Nurullah Ataç[1]
Sevincimi, önce sevincimi söyliyeyim size, yürek dolusu sevincimi. Kavuştum, iki yıla yakın bir ayrılıktan sonra gene kavuştum öz-türkçeye. Gözlerim aydın!… Artık beğenmediğim, inanmadığım için mi, o yolu doğru bulmadığım için mi bırakmıştım? Bilirsiniz, değil öyle. Öz-türkçeye inanım, yabancı tilcikler kullanmadan da büyük, ışıklı bir Türk dili kurulabileceğine inanım gevşemedi bir gün, sarsılmadı.
Çok söyledim, bir daha söyliyeyim, daha da söylerim: bugünkü koşullar içinde, tek doğru yol, usul yol bence öz-türkçedir. Okullarımızda arapça ile farsça, yunanca ile latince öğretmiyoruz, demek onların tilciklerini kullanmağa yetkimiz yoktur. Anlıyamayız, iyice, açıkça kavrayamayız onların yorularını, köklerine inemeyiz, hangi kurallara göre yapıldıklarını bilemeyiz. Bizim için birer bilmece, kendi kendimize çözemiyeceğimiz birer bilmecedir onlar.
Eskiden girmiş olanları da elimizden geldiğince çıkarmağa, atmağa bakmalıyız. Severmişiz biz onları, yüzyıllar boyunca yırlarımızı onlarla işlemişiz, benimsemişiz onları, içimizde yankılar uyandırırmış onlar, türlü anılarımıza karışmış. O başka. Üzülerek de olsa, dilimizden çıkarmağa, atmağa bakmalıyız. Bırakacağız da duygularımız mı yedecek bizi? Düşüncelerimize uyup da ilerlememiz gerekmez mi?
Bir ulusun yazı dili, uygar olduğunu söyliyen, uygarlığa özenen bir ulusun yazı dili, şuradan buradan gelişi-güzel devşirilmiş, eskiden bilim yolu ile girmiş olsalar bile sonradan kaynakları toplumca unutulmuş tilciklerle kurulamaz. Ne içindir dil? neye yarar? Bir toplum kişilerinin birbirleriyle anlaşmalarına, duygularını, düşüncelerini, dileklerini, neler yapıp neler bulduklarını, bundan sonra gelecek kuşaklara da bildirmeğe yarar, değil mi? Kullandığımız tilcikleri iyice bilmezsek, yorularını açıkça kavrayamazsak, duygularımızı, düşüncelerimizi, dileklerimizi, neler yapıp neler bulduğumuzu onlarla bildirebilir miyiz? Nite olur bu iş? Bildirmesine bildiririz ya, öyle açıkça değil, yarı-karanlık kalır bütün dediklerimiz, bizim için de yarı-karanlık, karşımızdakiler için de yarı-karanlık. Biz şunu demek istemişizdir, karşımızdaki ona yakın, gene de ondan az çok başka bir yoru çıkarır o sözden. Bizden sonra gelecek kuşaklar ise daha da çok yanılırlar. Konuşmalarda neyse ne! Konuşmanın sıcaklığı, kişiyi kişi ile doğrudan doğruya karşılaştırması, yanlış tilciklerle de anlaşmayı sağlıyabilir. Yazı dili, bilim dili ise böyle yarı-karanlık olmayı götürmez. Yazı dilinde, bilim dilinde tüm bir açıklık gerektir. İşte bu yüzden bizim için biricik doğru, usul yol öz-türkçedir. Bizim toplumumuzun aydınları, bizim okullarımızda yetişmiş okur-yazarlar yalnız türkçe tilciklerin köklerini, hangi kurallara göre yapıldıklarını bilirler de onun için. Onları da bilmiyen okur-yazarlarımız, aydın sayılan kimselerimiz çokmuş, birimiz gerçekten bilmiyormuşuz onları. Doğrudur. Ancak bir kimseden, okur-yazar, aydın bir kişiden kendi ulusunun dilini bilmesini, iyice öğrenmesini bekliyebiliriz. Bir Türk okur-yazarının, bir Türk aydının: “Ben türkçe tilcikleri bilmiyorum, anlamıyorum, bana onları öğretmediler” demesi doğru olamaz, bir suçtur. Kendi suçu mu? Değil, toplumun suçu, yüzyıllardır kendi dilini bırakıp da başka dilleri öğrenmeğe özenmiş olan toplumun suçu. Ancak o kimse de bu toplumun bireylerindendir, demek bu toplumun suçuna o da ortaktır, öyle ise toplumun o suçtan arınmasına, o eksiğin giderilmesine çalışmak onun da boynunun borcudur.
Yıllar boyu savundum öz-türkçeyi, bu düşüncelerle savundum. Çok değilse de, biliyorum, benim gibi düşünenler, öz-türkçenin tek doğru yol olduğuna inananlar var bu ülkede. Onlarla birlikte ben de çalıştım, gücümün yettiğince daha da çalışacağım. İki yıldır neden bırakmıştım? Yazı yazdığım güncelerde öz-türkçe yazılar istemiyorlardı da onun için. Kimi bana: “Olmaz, koyamayız böyle yazıları, okurlarımız beğenmiyor, sevmiyor” dedi. Kızdım onlara, dileklerine katlanmadım, buyruklarına uymadım. Kimi de tatlılıkla çevirdi beni yolumdan. “Sen bildiğin gibi yaz ya! öz-türkçeyi bırakıp çoğunluğun istediğine uysan daha iyi edersin. Senin yazılarını sevenler var, gücendirme onları, soğutma onları kendinden” dediler. Ah! o tatlılık yok mu? çıkışmaya, sertliğe, asık yüze karşı komak kolay da tatlılığa karşı komak güç. Üzülerek, içim yanarak bırakmıştım öz-türkçeyi, doğruluğuna inanmadığım bir yola sapmıştım. Gene de çalışmıyor muydum öz-türkçe için? Çalışıyordu, bütün yazılarıma birkaç öz-türkçe tilcik karıştırıyordu, onları öğretmeğe, onları sürmeğe çabalıyordum. Umarım, bunun da bir yararlığı olmuştur. Ancak ne var, ben o karışık dili sevemiyorum. Yarısı bir türlü, yarısı başka türlü. Okuyanlara: “Bu yazar öz-türkçeye özeniyorsa da birtakım yabancı tilciklerden o da geçemiyor, demek geçilemez onlardan, bizim dilimiz yabancı tilcikleri atarsa enezleşir, dilediklerimizi söyliyemez, anlatamaz oluruz” dedirtiyor. Bizler, öz-türkçeye inananlar, karşımızdakilere bunu dedirtmemeliyiz, ne yapıp yapıp bütün düşüncelerimizi, dileklerimizi öz-türkçe ile söylemenin yolunu bulmalıyız. Güç işmiş bu, kişiyi yıprandırır, üzermiş. Öyledir. Neden öyle olmasın? Kolay iş aramak yakışır mı kişi oğluna? Gücünü arasın da demiyorum, doğrusunu arasın. Güç, kolay, doğru bulduğu yolda, inandığı yolda yürüsün.
Ben gene kavuştum öz-türkçeye. Türk Dil Kurumu bu dergiyi çıkardı da ben gene kavuştum öz-türkçeye. Türk Dil Kurumu bu dili mi istiyor? Bu değil onun istediği dil. Gene de Türk Dil Kurumu’dur, öz-türkçecilere aşırıdır diye kızsa bile büsbütün yüz çeviremez onlardan. O Kurum bizim de baba ocağımızdır, küçük de olsa bir yerimiz vardır orada, bırakmayız.
Ben gene kavuştum öz-türkçeye, başka yerde olmasa da burada, düşündüklerimi inandığım, beğendiğim, sevdiğim dille söyliyebileceğim. Gözlerim aydın!..
Gene de bir kaygı, bir korku var içimde. Hangi tutkun, hangi vurgun, kavuşma gününün sevinci içinde de ayrılığı düşünüp ürpermez?
Yaktım tenimi vasl günü şem’ tek amma
Bil kim bu tedarik şeb-i hicranın içindir
demesi yalnız kendi için midir Fuzuli’nin?
Sözlük
Birey: fert. Enez: zayıf. Günce: gazete. Koşul: şart. Tilcîk: kelime. Usul: aklî, akla uyan. Uygar: medenî. Yir: şiir. Yoru: mânâ.
___________
[1] Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi, Ataç, Nurullah. Türkçesi: Kavuşma, Ekim 1951, C: I, S: 1, s. 23-25’den aynen alınmış ve hiçbir düzeltme yapılmamıştır. (İ.Ç.)

