Acının Sessiz Yankısı

Sayı 88- Uygurlar ve Doğu Türkistan Özel Sayısı

Acının Sessiz Yankısı: Uygur’dan Kırım’a Türk’ün Feryadı

Sabircan Celil[1]

Uzakta, gözlerimizin görmediği yerlerde bir halk yaşıyor; ya da yaşamaya çalışıyor. Ne bir ses var, ne de yankı. Orada milyonlarca yaralı kalp çırpınıyor sessizliğin içinde. Bu kalpler, Uygur diyarında zulme uğrayan, dili yasaklanan, inancı bastırılan, yüzüne kameralar, bileğine kelepçeler takılan soydaşlarımızın kalbidir.

Uygurlar… Dilini korumaya çalışan, dinini gizleyerek yaşayan, her sabah endişeyle uyanan, her gece dualarla uyumaya çalışan bir toplum. Onların hayatı artık sadece biyolojik bir varlık değil; direniştir, sessiz bir isyandır.

Uygur Türkü her gün yalnızca var olduğu için yargılanıyor. Türkçe konuşmak, ibadet etmek, hatta milli kıyafet giymek bile “şüpheli davranış” sayılıyor. Gözler izliyor, diller susturuluyor, ruhlar sarsılıyor. Ama en büyük baskı bile hafızayı silemiyor.

Doğu Türkistan’da bir çocuk, okulda anadilini konuştuğu için cezalandırılır. Bir genç, Kur’an okuduğu için ortadan kaybolur. Bir anne, çocuğunun nerede olduğunu bilmeden yıllarca bekler…

Soğukta titrer yetim bebekler,
Bir kelime Türkçeye bin ceza gelir.
Kur`an arasında saklanır mektuplar,
Anne gözyaşları kalpları delir.

Doğu Türkistan’da Uygurlar yalnız değil — unutulmuştur. Dünyanın gözü önünde sistematik bir kültürel soykırım yaşanıyor. Camiler müzeye çevriliyor, Türkler “yeniden eğitim” kamplarında kimliklerinden koparılıyor.

Bazen insanlar bir dille değil, suskunlukla konuşur. Çünkü bilirler ki, konuşmak artık özgürlük değil, “suç” sayılır. Ama hafıza silinmez. Bir saz sesi, bir baba duası, bir ninenin ninnisi yeter ki, o halk yeniden kendini hatırlasın.

Bu sadece Uygurların kaderi değil. Kazakistan bozkırlarında sürgüne gönderilmiş Ahıska Türkleri, işgal altındaki Kırım’da yok sayılan Tatar Türkleri, Güney Azerbaycan’da ana dili uğruna susturulan Türkler de aynı acının farklı sesleridir. Her yerde aynı keder, aynı sessizlik, aynı çaresizliğe rağmen aynı umut: Bir gün döneceğiz yurdumuza, bir gün güneş üzerimize doğacak…

Türklük sadece bir etnik kimlik değil — bu, ruhun ta kendisidir. Uygurların mücadelesi, Ahıskalıların sürgünü, Karabağ’da susan mezarlıklar, Kerkük’te sıkılan bayraklar — bunların her biri Türk’ün bitmeyen acısıdır.

Ama Türk’ün kaderinde bir sır vardır: O, sınar — ama eğilmez. Susar — ama unutmaz. Sürgün edilir — ama döneceği günü asla unutmaz.

Soğuk gecelerde bir köz gibiyiz,
Yanarık gizlice, hey içten içe.
Vatan röyalarda, dilimde dua,
Türklükse kanımda akar gizlice.   

 Kimi zaman bir annenin gözyaşında yanar o acı, kimi zaman kaybolmuş bir gencin izinde. Türk’tür adı. Ama bazen adı bile susturulur. Ağıt olur, türkü olur, ama bir türlü özgür olamaz.

Kardeşlerimiz için kalem oynatmak, dua etmek, hakkı dile getirmek – bu, vicdan borcumuzdur. Sözle de olsa, Türk’ün feryadına ses vermek gerekir.

Bir gün esecek özgürlük rüzgârı,
Doğacak göklerde hilal yeniden.
Çocuk gülerek Türkçe seslenecek:
İçimizden Turan doğdu yeniden!
         **
Bir kıvılcım yeter yakmaya,
Bin yıllık umutları, arzuları.
Unutulan değil, dirilen olacak,
Uyanacak atamın düşleri.

Bu yazı bir ağıttır ama aynı zamanda bir çağrıdır. Sözümüzün ulaşamadığı yere duamız ulaşsın. Unutulmasın ki, nereye giderse gitsin, nasıl yaşarsa yaşasın, bir Türk’ün derdi, bütün Türk dünyasının yarasıdır. Uygur’dan Kırım’a, Ahıska’dan Güney Azerbaycan’a kadar, Türk’ün nerede gözyaşı varsa, orada bizim de cevabımız olmalıdır. Çünkü Türk milleti asla unutmaz. Ve asla yalnız kalmaz.

Tarihten silinmek istenen bir halk var, ama onun içinde sönmeyen bir köz de var: Türk ruhu. Bu ruh, yüzyıllar boyunca ne sürgüne yenildi, ne işgale. Şimdi Doğu Türkistan’da, Kırım’da, Ahıska’da, Güney Azerbaycan’da — farklı coğrafyalarda aynı ruh yeniden kabarmaya hazırdır.

Bu acıya sessiz kalmak, hafızamıza ihanettir. Unutmak – susmak – görmezden gelmek, Türk’ün ruhuna aykırıdır. Biz, bir milletiz: nerede yaşarsak yaşayalım, birimizin gözyaşını diğerimiz hissetmelidir.

Tanı sen kendini, geçmişini öğren,
Türk, kendini tanıdığında yücedir.
Üç bin yıllık ulu, şanlı tarihin
Yaradılışın kendinden de köklüdür.

Biz sustukça zulüm konuşacak.  Biz yazdıkça tarihin yönü değişecek.  Ve bir gün…  Sürgünler bitecek, yasaklar kalkacak.  Ve bir gün Türk, tarihte olduğu gibi yeniden hak ettiği yerde olacak. 

Çünkü Türk, topraktan önce ruhta doğar…  Ve ruh asla öldürülemez.

[1] Araştırmacı, yazar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir