Uygur’dan Uygarlığa ve Tarih Boyunca Uygur Ekonomisi[1]
Cazim Gürbüz[2]
Uygur’dan Uygarlığa
“Hans Stephan Santesson, James Churchward’ın Batık Kıta Mu Uygarlığı adlı 4 ciltlik eserini bir kitapta topladı. Ruh ve Madde Yayınlarından Türkçesi çıktı… Bu kitapta bir bölüm Uygurlarla ilgili… O dönemde Türklerin Uygur adıyla adlandırıldığını beltipbu kitaptan özet bilgiler verelim.
Uygur İmparatorluğu Doğu’da Pasifik Okyanusu’na Batı’da bugün Moskova’nın bulunduğu yere kadar uzanıyordu. Orta Avrupa’da dağınık halde bulunan ve Atlantik’e kadar uzanan yerleşme yerleri de vardı. Kuzey Güney hudutları bugünkü İran’ın, Hind’in ve Kuzey Vietnam’ın kuzeyini aşıyordu. Uygurların tarihi bir bakıma ari ırkının tarihidir. (Ari ırkının gerçekte Türk ırkının adı olduğunu ve kimi batılıların bu adı çaldıklarını belirtelim.) Zira halis ve hakiki ariler Uygurlardan gelirler.
Uygurlar Orta Amerika’da 3. devirde zincir halinde yerleşme yerleri kurdular.
Doğuda bütün efsaneler şunu anlatırlar: Vaktiyle Orta Asya ve Himalayalar bölgesi düz ve ormanlarla kaplıydı. İşlenmiş bereketli toprakları, göl ve nehirleri, köy ve şehirleri birbirine bağlayan fevkalade güzel döşenmiş yolları vardı. Şehirler güzel inşa edilmişti. Halk için kurumlar, ihtişamlı güzel evler ve yöneticilerin sarayları vardı.
Bugün bu topraklar çöldür. Kara Kota harabelerine ulaşmadan önce kum, çakıl ve kayaların arasından geçerek 20 metre derine inmek gerekir. Ama Gobi Çölü’nde su tamamen derinlere inmemiştir. Kayalarla kaplıdır. Hâlâ ırmakların, kanalların ve felaketten evvel mevcut olan göllerin yatakları fark edilir. Santesson’un J.C.’den alıntıları uzar gider. Ama bu kadarı bize yeter.
Anlatmaya çalıştığımız büyük tarihi gerçeği bir kere daha hatırlatalım: Adına ister Uygurlar denilsin isterse bugün yaygın olan adı kullanarak Türkler diyelim. Uygurluk veya uygarlık dediğimiz insanlığın o ilk büyük devrimini gerçekleştirenler bizim atalarımızdır.
Atalarımız Ortalık Asya’da veya Turan’da veya bugünkü adıyla Ulu Türkistan’da tarımı, hayvan yetiştiriciliğini, ata binmeyi ve demiri eritip ondan gereçler yapmayı buldular. Köyler, şehirler kurdular. Devlet oldular. Kavim oldular. Uygarlığı uygar olmayan dünyanın öteki bölgelerine taşıdılar. Onları da teşkilatlandırıp, yetiştirip, uygarlaştırıp, devletleştirip kavimler haline dönüştürdüler. Gittikleri yerde çoğunlukta olan halklar içinde eriyip gittiler. Ama bütün kavimlere kendilerinden bir şeyler katarak…
Kimileri benim bu yazılarımı Türklüğümle övünmek için yazdığımı sanıyorlar. Hayır, gerçek bu değil…”[3]
Böyle yazıyor eski Kültür Bakanı, araştırmacı-yazar Namık Kemal Zeybek. Uygurlukla uygarlık arasında çok yakın bir akrabalık ve bağ var.
Evet, Uygur Tarihi çok eskilere gidiyor, Sayın Zeybek önemli bilgiler veriyor ama o eskilere ilişkin elimizde çok fazla kaynak yok ne yazık ki. Biz ayrıntıyı ancak 745-840 yılları arasında Orta Asya’da varlık gösteren Kutluk Bilge Kağan’ın kurduğu Uygur Devleti’nden öğrenebiliyoruz. Bu devlet, önce Ötüken merkezli olarak kurulmuş, daha sonra başkenti Karabalgasun’a taşınmıştır. Bu Uygur Devleti, öteki Türk Devletleri gibi savaşçılığı ile dikkati çekmez. Apayrı ve önemli özellikleri vardır. O özelliklere bakalım: Toplu olarak din değiştirip Mani dinine geçmişlerdir. Maniheizm, Uygurları bilim, sanatta geliştirmiş, bu dinin etkisi ile yerleşik hayata geçen ilk Türk boyu olmuşlar, şehirler kurmuş, mimari yapıtlar inşa etmişlerdir.
“Uygurlar nezdindeki bir Çin sefirinin kaydettiği notlarda Türklerin dokumacılık yaptığı ve pamuk tarımına başladıkları, hususu yer almaktadır. Hareketli harflerle kullanılan ilk matbaayı Avrupa’ya ve diğer ülkelere tanıtan ve taşıyanlar Türkler olmuştur.”
Uygurlar kâğıt ve matbaayı, Avrupalılar bunu bilmezken kullanmakta idiler.[4]
Uygurlar kütüphaneler kurmuşlar, örgün eğitim yapmışlardır. Kültür Bakanlığı’nca yayımlanan Türk Edebiyatı Tarihi adlı eserin 1. cildinin 162. sayfasında ise şunlar yazılı: “Doğu Türkistan’da bulunmuş olan Uygurca yazmalar arasında eski Türk hukuk belgeleri önemli yer tutar. Bunlar toprak satışı, toprak kiralama, borç para verme, vergi toplama, evlat edinme, hayvan kiralaması, Budist manastırlarının vergi dışı bırakılması, köle satışı, köle azat etme, vasiyet vb. konularla ilgilidir.”[5]
Yerleşik düzene geçen ilk Türk Devleti olma özelliği ile Uygurlar dönemi Muhasebe Tarihi açısından da önem arz etmektedir. Uygur Devletinden günümüze ulaşan belgelerden, daha çok devlet harcamaları ile ilgili bir belge düzeninin mevcut olduğu anlaşılmaktadır, bunlar arasında, devlet adına seyahat eden beylerin, elçilerin, konakladıkları yerlerde yeme, içme ihtiyaçlarının halk tarafından karşılanması ve bunların ne şekilde kaydedileceğini açıklayan belgeler bulunmaktadır. Ebu’l Gâzi Bahadır Han, Şecere-i Türk’te Uygurların Cengiz Han’ın tüm mali işlerini yapıp, vergilerini topladıklarını anlatıyor.
“Cengiz Han zamanında Uygurlarda Padişah (İdi Kut) Bavurcuk idi. Cengiz Han’a vergi verirdi. Cengiz Han, Maveraünnehr tarafına geldiği zaman askerleri ile onun yanına varıp ona hizmette bulundu. Uygurlar arasında Türkçe okumasını bilen çoktu. Mali işler, divan hesaplarını çok iyi bilirlerdi. Cengiz Han sülalesinin saltanatı zamanında Hıtay’da, Maveraünnehr’de, Horasan’da, Irak’ta divan reisleri, defterdarlar hep Uygurlardan idi. Cengiz Han’ın yerine geçen oğlu Ögeday Kaan, Horasan, Mazenderan ve Kilan’a ‘Gürgüz’ isminde bir Uygur’u tayin etmişti. Gürgüz iyi bir maliyeci idi. Üç dört yurdun vergisini düzenli bir şekilde tahsil eder, her yıl Ögeday Kaan’a gönderirdi.”[6]
Ticaret
Uygurlar İpek Yolu üzerinde bulundukları için[7] kıtalar ve ülkeler arası ticaretten çok yararlanırlardı. Halıcılık, dokumacılık çok ileri idi ve her ülkeye ihraç ederlerdi. Bugün bile bu özellikleri sürmektedir. “Kaşgar pazarı bugün, dünyanın en büyük, en renkli pazarı. Bu pazara 50 binden fazla satıcı, zanaatkâr, küçük esnaf ve çevreden yüz binlerce insan gelirmiş.”[8]
On binlerce tomar belgeler, Uygurların çok gelişmiş bir hukuk sistemine sahip olduklarını, ticaret ve borçlar hukukunun akitlerini bildiklerini, bono ve poliçe gibi senetleri kullandıklarını göstermektedir.[9]
Uygur şehirlerinde yapılan kazılarda ekonomik yaşama ait çok sayıda eser ve belge bulunmuştur. Bulunan sözleşme, senet, kâğıt paralar, Uygur ticari yaşamının derinliğini ve gelişmişliğini açıkça ortaya koymuştur. Bu belgelerdeki ticari ve mali terimler de bunu doğrulamaktadır. Uygurlar makbuza “Buşunk”, hisse senedine “Ülüş”, alacaklıya ise “Alıncı” demekteydiler.[10]
Uygurların ticarete yatkınlıklarına ilişkin son derece çarpıcı bir örneği Hugh Pope,[11] 2005 yılında yayımlanan Evlad-ı Fatihan / Türki Dünyanın Yükselişi adlı eserinde anlatıyor.[12] Pope, Doğu Türkistan’a gider, Kaşgar’da Mahmut adlı birisiyle tanışır. Mahmut’un anlattıkları son derece ilginçtir:
“Mahmut’un nadir bulunan tüm İpek Yolu’nun baştan başa kat eden ithalat-ihracat kariyeri Türk Birlikteliği hayallerini gerçekleştirmişe benziyordu. Orta Asya’da kalitesi ve dizaynları ile Pakistan ve Çin markalarına tercih edilen kıyafetleri Türkiye’den sipariş ediyordu. Bunlar kamyon ve uçakla Kırgızistan’a geliyor, bir Uygur ortak, bunları alıyor, paketliyor ve yüksek dağ boğazlarından taşıyarak Kaşgar’a getiriyordu. Mahmut bu mallara karşılık, yeterince yerinde bir seçimle, ipek eşarplar gönderiyordu Türkiye’ye…”
İyi mi? Çin malları dünyayı altüst ederken Çin’de yaşayan Uygur Türkleri, Çin’e mal sokmaktalar, hem de Asya’yı neredeyse baştanbaşa kat ederek.
