AHISKALI ÖMER FAİK NUMANZADE’NİN MATBUAT HAYATI-26 [1]

Bilindiği gibi Çarlık Rus idaresi ele geçirdiği yerlerde yerli halka ulaşmak ve onlara çeşitli bilgileri aktarmak için Rusça ve yerel dillerde gazeteler çıkardı. Bu gazetelerde genellikle çeşitli kanunlar ve resmi duyurular, ilgili toplumun yerel dilinde yayınlandı. Rusya Türkleri arasında yayınlanan gazetelere Özbek ve Kazak Türkçesiyle çıkan Türkistan Vilayatınıñ Gazeti (1870-1882) ile kazak Türkçesi ile çıkan Dala Vilayatınıñ Gazeti (1888-1902) örnek olarak verilebilir. Bu gazete sayfalarında resmi idari duyurular, kanunlar ve ilanların yanında yerel yazarların çeşitli yazıları da yayınlandı. Bu iki gazete resmi gazeteydi ve Rusça çıkan gazetelerin bir eki olarak çıkartılıyorlardı. Türkistan Vilayatınıñ Gazeti, Türkistansiye Vedomosti (Türkistan Haberleri), Dala Vilayatınıñ Gazeti ise Amolinsiye Oblastnıye Vedomosti (Bozkır İlinin Haberleri) gazetelerinin ekidir (Chitilov 2013: 4).

Rusya Müslümanları arasında başlayan ceditçiliğin, yani yenileşmenin açılan okullar gibi modern unsurların yanında yayın hayatına başlayan gazete ve dergilerin de önemi çok büyük olmuştur. Bu gazete ve dergileri Rusya Türkleri tarafından neşrediliyordu. Ancak gazete ve dergiler çıkarmak için ilkin resmi Rus makamlarına başvurmak gerekiyordu. Bu başvurulardan sonuç almak ise çok uzun sürüyordu ve bu da ancak bin bir uğraşı ile zorlukla alınan izinler neticesinde oluyordu.

Rusya Türklerinin çıkardığı gazetelerin başında Azerbaycan Türklerinden Hasan Bey Melikzade Zerdabî’nin 1875-1877 yılları arasında Bakû’da çıkardığı Ekinçi gazetesi gelir. Ekinçi’nin ardından Said Ünsizade’nin Tiflis’te çıkardığı Ziya (1879-1880), Ziya-yı Kaskasiye (1880-1884) gazeteleri, kardeşi Celal Ünsizade’nin çıkardığı Keşkül (1883-1891, önceleri dergi sonra gazete olarak çıkar) ve Mehemmedağa Şahtahtlı’nın yine Tifliste çıkardığı Şark-ı Rus (1903-1905) gazeteleri yayımlanır. Bu gazetelerde Rusya Müslümanlarının eğitim meselesi ön plana çıkartılmıştır (Akpınar 2018: 25).

Çar II. Nikola’nın, 1905 ilk Rus İhtilali’nden sonra ilân ettiği 17 Oktyabr Fermanı ile Rus çarı, birtakım tavizler vermek zorunda kaldı ve Çarlık Rusya’sı vatandaşları, özellikle Rusya Müslümanları için kısmen de olsa bir serbestlik dönemi başladı. Rus Meclisi olan Duma açıldı, bu dönemde Rusya Müslümanlarının basın yayın faaliyetleri arttı ve birçok şehirde yayın hayatına başlayan gazete ve dergilerin sayısı hızla çoğaldı.

1905 Rus Meşrutiyeti’nin getirdiği hürriyet havası çok uzun sürmese de, bu durum Rusya Türkleri arasında birçok alanda gelişmelerin kapısını hızla açtığı gibi basın hayatının da birdenbire canlanmasına sebep oldu. Bakû’da 1905-1917 yılları arasında Hayat, İrşat, Terakki, Tekamül, İttihat, Seda, Yeni İrşat, Basiret, Açık Söz, Yeni İkdam, Doğru Söz… gibi gazeteler Füyüzat, Molla Nasreddin, Debistan, Rehber, Yeni Füyüzat, Güneş Şelale, Dirilik, Tuti, Kurtuluş… gibi dergiler çıktı. Petersburg’da Mirat, Ülfet, Kazan’da Kazan Muhbiri, Yuldız, Timiz, Tañ, Uralsk (Cayık)ta Fikir, El-Asrü’-l-Cedid, Uklar, Orenburg’da Ural, Vakit, Şura, Hacıtarhan’da Burhan-ı Terakki… gibi süreli yayınlar dönemin siyaset, fikir ve edebiyat hayatına önemli katkılarda bulundular (Akpınar 2018: 25).

