Öz Türkçe Hızla Yetkinleşme Yolunda

Sayı 91- Türkçenin Durumu (Temmuz 2026)

Öz Türkçe akımı arada bir duraklatılsa da hızla yetkinleşiyor. Dil devriminden bu yana geçen süre içinde öbür Atatürk devrimleri gibi bu devrim de belirli çevrelerin sürekli saldırılarına uğradı; dilimizin özleşmesini engellemek isteyen genelgeler bile yayımlandı. Tutucu, gerici kalemler, hızla özleşen dilimizin önünü kesmek için bir sürü dayanaksız gerekçeler uydurdular. Yazık ki bu uğursuz çabalar bugün de sürüyor. Ancak bu çabalar, geçmişte olduğu gibi bundan sonra da asla amacına ulaşamayacak.

Atatürk aydınlanmacılığının önem ve değerini içselleştirenlerin sayısı arttıkça dilimiz, günden güne daha da özleşecek. Birey de toplum da ancak diliyle var oluyor; duygu, düşünce ve eylemlerini en anlaşılır biçimde öz diliyle söze ve yazıya döküyor. Bilgi, beceri ve değer duygularımızın yalnızca küçük bir bölümünü beş duyumuzdan yararlanarak doğrudan deney ve gözlemlerimizle sağlarken büyük çoğunluğunu kavramlarımız aracılığıyla ediniyoruz.

Osmanlıca Niçin Yapay Bir Dildir?
Osmanlıca, X. yüzyılın başından XV. yüzyıla dek Arapça ve Farsçadan pek çok sözcük, söz öbeği ve sözdizim kalıplarını ve Türkçenin yapısına ters düşen dilbilgisi kurallarını alıp yapay bir dil olarak ortaya çıktı. Bu yabancı sözcük, söz öbeği ve sözdizim kalıpları ve dilbilgisi kuralları ile oluşturulan dil, XX. yüzyılın başına dek, geniş halk kitlelerince anlaşılmayan; yalnızca Saray çevresinde, Türkçeden ayrı melez, kurmaca yazın, sanat ve yönetim dili olarak kullanılmaya başlandı.

 Saray ve onun yakın çevresini oluşturan sınırlı bir kesim Osmanlıca konuşur ve yazarken okur yazarlığı çok düşük olan ve saray çevresiyle doğrudan ilişkisi bulunmayan halk kesimi, tarihin derinliklerinden beri oluştura geldiği binlerce yıllık kültürünün ürünü olan halk yazınını, atasözlerini, deyimlerini öz dili Türkçe ile yaşattı. Osmanlıcada Türkçeden uzak, örneğin müstacel, irtihal, zulmet, badehu gibi yabancı sözcükler kullanılırken halk kesimi bunların Türkçeleri olan ivedi, ölüm, karanlık, sonra sözcüklerini kullanageldi. Bu süreçte Türkçe, yetersizliğinden değil; gelişim göstermesine elverişli ortam sağlanmaması yüzünden çağdaş bilim, yazın, sanat ve uygulayım alanlarının kimi kavramlarından yoksun kaldı.

 Bütün bunlar gösteriyor ki Osmanlıca, Türkçenin gelişiminin bir evresi olmadığı gibi ana dilimizin içinde değil; yanında yer alıyor. Osmanlıca, Türkçeyle yalnızca kimi bağlantıları olan bir dil olup ulusumuzun belirli bir kesiminin yönetim ve kültür aracı olması ölçüsünde önem taşıyor.

Atatürk Neden Dil Devriminden Önce Yazı Devrimini Gerçekleştirdi?
Türkçe, sonsuz sayıda sözcük, terim üretmeye, yapmaya, yaratmaya elverişli kurallı, güçlü bir yapıya sahip bir dil iken Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu öncesinde okuryazarlık, herkesin erişemediği bir ayrıcalık durumundaydı.  Bu durumda iletişimini Türkçe ile gerçekleştiren herkes, okur yazar olabilmeliydi. İşte bunu düşünen Atatürk, dil devrimini gerçekleştirmeyi amaçladı. Ancak bunun için önce okuma yazmayı kolay kılacak yazı devriminin yapılmasını gerekli gördü. O derin sezgisi ile “Bizim uyumlu, zengin dilimiz, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir.” diyerek dil devriminden önce 1928 yılının 9 Ağustos’unda Sarayburnu’ndaki ünlü konuşmasıyla halka yazı devriminin yapılacağını duyurdu. Ardından 1 Kasım 1928’de Latin asıllı Türk abecesi bir yasayla kabul edilerek Doğu kültürüyle bağlantımız tümüyle kesildi (Hatiboğlu, 1981, sa. 25).

Bu girişimle ulusumuzun güzel ve soylu diline kolay uyan Türk abecesi ile kısa yoldan, az emekle okuma yazmanın öğrenimi sağlanarak bilmezlik (cehalet) ortadan kaldırılmaya başlandı.  Atatürk, Başöğretmen olarak kendisi de tebeşiri eline alıp yazı tahtasının başına geçti ve yeni yazıyı halka öğretmeye öncülük etti. Yazı devrimiyle yalnızca okuma yazmayı kolaylaştırmak ve hızla yaygınlaştırmak istenmiyordu; kullanılan sözün Türkçe mi, yabancı mı olduğunun da bilincine varılarak Türkçeyi özleştirme akımına hız kazandırmanın da yolu açılmış oluyordu. Kısa bir sürede hızla hedefe doğru yol alındı.

Türk Dil Kurumunun Kuruluşu ve Etkili Çalışmaları
Dil devriminin gerçekleştirilmesi için Atatürk’ün öncülüğünde, 22 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruldu. 26 Eylül 1932’de toplanan Birinci Dil Kurultayından sonra dil çalışmaları, dizgeli bir çabaya dönüştü. Üçüncü Dil Kurultayı’nın toplandığı 1936’da Türk Dili Tetkik Cemiyetinin adı Türk Dil Kurumu biçiminde tümüyle Türkçeleştirildi. Dil devrimi coşkusunun odağında bulunan Atatürk, dil çalışmalarını başından sonuna büyük bir dikkatle izledi ve yönlendirdi. Üçüncü Dil Kurultayı’nı izleyen 1936-1937 kışında Geometri kitabını yazdı. Onun türettiği ve o günden bu yana kullanageldiğimiz artı, eksi, çarpı, üçgen, dörtgen, beşgen, altıgen, çap, yarı çap, yay, çember, bayağı kesir, ondalık kesir, toplam, alan, eşkenar, ikiz kenar, paralel kenar gibi pek çok terime bu kitapla kolay anlaşılır, Türkçe karşılıkları ortaya koydu.

Türkçenin Özleşme Hızı Niçin Kesilemiyor?
Kimi gerici ve tutucu güçler, başta cumhuriyetçilik, ulusçuluk, devletçilik, laiklik, halkçılık ve devrimcilik olmak üzere Atatürk aydınlanmacılığını eleştirmekten ve karşı devrim girişimlerinden vazgeçmediler. Kimileyin inişli çıkışlı bir yol izlese de Atatürk devrimlerinin köşe taşlarından birini oluşturan dil devrimi, hızla amacına doğru ilerledi. 1945’te Anayasa dili de Türkçeleştirildi. Ne ki 1952’de iktidara gelen Demokrat Parti (DP), Anayasanın adını Teşkilat-ı Esasiye Kanunu olarak değiştirdiği gibi dilini de değiştirdi. Anayasada toplanır yerine temerküz eder, eliyle yerine marifetiyle, katılmak yerine iltihak etmek, yanında yerine nezdinde, bunun dışında yerine müstesna olmak üzere gibi Osmanlıca sözlere yer verdi. 

 Oysa özleşme, birilerinin dilemesiyle değil; uluslaşma sürecinin kaçınılmaz bir sonucu olarak gerçekleşiyordu. Türkçeyi bu yolda bilim, kültür, yazın, sanat ve yönetim dili durumuna getirmek için Devlet, Dil Kurumu ve dil bilincine sahip aydınlar, el birliği ile arı, duru bir dil durumuna getirmeye giriştiler.

 Kimi şair, yazar ve bilim insanının karşı çıkışı, konuşma ve yazı dilimizin özleşmesini durduramadıysa da bunlar, direnişlerini aksatmadan sürdürdüler. Onların yanı sıra aydınlanmadan yana görünen kimi kişiler, dil bilinci eksiklikleri yüzünden olmalı, alan, anlatma, ayrıntı, bağımsızlık, belli-bilinen, çaba, çıkarma, devrim, deyim, deyim yerindeyse, dış, doğal, duyarlık, erdem, eşlik etme, gizilgüç, gözetleme, hemen ardından, içerik, içinde, içtenlik, ilke, iyileştirme, kural, öneri, özgürlük, sonuç, sonuç olarak, suçlama, kişi, kişisel,  tutum, yetenek, yetkinlik, yön gibi öz be öz Türkçe karşılıkları varken bunların saha, ifade etme, detay (teferruat), istiklal, malûm, gayret, ihraç, inkılap, tabir, tabiri caizse, hariç, tabiî, hassasiyet, fazilet, refakat etme, potansiyel, tarassut, akabinde, muhteva, dahil, samimiyet, prensip, revize etme, kaide, teklif, hürriyet, netice, netice itibarıyla, itham etme-isnat etme, şahıs, şahsi, tavır, kabiliyet, mükemmellik, istikamet gibi yabancı karşılıklarını kullanmayı sürdürerek karşı devrimcilerin ekmeğine yağ sürüyorlar.

Türk Dil Kurumunun Atatürk dönemi çizgisinden ayırılmadan önce yayımlamış olduğu çok sayıdaki yapıtları, sayısı 50’yi aşan terimler kılavuzlarını okuyanlar, tutucuların öz Türkçeye karşı çıkışlarının ne denli tutarsız, dayanaksız olduğunu daha iyi anlayacaklardır; dil devriminden sonra Türkçenin bütün engellemelere karşın nasıl hızla arılaştığına tanık olacaklardır.

Dil devrimi ile ilgili sorunları bilim insanlarının ele alıp sonuca bağlamaları gerektiği görüşü, arı dile karşı eleştirilerin başında geliyor. Osmanlıcanın korunmasını savunan, dilin özleştirilmesi çabalarını yerden yere vuran E. Bayrakdaroğlu (N. S. Banarlı), M. Kaplan, F. K. Timurtaş, T. Banguoğlu, M. Ergin, A. Kabaklı gibi bilim insanı, yazıncı ve dilbilimciden kimileri, dildeki yabancı sözcükleri “millileşmiş” olarak niteliyor ve “onların atılmasının vatandan bir parça vermek kadar yanlış” olduğunu, “bunun yapılması durumunda anlamın, amacın, duygunun, hayal etmenin de birlikte gideceğini, millet bütünlüğünün parçalanacağını” öne sürecek kadar ileri gittiler. Öz Türkçe sözcüklerle konuşma ve yazmanın, dili bozacağı gibi yanlış, anlamsız, dayanaksız yargılara sığındılar.

Bu bilim ve yazın insanları, savundukları bu yabancı sözcükleri kullanmayı alışkanlık durumuna getirdikleri, onlarla bütünleştikleri, akıllarından çok tutkularının tutsağı oldukları için öz Türkçe akımına karşı çıktıklarının ayrımına varamıyorlardı. Kendi ana dilleri olan Türkçenin kurallarını, sözcüklerinin yapısını yok sayarak ne köküyle ne de ekiyle bir anlam çağrıştıran; yabancı dillerden gelip dilimize çöreklenmiş olan sözcük ve kuralları savunmak gibi bir yanlışın burgacında debelenip duruyorlardı. Ayrıca o savundukları sözcüklerin, bir zamanlar Türkçede bulunmazken, tarihin bir döneminde bilinçsizce dilimize sokulmuş olduklarını da unutuyorlardı. Kullanmakta ısrar ettikleri o yabancı sözcüklerin Türkçe karşılıklarının, aynı anlamı, daha kolay bir biçimde dile getirdiklerini görmek istemiyorlardı.

Onca olumsuz direnişlere karşın bu yolda çaba gösterenlerin değerli emekleriyle pek çok yabancı sözcük dilimizden sökülüp atılarak onların Türkçe karşılıkları hızla sözlü ve yazılı anlatımımızda kullanıma girdi. Bunun nedeni, Türkçe sözcüklerin bizim olmalarına, daha kolay anlaşılmalarıydı.

“Öz dili savunanların en büyüğü” olan Atatürk’ün öncülüğünde gerçekleşen dil devriminin hızı, bir ara yavaşladıysa da 1961 Anayasasının kabulünden sonra yeniden hızlandı. Bu devriminin aksamadan sürmesinin temel nedenlerinden birini de yüzyıllardır süren halkla aydınlar arasındaki kopukluğun ortadan kaldırılması oluşturdu (Hatiboğlu,1981, s. 13). 

Öz Türkçe, Ona Gönül Verenlerin Kalemlerinde Yetkinleşiyor
Dil devrimi, Osmanlıcanın Türkçe olmadığı, Türk dilini temsil etmediği için yapıldı. Atatürk, yeni Türk abecesinin benimsenmesinden dört yıl sonra bu nedenle Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden “Türk dilinin kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için bütün devlet kuruluşlarımızın özenli, ilgili olmasını isteriz.” demek gereğini duydu. Dil devrimi ile Türk halkının konuşma dili ile yazı dili birbirine yaklaştırıldı. Atatürk’ün açtığı bu yolda Nurullah Ataç, Agop Dilaçar, Agâh Sırrı Levent, Yaşar Kemal, Oktay Akbal, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ömer Asım Aksoy, Melih Cevdet  Anday, Gülten Akın, Turgut Uyar, Behçet Necatigil, Erhan Bener, Doğan Aksan, Cahit Külebi, Sabahattin Kudret Aksal, Ali Püsküllüoğlu, Orhan Hançerlioğlu, Tahsin Yücel, Nermi Uygur, Berke Vardar, Akşit Göktürk, Emin Özdemir, Adnan Binyazar gibi pek çok şair, yazar ve bilim insanımız, %90’a yakın; kimileri ise %9’ın da üstünde Türkçe sözcükle yetkin yapıtlar üretti, yarattılar. Bu başarılarıyla günlük dille kültür dilinin karşıtlığını da ortadan kaldırdılar.

Dil devrimi çabaları, öz kültürümüze dönme çabalarıdır. Bu süreçte eski anlayış bir yana bırakılıp yabancı sözcüklerin Türkçesi kullanılmaya başlandı; Türkçesi yoksa, türetilerek ya da yaratılarak beklenen başarı elde edildi. Bu başarının gerçekleşmesi için eski alışkanlıklardan vazgeçmek gerekiyordu. Bunun için kararlılık ve bilinçli bir çaba, yetiyor da artıyordu bile. Öz Türkçe, yeni bir dil değildi; bizim öz dilimizdi. İşimiz, bizim olmayan Osmanlıcadan vazgeçip onun yerine öz dilimizi kullanmak, onu geliştirip her türlü gereksinimimizi karşılayacak düzeye eriştirmekti. Bu yapıldı; bundan sonra da yapılacağı gibi.

İşin gözden kaçırılmaması gereken bir yanı daha bulunuyor. Uydurma oldukları söylenen sözcüklerin abartı, alan, asalak, belirti, çaba, doruk, düş, kavşak, kınama, kuşku, onarmak, öykünmek, uyum, ürün, yankı, yoğun yoz gibi önemli bir bölümü, halkımızın öteden beri kullandıkları sözcüklerdir. Bu sözcüklerden ağmak, aklamak, bağlam, başkan, dek, değin, esrik, evren, giysi, görkem, ivmek, kez, konuk, köken, nesne, nicelik, nitelik, sanı, sonuç, tanık, utku, yanıt, yöre gibi bir bölümü de eski Türk yapıtlarından tarama yoluyla edindiğimiz sözcüklerdir. Önemli bir başka bölümü ise herkesçe kullanılan kimi sözcüklerin birleştirilmesiyle yapılmıştır. Akaryakıt, altyapı, basımevi, başkent, bilirkişi, gecekondu, gözaltı, içgüdü, ilkokul, olağanüstü, önsezi, önsöz, önyargı, sağduyu, tekdüze, tekel, tıpkıbasım, yüzyıl, zamanaşımı, bu yolla dilimize kazandırılan sözcüklerdendir. Özleştirme akımı ile dilimize kazandırılan yeni sözcüklerin büyük çoğunluğu ise alıntı, anı, anıt, ayrıntı, basın, basınç, bilim, bilimsel, birikim, bunalım, çekimser, deney, deneyim, dergi, durum, eleştiri, gelenek, görenek, işlem, gezi, kazı, konu, konut, olanak, oluşum, özel, özlem, sakınca, sözlük, süre, süreç, uydu, yakıt, yaratık, yatırım, yayın, yeterlik, yetinmek, yetki, yörünge gibi Türkçe sözcüklerin kök ya da gövdelerinden Türkçe eklerle türetilerek dilimize kazandırılmıştır (Yücel, 1982, s.129).

Tarama, derleme, türetme ve birleştirme yoluyla dilimize kazandırılan ve çoğunun yeni oluşlarının bilincine bile varılmadan benimsenip kullanılmakta olan bu sözcüklerin sayısının çok büyük oranlara ulaştığı, bugün açık seçik görülmektedir. Halk üzerine baskı yapılarak, yazarlar, öğretmenler, öğrenciler ve bunlar dışında kalan kullanıcılar, bu yeni sözcükleri kullanmaya zorlandıkları için elde edilmemiştir, bu sonuç. Olsa olsa bu konuda Kâmile İmer’in uzun araştırmalarla vardığı şu genel yönelimlerden söz edilebilir (Yücel, 1982; s. 131):

“1. Tutunan sözcükler, genellikle anlam ya da yapı yönünden dilde yerleşik, bilinen öğeleri çağrıştıranlardır.
2. Dilin işlek ekleriyle türetilmiş olan sözcüklerin tutunma şansı daha büyük görünmektedir.
3. Tutunan öğelerin bir bölüğü geniş bir kullanış alanına sahip olanlardır.
4. Kullanma zorunluluğu bulunan öğeler tutunmaktadır.”

 1970’ler öncesinde aramızdan ayrılan yazarlarımızın yapıtlarındaki Türkçe sözcük oranı %70’e bile ulaşamazken başta yukarıda adlarını andığımız şair, yazar ve bilim insanlarımız olmak üzere, bugün pek çok şair, yazar ve bilim insanımız, yapıtlarında %90, %95 oranında Türkçe sözcük kullanmaktadır. Türkçe terim oranının çok düşük olduğu hekimlik gibi bir bilim dalında bile Türkçe sözcük oranı %90’a ulaşmış yapıtlar yazılmıştır (Yücel, 1982; s. 140).