At yetiştiriciliği ve ticareti
“Kuzeydeki Türk boyları Tang atlarının asıl kaynağı idi. Çok yönlü ve güzel atları çiftleştiren bu boylar, uzun yolculuklara dayanıklı, avlanmak için emsalsiz ve Hun bozkırlarının sabık ustaları tarafından uzun yıllar önce ehlileştirilmiş, kadim tarpana benzeyen bir hayvan elde etmişlerdi. Türk atları o kadar önemliydi ki mütekebbir Çinliler hararetle ihtiyaç duydukları bu hayvanları elde edebilmek için pek çok hususta mütevazı davranmaya mecbur olmuşlardı.”
Kudretli Bilge Kağan 731–732 kışına gelindiğinde bir teşekkür nişanesi olarak Tang sarayına elli adet muhteşem at göndermişti. Kağan’ın genç kardeşi ahiren terk-i hayat eylemiş ve bozkırdaki Türk otağına gönderilen altı Çinli sanatkâr merhum asilzadenin (Köl Tigin) tasvirini yaparak kağanı gözyaşına boğmuşlardı. Sanatkârlar arzu ettikleri at sürüsüyle birlikte mesut bahtiyar Tang payitahtına dönmüşlerdi.
Bununla birlikte, Çin’in en büyük ve kibiri at tedarikçileri hem dâhilde hem de hâriçte ardı arkası kesilmeyen savaşların devam ettiği VIII. yüzyılın ortalarından itibaren at pazarına hâkim olan ve gerilemeye başlayan Tang İmparatorluğu’nda namütenahi arz yaratan Uygur Türkleriydi. Uygurlar ve Tibetliler Tang Hanedanı’nın başlıca ecnebi düşmanları ve doğal rakipleri olmuşlar ve en nihayetinde Çin diplomasisi onları da kendine benzetmişti. Akabinde Tibetliler Çin sınırları içerisinde Lungyu’dan binlerce at toplamış ve dahi payitaht Chang-an’ı zapt etmişler; sadece kendi çıkarları uğruna dağları defeden cüretkâr Türkler ise hadsiz hesapsız usullerle Çinlileri aşağılamış ve rezil etmişlerdir. Çinlilerin topraklarına saldırılar bile düzenleyen Uygurların kibirli tavırları karşısında bitip tükenmeyen şikâyetlere rağmen ecnebiler kendi hizmetlerinde bulunanları kazançlı at ticaretinde imtiyaz sahibi kılarak ödüllendirmişlerdi. Cins atları armağan olarak Chan-an’a getiren hatırşinas bir Türk sefareti artık Doğulu hakimlerin boyun eğmesini umuyordu. Bu duygusallıktan uzak alım satım işlerinde görgülü fakat “Karı kılıklı Çinliler” saygıda kusur etmeyip satıcıların yüksek ücretlerini ödüyorlardı. Sıradan bir Uygur atının fiyatı, insanı afallatsa da VIII. yüzyılın sonlarında kırk balya Çin ipeğine eşitti.”[13]
Çin dili, edebiyatı, tarihi ve özellikle maddi kültürü üzerine çok önemli araştırmaları bulunan Edward Hetzel Schafer, Semerkant’ın Altın Şeftalileri adlı eşsiz yapıtında işte bu özel bilgileri veriyor. Schafer, at kadar önemli olmasa da deve ticaretinin de Uygurlar arasında önemli olduğunu ve Çin’in önemli bir alıcı konumunda bulunduğunu da yazıyor.
Uygur Sikkeleri
“Para, bir toplumun uygarlığa geçişinin en kesin ve en somut kanıtlarından biridir; hatta ikincisi değilse birincisidir. Bir toplumda para varsa; özel mülkiyet, ticaret, yazı, aritmetik, devlet, hukuk, bilim ve din vardır; özet olarak uygarlık vardır.” (Doğu Perinçek)
Uygurların Türkçe yazılı sikkeleri vardı: Göktürklerin Çin sikkelerinin arka yüzlerine runik harfli değişik Türkçe cümle, kelime ve harfleri kaydettiği bilinmekte idi. Ancak her iki yüzü de runik harfli Göktürk parası bugüne kadar bulunamamıştı. Buna karşılık Uygurlar her iki yüzünde veya bir yüzünde Uygur harfleri ile Türkçe yazıtı olan sikke kestirmişlerdir. Bu sikkelerden en az iki tanesi bilim dünyasınca bilinmektedir.
Birinci Uygur sikkesi: Eski Uygur Türklerine ait birinci sikke Kimsar’da bulundu. Bugünkü Uyguristan (=Doğu Türkistan)’ın şehirlerinden olan Kimsar’ın Çince tarihî adı Pei-t’ing, eski Uygurca adı ise Biş Balık’tır.
Bulunan sikke daire şeklinde bir çevresi olan ve ortasında kare şeklinde dört köşe bir boşluk bulunan Çin sikkeleri tarzındadır.
Bakırdan kesilen sikkenin ön yüzünün dört yönünde Uygur harfleri ile altı kelime, arka yüzünde ise üst ve altta üç kelime yazılıdır.
Çin sikkeleri tarzında daire şeklinde bir çevresi olan ve ortasında ise kare şeklinde dört köşe bir boşluk bulunan bronz sikkenin ön yüzünde saat yelkovanının aksi yönünde olmak üzere, yazıtı “ıdok y(a)rl(ı)g” yorısun şeklinde okunan ve arka yüzünde yazıt olmayan bu sikkenin de 10. yüzyılda Tang devrinde kestirildiği düşünülebilir.[14]
Kâğıt, baskı
Kültür ve medeniyet seviyesi bakımından tarihte çağdaş milletlere örnek olan Uygurlar, hareketli harfli matbaanın keşfine ve uygulanmasına yeterli her türlü kültür şartlarına sahip, ilim, bilgi ve okuma zemininin bulunduğu bir kültürün sahibiydiler. Uygurların bildiği kitap basma tekniği, Çin’de VIII. asrın ikinci yarısından beri mevcut olduğu sanılan “blok” usulü değil, çağdaş matbaanın esası olan hareketli harf sistemine dayanmaktadır. Turfan’da Uygur dilinde sert ağaçtan yapılmış, yüzlerce harf bulunmuştur. Rus bilgini Oldenburg, Kaşgar ve Turfan civarındaki araştırmalarından sonra, modern matbaanın prototipi olan hareketli Uygur harflerinin bulunduğu, Fransız bilgini J. R. Rissler de Avrupa’dan 600 sene önce Türk ülkesinde basılmış eserlerden bazılarının bilindiğini ve Uygur matbaa tekniğinin, Moğollar vasıtasıyla Avrupa’ya geçtiğini ifade etmişlerdir.[15] 1902–1909 arasında Doğu Türkistan’da ilmi tetkik gezisi yapan Alman Von Coq ile Grünwedel ve Fransız Pelliot, Uygur alfabesinde baskı yapan matbaa parçaları ve harflerini bulmuşlardır.[16]
Araplar, kâğıdın ne olduğunu, nasıl yapıldığını, nasıl kullanıldığını Uygurlardan öğrendiler. Avrupalılar da Araplar vasıtasıyla Uygurlardan aldılar. Uygurlar kitap basma tekniğini Çinlilerden almış ve Avrupalılardan yüzyıllarca önce kullanmışlardı. Göktürklerin ağaca yazdıkları yazıyı onlar kâğıda yazıyordu ve zamanımıza kadar ulaşan pek çok kitap basmışlardı. Yazı yazmak için artık çelik kalem değil, ağaçtan yaptıkları uçları kullanıyorlardı. Arşiv için kullanılan yazı malzemesi de kâğıt idi. Zamanımıza ulaşan, güzel, akıcı bir Türkçe ile yazılmış kitaplar, tercüme, telif her konuda değerli eserler yazmışlardır.[17]
Kâğıt ve matbaa konusunda öncü olan Uygur Türklerinde okur-yazarlık oranının da son derece yüksek olduğu, tarla satış, borç sözleşmelerinden vasiyetnamelere kadar hukuk belgelerinin yaygınlığından ve bunların halkın bizzat hazırlayıp imzalamasından anlaşılmaktadır.[18]
Tarım
Uygurlar daha önceki Hun ve Göktürklerin aksine, göçmen yaşamı bırakarak bugünkü Tarım Havzasına yerleştiler. Havza, dünya ticaretinin ana damarı olan İpek Yolu’nun üzerinde olduğu için, varsıllık ve diğer kültürlerden öğrenme kaynağıydı. Yoldan yalnız ticaret eşyaları değil, bilgi de akıyordu.[19]
Fakat ekonominin temeli, özellikle ilk dönemde, tarım ve hayvancılığa dayanıyordu. Koyun, sığır besliyor, yiyecek ve giyeceklerinin önemli bir bölümünü hayvancılıktan sağlıyorlardı. Tanrı Dağları ve Tarım havzası hayvancılığın merkeziydi. Tarım ve sulama tekniği gelişmişti. En çok buğday, mısır, pamuk ekiliyor, çeşitli sebze ve meyve yetiştiriliyordu. Turfan şehri sebze ve meyveleriyle ünlü idi. (Bugün kullandığımız “Turfan’da sebze, Turfan’da meyve…” deyimleri buradan gelir.) Potey kalıntılarında bulunan küplerde çok miktarda buğday ve mısır tanelerine, keten, atlas ve ipekli kumaşlara rastlanmıştır. Koçu ve Hotan halıcılıkta çok ileri merkezlerdi. Uygur Türkleri, izlerine bugün de rastlanan büyük bir sulama şebekesi yapmışlardı. Tarlaları, bahçeleri düzenli olarak suluyor, çorak topraklarda bile ekim yapabiliyorlardı.[20]
Kaşgar, Yarkent, Turfan ve Aksu çok verimli topraklara sahip olduğu için bu bölgelerde buğday, arpa, pirinç, susam, mısır, kendir, mercimek, fasulye, darı, tütün, pamuk gibi ürünler yanında elma, şeftali, nar, armut, üzüm, incir, ceviz, dut, kavun, karpuz gibi meyveler yetiştirilmiştir. Ayrıca ak kavak, kara ağaç, çam ve ak kayın gibi kereste için özel ağaçlar bulunmaktadır. Turfan’ın kara üzümü başta olmak üzere meyve sebze ihracatı yapılmıştır. Avcılık ve hayvancılık da üretim ve ekonomi için önem taşımıştır.[21]
Tarımcılığın bir yan kolu olarak gelişen bağcılık, Uygurların iktisadî ve kültürel yaşamında oldukça önemli yer tutmuştur. Uygurların bağcılık kültürü kapsamında yetiştirdikleri ürünler arasında üzüm, diğer meyvelere kıyasla oldukça önemli bir yere sahiptir. Uygurların sosyal, kültürel ve iktisadî yaşamlarına dair kıymetli bilgiler içeren Uygur sivil belgeleri, Uygurların üzüm yetiştiriciliğe dair oldukça zengin veriler barındırmaktadır.