Hiç şüphesiz Rusya Müslümanlarının çıkardığı en önemli, verimli ve uzun soluklu gazetelerin başında Tercüman gazetesi gelmektedir. Tercüman gazetesini 1883 yılında Kırım’ın Bahçesaray şehrinde İsmail Gaspıralı çıkardı. Tercüman gazetesi 1918 yılına kadar yanın hayatına devam etti ve kısa zamanda bütün Rusya Müslümanlarına hitap edip onların eğitim ve modernleşe hareketine yön vermiş ve ayrıca onların tek iletişim organı olma başarısını elde etti. (Akpınar 2018: 25). Hatta Rusya sınırları dışındaki bölgelerde yaşayan Türk toplulukları arasında da ilgiyle okundu.

Bu yazıda ise Rusya Müslümanlarının çıkardığı Molla Nasreddin dergisine ve bu dergiyle ilgili Ömer Faik Numanzade’nin İrşat gazetesinde yayınlanan Açık Sözler ile “Molla Nasreddin” Bağlandı adlı iki yazısına değineceğiz (Gurbanov, 1992: 162-166).

İrşat gazetesinin 1907 yılının 104 sayılı sayının başlık klişesi

Bilindiği gibi, Molla Nasreddin dergisi, dönemin en önemli fikir, siyaset, edebiyat ve mizah dergisidir. Dergi, Celil Memmedguluzade ve Ömer Faik Numanzade tarafından arasında 1906-1921 yılları (Tiflis: 07.04.1906-09.01.1917, Tebriz: 1921, Bakû: 1922-1931) haftalık olarak çıkartıldı. Azerbaycan’ın mizah dergilerinin baş tacı olan Molla Nasreddin, Osmanlı Devleti, İran ve Çarlık Rusya’sında ilgiyle okunmuş, zamanında büyük yankılar uyandırmış ve kendine mahsus bir edebî ekol oluşmuştur. Hatta bu dergi etrafında toplanan şair ve yazarlara Molla Nasreddinçi denilmiştir. Dergide siyasi ve içtimai olaylar, bunlarla ilgili şahıslar veya resmi şahsiyetler karikatürlerle, durumlarına uygun kısa mizahi yazılarla veya şiirlerle ifşa edildi. Derginin kapağında, her zaman Celil Memmedguluzade’nin isteği ve görüşü üzerine ressam O. İ. Şmerlig veya İ. Rotter tarafından çizilen renkli karikatür yer alırdı. Bu karikatürler yayınlandıkları günlerin siyasi, içtimai problemleri, aktüel hadiseler hakkında olur ve çoğunlukla karikatürün maksadı birkaç satır yazıyla veya uygun bir manzume ile pekiştirilirdi. Bu da halk arasında derginin etkisini artırırdı ve mizahi düşüncesinin anlaşılmasını kolaylaştırırdı. Derginin tirajı 5-6 bine kadar yükselmişti. Bu dergi Azeri Türkçesinin yazı dili olarak gelişmesinde büyük rol oynadı ve bu dergide Celil Memmedguluzade, Mirza Elekber Sabir, Abdurahhim Bey Hakverdili, Mehemmed Said Ordubadî, Eli Nazmi, Eligulu Gamkûsar, Eli Razı, Ömer Faik Numanzade, Kurbaneli Şerifzade, Selman Mümtaz, Feridun Bey Köçerli ve diğer şair ile yazarların yazıları çıktı (Akpınar, 1994: 93, 453-454).

Molla Nasreddin dergisi, Gayret Matbaası’nda yayın hayatına başladı. Gayret Matbaası 1905 yılında Ömer Faik Numanzade, C. Memmedguluzade ve Bağırof tarafından Tiflis’te kurulan bir matbaadır. Bu matbaa, Azerbaycan’da maarifin, millî düşüncelerin gelişip yayılmasında büyük katkıda bulunmuş, birçok süreli yayın ve kitaplar burada basılmıştır. Molla Nasreddin dergisi ve Ö. F. Numanzade’nin ilk kitabı olan Davet (1905) de bu matbaada basılmıştır (Akpınar 1994: 470).

Yeri gelmişken Ömer Faik Numanzade, İrşat gazetesinin 209. sayısında çıkan Davet ve Tevakku başlıklı yazısında Gayret Matbaasıyla ilgili şunları yazıyordu: Herkes bu mukaddes niyete iştirak edip millete bir hizmet etmek isterse bizim kent ve fukara cemaatinin ağır maişetlerinden, istibdat idarenin zararından ve bunlar kimi (gibi) zamanemizin ihtiyaç gördüğü meselelerden bâis hırda hırda (küçük küçük), meselâ: Sekiz, on altı, igirmi (yirmi) sahife büyüklüğünde mecmualar yazıp Molla Nasreddin veya Gayret Matbaası idaresine göndersinler. Özlerinden yazmak istemeyip tercüme etmek isteyenler öz adreslerini bize bildirsinler. Biz özlerine Rus dilinde yazılmış hırda hırda mecmualar göndererek ki tercüme edip bize göndersinler.” (Çitil, Bizim Ahıska dergisi, Sayı: 52, 2018).

Ömer Faik Numanzade, 1906 yılında Molla Nasreddin dergisinde ikinci redaktör ve yazar olarak çalıştı ve aynı zamanda da İrşat gazetesinde yazılar yazdı. 1907’de İrşad’da yazdığı Açık Sözler ve Molla Nasreddin Bağlandı adlı makaleleri yüzünden tutuklandı (Beşikçioğlu 2008: XXIII).

Bu bilgilerden sonra Ömer Faik Numanzade’nin İrşat gazetesinde çıkan bu iki yazıya gelelim. İrşat gazetesinde çıkan bu iki yazıyı, her zaman olduğu gibi, Arap harfli Türkçe yazıdan Latin harflerine aktararak değerlendireceğiz. Böylece o dönemde Molla Nasreddin ile ilgili söylenenler ve yaşanan olaylarla ilgili Ömer Faik gibi bir aydının değerlendirmelerini birinci ağızdan öğrenmiş olacağız. Bu sayede günümüzde onun hemşehrileri olan Ahıska Türkleri ve genelde Türk toplumu içinde yaşananları eski dönemle karşılaştırma imkânını elde etmiş olacağız. İşte bu yazılar:

Açık Sözler

5 İyün 1907/6 Cemaziyelevvel 1325, [17 Haziran 1907] İrşad, Sayı: 104

Son derece hürriyetperver olan “Molla Nasreddin” mecmuası bir pârelerinin meslek ve tabiat-ı müstebidanelerine hoş gelmeyip onun ohunmasını (okunmasını) haram ediyorlar. Şer’i ve akla mugayir olan bu keyfi hüküm ve emirlerden görünür ki bunlar şeriat, adalet, insaniyet taraftarı değil, belki istibdat, zulüm, cehalet ve bedeviyet hadimidirler.

Belî (Evet), cehalet ve zulüm hadimidirler ki din ve millet haini olan urefânın (ariflerin), ulemânın (bilginlerin) ve hatta adaletsiz hakimlerin şekillerini çekip istihzâ eden (resimlerini yapıp alay eden) bir mecmuanın ohunmasını (okunmasını) haram edip cemâati (topluluğu) köhne karanlık ve esarette bırahmağa (bırakmaya) çalışıyorlar. Ve hiddetlenip etraflarına “tekfir” kığılcımı (kıvılcımı) saçıyorlar ve bununla bir pâre avam cemâati (topluluğu) kör ve gafil bırahıp öz menfaat-i şahsiyesi manzûr ile hüküm ve fermanfermalık (padişahlık) sürmek istiyorlar. Lâkin zihî (ne güzel) gaflet! Bunlar nâhak (haksız) zahmet çekiyorlar. Saçtıkları “tekfir” kığılcımları (kıvılcımları) özlerini ve öz (kendilerini ve kendi) istibdatlarına tâbi’ bir pâre biçareleri yandırmaktan sevayi (başka) bir şeye yaramayacaktır.

Arhayın (Müsterih) olsunlar ki cemâatimiz bir derece uyanıptır (uyanmıştır). Dahi (Gene) cemâatimiz âlimin terakkisini, özge milletlerin güç ve kuvvetlerini, galiplik ve muvaffakiyetin vasıtaları olan ilim ve marifeti görüp ahval-i cihanı muhakemeye başlayıplar (başlamışlar).

İslâm âlemi dahi bunların istedikleri teki (gibi) kalmayacaktır ve kalmıyor. Nice yüz illerden (yıllardan) beri âlem-i İslâm’ın üstüne çöken kesîf (yoğun) zulmetin arasından bir hakikat ve marifet seli cûşa (coşkuya) gelip gittikçe büyüyor, büyüdükçe ileri gidiyor. İleri gittikçe mani olmak isteyen iki yüzlü mollaları, kûtah (kısa) beyin muharrirleri, yalancı milletperestleri, cebbâr (zorba) hakimleri, zalim emirleri, hilaf-ı hakikat hayalet ve itikadatı, şeriat yerine geçen köhne bid’at ve âdetleri yahıp (yakıp) özge (başka) bir âlem vücuda getirmektedir.

Koy bunlar ha kışkırsınlar (bağırsınlar) ki adaletsiz hükûmete itaat etmek, iki kapiklik (kuruşluk) menfaate secde eden “ulemâya” kul olmak, fakir ve kâsiblerin (kazananların) kazançlarını gaddar (acımasız) hakimlere, cahil mollalara, hain imam-ı cumalara yedirmek, ulûm-ı akliye (aklî ilimler) tahsil etmeme – İslâm’ın, Kur’ân’ın kat’î (kesin) hükümleridir. Koy ha tekfir etsinler ki şeriatta ihtilaflı bir meseleyi mübahese (tartışma) meydanına koyup hakikatin ne cür (nasıl) olduğunu bilmeğe çalışmak “küfür ve dalalet”tir. Hiç kes (Hiç kimse) bunlara kulak asmayacaktır. Dahi (Gene) milleti uşak (çocuk) oyuncağı gibi günde bir fetva ve hüküm ile oynata bilmeyecektirler.

Bunlar gerek burasını bileydiler ki sözün tesiri fiile bağlıdır. Mesela: El altından mektebi yahmağa (akmaya) çalışan bir vaizin mektep bina etmenin fazileti bâresindeki (konusundaki) vaazına kimse kulak asmayacağı gibi, imdiye (şimdiye) kimi milletin hiç bir derdine kalmayıp, hemîşe (her zaman) hükûmetin, devletlilerin (zenginlerin) emrine boyun eğip milleti esarette sahlayanların (tutanların) sözleri de öz destelerinin dairesinden ileri gitmeyecek. Belî, ireli (Evet, ileri) gitmeyecektir, çünkü cemâat dahi kör değil: Millete doğrudan canı yanıp şuur ile kanun-ı tekamül yoluna iş görüp erbab-ı hamiyet ile öz riyaset ve menfaatleri için çalışanları kanmaya (anlamaya) başlayıptır (başlamıştır). Eğer bunlar bir hırda (küçük) maldan, candan geçip Ermeni keşişleri ve urefâları gibi milli medrese ve mekteplerimizin teşkiline, hukuk-ı milliyemizi zalimlerin tecavüzünden muhafazaya merasim ve maâbid-i diniyemizi (dinimizin ibadet yerleri) misyonerlerin hücumundan himayeye, idare-i ruhaniyelerimizi hükûmetin cenginden halas etmeğe, rıza-i Allah için çalışsalar, ol vakit bugünkü tekliflerin belki bir nev’ (tür) manası olardı (olurdu). Lakin bugün, onların menim (benim) ve gayrileri teki (başkaları gibi) millete hiçbir hizmetsiz güya milletin hamısı (hepsi) canı yananı kesilip hukuk-ı milleti muhafaza “?” namına özü bunu tekfir etmeleri ashab-ı hakikati güldürmekten sevayi (başka) bir neticesi olmayacaktır ve elbet ki olmamalıdır!

“Men (Ben) öyle zannediyorum ki, öyle şahıslar Müslüman olmaya” demekle özlerini gökten düşme, fikirlerini gizlemeyip biraz açık yazanları “kafir” nazara vermekle enbiya varisliği etmenin vakti geçti. Arhayın (Müsterih) olsunlar, hiç kes (hiç kimse) keyfî ve garazî (maksatlı) hükümlerle tekfir edip korhuda bilmezler (korkutamazlar). Bir vakit, Rim (Roma) papaları da avamın cehaletinden istifade edip erbab-ı fennî tekfir ve tahkir ederlerdi. Lakin ahirleri (sonları) ne oldu, fikirleşsinler…

Men, fikirleşsinler (Ben, düşünsünler) diyorum, ama görünür ki bunlar öz destelerinin zoru (kendi kollarının kuvveti) ile söz danışmak (söylemek) istiyorlar ki gazete müdürlerinin hamlesini biraz harici dili ohumuş (yabancı dili okumuş) gümân edip (sanıp), evlad-ı milletin harici mekteplere gitmeğini nehy buyuruyorlar (yasaklıyorlar).

Evvela, bilmiyorum, bunlara bu hüküm ve fermanı ve bu cüreti kim verdi? Bu fermanı veren adam gerektir ki istirahatından, taze tikdirdiği (yeni yaptırdığı) evinden el çekip (vazgeçip) milletin kabağına (önüne) düşüp hükûmetten “milli mektep ve medreseler” talep etsin, her yerde rüşdî (ortaokul), i’dâdî (lise) ve âlî (yüksek) millî mektepler bina ettirsin, ondan sonra buyursun ki “harici mekteplere evladınızı vermeyin”.

Kaldı ki harici mekteplerde ohumağın (okumanın) millete hayrından sevayi (başka) hiç bir zararı yohdur (yoktur). Dininden dönen, milletine hıyanet eden mollalardan da vardır, harici mektepleri ohuyanlarından da vardır. Halbuki harici mekteplerde ohuyanlardan, hiçbiri yohdur ki dönüp “Babî” olsun. Ama Babî olanların çohusu (çoğusu) mollalardan, seyidlerden sırf Müslümanca ohuyanlardandır. Osmanlı’dan, Yaponya’dan her il (yıl) Yevropa’ya birçok şakirt (öğrenci) gidiyor. Onlar ikmal-i tahsilden sonra kaydıp (dönüp) vatan ve milletlerine büyük büyük hizmet ediyorlar.

Ama hıyanet edenlerin çoğu harici dersi ohumayıp sırf Müslümanca tahsil ile kalanlardır. Müslüman ruznameleri (günlükleri) müdürlerinin çoğu öz dillerini, öz şeriatlarını, öz edebiyatlarını, harici dillerinden daha yahşi (iyi) bilirler. Hatta bazıları harici dillerini hiç de bilmiyorlar…

Hülasa! “Men özüme söz vermiştim ki bundan sonra cemâatin işine hiç vakit karışmıyorum…” demekle millet hamisi olmağın arasında büyük zıddiyet var. Hiç bir millet reisine, millet derdi çekene yaraşmayan bu cür meslek ve sebatsız sözlerle, veresetü’l-enbiya (peygamberlerin varisleri) postunda oturmak, hakikatin zuhuru, milletin saadeti için can veren imamların meslek ve kıyafetine girmek olmaz.

Bu ne söz? Bu fikirle mi, bu hayal ile mi ahkâm-ı şer’iyeye, evâmir-i İlâhîyeye (İlahi emirlere) amel edip millete hizmet etmek istiyorlar?

Acaba, bir hırda (küçük) şeyden ötürü inciyip (incinip) milletin işinden kaçanlar, ne adla özlerini hadim-i millet adlandırıyorlar?

Millet işine karışmamağa, ulemâya vacip olan evâmir-i İllâhîyeyi ifa etmesine söz verenler bu hâlde, ne adla “matbûatı” tekfir ediyorlar?

Bu reftârlardan apâşikâr (gidişlerden apaçık) anlaşılıyor ki bunların işi mahz (sırf) öz şahsi ve kadim garazlarını bürûze verip (ortaya çıkarıp) avam cemâatin arasına fesat salmaktır (sokmaktır). Hicap meselesini ellerinde bahane edip avam cemâati matbûat (basın) ve gazetelerden soyutmaktır (soğutmaktır) ki gene köhneki (eskisi) gibi onların keyif ve garazlarına kör körüne kul olsunlar. Ama nâhak zahmet çekiyorlar; cemâat, dahi (gene) onların zannettikleri gibi kör değil. Matbûatın niyet-i halisanesini de kanar (anlar), onların neden ötürü el ayağa düştüklerini de!

Ömer Faik Numanzade

Görüldüğü gibi, Ömer Faik Numanzade, İrşat gazetesinin 104. sayısında çıkan Açık Sözler başlıklı yazısında Molla Nasreddin dergisine karşı çıkanların yaptıkları itirazların yersiz ve yanlış olduğunu izah etmektedir. Çünkü Molla Nasreddin dergisi o dönemde yanlış yapanları ifşa edip onları halkın anlayacağı dille ve resimlerle mizah konusu yapıyordu. Bu durum da onların hoşuna gitmiyordu ve dergiyi eleştiriyor ve kıskanıyorlardı. Ayrıca yazının devamında gereken eğitim kurumlarının olmamasından dolayı eğitimsizlik üst seviyede olması, eğitimsizliğin kötü yönleri ve yurtdışında eğitim alıp memleketine dönen öğrencilerin büyük katkılarından söz edilmektedir.

“Molla Nasreddin” Bağlandı

13 İyün 1907/14 Cemaziyelevvel 1325, [25 Haziran 1907] İrşad, Sayı: 110

Cuma günü, ahşam (akşam) saat sekiz idi. Yazı otağımda tenha (odamda tek başıma) oturup fikirleşirdim (düşünürdüm). Fikirleşirdim ki ne için bir pâre (takım) adamlar Molla Nasreddin’in yazdığını, maksadını yahşi (iyi) düşünmeyip, fırsat ahtaranların (kollayanların) hile ve tevillerine aldanıyorlar. Ne için cemâatimiz (topluluğumuz) bu kadar avamdır?

Bu kadar kışkırık salırlar (çığlık atıyorlar) da günde, gözlerinin kabağındaki min cür (önündeki bin türlü) bî-din ve bî-gayret işlere, âşikâr haram ve masiyetlere (günahlara) sükutla temaşa ediyorlar…

Men (Ben) bu hayâlâtta (hayaletlerde) iken, balkonda ayak sesleri çoğaldı. Gittikçe şiddetlendi, şaşka[2] şıkıltısı (kılıç şıkırtısı) kaba ayak seslerine karıştı. Yerimden durdum, kapını (Ayağa kalktım, kapıyı) açıp gördüm ki bir sürü polis bize doğru geliyor.

Men özüm özüme dedim: Gene bir Müslümanın, belki millet atası adını kesp eden bir Müslümanın danos[3]-ı şeridir (ihbar kötülüğüdür).

Danos-ı şerlerine çok dûçâr olduğumuz (Jurnal kötülüğüne çok yakalandığımız) için, pristava[4] (polis müdürüne) güle güle dedim: Gene ne var?

Dedi: Bir zad yoh (şey yok), ancak, gubernator[5] (genel vali) buyurur ki Molla Nasreddin idaresi ve Gayret Matbaası bağlansın (kapatılsın).

İmdilik, çare ne: Ağa diyor sür dereye, sür dereye. Molla Nasreddin bağlandı (kapatıldı). Lakin, matbaa öz işine devam ediyor.

Ertesi günü senzor[6] (sansür) idaresine gidip şikayet eyledim ki ne sebep ile bağladıbsız (kapattırdınız)? Taaccüp edip dediler ki hiç bir zaddan (şeyden) haberimiz yok. O saat bildim ki hansı (hangi) millet atası hükûmete danosbazlık (ihbarcılık) edip, mesleğimizi hükûmete muzır gösteribdir (zararlı göstermiştir).

Bildim ki milletin hiç bir derdine, hiç bir ihtiyacına hergiz bahmayıp danosbazlıkla (asla bakmayıp ihbarcılıkla) hükûmete hizmet gösteren yalancı milletçiler kimlerdir.

Bildim ki maarif ağacımızı içinden yiyen gene öz kurdumuzdur.

Bildim ki milletimizin hukukunu pâyimal eden (ayaklar altına alan), millet kalbini kesmeğe çalışan baltanın sapı gene bizdendir.

Bildim ki Müslüman donundaki İslâm hainleri “Molla Nasreddin”in 22’nci nomerinde[7] (sayısında) ayıların, kurtların, aslanların parçalanmış İslâm’ı kapıp yemekleri bâresindeki şekilleri (yemeleri konusundaki resimleri) elde destâvîz (küçük hediye) edip Molla Nasreddin’i hükûmete asi gösteren alçaklar ne cür (biçim) Müslümanlardır.

Bildim ki 22’nci nomerede 3’ncü sahifede (sayfada) birinci sütunda yazılan “Ama hiç kes ile ‘dava’ eylemeyipsiniz (eylememişsiniz) ki niye Müslüman kızlarını Uruslaştırırlar (Ruslaştırırlar)” feryadını bir özge dona giydirip huliganlık[8] (holiganlık) edenler, bu cüre bir hakikati diyenleri hükûmete asi gösterip milletine hıyanet edenler hansı (hangi) hainlerdir.

Koy, bu cehalet babaları, iki kapiklik (kuruşluk) menfaatleri, üç günlük şöhret ve rahatlıkları için her nev’ (çeşit) hainlik, her kısım halka-i hakareti boyunlarına geçirip bir nice gün ömür sürmeğe çalışsınlar.

Koy, beş on avamın hatırı için hakikat ve hikmeti inkâr etsinler! Cemâati köhne gaflet ve karanlıkta sahlamağa bezl-i şeytanat etsinler (tutmaya şeytanca davransınlar)!

Lâkin, bu bî-şuur (şuursuz) müstebitler, bu İslâm şeriatını ellerinde oyuncak edenler burasını hiç fikir etmiyorlar ki böyle bir vakitte bu cür alçak kulluklar ile milleti aldatmak olmaz. Bu kadar şuurları da mı yok, bileler (bilsinler) ki hürriyet ve müsâvatı (eşitliği) umumiye (genele) istenilen böyle vakitlerde hakikat ve maarif selinin kabağında danosbazlıkla (önünde jurnalcilikle) durmak olmaz.

Biçareler öyle gümân ediyorlar (sanıyorlar) ki Molla Nasreddin bağlanmakla (kapatılmakla) onların ayıpları örtülecek. Dahi bilmiyorlar ki âlem süratle değişilmektedir. Bu az maarifimizle de olsa, içimizde bir çok Molla Nasreddinler var. Bugün Molla Nasreddin batar, sabah (yarın) Molla Hayreddin çıhar (çıkar).

Bî-haber ve gafil danosçu (ihbarcı) gerek bileydi ki hakikat-i İslâm ile köhne cahilâne âdetleri fark edenler, şeriat-ı hakikiye-i âdete karıştırmayanlar gittikçe çoğalmaktadır, dahi, bir pâre (kısım) cahillerin, nadanların hatırı için hakikat feda edilmeyecek.

Bugün Molla Nasreddin bağlandı (kapatıldı) ama Molla Nasreddin’i meydana getiren fikirler bağlanılmayacak (kapatılmayacak).

Molla Nasreddin müdürü ve muharrirleri (yazarları) çohdan söğülmeği, bağlanmağı (çoktan sövülmeyi, kapatılmayı), nadanların ta’n ve töhmetini (cahillerin ayıplaması ve suçlamasını), âdet ve hurâfâtperstlerin (hurafeleri sevenlerin) küfrünü gözüne almıştır.

Molla Nasreddin’in gideceği yol birdir ki o da her şeyden artık (fazla) öz kusûrâtımıza (kusurlarımıza), öz üstümüzdeki lekelere, terakkîye (ilerlemeye) mani olan öz cahilâne âdetlerimize acı acı gülüp milletin saadetine çalışmaktır. Binâenaleyh (Bu yüzden) hiç bir tehdit, danosbazlık (ihbarcılık), bağlanmaklık (kapatılmalık) Molla Nasreddin’in bu azim ve mesleğine mani olmayacaktır.

Molla Nasreddin’in müdür-i muhteremine vekaletten hakikatperest (hakikat yanlısı) müşterilerimize kemal-i cüretle arz ederim ki Molla Nasreddin’in gene özü veya onun avazı yakın vakitte mevki-i intişara (yayınlanma durumuna) koyulacaktır.

Ömer Faik Numanzade

Ömer Faik Numanzade, İrşat gazetesinin 110. sayısında “Molla Nasreddin” Bağlandı başlıklı yazıda, derginin kapatılmasını, kapatılma sebebini, kapanmasına sebep olan ihbarcıları, jurnalcileri ve bunların yanlış hareketi olan ihbarcılığı açıklamaktadır. İşin kötü yanı ise bu kötülüğü yapanların gene kendi milletinden ve dininden insanların olmasınıdır.

Sonuç olarak, Ömer Faik Numanzade, Molla Nasreddin dergisiyle ilgili bu iki yazısında basının öneminden ve cahilliğin sebep olduğu kötü sonuçlarından bahsetmektedir. Bu da Ömer Faik Numanzade gibi bir aydının o dönemde olup bitenleri birinci ağızdan öğrenmiş oluyoruz. Ayrıca o dönemde insanların çekememezliği, eğitimsizliği, cahilliği, eğitimin önemi ve insanların bilmediklerine düşman olup ihbarcılıkta bulunması gibi önemli bir durumu değerlendirme imkânı elde ediyoruz.

Kaynakça:

  1. Bizim Ahıska dergisi, No: 31-55.
  2. Eğitişim dergisi, No: 68.
  3. Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Doğuş Ltd. Şti. Matbaası, Ankara, 1978.
  4. İrşad gazetesi 1907, No: 104, 110.
  5. İsmail Gaspıralı, Seçilmiş Eserleri: 1-4. Neşre Hazırlayan: Yavuz Akpınar, İstanbul, Ötüken Yayınevi.
  6. Prof. Dr. Şamil Gurbanov, Ömer Faik Numanzade. Seçilmiş Eserleri, Yazıcı, Bakû, 1992.
  7. Şemseddin Sami, Kâmûs-ı Türkî, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2006.
  8. Prof. Dr. Yavuz Akpınar, Azerî Edebiyatı Araştırmaları, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1994.
  9. Prof. Dr. Yavuz Akpınar, Çağdaş Türk Edebiyatları-I, Anadolu Üniversitesi, Açık Öğretim Fakültesi Yayınları, 2013.

Aşağıda Prof. Dr. Yavuz Akpınar arşivinden Molla Nasreddin dergisinden iki resim var Birinci resimde Molla Nasreddin dergisinin 17. sayısının ilk sayfasında elinde Tercüman gazetesini tutan İsmail Gaspıralı ile onu tekfir eden mollaları görülüyor. Molla Nasreddin dergisinin bir başka sayısında yayınlanan ikinci resimde ise Ahıska’da yağmur yağdırmaya çalışanlar resmedilmiş.


[1] Ahıskalı Ömer Faik Numanzade’nin matbuat hayatıyla ilgili önceki yazılar için Bizim Ahıska dergisinin 31-55. sayıları arasında ve Eğitişim Dergisinin 68. sayısında çıkan yazılara bakınız.

[2] Şaşka (шашка): Rusça kılıç demek.

[3] Danos (донос): Rusça ihbar, jurnal demektir.

[4] Pristav (пристав): Rusya’da 1917 yılına kadar yerel polis idaresinin müdürü anlamına gelen Rusça bir kelime.

[5] Gubernator (губернатор): Çarlık Rusya’sında 1917 yılına kadar eyalet başkanı, il idaresinin en yüksek memuru.

[6] Senzor (цензор): Rusçada sansür, sansürcü demektir. Kelimenin aslı Latinceden gelmektedir.

[7] Nomer (номер): Rusça numara, gazete sayısı demek.

[8] Huligan (хулиган): Rusçada holigan demek. Kelimenin aslı İngilizceden gelir.

Ahıskalı Ömer Faik Numanzade’nin Matbuat Hayatı-26

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir