen dil devletin resmî yazışma dili olmasının yanında edebiyatının da dili idi ve bu dil ile Türk edebiyatının en güzide numuneleri meydana getirilmiştir ki bununla ne kadar övünülse azdır. İstanbul çevresinde gelişen bu dil ile konuşan ve yazan yönetici zevat kendini taşradan üstün görmüş olacak ki Karagöz, ortaoyunu gibi geleneksel Türk tiyatrosunda İstanbul ağzı dışında konuşan tiplerin konuştukları ağızlar bu oyunların temel komiklik unsurundan birini teşkil etmiştir. Bu yaklaşım ne yazık ki hâlen devam etmektedir. Ağızlar ile konuşanların eğitimsiz, İstanbul ağzını öğrenemeyecek kadar bilişsel düzeylerinin düşük olduğu imaji toplumumuzda canlılığını korumaktadır. Yıllar önce Erzurum’da 8. Sınıfların komiklik unsurunun ağız kullanımına dayalı olduğu bir gösterisini seyretmiş ve akabindeki derste onlara anne babalarının evlerinde Erzurum ağzı ile konuşup konuşmadıklarını sormuştum. Elbette onlar da bana evlerinde Erzurum ağzı ile konuştuklarını söylemişlerdi.
Evet, Türkün yurdu Türk dilidir. Ancak hangi Türk dili?
İstanbul’da teşekkül etmiş, tarihî süreçte binlerce insanın işleyip koca bir edebiyat vücuda getirdikleri Türk dilinin, milli devletin umdesi milli eğitim ile bütün bir milletçe benimsenmesi mutlaka gereklidir. Ancak İstanbul ağzı kadar şanslı olmayan Trabzon, Erzurum, Diyarbekir, Kilis, Muğla, Artvin, Edirne, Ardahan ağızlarının ortadan kalkması veya kaldırılması bize ne kazandırır veya ne kaybettirir, bunun iyi hesap edilmesi gerekir.
Benim ve benden önce doğanların, yani seksen öncekilerinin büyük bir kısmı ekseri köylerde doğmuş, dolayısıyla İstanbul Türkçesi ile değil de Anadolu ve Rumeli ağızlarının bir tanesiyle konuşan bir ailede dillerini edinmişlerdi. Evde, sokakta, tarlada, tapanda ağız ile büyüyen bu nesiller, okulda kitabî bir Türkçe öğrenmişlerdi. Konuşma dilleri ile yazı dilleri arasında bir hayli fark vardı. Milli eğitimin uygulayıcısı ve temsilcisi öğretmenleri ile de sınıf ortamında bu kitabî dil ile iletişim kuruyorlardı. Bu nesil seksenle birlikte ortaokul ve liseye, akabinde gidebilenler üniversiteye gidip Ölçünlü Türkiye Türkçesi diye adlandırdığımız bu dili hayatının her aşamasında kullanır hâle gelerek anasının babasının, dedesinin ninesinin konuştuğu dilden ayrı bir konuşma ve yazı dili edindi. Pek çoğu şehirde tanışıp sevdiği kişi ile evlenerek o kişiyle müştereği olan bu yeni dil ile iletişim kurmaya devam etti. Sadece memleketine dönünce anasının dili ile, ana dili ile köylüleri ve akrabaları ile konuştu. Bazıları ise köyünde de tamamıyla Ölçünlü Türkiye Türkçesi ile köylülerine tepeden bakarak konuşmayı tercih etti, kendince üstünlüğünü göstermiş oldu.
Başlangıçta bu durum Türkçenin ağızlarının varlığını tehdit noktasında değilse de köylülüğün azalması, şehre göçün hızlanması, bilhassa basın yayın organlarının teknolojik gelişmelerle güçlenmesiyle ağızlar için vahim bir hâl aldı. Bu yeni gelişmelerle artık köyde doğup büyüyen çocuklar annelerinin, babalarının, dedelerinin, ninelerinin diliyle değil de televizyondan, radyodan, internetten öğrendikleri Ölçünlü Türkiye Türkçesi ile konuşmaya başladılar. Kimliklerinin en önemli parçası ana dillerinden, asırlar öncesinden, büyük dedelerinin, ninelerinin Türkistan’dan getirdikleri dillerinden utanır, saklanır oldular. Binlerce yıllık kültürlerinin aktarıcısı ve kalıbı olan ağızlarını, ölen her bir bilge ile toprağın kara bağrına üzülmeden, dert etmeden gömmeye başladılar. Bugün köy camilerinin minarelerinden okunan her bir sala, atalarımızın bize bıraktıkları mirası kendi ellerimizle toprağa vereceğimizin habercisi değil de nedir? Çocuklarımıza aktaramadığımız, öğretemediğimiz ana dilimiz ağızlarımızı ve bu ağızlarımızla birlikte dedelerimizin, ninelerimizin hayallerini, umutlarını, sevinçlerini, hüzünlerini ilmek ilmek işledikleri edebiyatlarını ne biliyor, ne seviyor ve dolayısıyla ne de terennüm ediyoruz. Ağzı ile birlikte geçmişinden, mazisinden kopmuş, koparılmış bu milletin geleceğini tesis etmesi ne kadar mümkündür? Ecdadının konuştuğu ağzı cahillik imgesi gören nesiller, Türkün vatanı Türkçeden de göç etme bahtsızlığında.
Tarih, varlıklarını devam ettirme noktasında gayretsizlerin mezarlığı. Dünya ahalisini küreselleşme martavalı ile İngilizceye hapsedip yaşadığımız gezegeni açık hava ceza evine çevirerek bedenimizi, emeğimizi, birikimimizi sömüren dünya seçkinlerinin planı çerçevesinde yok edilen, bizi biz yapan, dedelerimizin cephelerde uğruna can verdiği, ninelerimizin konuşulduğu yere muhacir gittiği dilimizi -ağızlarımızı- yaşatmak, canlandırmak, sözlü ve yazılı üretim ile bu dile itibar kazandırmak, konuşurlarını çoğaltmak, hiçbir şey yapılamıyorsa en son çare olarak kayıt altına alıp gelecek nesillere aktarmak bugünün aydınının içinden çıktığı milletine en büyük borcudur.
Elbette burada denebilir ki “Bu iş bize mi kaldı? Bu işi yapabilecek bir kurumumuz yok mudur? Yapılan işler yetmez mi?”
Şimdiye kadar yapılan çalışmaları burada kısaca değerlendirmek yerinde olacaktır. Türkiye’de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü adını taşıyan altı koca ciltlik sözlük 1932 ile 1959 yılları arasındaki derlemelerin sonucu olarak ortaya çıkan bu çalışma görülüyor ki Türkiye Türkçesi ağızlarının söz varlığını ortaya koyma, derlenen sözcüklerin karşılıklarını gösterme ve kelimelerin yayılım sahalarını tespit etme cihetleriyle yetersizdir. Yani elimizde Türkiye Türkçesinin doğru dürüst bir sözlüğü yazıl(a)madığı gibi ağızlarının da doğru dürüst bir sözlüğü yazılabilmiş değildir.
Ağızlar üzerine akademik olarak iyi çalışılmış pek çok çalışmanın varlığı yüz güldürse de bunların sayısının az olduğu görülmektedir. Pek çok çalışmanın ise derleyicinin eğitimsizliği, kaynak kişinin fazlaca Ölçünlü Türkiye Türkçesine maruz kalması veya kendi dilini derleyicinin anlayabileceğini düşündüğü şekilde değiştirmesi gibi sebeplerle gerçeği yansıtmada eksik kaldıkları söylenebilir. Bu yazdıklarım ağız araştırmalarında sıklıkla rastlanan olumsuz durumları oluşturduğundan bir suçlama olarak algılanmamalıdır. Alandan biri olarak yaşadığım şu kısa hatıra meseleyi izah eder kanaatindeyim. Kendi köyümün ağız sözlüğünü hazırlarken Artvin bölgesinin başkaca yerlerinde tespit edilmiş olan, ancak benim, bizim köyde kullanıldığını hatırlamadığım “şiltandurmax” kelimesini annem ile rahmetli babama sormuştum. Babam kelimenin anlamını örneğiyle bana söylemiş, annem ise kelimeyi hiç duymadığını, ne olduğunu da bilmediğini ifade etmişti. Burada şunu da belirteyim ki annem ve babam aynı köyde doğdular, elli yıldan uzun bir hayat birliktelikleri oldu ve aynı köyde yaşadılar. Ne demek bu? Zihnimizde yer alan, hayatımızın bir parçası olmuş binlerce kelime, kullanım durumuna göre ya canlı kalıyor ya da silikleşip yok oluyor. Bu, farkında ol(a)madığımız bir şey. İngilizce sınavına hazırlanırken ezberlediğimiz binlerce kelimenin geçen zamanda silinip gitmesi gibi. Ağız ortamında doğup doğduğu yerde 15-20 yıl yaşayan birinin İstanbul’a gidip otuz kırk yıl orada kaldıktan sonra ilk edindiği dili olan ağzını unutması gibi. Bırakın ağzı, kendi hayatları içerisinde bütünüyle dillerini yitirenlerin olduğu da görülmektedir.
Ne yazık ki akademimiz gidişatın akışına kendini koyvermiş, hiçbir şeye karışıp bulaşmamanın vermiş olduğu hazzile yok oluşun eşiğindeler. Burada gerçeği görüp son bir gayretle kimseden bir karşılık beklemeden işini yapan çok değerli insanları bu çerçevenin dışında tutuyorum. Ağızlar üzerine yapılan derlemeler, ses ve şekil bilgisi incelemeleri, yazılan sözlüklerin aksak ve aksayan tarafları olsa da eksikliklerinin daha büyük bir eksiklik olacağı muhakkaktır. O hâlde ne yapılmalı? Bugün kayıt cihazlarındaki gelişmeler baş döndürücüdür. Durumun farkında olanların çevrelerindeki kişilerle tabii ortamlarında, olağan bir şekilde hayatın bütün alanlarından kayıt almaları önem arzetmektedir. Bunların kişilerin elinde sağda solda değil de ulusal bir merkezde uzmanlarca kolayca ulaşılıp işlenebilmesi için güvence altına alınması ise daha büyük bir önem arzetmektedir. Bunda kanaatimce Türk Dil Kurumuna kurum olarak büyük sorumluluk düşmektedir. Durağan bir kurum olmaktan vazgeçip devingen bir kurum olmak için yeniden teşkilatlanmalıdır. Türkiye’de bu alanda ciddi bir bilgi birikimi vardır. Ancak bu birikimi harekete geçirecek iradenin de mevcudiyeti elzemdir. Millet, dilinin kurumuna güvenerek yapabileceklerini yapabilecek iken yapmamaktadır. Koca kurum, memlekette onlarca dilci ve yok olma sürecinde binlerce yılın birikimi ağızlarımız.
Bu arada bir adamı, Andreas Tietze’yi cesareti, mahareti ve emeği için rahmetle yad ediyorum. Eksik, noksan ve hataları olsa da sekiz ciltlik Tarihî ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Sözlüğünü yazarak koca kurumun yapamadığını yaptı.
Sonuç. Bir milleti millet yapan şey, başka milletlere kolayca benzeyip onların niteliklerine bürünmeleri değil, her nesilde atalarından miras kültürlerini içselleştirip yeniden işleyebilmeleri, ecdatlarının mirası olan dillerini zihinlerinde canlı tutmak suretiyle geleceklerini bu dil ile tesis edebilmeleridir. Bir milletin dilinin ağızları, o milletin işlenmiş, edebî diline bir rakip değildir. Ağızlar o dili besleyen birer köktür. Nasıl ki ağaçlar köksüz varlığını sürdüremez, ağızlarından edilmiş bir dil de beslendiği kaynak yok olduğu için solar ve kurur.
Küreselleşmenin dayattığı tek tiplileşme, tek dillileşme -tek ağızlılaşma- tek kültürlüleşmenin sömürgeciliğin son evresi olduğunu unutmamak gerekir. Aldous Huxley’in ta 1931’de kaleme aldığı Cesur Yeni Dünya’sında gelecekte çocuklarımızın yaşamaması için ağızlarımızın bizi biz yapan şeylerin başında geldiğini fark etmemiz, farkına vardığımız ağızlarımızı yaşatmamız, kayıt altına almamız gerektiğini aklımızdan çıkarmamalıyız.