Uygur sivil belgelerinden anlaşıldığına göre Uygurlarda üzüm, hububatlar haric en çok üretilen tarım ürünü olmuştur. Bunun yanında üzüm kültürü ile ilgili Uygur sivil belgelerinde üzüm bağı (borluk), üzüm bağ işletmecisi (borlukçı), üzüm şarabı (bor), üzüm şarabı yapımcısı (borçı) ile ilgili önemli kayıtlara rastlanılmıştır.
Belgelerden tespit edildiğine göre üzüm bağı Uygurlar arasında kiralanabilmekte ve alınıp satılabilmektedir. Ayrıca devletin üzüm bağı işleten çiftçilerden vergi topladığı da bilinmektedir. İlig Kadir Han’ın Murutluk Tapınağının tarla ve üzüm vergisinden muaf tutulmasıyla ilgili gönderdiği yarlık metnine göre, tapınağa ait üzüm bağlarından vergi alınmamaktadır. Bu durum, Turfan Uygur Devleti döneminde, özel muafiyete sahip gruplar hariç, toplumun diğer kesiminden olan kimselerin üzüm bağı vergisi ödemekle mükellef olduğunu göstermektedir.
Bununla birlikte Uygurca sözleşmelerde üzüm bağları alınıp satılırken borla tamgası olarak adlandırılan bir çeşit verginin alındığı da bilinmektedir.
Uygurlar tarafından yaygın olarak yetiştirilen üzüm çeşitli şekillerde kullanılmıştır. Üzüm ve üzümden elde edilen ürünler ilk başta besin maddesi olarak tüketilmiş, özellikle üzüm şarabı, üst tabakadan olan aristokratların severek içtiği içecekler arasında yer almıştır. Ayrıca üzüm şarabının Uygur kültüründe misafirlere ikram edilen içecek olduğu da anlaşılmaktadır.
Uygurların iktisadî yaşamında üzüm yetiştiriciliği önemli bir geçim kaynağı olmuş, bundan dolayı toplumda özellikle üzümcülük ve şarapçılık ile ilgili meslek grupları ortaya çıkmıştır.
Uygurca belgeler incelendiğinde Turfan Uygurlarının üzümden genellikle şarap ürettikleri düşünülmektedir. Öyle ki belgelerde üzüm şarabı fertler arasında yaygın olarak ödünç alınan eşyalar arasında geçmektedir. Bunun yanında, üzüm şarabı olan bor, zamanla belli bir hizmet ve iş karşılığında vergi mülkü olarak da kullanılmıştır. Ayrıca üzümün Uygurlarda vergiye karşılık olarak kullanılan bir tür ödeme aracı olarak kullanıldığı da görülmüştür. Turfan Uygur Devletinin Moğolların idaresi altına girmesiyle birlikte, Turfan Uygur Devleti Kubilay’a bağlı eyalet olarak yönetilmiş ve Yuan–Moğol Sarayına haraçlar göndermiştir. Moğol–Yuan Sülalesi yıllığında Karakoço’dan (Turfan) gönderilen şaraplarla ilgili bilgi bulunmaktadır. Kaytlara göre Tai-ding yılının (1324 yılında) ikinci ayında Koço İdikut Temür Buka Yuan Sarayına üzüm şarabı göndermiştir. Öyle anlaşılıyor ki burada Temür Buka tarafından Yuan Sarayına gönderilen şarap bir haraç (vergi) ödemek amacıyla kullanılmış olmalıdır.
Üzüm hem kendisi yenilebildiği hem de insan sağlığına faydalı bileşenler içerdiğinden, üzüm ve üzümden elde edilen ürünler Uygurların geleneksel tıbbında tedavi amacıyla diğer bitkisel karışımlarla birlikte kullanılmıştır. Uygurlar, üzümün ve üzümden elde edilen ürünlerin insan sağlığına ola faydalarını erken zamanlarda keşfetmiş ve üzüm şarabı, üzüm sirkesi, kuru üzüm ve kuru üzüm suyu gibi ürünleri diğer bitkisel karışımlarla beraber çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanmıştır. Üzümlerden elde edilen ürünler, Uygurlar tarafından vücutta görülen yara, çıban, ateş yükselmesi, mide ekşimesi ve hazımsızlığı, kan kusma, karın ağrısı, deri hastalıkları, diş ağrısı, kan durmama hastalığı, kadın hastalıkları, solunum yetmezliği gibi hastalıkların tedavisine ek olarak karında ölmüş yavruları düşürmek için kullanılmıştır.
Uygur döneminde bor olarak adlandırılan üzüm şarabının devlete karşı vergi mükellefiyeti olan çiftçilerin vergilerini ödemek için kullandıkları aynî araçlardan biri olduğu bilinmektedir.[22]
Çinliler şarap yapım tekniklerini Tang döneminde Uygurlardan öğrenmişler ve 5. yüzyıldan sonra kendileri de üzüm üretmişlerdir. Uygurların üzüm kültürü ile ilgili Divanü Lugat’it Türk’te verilen terimlerden Türklerin üzümü ekşittikleri, şıra yaptıkları ve kurutma teknikleri geliştirdikleri anlaşılmaktadır. Turfan’da üzüm bugün de temel geçim kaynağıdır. Turfan Uygurları “Üzümü olmayanın canı olmaz” derlermiş.[23]
Uygurlar lezzetli üzümlerini Çin başkentine özel soğutma önlemleri ile taşıyorlardı. “Kadınların göğüs uçlarına benzeyen leziz üzümler, Chang-an’a taze ve bozulmamış şekilde Gobi çölünün kenarı boyunca uzanan Koço şehrinden (Uygurların yerleşik hayata geçişi ve kurdukları ilk şehir, C.G) getirilirdi. Böyle bir başarının nasıl elde edildiğini sorguladığımızda; Tang edebiyatında hazır bir cevaba tesadüf edemeyiz. Lakin burada ve daha başka yerlerde yararlı ipuçları bulabiliriz. Örneğin Harezm, IX. yüzyılda kurşundan mamul kapların içerisine kar doldurmak suretiyle kar-buzları paketleyip ihraç ederlerdi. O halde zikredilen Doğu Türkistan üzümlerinin de Tanrı Dağları dolaylarından toplanan kar ve buzların içerisinde getirilebileceği düşünülmüş olmalıdır.”[24]
Ya Uygur Karızları… Onlardan söz etmemek olur mu?
“Anadolu bozkırında doğdum. Şifacı Şaman anamın zikrinde, kına gecesi ve seferberlik türkülüyle büyüdüm. Gökoğuz Kankın boyundan gelmişiz. Güçlü bozkır kartalı himayesinde kutsal sevgi ağacı gölgesinde, farkı fark ettim. İçimdeki ışığı fark ettim, ona yöneldim. İçsel bir keşif benimkisi. Uygarlık beşiği Asya zenginliğinde, Atatürk ve Anadolu ateşi sıcaklığında, Avrasya kültürü ile tanıştım. … Anadolu nere, Orta Asya nere?
‘Burası da nere?’ demeden; dere, tepe, dağ, bayır, deniz ve çölleri aşıp ata yurdu Asya topraklarına ulaştım. (…) Bir araştırmacı gezi yazarı titizliğinde ve bir şair duygusallığında, belgesel ve imge yüklü bir çalışmanın içinde buldum kendimi. ‘Titredim, kendi özüme döndüm’, içsel bir yolculuk bu… Güneşin doğduğu yöne… Coğrafi koordinatları ‘0’ olan Asya’nın merkezine… Yunfinşan’dayım.
Kökleri binlerce yıl eskiye dayanan ve Orta Asya topraklarında uygarlık harikası yaratan Uygur Türkleri; tarihi bir, dili bir, dini bir, töresi bir ve kültürü bir olan akrabalarımız…”
(…) Sinciang bölgesinde yaşayan Uygur Türkleri, Çinliler ve öteki kardeş halklar, 2500 yıl önce yarattıkları Yarnaz-Yangul kent devleti ve yerin 110 metre altında, toplam 5100 kilometre uzunluğundaki bir uygarlık harikası olan Karız su kanalları ile Asya tarihinin yeniden yazılmasına sebep oldular.
(…) Bir elim Altay Dağı, bir elim Tanrı dağlarında… Badem gözlü güzellerle, 154 kotunda şavkıyan Ay Gölü’ne bakmaktayım… Şiir oku Turfan’ın diğerine, aşk ne yana düşer? Anka kuşu nerede? Ergenekon nere, Anadolu nere? İpek Yolu, sevgi ve barış yolu mu? Yolumu şaşırdım, dolunay ateşinde yanmaktayım, kutsal Şaman anadan şifa bekliyorum… Ata toprağında, özüme yolculuk ediyorum…”[25]
Şair-yazar Dursun Özden, Doğu Türkistan’a gitmiş. Niye gitmiş? Karızları görmeye. Karız ne? Yukarıda kendisi de yazmış, yerin 110 metre altında ve toplam uzunluğu 5100 kilometreyi bulan, 2500 yıllık tarihi su kanalları. Atalarımız, Tanrı Dağları’ndan kopan ve Taklamakan çölünde kaybolması kaçınılmaz olan suları, bu çölün altından geçirerek Turfan’a indirmişler ve orada dünyanın en güzel meyve ve sebzelerini yetiştirmişler/yetiştirmekteler.
Dursun Özden, gezi izlenimlerini “Uygur Karızlarına Yolculuk” adıyla kitaplaştırmış (Kaynak Yayınları). Kitabın önsözünde Doğu Perinçek, tarihimizi Batı gözüyle bakarak aşağılamış ve sıradanlık çerçevesine, cangıllar içindeki Türklere, uygarlık kendilerinden yayıldı anlayışının tamamen yanlış olduğunu, atalarımızın uygarlığa yaptığı önemli ve değerli katkılardan birinin de “Yeraltındaki Çin Seddi” olarak nitelenen bu “Karızlar” olduğunu, Karızların, Orhun Yazıtları kadar değer taşıdığını vurguluyor. Doğu Bey’in bu tespitinde zerrece abartı olmadığı, Çinlilerin, Karızları, ülkelerinin üç büyük harikasından biri olarak ilan etmeleriyle de berkîyor.
O zaman karız konusuna Doğu Perinçek’in kendi kitabında yazdıkları ile devam edelim:
“Turfan Bölgesindeki Karız Sistemi, tanrı dağlarının eteklerindeki ve yeraltı kaynaklarındaki suyu çölün altından geçen toplam 5 bin kilometrelik bir yeraltı kanalları ağıyla yerleşim alanlarına taşıyor. Karız kanalları Çinliler tarafından Çin Seddi’yle eşdeğer bir uygarlık harikası olarak kabul ediliyor. İnşasına M.Ö. 200’lerde başlanan ve insan yaratıcılığının doruklarından biri olan Karız, Orta Asya uygarlığının önemini kanıtlıyor. Ne var ki, Batılı ve Türk tarihçilerinin yazdıkları eserlerde Karız olgusuna rastlanmıyor.”
Karız kanalları, Sinciang Uygur bölgesinin Turfan ve Hami bölgelerinde bulunuyor. Buraların iklimi kurak ve sıcak, yağmur miktarı az ve yerüstü su kaynakları oldukça sınırlı. O nedenle bölge insanları, yeraltı su kaynaklarını değerlendirerek su ihtiyaçlarını gidermeye çalıştılar. Tanrı Dağı eteklerinde 90 metre kadar derine iniyorlar ve oradan Turfan’a kadar su taşıyan yeraltı kanalları sistemi yapıyorlar. Başlangıçta yerin 90 metre kadar altında olan kanal, daha sonra 80, 70 ve en son Turfan’a vardığı zaman yerin 10 metre altında.
Turfanlılar, Karız kanallarının inşasına ne zaman başlamışlar? Bundan 2200 yıl kadar önce, yani M.Ö. 200’lerde…
Yani Karız kanalları Roma uygarlığının şaşaalı dönemlerinde ortaya çıkmış. Roma ve Atina kentlerinin doruk döneminde Turfan’daki karız kanallarıyla karşılaştırılabilecek düzeyde bir sulama sistemi yok. Turfan’daki karız teknolojisinin arkasında çok önemli bilimsel birikim olduğu anlaşılıyor.[26]
Madencilik, kuyumculuk
Milattan sonra I. yüzyıldan başlayarak Uygurlar bakır, demir, kömür, gümüş ve altını eriterek işlemişlerdir. Taklamakan Çölü araştırmalarında demir tavlamak için yapılan maden ocakları bulunmuştur. Kuçar’da ise bakır ve gümüş dökmek için yapılmış olan kazanlar ele geçirilmiştir. Kuçar kenti yakınlarında bir de Uygurların işlettiği kömür madeni bulunmuştur. Kömür işletmesini bilen Uygurların, bunun ateşi ile diğer madenleri de eritip silah, kazma, balta, kürek, çapa gibi araçlar da yapıyorlardı.[27]
Uygur Tarihçisi Hacı Nurhacı’nın vermiş olduğu malumatlarda Kaşgar şehri sınırları içinde altın ve demir maden ocaklarının varlığından bahsedilmektedir.[28]
Kuyumculukta da ileri idiler. Deriden yaptıkları kuşakları değerli taşlarla süslüyorlardı. Fresklerde Uygur kadınlarının çeşitli takılar kullandıklarını görüyoruz.[29]
Kan Chou Uygurları elmas delgiler imal ediyorlardı.[30]
Özellikle Hotan bölgesindeki yeşim taşı dünyaca ünlüdür. “Yağ gibi beyaz, haşlanmış darı gibi sarı, horoz ibiği gibi kırmızı, dudak boyası gibi mor ve boya gibi siyah” olan yeşim taşları en iyileri olarak kabul ediliyordu. Hotan yeşim taşı eski çağlardan beri imparatorların ve soyluların sahip olmak istediği değerli bir maden olarak yüksek statü simgesiydi. Hotan taşı, Çin’de en çok tanınmış yeşim türlerinden biridir.
Hotan, Tibetçe “yeşim taşı üretilen yer” anlamına geliyor. Tarihi İpek Yolu üzerinde önemli bir kent olan Hotan, eski Xinjiang uygarlığının kaynaklandığı yerlerden biridir.[31]
Hoten dağları çok verimliydi. Öküz, koyun, kaçgav (Tibet öküzü) gibi dört ayaklı hayvanlar çok boldu. Hoten’de bir dağdan bir dağa köprü vardır. Söylendiğine göre köprüyü Hotenliler inşa etmiştir. El-Biruni’nin verdiği bilgiye göre yeşim taşı Hoten mıntıkasındaki iki vadiden çıkarılırdı. Bu vadilerden birine Kâş, diğerine Karâkâş denilirdi. Bu taşın cinsine “galebe taşı” adı verilirdi. Bundan dolayı Türkler kılıçlarını ve kemerlerini, atlarının eyerlerini, savaşlarda galibiyete ulaşmak için bu taşla süslerlerdi. Sonra başka milletler de buna uydular. Firuzeden daha sert olan bu taş süt rengini andırır. Bu taşı, seller, dağlardan Türk ülkesindeki Su denen vadiye getirirler (R. Şeşen, İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, s. 198).[32]
Yeşim taşı genel olarak sert ve yumuşak olmak üzere ikiye ayrılır. Zümrüt yeşimi serttir. Çin geleneğinde güzel sayılan yeşim, nadir bulunan nefrit yeşimidir. Bu taş, renk, kalite ve değer bakımından farklı olabilir. Nefrit yeşiminin beyaz ve yeşil renkli olmak üzere iki çeşidi vardır. Çok nadir ve değerli olan beyaz yeşim, kültürel genellikle büyük önem taşır. En değerlisi beyaz olan, koyun yağı renginde olanıdır.[33]
Yeşim taşına ilişkin ilginç bilgi ve olayları, Edward Hetzel Schafer’in Semerkant’ın Altın Şeftalileri adlı yapıtından öğreniyoruz:
“Minerallerin en mükemmeli olan yeşim taşının her daim rağbet görmesi ise şöyle bir hikâye ile vurgulanmıştı: Hsüan Tsung’un saltanatının ortalarında, hazinesinde her ikisi de çok uzun zaman önce gönderilen güzel yeşim taşlarıyla tezyin edilmiş bir kemer ve bu taştan oyulmuş bir kupa bulunuyordu. Lakin kısa süre önce Batı’dan gönderilen hediyeler arasında efsanevi beş renkli yeşim taşından mamul bir eserin bulunmasına hayret etmişti. Hükümdar ‘Batı Güvenliği’nden sorumlu kumandanlarına, sorumluluklarını yerine getirmeyen barbarları (kim oldukları belirtilmemiş) azarlamalarını emretti. Bu ihmalkâr barbarlar belki de bitip tükenmeyen yeşim taşı ocaklarına sahip olan Hoten’in yerlileriydi ve söz konusu barbarlar musikilerinin zarafeti ile kadınların letafetine rağmen Çinlilere benziyorlardı. Bunlardan her kimin yolu Chang-an’a düşse rengarenk güzel malları da götürmeyi ihmal etmiyorlardı. Ne yazık ki kervanları karlı Pamirlerin hududundaki dar vadilerde yaşayıp sarık takınan bitli Küçük Belur halkının saldırı ve yağmasına maruz kalmıştı. Kara haber mukaddes saraya ulaştığında Göğün Oğlu hiddetlenerek Çinlilerden ve sayısız barbarlardan oluşan 40 bin kişilik bir ordu gönderip yağmacıların başkentini kuşattı ve yeşim taşını geri aldı.”[34]
Doğu Türkistan, bugün de zengin maden yatakları ile dikkati çekiyor. “Urumçi; petrol, doğalgaz, molibden, volfram, altın, kömür, tungsten gibi oldukça değerli ve zengin rezervlere sahip. Gelecek yüzyılların en zengin bölgelerinden biri olmaya aday bir bölgedir. Bölge ekonomisinin yüzde 60’ını petrol ve petrol ürünleri oluşturmaktadır. Son yıllarda keşfedilen zengin petrol ve doğal kaynaklar bölgeyi bir anda dünyanın gündemine oturtmuştur ve bölge adeta Hazar’ın enerji kaynakları kadar dikkat çeker olmuştur.”[35]
Uygur Çömlekçiliği
981–984 tarihleri arasında Turfan ve Beşbalık’ı ziyaret eden bir Çin elçisinin yazdığı, Uygurların 10. yüzyılın sonundaki yaşayışları ve Uygur ülkesini anlatan ve Uygur Türkleri ve Türk kültür tarihi açısından dikkate değer bilgiler barındıran seyahatnamenin bir kısmı aşağıda verilmiştir:
“Şehirde (yani Başbalık’ta) pek çok evler, kuleler ve bahçeler vardır. Uygurlar zeki, doğru karakterli ve namuslu insanlardır. Altın, gümüş, bakır ve demirden yapılan eşya yapımı ve vazo ve çanak çömlek yapımında onların gösterdikleri mükemmellik ve fevkaladelik, Allah tarafından yalnızca onlara verilmiş bir vergi gibidir.”[36]
Kaşgar, Çin’in kuzeybatı kesiminde yer alan Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi’nin kuzeybatısında bulunuyor. Xinjiang’daki eski kentlerden biri olan Kaşgar uzun geçmişi boyunca zengin tarihi ve kültürel bir birikime sahip oldu. Uygurların eski medeniyetini ve zekâsını yansıtan ürünler arasında, toprakların ruhunu içinde barındıran Kaşgar çömlekçiliği önemli bir yer tutar. Kaşgar’daki çömlekçilik ustaları tarafından üretilen toprak eşyalar, Uygur etnik grubuna özgü bir sanat ürünü olarak, Xinjiang’ın kuzey kesimindeki halk arasında çok kullanılır. Ev yaşamı, tarımsal üretim ve dini faaliyetlerde bile sıkça görülen çömlekçilik ürünleri, “çamur sanatı” olarak adlandırılıyor. Akademik araştırmalara konu olan, koleksiyonu yapılan ve sergilerde yer verilen Kaşgar çömlekçilik ürünleri, yansıttıkları derin kültürel birikimle Devlet Düzeyindeki Maddi Olmayan Kültür Mirasları Listesi’ne alındı.