Yine Kâmile İmer’in bir araştırmasına göre 1931 yılında gazete haber dilinde Türkçe sözcük oranı ortalama %35 iken 1965’te bu oranı %60,5’e ulaşmıştır. 1970’lerde bu oran daha da artmış ve ortalama %70’e tırmanmıştır. İmer, yeni bir karşılaştırmasında, dil devrimini savunagelmiş büyük bir gazetemizin haber dilinin Aralık 1981’deki Türkçe sözcük oranının %81’e; dil devrimine karşı çıkan bir gazetede ise bu oranın %72’ye ulaştığını saptamıştır. Dil devrimini yürekten benimsemiş olan Oktay Akbal, yazılarında %92 oranında Türkçe sözcük kullanıyor. Buna karşılık sık sık yazılarında dil devrimine ve Türk Dil Kurumuna saldıran kişilerin yazılarında Türkçe sözcük oranının da çoğu kez %80’den, %75’ten aşağı düşmediği görülmektedir (Yücel, 1982, s.141).  

İşin ilginç yanı, özleştirme karşıtları bile öz Türkçeyi kullanmaktan başka bir çare bulamıyorlar. Kimi genç hukukçular Osmanlıca terimlerle yapıt verirken 1904 doğumlu Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, yapıtlarında arı bir hukuk dili kullanıyor. Ülkemizde yeni olan dilbilim, göstergebilim gibi dallarda Türkçe terim oranı %100’e yaklaşıyor. Bilim insanlarımızın önemli bir bölümü, kendi bilim dalına yeni sözcükler kazandırıyor. Türk Dil Kurumunun sayısı elliyi aşan terim sözlüklerinde yabancı terimlere 80 000’e yakın Türkçe karşılık bulduğu; bu Türkçe karşılıkların büyük çoğunluğunun kullanıma girmiş olduğu da bilinen bir gerçektir.

Ömer Asım Aksoy’un saptamasına göre de yazılarındaki Türkçe oranı Şinasi’de %33, Nihat Sami Banarlı’da %48, Ahmet Rasim’de %50, Ömer Seyfettin’de %56, Burhan Felek’te %60, Ahmet Hamdi Tanpınar’da %60, Falih Rıfkı Atay’da %62, Sait Faik  Abasıyanık’ta %67, İlhan Selçuk’ta %70, Mehmet Emin Yurdakul’da %73, Reşat Nuri Güntekin’de %74, Fakir Baykurt’ta %77, Necati Cumalı’da %81, Melih Cevdet Anday’da %84, Aziz Nesin’de %85, Nurullah Ataç’ta %88, Tahsin Yücel’de %90, Nermi Uygur’da %90’dır (Aksoy, 1970, s. 61-62).

Bütün bu sonuçlar, Türkçenin büyük bir hızla yeterli bir kültür, sanat, bilim ve uygulayım dili durumuna gelişinin en somut göstergeleridir.

Dilin doğasını değiştirmeye kimsenin gücü yetmiyor; hiçbir dil, yetke (otorite) zoruyla yerinde saydırılamıyor. Yaşayan dil, sürekli olarak gizemli bir devinim içinde bulunuyor. O nedenle doğru kullanım kurallarını belirleyen sözlük hazırlayanlar, kullanımların değişimini izlemek zorunda kalıyorlar. Toplum geliştikçe toplumsal bir kurum olan dil de değişiyor, yeni kavramları simgeleyen sözcükler, terimler kazanıyor. Onun için her sözlüğün, yeni baskısında bu yeni kavramlara da yer vermek zorunluluğu doğuyor. Bu nedenle bir sözlüğün basımı biter bitmez, işe yeniden başlamak gerekiyor.

Sonuç
Bütün bu gerçeklikler, toplumun dili üzerinde bir denetim ya da yönetim olanağının bulunmadığını gösteriyor. Dil, devingen bir yapıya sahip olduğu için denetim altına alınamıyor.

Önerilen her yeni sözcüğün dile katılmaması ve bir nesneye ya da bir kavrama karşılık olarak önerilen adların birbiriyle savaşmaları doğaldır. Ancak bu savaşımda “hakem” gerekmiyor. Hakemliği dili kullanan toplum yapıyor. Örneğin Nurullah Ataç’ın “kelime” için önerdiği “tilcik” ilgi görmezken daha sonra Melih Cevdet Anday’ın “sözcük” önerisi, toplumca sıcak karşılanarak benimseniş bulunuyor.

Gerek günlük dilde gerekse yazın, sanat, bilim, uygulayım ve yöneticilerin dilinde öz Türkçe, her gün daha çok yer bulacağı gerçeğini görmek için yazın, sanat, düşün ve bilim insanlarımızın yarattığı yapıtları okumak yeterli olacaktır. Bu başarıyı görmek isteyenler, dil devrimine karşı olanların bile sözlü ve yazılı anlatımlarını da izleyebilirler. Çünkü Türkçe konuşup yazan herkes, her türlü duygu, düşünce, istek, soru ve eylemlerini en iyi, köküyle, ekiyle kendisine tanıdık gelen Türkçe sözcüklerle anlatabiliyor. O nedenle özleşen, arılaşan Türkçe, günden güne daha yetkin bir bilim, kültür, yazın, sanat ve uygulayım dili olarak dünya dilleri arasındaki saygın yerini almaktadır. Öz Türkçe, olması gereken bir dil değil; olan bir dil olarak gelişirken, dilimizde karşılığı bulunan yabancı sözcükler, daha da göze batacak, er ya da geç, onlar da yerini Türkçe karşılıklarına bırakacaklardır.

 Bir Öneri
Atatürk’ün de öngördüğü gibi Türk Cumhuriyetleriyle aramızda anlayış ve güç birliği oluşturma isteği, çok güzel bir özlemi dile getirmektedir. Ne ki yaşanan tarihsel gerçekler, Türkiye Türkleri olarak Türk Cumhuriyetlerindeki soydaşlarımızla kimi konularda ayrı düşmemize yol açmıştır. Çünkü uzun yıllar, bu cumhuriyetlerde yaşayan soydaşlarımızla yakın iletişim kuramadık. Bu cumhuriyetler, uzun yıllar, ayrı yönetimler altında yaşadılar. Bunların sonucu olarak dilimizde ve kültürümüzde, kimi değerlerimizde önemli ayrılıklar oluştu.

 Bu durumda, soydaşlarımızla yakınlaşabilmemiz, iş ve anlayış birliği için hem kültürün bir öğesi hem de taşıyıcısı olan ortak bir dil oluşturma zorunluluğu söz konusudur. Bu ortak dil, olsa olsa bugünkü Türkiye Türkçesi olabilir.  Çünkü doğurganlığı, somutlama yeteneği, benzetmeleri ile yüksek bir anlatım gücüne erişmiş ve önü bu yolda açılmış olan günümüz Türkiye Türkçesi, Atatürk aydınlanmacılığı ve dil devriminin sonucu olarak her türlü çağdaş gereksinimleri karşılayacak düzeyde bir gelişim göstermiştir. O nedenle Türk dünyasının özlenen birlik ve bütünlüğü, ancak bu yolda çaba göstermekle sağlanabilir.

 Yararlanılan Kaynaklar

Aksan, D. Türkçenin Gücü. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Ankara, 1987.
Aksoy, Ö. A. Gelişen ve Özleşen Dilimiz. Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 1970.
Aksoy, Ö. A. Özleştirme Durdurulamaz. İkinci Baskı. Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 1973.
Aksoy, Ö. A. Dil Gerçeği. Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 1982.
Anday, M. C. Dilimiz Üstüne Konuşmalar. Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 1975.
Hatiboğlu, V. Ölümsüz Atatürk ve Dil Devrimi (Doğumunun 100. Yılında Atatürk’e Armağan). Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 1981.
Kudret, Cevdet. Dilleri Var Bizim Dile Benzemez. Bilgi Yayınevi. Ankara, 1966.
Püsküllüoğlu, A. Öz Dilimiz. Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 1966.
Yücel, T. Dil Devrimi ve Sonuçları (Doğumunun 100. Yılında Atatürk’e Armağan). Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 1982.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir