Dil, insanlar arasında anlam aktarımını sağlayan temel iletişim aracıdır. Bu işlevi yerine getirebilmesi, dilin yapısal ve anlamsal bakımdan sağlıklı kullanılmasına bağlıdır. Her dilin kendi mantığı ve sözcüklerin oluşturduğu anlam ağları vardır. Dil, kendi içinde olabildiğince temiz kullanılırsa mantığı iyi işler ve ilettiği anlam düşünmeyi kolaylaştırır. Temiz olması, olabildiğince aynı dilin sözcüklerini kullanmakla olanaklıdır. Tersi de doğrudur. Dil, başka dillerden gelen salaxana[1] sözcükler yüzünden iletişim aksaklıklarına yol açabilir ve kullanıcılarını sersem durumuna düşürebilir.
Önceki bin yılda kullandığımız Arap elifbasının Türkçenin ses yapısını tam karşılayamaması nedeniyle okuma ve yazma sorunları ortaya çıkmış, bunu aşmak için Türkçede karşılığı bulunduğu halde birçok kavramın Arapça ve Farsça sözcüklerle ifade edilmesi gerekmiştir. Bu ise Türkçede yabancı kökenli sözcük yoğunluğunun artmasına ve düşünme mantığının bulanmasına yol açmıştır.
Yüzlerce yıl konuşulan bu sorun 19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı ıslahatçıları ve Türk dünyasının Ceditçileri tarafından ciddi biçimde ele alınmıştır. Osmanlı havas sınıfının konuşma ve yazı dili olan Osmanlıca dar bir çevrede konuşuluyor, halk bu dili anlamıyordu. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, devlet yöneticileri ile aydınları halkın konuştuğu dile yönelmesini zorunlu kılmıştır. Durum, dilde sadeleşme ile geçiştirilemeyecek kadar köklü çözümleri gerektirmiştir. Abece değişikliği ve dilin yabancı dillerin dil yapısı ve sözcüklerinden temizlenerek arı duru Türkçe kullanılması bütün Türk Dünyasında konuşuluyordu.
1880-1920 yılları arasında Türk Dünyasında en etkin düşünce akımı Ceditçilikti. Ceditçilik, yenilikçilik veya ilericilik anlamına geliyordu. Geri kalmışlığı kabul ediyor, bunu aşmak için bilim yolunu öneriyor, bunu da eğitimle başaracağını dile getiriyorlardı. Sorun Türkiye’nin değil, Türkçenin sorunuydu. Türkçe konuşan ülke ve toplumlar bu konuyu görüşmeliydi. Çünkü, Ceditçilik “dilde, işte ve fikirde birlik” ilkesini de belirlemişti.
Türkçeyle ilgili sorunlar, Dünya Türkolojisinin konusu haline gelmiş, Azerbaycan hükümetinin girişimleriyle bütün Türk dünyasından gelen Türkologların katıldığı 1926 Bakü Türkoloji Kurultayı’nda Türkçe ve abece konusu karara bağlanmış, Latin harfleri üzerinden ortak Türkçe abeceye geçilmesine karar verilmiştir. Söz konusu karar, Türkiye başta olmak üzere çeşitli Türk topluluklarında farklı düzeylerde uygulanmıştır. Ancak SSCB kontrolü altındaki Türk dünyası ile iletişimin kesilmesi ve oradaki düzen yüzünden dilde sadeleşmeye gidilememiş, abece de 1939 yılında değiştirilerek Sovyetler Birliği’ndeki Türk toplumları Kiril harflerine geçirilmiştir. Bununla da yetinilmemiş, her toplum için ayrı harflerden oluşan abece hazırlanmıştır. Böylece Türkiye ile iletişim önemli ölçüde kesilmiş ve Türk lehçeleri arasındaki farklılaşma artmıştır. Bu süreçte Türkiye’de Türkçeyi arıtma ve geliştirme çalışmaları sürmüştür. Türkçenin gelişmesi SSCB dışındaki Türk dünyasınca da izlenip uyarlanmıştır. Buna Balkan ve Ortadoğu Türkleri örnek gösterilebilir.
1991 yılı sonrasında ortaya çıkan bağımsız Türk devletlerinden Azerbaycan, Özbekistan ve Türkmenistan kısa sürede abecelerini değiştirdi. Kazakistan ve Kırgızistan henüz değiştirmedi. Ancak sorun sadece aynı harfleri kullanmakla bitmiyor. Azerbaycan ve Özbekistan gibi ülkelerdeki Türkçe yoğun biçimde Farsça ve Arapçanın yükünü taşıyor. Türkçe karşılıkları olduğu halde Arapça, Farsça veya Rusçasını kullanmak etik ve anlambilimsel yönden birçok soruna yol açmaktadır. Hem abecenin değiştirilmesi hem de Türkçenin sadeleştirilmesi sadece Türkiye’de ve büyük mücadeleyle yürütülebilmiştir. Erişilen noktada Türkiye Türkçesi, sadeleşme siyasasının etkisiyle birçok Türk lehçesine göre daha geniş bir arınma deneyimi yaşamıştır. Öte yandan, Türkiye’nin Türk dünyası içindeki kültürel konumu, televizyon dizileri ve sosyal medya araçlarının etkisiyle Türkiye Türkçesi Türk dünyasında anlaşılır ve konuşulur durumdadır. Bütün bu tarihsel süreç, bugün Türk dünyasında ortak iletişim ve duru Türkçe sorununun yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
Türk Dünyasını da içerecek biçimde Türkçenin güncel sorunları hayli çoktur. Ortak abece, ortak Türkçe sözlük, ortak tarih ve kültür ders kitapları, birbirimizle iletişim, televizyon dizilerinin dünya Türkçesine etkisi, önceki abece yüzünden Türkçeye doluşan Arapça, Farsça hatta Sanskritçe yabancı sözcükler, son yüzyılda Batı dillerinden geçenler, yeni Türkçe sözcük üretme çalışmaları, etimolojik araştırmalar, Güneş-Dil kuramının geldiği nokta, yapay zeka ve küreselleşme gibi gelişmelerin Türkçeye etkisi, tarama ve derleme çalışmalarının yapılamayışı yüzünden köylerde unutulan köklü Türkçe, Türkçenin dünya dili olmasının önündeki engeller gibi konular günümüz Türkçesinin üzerinde durulması gereken konulardır.
Ortak Türkçe abece ile yazılan kitaplar ortaya çıktı. Onlardan en kapsamlı olanını üretenlerden biri olmanın sevinç ve gururunu yaşamak güzel bir duygudur. Türk Dünyası Etnopedagojisi adlı kitabımız 14 farklı Türk lehçesinde ve çift dilli olarak yayımlanmıştır. Lehçeleri karşılıklı sayfalarda okumak ve Türkiye Türkçesi ile karşılaştırmak geleceği planlamak isteyenler açısından yararlı veriler barındırmaktadır.
Türkiye Türkçesinin diğer lehçeler içinde gelişmişlik ve daha arı duru olma niteliği ile öne çıktığı gözlenmektedir. Osmanlıcaya yönelik eleştirilerimiz olmakla birlikte Anadolu’da gelişkin bir halk edebiyatı ve kavramsal dilin geliştiğini biliyoruz. Cumhuriyet dönemi sonrasında özellikle Atatürk’ün dil çalışmalarını mutlaka anmalıyız. Atatürk son altı yılında Türkçe üzerinde yoğun bir emek ortaya koymuştur. Güneş-Dil Kuramı giderek haklılığını gösteriyor. Yine Atatürk’ün öncülüğünde yürütülen “Temiz Türkçe” seferberliği de dilimizdeki Doğu’dan ve Batı’dan giren yabancı sözcüklerin atılması ve yerlerini Türkçe olanlarına bırakması gibi sonuçlar Türkiye Türkçesinin gelişkinliğini ortaya koymaktadır.
Türkiye Türkçesi; bilim, sanat ve medya yoluyla da hem Türk Dünyası’nı hem de dünyayı etkilemektedir. İran, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Rusya gibi ülkelerde insanların televizyon ve diziler aracılığıyla Türkiye Türkçesini öğrenmenin ötesinde, İstanbul ağzıyla gayet başarılı biçimde dil öğrendiklerini gözlemliyoruz. Buna birçok kişi tanıklık edecektir. Diziler, Türkiye’nin tanıtımını yaptığı gibi Türkiye Türkçenin yaygınlaşmasını da sağlamaktadır. Özbekistan’da, Kırgızistan’da birçok kişiyle Türkiye Türkçesi üzerinden anlaşmak mümkündür. Ticaret ve turizm giderek gelişmektedir. Bunlar geleceğe güvenle bakmak için güzel gelişmelerdir.
[1] Salaxana, “sünepe” anlamına gelen, başta Posof olmak üzere Kuzeydoğu Anadolu bölgesinde kullanılan argo bir sözcüktür.