Uygurların kullandığı çömlekçilik ürünleri, toprak kavanozdan kâselere ve tabaklara kadar değişik türleri kapsıyor ve 20. yüzyılın 70’lerine kadar çok kullanılıyordu. Daha sonra çömlekçilik ürünlerinin yerine yeni tip yaşam araçları ve makinelerle üretilen eşyalar geçti. Bugün sadece Kaşgar kenti ve Turfan bölgesinde turistik hatıra eşyaları yapan az sayıda çömlekçilik atölyesi bulunuyor.
Güney–kuzey yönünde uzanan Pamir Yaylası, doğu–batı yönünde uzanan Kunlun ve Tanrı Dağları’nı birbirine bağlıyor. Dağların eteğinde çorak alanlar var. Yaylanın kuzeyi, güneyi ve batısında Tarım Vadisi ve Taklamakan Çölü yer alıyor. Sayısız nehirler dağlardan inip, aşağıdaki Taklamakan Çölü’ne akıyor. Çorak alan ile çölün buluştuğu bölgede, nehirlerin etkisiyle oluşmuş birçok yeşil vadi bulunuyor. Bu yeşil vadiler, Uygurların atalarının yaşadığı yerlerdi. Bu bölgede eski nehirlerin etkisiyle büyük miktarda kaolin birikti ve çömlekçiliğe elverişli malzeme oluştu.
Kaşgar çömlekçiliği, daha Yeni Taş Çağı’ndan doğdu. Bu, Kaşgar çömlekçiliğinin geçmişinin 2000 yıl önceye dayandığını gösteriyor. Kaşgar çömlekçilik tekniğiyle ilgili olarak elde herhangi bir yazılı kayıt yok; gelenek sadece sözlü olarak aktarılmış. Uygurların göçebe olan ataları ağır, kırılgan ve taşınması zor olduğu için çömlekçilik ürünlerini yaygın olarak kullanmıyordu. 9. yüzyılın ortalarından sonra Uygurların ataları, batıya doğru hareket ederek Tarım Vadisi’nin kenarındaki bölgeye yerleşti ve tarımla uğraşan bir milliyet oldu. Buradaki yerli halktan çömlekçiliği öğrenerek bu ürünleri yaygın şekilde kullanmaya başladı. Yerel kaolinin kalitesinin pek iyi olmaması ve yapım tekniğinin gelişmemiş olmasına nedeniyle, Uygurların yaptığı üretim çömlekçilik ürünleriyle sınırlı kaldı. Bu döneme ait herhangi bir eşya henüz bulunamadı.
Çömlekçilik ürünlerinin yapımı için en önemli malzeme nehir dibindeki çamurlardır. Bunun içine nehir kıyısında yetişen kamış çiçekleri eklenir; su ilave edince güçlü bir şekilde yoğrulur ve yapışkan bir hale getirilir. Bu yapışkan çamurla değişik eşyalar yapılır. Herhangi bir detaylı proje ve kalıp olmadan, zanaatçı aklına ne eserse onu yapar. Yapılan eşyalar duvar kenarındaki tahta rafta kurutulduktan sonra üzerleri renkli boyalarla boyanır, sonra fırına konarak pişirilir. Böylece topraktan yapılmış bir çömlekçilik ürünü yaratılmış olur.
Bugün Kaşgar’daki toprak seramikler arasında en çok taklit antika çömlekçilik ürünleri rağbet görüyor. Geleneksel yapım sanatı temelinde cesurca bir yaratıcı çalışmayla üretilen bu taklit antika eşyalar, hem hoş görünüşlü, hem de kullanışlıdır. Koyu veya açık mavi, sarı, açık sarı, kahverengi ve siyah gibi değişik renkteki çömlekçilik ürünlerinin üzerine genellikle çiçekler ve İslami motifler çizilir.
Uygurların toprak ürünleri çömlek, sırlı çömlek ve renkli sırlı çömlek dahil olmak üzere üç çeşitten oluşur. Çömlekler arasında çiçek saksısı gibi eşyalar bulunur. Çiçekleri seven Uygurlar, evde ve bahçede saksılarda çiçekler yetiştirir, bu nedenle çömlekçi ustalarının yaptığı saksılar çok kullanılır.
Tek renkli olan sırlı çömlek, esas olarak gıda ve diğer hububatların stoklanmasında kullanılır. Uygurların evde su stoku yapma alışkanlığı olmadığından, genellikle evlerde büyük su küpü bulundurulmaz. Günlük yaşamla sıkı ilişkisi olan sırlı çömlekler çoğunlukla renkli olur. Örneğin yemek ve içecek konan kavanoz, kâse, tabak ve kaplar renklidir.
Çin’in iç kesimindeki çömlek ve seramik eşyalarına göre, Uygurların yaptığı çömlekçilik ürünlerinin dış görünüşü daha abartılıdır. Değişik kaplar tipik Arap üslubunu yansıtır.
Kaşgar’da kullanılan pişmiş topraktan yapılma bir tür kap çok ilginçtir. Uygurların el yıkamada kullandığı bu kabın iki yanında beşer delik vardır. Bu deliklerin birbirleriyle bağlantılı olduğu gözükmesine rağmen, aslında kabın iç cidarı kapalıdır. Kabın içine su doldurulduğunda deliklerden tek bir damla bile akmaz, su sadece kabın ağzından çıkar.
Kaşgar’ın güneydoğusunda 30 metre yüksekliğinde ve 400 metre genişliğinde yüksek bir platform vardır. Buradaki konutlar ilk şekillerini Karahanlılar döneminde almaya başladı. Sarayın doğu kapısının dışında bulunan bu platform, saray kentine gelen insanların dinlendiği bir mekândı; zamanla kentin dışında başka bir kent haline geldi. Karahanlılar dönemindeki zanaatkârların çoğu burada kalıyordu.
Bu platformda bugüne kadar korunmuş olan 600’den fazla Uygur konutu, yamaçların şekline uygun olarak inşa edilmiştir. Genellikle iki–üç katlı olan bu konutların çoğu yüz yıldan fazla bir geçmişe dayanıyor. Platformda bulunan ve altı–yedi neslin aktarmasıyla günümüze ulaşan 40’tan fazla sokak, adeta bir labirent oluşturur. Sokaklar geleneksel Kaşgar çömlekçilik atölyeleri, millî şapkalar üreten atölyeler ve geleneksel el sanat atölyeleriyle doludur. Buradaki çömlekçilik aletleri ve yapım tekniği ise yine o eski aletler ve tekniktir.
Uygurların çömlekçilik ürünleri, Doğu ve Batı medeniyetleri arasında eski Batı Bölgeleri’nde yapılan temasların, özellikle Çin medeniyetinin araştırılması için önemli malzemeler sağladı.
Ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerin hızlanmasıyla, çömlekçilik ürünleri insanların günlük yaşamından çekiliyor. Buna paralel olarak ürün çeşitleri de azaldı. Örneğin Turfan’daki çömlekçilik ürünleri çeşitlerinin sayısı yüzden birkaça kadar azaldı ve motifleri son derece basitleşti. Çiçek saksısı dışında kalan çömlekçilik ürünleri artık insanların yaşamından çekildi. Piyasa ekonomisinin etkisi altında, çömlekçilik ustaları, atalarından kalan tekniği terk ederken, gençler bu sanatı öğrenmeye heves etmiyor.
Bu durum, merkezi hükûmetin dikkatini çekti. Uygurların çömlekçilik ürünleri yapım tekniği, 20 Mayıs 2006 yılında Devlet Konseyi tarafından Devlet Düzeyindeki Maddi Olmayan Kültür Mirasları Listesi’nin birincisine alındı.[37]
Uygurlarda kumaş dokumacılığı
İpekçilik ve ipek dokumacılığı Doğu Türkistan’ın vahalarında zanaat alanındaki üretimde önemli bir yer tutmaktadır. M.S. birinci yüzyılda Doğu Türkistan vahalarından Çin’in ham ipek ve ipekli kumaşlarının ticaret yolları geçmekteydi, yani bu yollar Çin’i “Batı ülkeleri” ile birleştiren Asya’nın en önemli ticari yollarıydı. İpek dokumacılığı Doğu Türkistan’da Avrupa’dan ve hatta İran’dan birkaç yüzyıl önce yaygın olduğu ve Çin’in ipek tekelciliğine Doğu Türkistan vahalarında son verildiğine dair belgeler mevcuttur.
VVI. yüzyıllar; Asya ülkelerinin siyasi ve ekonomik hayatlarında devamlı olaylar sürecidir. Bu olaylardan en önemlisi ipek ticaretiydi. İpek ticaretinde tekelcilik ve Orta Asya’dan geçen “İpek Yolları” diye adlandırılan kervan yollarının kontrolü için İran ile Bizans ve İran ile Eftalit Devleti arasında şiddetli savaşların geçtiği bir süreçtir. İpek; o dönemin doğudan batıya götürülen en önemli malı niteliğini taşıyordu.
Böylece, V ve VI. yüzyıllarda ipek ticaretinin, Orta Asya, daha sonra da Ön Asya ve Akdeniz bölgelerinin ekonomik hayatında önemli bir yeri olmuştur. Bu süreçte ipek, istenilen ve sürümü çok olan ve uluslararası döviz niteliği taşıyan bir mal haline geldi. Devlet borçlarının ödenmesi, hükümdar, hükümdar elçilerinin ve devlet görevlilerine üstün başarı gösterenlerin mükâfatlandırılması, ücretli çalışanlarının ödemeleri bu mallarla yapılmaktaydı. İpek, altın ve mücevherler gibi otorite (güç) belirtisi olmasa da soylu vatandaşların zorunlu hayat mallarından biri olmuştur. Tak ve Bustan bölgesinde, saray yakınlarının ve avcılarının elbiselerine özenle yapılmış nakışlarla işlenmiş olması tesadüf değildir. Varahşa ve Pencikent duvar resimlerinden biri olan Balalıktepe tasvirinde bayramlara, ayinlere katılan soyluların kaftanlarının, çeşitli ve zengin resimlerde, büyük itinayla yapılması da tesadüf değildir.
Bilindiği gibi, kadim zamanlarda ipekçilik Çin’de başlayıp M.S.’ki dönemde de uzun bir gelişme süreci geçirmiştir. Bir zamanlar kadim milletlerde bilinen ipek ipi teknik açıdan dokuma için uygun malzemeyi teşkil ediyordu. İplerin yüksek teknolojik nitelikleri kumaşın esaslı sık ve argaç olmasını sağlıyordu. Kadim zamanın yün, keten, pamuk ve diğer dokuma malzemelerinden ne ipeğin dokuma niteliklerine ne de onların teknolojik üstünlüklerine sahiptiler. Çin halkının ataları Neolitik Devir’de bile ipekli kumaşların üretimi ve kullanım hakkından bihaberdi. Arkeologlar tarafından Yeni Taş Devri durağı olan Siintisun’da (Şan’si vilayeti) yapılan kazılar sonucunda donmuş ipek kozası bulunmuştur.
Eski Çin kaynaklarına göre İnşan (M.S. XXVI. yy.) döneminde ipekçilik, halkın en önemli uğraşlarından biriydi. İn döneminin kemik üzerindeki yazıtlarında sık sık, dut ağacının yetiştiğini gösteren santut ağacının hiyerogliflerine rastlanmaktadır. Birçok yazıtta tsan ipek kozasını; sıipek ipi; boipek kumaşını ve ayrıca değişik giysi çeşitlerini gösteren hiyeroglifler bulunmaktadır.
V.Sylwan, İn dönemine ait gümüş kaplar üzerindeki ipekli kumaşların izlerinin incelenmesi sonucu dönemin dokumacılık tekniğinin gelişmiş olduğunu tespit etmiştir. Ayrıca İnŞan dönemine ipekli kumaşların ipek böceği iplerinden yapıldığını tespit etmiştir. Kumaş izlerindeki iplerin dokuma tarzı Çin’de üç bin yıl önce mükemmelleştirilmiş dokuma tezgahlarının var olduğunu göstermektedir.
Fakat, araştırmacıların çoğu, Çin’deki bu kadim ipekçilik kültürünün varlığına rağmen, ipekçiliğin batıya Çin’den geldiği fikrini paylaşmamaktadırlar. Kayserili Prokopius “Serinda”sında ve Bizanslı Theophilis’in “Serler Ülkesi”ndeki gibi ipekçiliğin vatanının Çin değil de Doğu Türkistan olduğunu kabul etmektedirler.
Büyük ihtimalle ipekçilik Batı’ya Doğu Türkistan vahaları Turfan, Hotan, Kuça’dan gelmektedir. Tarım nehrinin havzasında bulunan bu büyük vahalar, Çin, İran, Orta Asya ve Kuzey Hindistan ile sıkı ilişkileri olan Doğu Türkistan’ın yüzyıllar boyunca en önemli ekonomik, siyasi ve kültür merkezlerini teşkil etmekteydi.
IV.yüzyılda ipekçilik kültürü Hotan’da yayılmıştır. X. yüzyılda Hotan, Doğu Türkistan’daki ipek üretiminde birinciliğini korumaktadır. Nüfusun gelirinin büyük kısmını ipekçilik oluşturmaktadır. İpek dokumacılığı gelişmiş olmasına rağmen ipek şeklinde ihraç edilmektedir. Birçok malumata göre, ipekçilik zanaatının kadim zamanlardan beri Hotan ekonomisinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Çinli seyyah Süan Tszan (VII. yy.) Hotan’da ipek böceği tapınağının var olduğunu tespit edip ipekçiliğin Hotan’da yaygın olduğunu belirtmiştir.
Buda tasvirinin yanı sıra, iğ tutan, ellerinde beyaz kozalar dolu tepsiler taşıyan ve uzun sulu kaselerin içinde kozaları açmaya çalışan kadınların erkanında da ellerinde dokumacılık aleti ve odun ocağı olan kadın tasvirinin bulunduğu Hotan kökenli ikonalar Çinli sanatçılar tarafından tasvir edilmiştir.
Astana’daki (Turfan) arkeolojik kazılar, VI-VII. yy.’da ipeğin Doğu Türkistan’ın vahalarında işlendiğini doğrulayan bilgiler verdi. Astana mezarlıklarında ölenlerin yüzlerini genelde mendille kapatıyorlardı. Bu mendillerin çoğu renkli ipekli kumaştan ve Orta Asya tipi resimlerden oluşuyordu.
M.S. III. yüzyılda Mısır ve Hindistan’dan “Büyük İpek Yolu”yla Orta Asya’ya, daha sonra Çin’e, ipekli kumaşların süslemeli resimlerle basma tekniği geçmiştir. Mevcut olan yazılı kaynaklara göre, VII. yy.’da basma metod Çin’de oldukça yayılmıştır. Basma metoduyla süslemeli çoğu kumaş örnekleri Loulanya, Nil ve Astana’daki arkeolojik bilgiler arasında saklanmıştır. Kumaşların bir kısmının yerli, Orta Asya üretiminden olduğuna dair bütün tahmin gerekçeleri vardır.
Sengım Agız manastırında duvar resmi dokuma tezgâhı olan bir parça vardır. Bu Turfan vahası nüfusundaki ipek dokumacılığının yayılmasına delildir. Rusya Bilim Akademisi’nin vazifesini yaparak 1898 yılında kuzey vahası Sintsiyan’da araştırma yapmakla görevlendirilen D. A. Klementz tarafından getirilmiştir. Bu parçanın üst kısmında dokuma tezgâhının üzerinde oturan dokumacı bayanın resmi saklanmıştır. Duvar resmi parçasında, tezgâhın alt kısmı ve “malsi şafi” ona sarılan koyu kumaş önünde üç ayaklı taburede oturan bayanın dar diz altı kırmızı elbisesi uzun ve dar yenleri iyi görünmektedir. Dokumacı bayanın ayakları yumuşak, siyah, uzun konçlu çizmeleriyle tezgâhın pedallarındadır. İki pedal ve onların manivelayla bağlantısı, tezgâhın başka parçaları net ve açık olarak freskle edilmiştir ki tezgâhın tipini tespit etmek mümkündür.
Sengım Agız freski parçasında resimlendirilenin aynısı olan iki pedallı dokuma tezgâhı M.S. Çin’de genel olarak yayılmıştır. Buna delil bir dönemki Han rölyefleridir. Tahmin etmek gerekir ki, bu dokuma tezgâhı sistemi Doğu Türkistan’da Han zamanında, Çin’in Gunlar zaferi sonrası, Çin kültüründen “Batı Ülkeleri”ne yayılmasıyla tanınmıştır.
Büyük ihtimalle Çin’in ipek dokumacılık tekniği Doğu Türkistan’a, bizim çağımızın başlarında ipekçilik kültürü ve ipek lifi işleme sanatıyla girmiştir. Daha sonraki resmî bilgilerde (XII-XVI. yy. ve sonrası) ve Çin’in yazılı kaynaklarında buna benzer dokuma tezgâhı görünmüyor. O zamana kadar ipek dokumacılığı sanatında, daha da zor, fitilli konrolu olan, girift nakışlı kumaşların üretiminde kullanılan tezgâhların yerine geçti. Sengum Agız freski parçası, han tezgâhlarının Doğu Türkistan’da M.S. XXI. yy.’a kadar saklandığına ve Turfan havuzu vahasında mevcut olmasına kanıt oluyor.
Çin’in yazılı kaynaklarında Uygur Turfan Devleti’nde ipekli kumaşın üretimi bilgisi mevcuttur.
981-984 yılında Uygur Turfan Devleti’ni ziyaret eden Çin elçisi Van Vande bu bölgede nakışlı simli kumaş işletildiğini anlatıyor. Onun dediklerine göre, Uygurlar nakışlı simli kumaşı, ipek ve kenevir kumaşlarını, ince kamka işliyorlardı. Hun Hao’nun söylediklerine göre, Çin’in kuzey bölgesinde yaşayan Uygurlarda ipekçilikle uğraşıyorlardı. Onlar nakışlı simli kumaş ve ince kamka, ipek ve kenevir kumaşlarını, renkli ipeklerden “Kesler” işliyorlardı.
Tekstil anlamına gelen “kesi” en çok yazılı kullanımda kullanılır ve “kesilmiş ipek” anlamında olup dokumacılığın esas özelliğini tam ifade eder. Benzer kumaş işleme süresince, dokumacı renkli beneği dokurken, ördek ipiyle mekiği yatay olarak döndürüyordu ve başka iplikle birkaç dönüşte bağlıyordu. Sonuçta, resmin dikey hattın üzerinde delik oluşuyordu ki, bu da “kesi” başka çeşit ipek kumaşlardan ayırıyordu.
Araştırmacılar arasında “kesi”nin dokumacılık tekniğinin yeri ve gelişme süresiyle ilgili tartışmalar oldu. Arkeolojik bilgileri çekerek ve Çin yazılı kaynaklara dayanarak, S. Kammann, Orta ve Merkezi Asya’da muhtemelen Soğd’da “kesi”nin ilk yünlü kilim şeklinde meydana geldiği görüşü kanıtladı. Merkezi ve Orta Asya’da ipek dokumacılığı dokuma tekniği olan “kesi”nin meydana gelmesi ipeksi ürünleri işleminde de yayıldı. Merkezi Asya’dan bu teknik Yakın Doğu’ya geçti.
S. Kamman, Tsyanfodun’da A. Stein ve M. Pelliot tarafından keşfedilen az sayıda kesfragmanıyla, Turfan’ın çeşitli yerlerinde bulunan ‘kesi’lerin her ikisinin de Çin karakterinin olmamasını, S. Kamman analiz ediyor ve kıyaslıyor. S. Kamman’a göre keşfedilen bu parçalar Uygurlar için tahsis edilmiş sogdiyeli ustaların veya tamamen Uygurların ürünleridir. Onun tahminlerine göre Uygurlar “kesi” tekniğini sogdiyelilerden almışlar.
X. yüzyılda “kesi” yapımında Uygur ustaları ipek dokumacılığının mükemmelliğine eriştiler, fakat bazı araştırmacılar XI. yy’ın başında Çin dokumacılarının “kesi” ürünlerindeki resim sanatının bunların ürünlerinde eksik olduğunu savunuyorlar.
Eski zamanlardan beri Turfan kendi tarım ve sanatıyla, özellikle dokumacılığıyla meşhurdu. Turfan (bu malları) göçmenlere en ziyade maddeleri ekmek ve kumaşları temin ediyordu. Turfan bu mallarla o kadar zengindi ki, Çin’e bile ihraç ediyordu. Tarım havzasının dokumacılık ürünleri çeşitli Orta Doğu ülkelerine ihraç ediliyordu. Kırgız yolunda eski Hakkas Devleti’yle Doğu Türkistan vahası arasında sıkı alışveriş oluyordu. “Tanşu” hanedan vakainamesine göre, getirilen eşyaların ipekli ve yünlü sanatsal kumaşlardan meydana geldiği ifade ediliyor. Bayhanlar (giysileri) Ansa (Kuça), Beytin (Beşbalık) ve Daşa’dan getirtilen sıkı yünlü kumaşlardan ve palikromi, gazlı ve ipekli kumaşlardan giyiyorlardı. Tszyade (Turfan vahası) şehrin pazarında ipek ve ipek ürünleri satışı için özel sıralar ayırmışlardı.
Yünlü kumaş ve yün iplik üretimi Doğu Türkistan’ın ziyade esas zanaat kollarından olmuştur. Tarım ırmağı boyunca, şehir ve köyler eski zamandan beri yünlü kumaşları imal ediyorlardı. Bilindiği gibi, kipor dokumacılığı Doğu Türkistan vahasında Çin’den daha erken yayılmıştır ki, Çin dokumacıları buradan almışlardır. Tarım havzasının yünlü kumaşları onun sınırı dışında da çok sürümlü oluyordu ve özellikle Çin’e ihraç ediliyordu. Lobnor çölünün kuzey kenar bölgesindeki Loulan Mezarlığı kazıntılarında ipekli kumaşların yanı sıra çok sayıda yünlü kumaşlar da bulunmuştur. Loulan Mezarlığı kazıntılarında ipekli kumaşların yanı sıra çok sayıda yünlü kumaşlar da bulunmuştur. Bir mezarlıkta bulunan, kendine has desenli kilim parçasının Tarım havzasına ait olduğu hiç şüphesizdir. Loulan Mezarlığında yünlü kumaşlarda birlikte bulunan Çin’in III. yy. belgeleri, Doğu Türkistan’dan yünlü ürünlerin yayılmasının kronolojisini gösteriyor. Loulan’da bulunan yünlü kumaş üzerindeki resimleri, A. Stein “eleniştik”, birisinin üzerinde dokunup saklanan yüzün bölümünde “rumbuddist” tipi olarak adlandırıyor.
A. Stein’in yaptığı kazıların ve araştırmaların sonuçlarına göre, büyük sayıda yünlü kumaş üretimi Serindiya (Doğu Türkistan’da) mevcuttu.
Çin yazı kaynakları yünlü kumaş üretiminin doğrudan doğruya Uygur Turfan Devleti’nde gösteriyor.
“Tsidan Go Çju” eserinde Goacan Devleti’nin bir senede üç kez saraya haraç niteliğinde siyah yün iplik “mendesi” ve “paliha” olarak isimlendirilen kumaşları getirdiğini anlatıyor. Bir parçadaki Çjan (Çjansşimdir) ki 3,33 metreye eşit D. Gudiaşvili Çin ölçü birimidir). Çin elçisi Hun Hao’nun sözlerine göre, Uygurların ülkesinde her zaman üretilen yünlü kumaşların yanı sıra, serj örmeleri yünlü kumaşlar da imal ediliyordu.
Tarım havuzu vahasında bununla birlikte pamuk tarımı ve pamuklu kumaş üretimi büyük oranda gelişmişti. Bu bölgelerin doğal şartları pamuk yetiştirilmesi için uygundu. Venedikli Marko Polo XIII. yüzyılda bu topraklardan geçerken Yarkent ile ilgili şunları anlatıyor: “Burada her şey bol, özellikle pamuk. Millet sanatlarda maharetlidir.” Hotan ile ilgili şunları söylüyor: “Burada her şey boldur. Pamuk çoktur, yerlilerin bahçeleri ve bağları çoktur, millet sakindir, sanat ve ticaret yapıyorlar.”
981-984 yıllarında Uygur Turfan Devleti’ni ziyaret eden Çin elçisi Van Yande, kendi eserinde, Goacan Devleti’nde beyaz pamuklu kumaş üretildiğini yazıyor. Elçi Hun Hao, pamuklu kumaş üretimini Uygur topraklarında diye gösteriyor. Tsefu Yuanguy’nun malumatlarına göre, 951 yılı Sicjou (Turfan) Uygurları Çin sarayına 1329 parça beyaz pamuklu kumaş, Turfan maniheyleri ise 350 parça pamuklu kumaş gönderdiler. Doğu Türkistan’da pamuk ve pamuklu kumaş üretimi kültürünün genel yayılmasının Çin vakayinamelerinden malumatları kanıtlıyor. Uygur Gansu ve Uygur Turfan Devletlerinden Çan’an’a gelen elçiliklerin çoğu Çin imparatorunun sarayına haraç niteliğinde belirli sayıda pamuklu kumaş sunuyorlardı. Örneğin, 948 yılında Uygur Kağan elçiliği başka harçlarla birlikte imparator sarayına 127 parça beyaz pamuklu kumaş sunmuşlardı. İmparator sarayına gelen Uygur elçisi DuÇen SyanVen haraç olarak 1 parça nefrit, 70 adet mercan levhasını sundu.
Doğu Türkistan vahasında ev dokumacılığı çok yayılmıştır. Pamuk eken her ailenin ihtiyaçları ve satış için pamuklu kumaş boz ve kızma imal ediyordu (kullanılıyordu) kullanılıyordu. V. V. Radlov’un yayınladığı orta asır Uygur belgeleri, Doğu Türkistan vahasında ev dokumacılığının niteliğini açıklayabilmek için büyük bir kaynaktır. Küçük alanlarda pamuk eken köylü aileleri pamuk ipliklerini kendisi işliyordu. Tarla işlerini bitirdikten sonra iplikleri kendi dokuma tezgâhında keten bezi dokuyordu. Köylülerin pamuklu kumaşının sağlamlığı fark ediliyordu ve göçmenlerden talep buluyordu. Pamuklu kumaşlardan giysi, yatak takımı, çuvallar ve buna benzer malzemeler imal ediliyordu. İnce iplerden ve kumaşlardan ayakkabı dikiliyordu.
Doğu Türkistan’da keten kumaşlar da imal ediliyordu. Lyukçun vahasında keten ekiliyordu. Uygurların birçok belgelerinde Lyukçun’dan imal edilen yüksek kaliteli keten ipliklerden söz ediliyordu. Orta Çağ döneminde Lyukçun vahası ayrıca marka ile işaretlenen yüksek kaliteli keten kumaşların üretimi merkeziydi. Lyukçun kumaşları çift katlı, yüksek kaliteli fark ve ketenden yapılan boz ve kızmadan oldukça pahalıydı.
M.S. birinci yüzyılda Doğu Türkistan vahasında var olan gelişmiş dokuma üretimini mevcut yazılı kaynaklar ve arkeolojik kazılar belgeliyor. Gösterilen tarihi dönemde Doğu Türkistan’da yüksek kaliteli ipekli, pamuklu ve keten kumaşlar imal edilmiştir. Türkistan kumaşları yüksek kalitesiyle ayrılıyor, birçok ülkede talep görüyordu ve Orta ve Uzak Doğu ülkelerine ihraç ediliyordu.[38]
Keçe Diyarı ve Kaşgar’ın ak keçeleri
Amerikalı ünlü diplomat Eugene Schuyler, 1873 yılında Petersburg’dan çıkar ve Türkistan’a upuzun bir seyahat yapar ve bu seyahatin anılarını kaleme alır.[39] Schuyler, anılarının bir yerinde şöyle der: “Bu keçelerin en makbulleri ak olanları olup, bunların iyisi Kaşgar’dan gelir ki bu taraflarda (Kırgızlar’dan ve Özbeklerden söz ediyor) hanların ölümlerinde yeni han olanları bunun üzerine oturturlar.”
Kaşgar’la Türkistan hanlıkları arasında yapılan ticaretin arabuluculuğunda Hokand şehri önemli yer işgal ediyordu. Kaşgar’dan Hokand’a her yıl 30 bin at yükü çay, 200 at yükü keçe, 200 at yükü şap ve 50 at yükü bakkaliye ürünü ihraç edilmekteydi.[40]
Esasında keçe, insanoğlunun tarih boyunca kullandığı en eski kumaş türüdür. Farklı kaynaklardan keçenin ortaya çıkışına yönelik olarak 5000 ila 6500 yıl arasında tarihler verilmektedir. Bu durum, keçenin farklı bölgelerde değişik tarihlerde kullanılmaya başlandığını ya da bir noktadan ticaret yoluyla diğer bölgelere yayıldığını göstermektedir. Ancak keçenin anavatanı olarak genellikle Orta Asya bölgesi gösterilmektedir. Özellikle burada küçükbaş hayvancılığın yaygın olarak yapılması ve yapılan kazılarda keçeden yapılmış halılar ile çeşitli malzemelerin ortaya çıkması keçenin Orta Asya kökenli olduğu tezini desteklemektedir.[41] Çinlilerin “keçe diyarı” adını verdikleri bu bölgelerden dokuzuncu yüzyıldan itibaren batıya yönelen Türk boyları, keçe sanatını da birlikte getirmişler. Anadolu ve İran yaylalarını içine alarak batıda Balkanlardan Moğolistan’ın doğu sınırlarına kadar binlerce kilometre yayılan bir alanda bu sanatın devamını sağlamışlardır.[42]
Uygurlar tarımla geçirmelerine rağmen hayvancılıkta da gelişmiştir. Onun için her Uygur evinde muhakkak surette keçe yapımında kullanılan yün bulunur. Keçe gerekince aile kendi yapar ya da zanaatkar davet edip yaptırır. Keçe yapmak için önce evin avlusunda yere bir hasır serilir, yünler kırmızı söğüt dallarıyla kabartıldıktan sonra hasırın üzerine döşenir, sonra üzerlerine su serpilen yünler hasırla birlikte dürülüp üzerine bastırılır. Sonunda yün tomarı açılıp kurutulur. Böylece yeni bir yünlü keçenin yapımı bitirilmiş olur. Fakat çiçek desenli Uygur keçesinin yapımı için profesyonel zanaatkâr davet edilir. Çiçek desenli keçe yapan zanaatkâr, aynı zamanda yünlü keçe de yapar ve desensiz keçe yapan sıradan zanaatkârdan daha yüksek teknik beceriye sahiptir.[43]
Türklerin günlük yaşantısında önemli bir yeri olan “keçe”, sözcüğü “kidiz / kiz / kiz / kıyız” şeklinde adlar almıştır. Kullanılan bu tekniğin ilk örnekleri Uygur dönemine ait örneklerde görülmektedir. Kaşgarlı Mahmut’un ünlü Divanı’nda keçe kelimesinin yanında aynı anlama gelen Kidiz kelimesi de geçmektedir. Kidiz; keçe, Türkmenlerin çadır örtüleri ve göç zamanı bürgüleri anlamında kullandığı görülmektedir.[44]
Tefecilik yapan Uygurlar da varmış
“VIII. yüzyılın ortalarından sonra çay ticareti bilhassa revaçtaydı. Nevzuhur çay içme modası Çinlilere özgü değildi. Uygurlu ziyaretçilerin payitahta[45] geldikleri vakit her şeyden önce atlarını mahmuzlayarak bir çayhaneye gittikleri bildirilmektedir. Batı panayırlarında, içerisinde çay tutkunu hemşerileri bulunan yabancı esnaf ile Uygurlu tefecilerin eline düşüp hesapsız borç batağına sağlanmış Çinli tacirler ve nakit para karşılığında topraklarını, eşyalarını, kölelerini hatta emanetlerini ipotek ettiren yeni yetme hayta Çinliler dikkati çekiyordu. Fiyatlar IX. yüzyılın başlarında durmaksızın yükselip herkes borç batağına saplanınca bu tefeciler baş belası olarak addolunmaya başlandı. Kağanlıkta resmîyet kazanarak 815 ve 836 yıllarında ‘muhtelif renklerdeki insanlar’ ile kurulacak her türlü kişisel ilişki yasaklandı. Uygurların dayanılmayacak bir düzeye ulaşan mütekebbir tavırları, söz konusu yüzyılın ortalarında patlak veren ecnebi düşmanlığı ile yabancı dinlere zulmün önemli bir nedeniydi.”[46]
__Dipnotlar__________
Not: Bu yazı daha önce Berfin Bahar Dergisi’nin Ekim 2022 sayısında yayımlanmış, yazarın izniyle Eğitişim Dergisi’ne de alınmıştır. Eğitişim Dergisi’ndeki metinde farklı görseller kullanılmıştır.
[2] Gazeteci, yazar, ekonomist.
[3] Kaynak: https://www.bayburtpostasi.com.tr/12-bin-yil-once-uygurlar-makale,6879.html
[4] Gökhan Evliyâoğlu – İktisadî Milliyetçilik / Hareket Yayınları
[5] Cazim Gürbüz – Edebiyatlaşan Vergiler / Bilgeoğuz Yayınları
[6] Cazim Gürbüz – Edebiyatlaşan Vergiler / Bilgeoğuz Yayınları
[7] “Büyük İpek Yolu, Kuzeybatı Çin sınırından başlayıp Gobi Çölü hududunca uzanır, Semerkant, İran ve Suriye’de son bulurdu. Yumen Geçidi ötesinde hiç de cazip olmayan başka yollar da vardı. Kervan yollar bazen insan ve yük hayvanlarının iskeletleri ile tespit edilmiştir. Mesela Tun-Huang’tan Turfan’a uzanan, beyaz Ejder Kum Tepeleri ile bir bölümünde kadim Lobnor Gölü tuz kabuklarının bulunduğu güzergâh pek korkunçtu. Bu sonsuz çöl cinlerinin de ziyaretgâhı olduğundan kervanbaşılar Hami üzerinden menzil almayı tercih ediyorlardı ve bu suretle Turfan’a daha kuzeyden dolambaçlı yollardan ulaşırlardı. Turfan’dan Batı’ya yönelen seyyahlar, Tanrı Dağları’nın kuzeyinden ilerleyerek Batı Türkleri’ne ait arazilerden ya da güneyden bu tehlikeli yolu aşarak, söz konusu dağların güneyinden devam ederek Kuça ve Doğu Türkistan’ın diğer vahâ şehirlerinden geçerlerdi. (Edward Hetzel Schafer – Semerkant’ın Altın Şeftalileri / Selenge Yayınları)”
[8] Muzaffer Maden – Kaşgar ve Ötesi / Kültür Bakanlığı Yayını
[9] Doğu Perinçek – Orta Asya Uygarlığı / Kaynak Yayınları
[10] Cazim Gürbüz – Atatürk Ekonomi ve Milliyetçilik / Nergiz Yayınları
[11] Yıllarca Türkiye’de gazeteci olarak çalıştı, birçok İngiliz ve Amerikan dergi ve gazetesinin temsilciliğini yaptı.
[12] ¹⁰ Hugh Pope – Evlad-ı Fatihan: Türk Dünyasının Yükselişi / Vatan Yayınları
[13] Edward Hetzel Schafer – Semerkant’ın Altın Şeftalileri / Göktürkler ve Uygurlar Döneminde Uluslararası Ticaret / Selenge Yayınları
[14] https://onturk.wordpress.com/2011/04/09/uygurlarin-turkce-yazili-sikkeleri-vardi/
[15] Arş. Gör. Mustafa AĞCA – https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1177653
[16] Prof. Dr. Mehmet Saray – Doğu Türkistan Türkleri Tarihi / Aygan Yayınları
[17] https://akademiye.org/tr/?p=291
[18] Arş. Gör. Mustafa AĞCA – https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1177653
[19] Coşkun Faik Kavala – Çin Kitabı / Resse Yayınları
[20] https://akademiye.org/tr/?p=291
[21] Prof. Dr. Umay Günay – Türkeş-Türklerin Tarihi / Akçağ Yayınları
[22] https://akademiye.org/tr/?p=4132
[23] https://tarihdergi.com/uzum-saglik-uretir-sarap-gercegi-soyletir/
[24] Edward Hetzel Schafer – Semerkant’ın Altın Şeftalileri / Göktürkler ve Uygurlar Döneminde Uluslararası Ticaret / Selenge Yayınları
[25] Dursun Özden – Uygur Karızlarına Yolculuk / Kaynak Yayınları
[26] Doğu Perinçek – Orta Asya Uygarlığı / Kaynak Yayınları
[28] https://busbed.bingol.edu.tr/tr/download/article-file/1266751
[29] https://akademiye.org/tr/?p=291
[30] Edward Hetzel Schafer – Semerkant’ın Altın Şeftalileri: Göktürkler ve Uygurlar Döneminde Uluslararası Ticaret / Selenge Yayınları
[31] http://turkish.cri.cn/794/2011/12/14/1s137157.htm
[32] https://ahmettasagil.wordpress.com/makaleler/esir-dogu-turkistandaa-mazlum-bir-turk-sehri/
[33] http://turkish.cri.cn/794/2011/12/14/1s137157.htm
[34] Edward Hetzel Schafer – Semerkant’ın Altın Şeftalileri: Göktürkler ve Uygurlar Döneminde Uluslararası Ticaret / Selenge Yayınları
[35] https://www.emo.org.tr/ekler/2a92c50d888f65c_ek.pdf?dergi=574
[36] Arş. Gör. Mustafa AĞCA – https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1177653
[37] http://turkish.cri.cn/862/2009/09/07/1s118802.htm
[38] Prof. Dr. David Gudiaşvili – www.altayli.net/x-yuzyillarda-dogu-turkistanda-dokumacilik.html
[39] “Türkistan Tarihi ve Seyahatnamesi” adıyla dilimize de çevrildi ve Tarih ve Edebiyat Vakfı yayınlarınca yayımlandı.
[40] V. V. Velyaminov Zernov – Svedeniye o Kokandskom Hanstve
[41] www.kecedunyasi.com/kece-nedir-ozellikleri-nelerdir
[42] www.millifolklor.com/PdfWiever.aspx?Sayi=94&Sayfa=211
[43] www.turkish.cri.cn/795/2013/08/28/1s151545.htm
[44] www.tirekececilik.com/sayfalar/kece-hakkinda
[45] Çin’deki Tang hanedanlığının başkenti
[46] Edward Hetzel Schafer – Semerkant’ın Altın Şeftalileri Göktürkler ve Uygurlar Döneminde Uluslararası Ticaret / Selenge Yayınları

