“Küçük Ağaç’ın Eğitimi” Kitabındaki Etnopedagojik Unsurlar

Sayı 90- Etnopedagoji ve Etnoandragoji

Giriş
Belirli bir grubun parçası olarak dünyaya gelen insanlar, yaşamlarını içinde bulundukları toplumların gelenek ve göreneklerine göre sürdürürlerken aynı zamanda ait oldukları toplumun çocuk yetiştirme yöntemlerine bağlı olarak yetişirler. Bu yöntemler zamanla toplumların içerisinde nesilden nesile aktarılarak o topluma özgü olan bir çocuk yetiştirme biçimi haline gelir. Bu geleneksel eğitime literatürde etnopedagoji denilmektedir.

Etnopedagoji, eğitimle ilgili bir kavram olarak kültürler arası farklılıkları, yerel gelenekleri ve toplulukların eğitime dair anlayışlarını içeren bir disiplindir. Volkov’a göre ise; “Etnopedagoji, etnik grupların ampirik bilgilerinin çocukların eğitimi ve yetiştirilmesi; bir halkın, bir etnik grubun veya kavmin, boyun, bir ailenin geçmişten beri var olan değerlerin manevi-etik, estetik görünümü; görgünün kontrolü ve değerlendirmesi, etnik grubun içerisindeki görgü motifleri, etnik gruplar arasındaki değerlendirme ve kontrolü ve tabiata karşı tutumlarıyla ilgilenen bir bilim dalıdır.” (Aliyeva Çınar, 2022). Bu alan farklı etnik grupların eğitim anlayışları ve pratiklerini anlamayı, yerel bilgiyi ve değerleri eğitimin içine entegre etmeyi ve kültürel bağlamdaki eğitim uygulamalarını incelemeyi amaçlar.

İnsanlar doğum ile ölüm arasında yeni bilgiler kazanıp yeteneklerini ve becerilerini geliştirdikleri; ait oldukları toplumun sosyal ve kültürel değerlerini öğrenip benimsedikleri bir eğitim sürecinden geçerler. Bu yüzden eğitim, bir insanın belirli bir hedefe ulaşmasını sağlayan en önemli kavramdır (Petrova ve Aliyeva Çınar,2024). Bir toplumun eğitim sistemi ise yalnızca modern bakış açılarıyla (formal) değil aynı zamanda o toplumun geleneksel eğitimiyle (informal) de şekillenir. Formal eğitim okullarda, kurumlarda (örneğin: askerlik eğitimi, meslek edindirme kursları v.b) ve devlet tarafından plan program ve bir strateji doğrultusunda olurken informal eğitim aile içinde başlayan ve zaman içerisinde aile bireylerinden, çevresel faktörlerden etkilenerek şekillenen özünde taklit ve gözlemin olduğu bir yöntemdir. Bu yöntemde kullanılan etnopedagojik araçlar ise Çınar’ın “Etnopedagoji: Atabek Yurdu” kitabında şöyle tanımlanmaktadır. Etnopedagojinin araçları halk edebiyatı ve folklordur. Bunu ayrıntıyla yazmak gerekirse; masallar, atasözleri, özlü sözler, deyimler, kıssalar, fıkralar, latifeler, halk şiirleri, halk hikâyeler, efsaneler, mitolojik rivayetler, türkü ve ninniler, müzik nağmeleri, desen ve motifler, bilmeceler, sınamalar, hırslandırmalar, şaşırtmacalar, şoşartmalar, şaka ve yarenlikler, maniler, dua ve beddualar, din kültürü (dinî gelenek ve dinle ilişkilendirilen adetler), beden dili ve işaretler, çocuk oyunları ve çocuk büyürken çevreden edindikleri görüş, görünüş ve hatıralar gibi çok geniş bir malzemedir (Çınar, 2023).” Bu yönteme, bireyin akranları ile birlikte vakit geçirirken yardımlaşmayı, dayanışmayı, iş birliğini, kurallara uymayı ve ait olduğu grubun değerlerini benimsemesi örnek verilebilir.

Bu kapsamda; 1976 yılında Forrest Carter tarafından yazılan, 1997 yılında filme uyarlanan, yazarın çocukluğunun geçtiği ABD’de 1930’lu yıllarda olanları kaleme aldığı otobiyografik bir eser olan “Küçük Ağaç’ın Eğitimi” adlı kitap incelendiğinde etnopedagojik unsurların fazlaca olduğu görülmektedir. Kitapta Amerikalı yerli bir çocuğun eğitimine ve büyüme sürecine dair geleneksel bir bakış açısı ortaya konulmuş özellikle kitabın ana karakteri olan Küçük Ağaç’ın büyüme süreci, büyükannesi ile büyükbabasından aldığı eğitim aracılığıyla okurlara aktarılmıştır. Kitap aynı zamanda, yerli Amerikalıların geleneksel eğitim anlayışlarını ve toplumsal değerlerini yansıtan birçok öğe de içermektedir.

 Yaşayış (Gidişat)
Büyükbaba torunu Küçük Ağaç ile ormanda Hindi avı sırasında tuzak kurup beklemeye geçtiklerinde doğayı gözlemlerken bir şahinin bıldırcını avlaması üzerine Küçük Ağaç’ın üzülmesinden dolayı Büyükbaba’nın: “Üzülme, Küçük Ağaç! Gidişat böyle. Tal-con yavaş olanı yakaladı. Böylece yavaş olan, gene yavaş olan çocuklar yetiştiremeyecek. Bıldırcın yumurtalarını en az bin fare yer. Hem hızlı hem de yavaş bıldırcın yumurtalarını… Yani Tal-con, Gidişat sayesinde yaşar. Bıldırcına yardım eder.”  Yumuşak bir şekilde, “Gidişat böyle” dedi. “Yalnızca gereksinim duyduklarını al. Geyik alıyorsan, en iyisini alma. En küçük ve en yavaş olanını seç, o zaman geyik daha güçlü olur ve her zaman sana et verir. Pa-koh(panter) bunu bilir. Sen de bilmelisin!” Güldü; “Yalnızca Ti-bi, yani arı, kullanabileceğinden daha fazlasını depolar… Bu yüzden ayı tarafından soyulur. Rakun ve Çerokiler tarafından da… Paylarından fazlasını depolayan ve kendilerini besleyen insanlar içinde bu böyledir. Ellerindekini kaptırırlar. Bu konuda savaşlar olur… Uzun konuşmalar yaparak paylarından fazlasını ellerinde tutmaya çalışırlar. Bir bayrağın onlara bunu yapma hakkını verdiğini söylerler… Erkekler, sözler ve bıçaklar yüzünden ölürler ama Gidişat’ın kurallarını değiştiremezler.” (Carter, 1976 s.16-17) şeklindeki ifadeleriyle Küçük Ağaç’a öğretmek istediği Gidişat’ın Çerokiler tarafından nasıl uygulandığını ve benimsendiğini belirtmiştir. Nitekim tuzağın başına geri döndükleri zaman tuzakta bulunan hindileri çıkarmışlardır. Ancak beş tane olan hindilerden büyükbaba üç taneye ihtiyaçları olduğunu belirttiği için bunları almışlar diğer ikisini serbest bırakmışlardır. Böylece doğaya ses verilirse, doğanın kendi seyri içerisinde insanın ihtiyaçlarını karşılarken doğaya zarar vermeden bunun sağlaması halinde doğanın her zaman ona karşı cömert olacağı vurgulanmıştır.

Değerler Eğitimi
Hindi avı sırasında Küçük Ağaç’ın büyükbabasına hindilerin neden tuzaktan kurtulma yolları varken bunu denemediklerini sorması üzerine Büyükbaba: “Yaşlı Tel-qui bazı insanlara benzer. Her şeyi bildiğinden, çevresinde ne olduğunu görmek için asla bakınmaz. Başı bir şey öğrenemeyecek kadar yüksektedir” demiştir. Bunun üzerine Küçük Ağaç hindilerin kendileri ile alay eden otobüs sürücüsüne benzediklerini ifade eder büyükbaba buna şaşırarak “Otobüs sürücüsü gibi. Hindi gibi sesler çıkarıyordu, bunu bir düşün. Ama bu onun için taşınacak bir yük, Küçük Ağaç. Bizim kafamızı yoracak hiçbir yük yok” (Carter, 1976 s.18) ifadesini kullanır. Bu ifade ile insanları aşağılayıcı davranışlarda bulunmanın insana bir yük getireceği ancak saygılı olunduğunda bunun insanda bir yük olmayacağı vurgulanmıştır. Bununla ilgili olarak Büyükbaba, yerlilerin, “barışçı” olduklarını, silahları olmadığını anlatmak için avuç içi gösterdiklerini, beyaz adamın ise bunu el sıkışmak için kol yeninden elini uzatarak tokalaşma şeklinde yaptığını Küçük Ağaç’a mallarını dükkâna teslim ederlerken anlatmıştır. Böylece farklı kültürel değerlere saygı duymanın da öğretisi işlenmiştir.

Kilise’de yardım toplanırken bir keresinde büyükbabanın bir adam için iskemle yapması ve adama bunu verirken nasıl yapıldığını göstermesi üzerine; “Büyükbaba dedi ki verdiğin bir şeyi nasıl yaptığını ona anlatmak, yalnızca “bir şey” vermekten daha iyiymiş. Dedi ki, “Bir adama kendi başına yapmasını öğretirsen, o zaman adam iyi olur. Oysa yalnızca bir şey verip hiçbir şey öğretmezsen, o zaman adama geri kalan yaşamı boyunca, sürekli veriyor olursun, çünkü sana bağımlı olursa, o zaman onun kişiliğini alır ve çalarsın.” (Carter,1976 s.193) şeklindeki ifade ile Küçük Ağaç’a sürekli vermeyi seven insanların kibirli olduğu ve kişinin kendisine bağımlı olmasının hoşuna gittiği anlatılmıştır. Aslında yapılması gerekenin bunun tersi olduğu ve kişiliklere saygı duyulması gerektiği vurgulanmıştır.

Kilisede Küçük Ağaç’a Söğüt John tarafından bıçak hediye edilme şekli ile ilgili olarak Büyükannenin çocuğa bunu Söğüt John’un sandalyeye koyduğu ve yerlilerin hediye verme usulünün bu olduğu anlatılmıştır. Yerlilerin bir neden ya da niyetleri olmadığı sürece hediye sunmadıkları, bulması için onu bıraktıkları ve kişilerin layık olana kadar onu alamayacakları ve hediyeyi aldıktan sonra da layık oldukları için teşekkür etmek ya da gösteri yapmanın Çeroki kültüründe anlamsız olduğu çocuğa öğretilmiştir.

Dükkâna malları teslime gittikleri sırada Küçük Ağaç civar çiftliklerde çalışan ve miskinler (fakir çiftlik işleri yapan mevsimlik işçiler) olarak bilinen birisinin de kendi yaşlarında bir kız ile dolaştığını görür. Dükkâna gelip gittikleri sıralarda kız ile sohbet eder şekerini paylaşır. Bu durumdan büyükannesine bahsedince büyükanne kız için hediye mokasen yapmıştır. Küçük Ağaç bunu bir sonraki görüştüğünde kıza verir kız çok sevinir. Ancak kızın babası hediyeyi görünce yol kenarından aldığı hurma çalısı ile kızı döver. Ve mokasenleri büyükbaba ile Küçük Ağaç’ın önüne atar “Biz sadaka almayız… Kimseden ve özellikle kafir barbarlardan!” der (Carter,1976 s.122). Bunun üzerine Küçük Ağaç üzülür. Evlerine geri dönerken büyükbaba Küçük Ağaç’a yanlış bir şey yapmadığını söyler. Kızın babasının büyük gurur sahibi olduğunu ve güzel şeyleri sevmesinler, istemesinler ve alışmasınlar diye onları bunu anlayana kadar dövdüğünü ifade etmiştir. Böylece çocukları babalarından bir şey istemez hale gelirmiş. Bu şekilde bir iyilik yaparak acı bir deneyime sahip olan Küçük Ağaç hem dini ayrımcılığa şahit olmuş hem de farklı topluluklardaki çocuk terbiyesine şahit olmuştur.

Büyükanne ve büyükbabanın evine misafir olarak gelen Bay Şarap, torunu için yaptırmış olduğu paltonun aslında torununa küçük geldiğini çünkü bunu yaptırırken yanlışlıkla torununun çocuk haline göre yaptırdığını söylemiştir. Küçük Ağaç’a ihtiyaç fazlası olan bu paltoyu vermek istemiştir. Çünkü Bay Şarap’a göre: “Başka birinin kullanabileceği bir eşyayı fırlatıp atmak günahmış.” (Carter,1976 s.204) Bu nedenle paltoyu Küçük Ağaç’a veriyor ve çocuk buna çok seviniyor. Sonrasında teşekkür etmek istiyor ve gece yatarlarken buna karar verip Bay Şarap’ın yanına gidiyor. Ancak Bay Şarap o sırada mum ışığında dua ediyor ve çocuk bu yüzden Büyükannesinin bir insan dua ederken rahatsız edilmez telkinini hatırlıyor ve sessizce bekliyor. Sonrasında Bay Şarap onu fark ediyor. Çocuk lamba olduğu halde neden mum ışığında dua ettiğini soruyor. Bay Şarap’ta büyük suların ötesinde olan akrabaları ile bu şekilde bir araya geldiğini, yalnız kaldığı zamanlarda bir mum yaktığını ve onların da mum yaktığını böylece düşüncelerinin bir araya geldiğini ve sonunda beraber olduklarını anlatmış.  Böylece Küçük Ağaç’ın dini görevlerin yerine getirilmesi sırasında uyması gereken saygı kurallarını almış olduğunu, iyiliğin değerini anladığını ve yerli kültüründe uzakta olanların yakında hissedilmesine yol açtığı düşünülen bir Çeroki inanışının çocuğa aktarıldığı görülmektedir.

Büyükbaba’nın “Bir erkek sabahları kendi kendine kalkar.” (Carter, 1976 s.13) diyerek Küçük Ağaç’a onu patikaya götürmek için uyandırmayacağını söylemesi ancak bunun üzerine ertesi sabah çocuk uyansın diye daha fazla gürültü yapması ve yüksek sesli konuşması ve çocuğun bundan ötürü uyanması ve hazırlanması Küçük Ağaç’a büyükbaba tarafından öğretilen ilk ders olmuştur. Burada çocuğa sorumluluk duygusu yüklenmeye çalışılmıştır.

Köpekler ile Tilki’nin oyununu Küçük Ağaç’a gösteren büyükbaba Tilki’nin yakalanacakmışçasına köpeklerin kendisine yaklaşmasına izin vermesinin köpekleri heyecanlandırdığını bu sebeple köpeklerin duygularının duyularının önüne geçtiğini ve aslında tilkinin tuzağına düştüklerini ve onu yakalayamadıklarını anlatmış. İnsanoğlunun da aynı şekilde duygularını duyularının önüne koyarak bazı durumlarda aptallaştırdığını torunu Küçük Ağaç’a aktarmıştır.

Yerleşim yerinden evlerine dönerken Büyükbaba ve Küçük Ağaç’a araba ile seyahat edenlerin yol sormaları üzerine büyükbaba şapkasını çıkarıyor ve dikkatli bir şekilde bayanı dinlemeye geçiyor. Bu sırada Küçük Ağaç büyükbabanın biriyle konuşurken saygılı olması ve söylenilenlere dikkat etmesi gerektiğini söylediğini hatırlıyor. Ve sohbetin devamında büyükbaba ile yol soran kadının anlaşamamasından dolayı kadının sinirlenmesi ve Büyükbaba ile Küçük Ağaç’a “Siz nesiniz, bir çift yabancı mı?” (Carter, 1976 s.47) söyleminde bulunması ve büyükbabanın “Sanırım!” (Carter, 1976 s.48) demesi üzerine akşam yemeğinde Küçük Ağaç büyükannesine “Yabancı nedir?” (Carter, 1976 s.50) diye soruyor. Büyükanne ise “Yabancılar, doğmadıkları bir yere giden insanlardır.” (Carter, 1976 s.51) diye yanıt veriyor. Ancak çocuğun kadının yabancı mısınız dedikten sonra büyükbabanın sanırım dediğini söylemesi üzerine Büyükbaba “Sanırım yolun bu tarafında doğmadık, bu da bizi onlara yabancı yaptı. Her neyse, bu onsuz yapamayacağımız babası suçlu sözcüklerden biri (Büyükbaba, Büyükanne’nin yanında “Allah’ın belası” yerine “Babası suçlu derdi.)” (Carter, 1976 s.51) şeklinde ifadesi ile ayrımcılığın olduğunu çocuğa aktarıyor. Burada büyükannenin vermiş olduğu cevap aslında biraz daha yumuşatılmış ve sözlük anlamı taşıyan bir cümle olarak karşımıza çıkıyor. Küçük Ağaç’a ayrımcılığın önemsiz olduğu vurgusu yapılıyor.

“Bir keresinde bütün bir öğleden sonrayı misk böcekleri toplamakla geçirdim. Yakalaması zor olduğundan cebimde yalnızca birkaç böcek vardı. Tatlı kokuları sevdiğini bildiğim için onları Büyükanne’ye götürdüm. “Boğadan” suyundan yaptığı sabunun üstüne hanımeli koyardı her zaman. Büyükanne misk böceklerine benden çok sevindi. Bu kadar tatlı kokan bir şeyi daha önce koklamadığım ve misk böceklerini nasıl olup da bilmediğine üzüldüğünü söyledi. Akşam yemeğinde Büyükbaba’ya benden önce anlattı ve şimdiye kadar kokladığı en taze şey olduğunu söyledi. Büyükbaba şaşkınlıktan aptallaştı. Ona da koklattım. Büyükbaba, böyle bir kokudan habersiz yetmiş yıl yaşadığını söyledi. Büyükanne doğru yaptığımı söyledi çünkü iyi bir şeyle karşılaştığın zaman, yapman gereken ilk şey bulabildiğin insanla onu paylaşmaktır; bu şekilde iyilik öyle bir yayılır ki nereye gittiğini bilemezsiniz. Ki bu da doğrudur.” (Carter, 1976 s.73-74) ifadeleri ile iyiliğin paylaşılması ve paylaşıldıkça iyiliğin çoğaldığı Küçük Ağaç’a öğretilmeye çalışılmıştır.

Yine büyükanne Küçük Ağaç’ın bu davranışından sonra “Büyükanne herkesin iki aklı olduğunu söyledi. Akıllardan biri bedenin yaşaması için gerekli olan şeylerle ilgiliydi. Beden için nasıl barınak, yiyecek ve benzeri şeyler bulabileceğini düşünmek için bu aklı kullanmak gerekirdi. Eşleşmek ve çocuk sahibi olmak için de bu aklı kullanmak gerektiğini söyledi. Bu aklı taşıyabildiğimiz kadar taşımamız gerektiğini söyledi. Ama bu tür şeylerle hiç mi hiç ilgisi olmayan başka bir aklımız daha varmış. Dedi ki bu ruh aklıymış. Büyükanne, beden aklını açgözlü ya da hırslı olmak için kullanır, onunla her zaman insanları kandırır ve onlardan nasıl maddi çıkar sağlayacağını düşünürsem ruh aklını bir cevizden daha büyük olmayan bir boyuta düşüreceğimi söyledi. Büyükanne dedi ki bedenin öldüğü zaman, beden aklı da onunla birlikte ölürmüş. Bütün yaşamını bu şekilde geçirirsen başka her şey öldüğü zaman ruh aklı yaşadığından, bir ceviz büyüklüğüne düşürülmüş akılla kalırmışım. Sonra da “Yeniden doğduğun zaman -doğmak zorunda olduğun için- o zaman aslında hiçbir şeyi anlamayan bir ceviz akılla doğarsın,” dedi. Sonra, “Beden aklı her şeyi ele geçirirse, bir fındık büyüklüğüne küçülebilir ve ortadan kaybolabilir. Böyle bir durumda ruhunu tümüyle kaybedersin. Böylece ölü insan olursun,” dedi. Büyükanne, ölü insanı kolayca tanıyabileceğini söyledi. “Ölü insanlar.” dedi, “Bir kadına baktığın zaman pislikten başka bir şey görmezsin. Onlar öteki insanlara baktığı zaman kötüden başka bir şey görmezler. Ağaca baktıkları zaman kereste ve çıkardan başka bir şey görmezler; hiçbir zaman güzellik görmezler. İşte onlar yürüyen ölü insanlardır.” Büyükanne dedi ki: “Ruh aklı bütün diğer kaslar gibidir. Kullandığın zaman büyür ve güçlenir. Böyle olabilmesinin tek yolunun onu anlamak için kullanmak gerekir. Ama beden aklınla açgözlü ve benzeri olmaktan kurtulana kadar ona kapıyı açamazsın. Açtığın zaman anlayış gelişmeye başlar ve ne kadar anlamaya çalışırsan, ruh aklı o kadar büyür.”” (Carter, 1976 s.77-78) diye torununa iyi insan kötü insan kavramını ve insanın nefsi ile ilgili güzel bir anlatıda bulunmuştur. Daha sonra Küçük Ağaç yetiştirme yurdundayken oradaki görevli onu sopa ile döverken bunları hatırlamış ve “beden aklı, yalnızca beden acısını hisseder ruh aklı, yalnızca ruh acısını hisseder” (Carter, 1976 s.235) diyerek beden aklını uykuya almış. Dayak sırasında hiç tepki göstermemiştir. Olduğundan daha fazla olgun davranarak yaşadığı acıyı bir nebze olsun hafifletmeyi başarmıştır. Yaşadığı bu olay nedeniyle de artık evine dönme düşüncesi belirmiştir. Çünkü acı bir tecrübe ile kendi kültürlerine göre yalnızca insan aklına sahip olanların yaptıklarına küçük yaşta maruz kalmıştır.

Geçmişini Bilmek-Gözyaşı Yolu-Evlilik Çubuğu
Büyükanne ile Büyükbabanın Küçük Ağaç’ ın geçmişi bilmesini istemeleri ve “Geçmişi bilmezsen bir geleceğin olmaz çünkü. Halkının bir zamanlar nerede olduğunu bilmezsen, nereye gittiğini de bilemezsin.” diyerek geçmişlerini anlatmışlardır. Yine bu anlatı sırasında Çerokilerin beyaz adam geldikten sonra hükümet kurduklarını ve hükümete ait askerleri olduğunu yerliler ile bir anlaşma yaparak yerlilerin elindeki verimli toprakları hile yolu ile aldıklarını ve yerlileri sürgün ettiklerine vurgu yapılmıştır. Sürgün sırasında onurlu bir davranış gösteren Çerokiler ölülerinin gömülmesine izin vermeyen hükümet askerleri nedeniyle ölülerini sırtlarında taşımış yolda bırakmamış ve bu yola Gözyaşı yolu adını vermişlerdir. Gözyaşı yolu olmasının sebebi Çerokilerin ağlaması değil romantik olması ve yoldan geçenlerin hüznünü anlatıyor olmasıdır. Sürgün sırasında yaşanan bunun gibi dramatik olaylar, hayatta kalma mücadeleleri ve bir toplumun zorla göçünde yaşanılanlar çocuğa aktarılmıştır.  Böylece Küçük Ağaç’ın ait olduğu topluma aidiyeti arttırılmış, geçmişe ait bir şuurunun oluşmasına katkı sağlanmıştır. Yine bu anlatım sırasında Büyükbabanın babası ile büyükbabanın annesinin ailelerinin bu göç sırasında tanıştığı anlatılmış. Ve onların evliliklerine ait olan her zaman başları üzerinde taşıdıkları, üzerinde isimlerinin kazındığı ve onları bir arada tuttuğuna inandıkları Evlilik Çubuğunu Küçük Ağaç’a göstermişlerdir. Evlilik çubuğu ceviz ağacından boğum boğum yapılmış bir çubuktur. Ve Çeroki inancına göre üzgün olduklarında, mutlu olduklarında ve üstesinden geldikleri bir tartışma yaşadıkları zaman üzerine çizik attıklarından bahsetmişlerdir. Böylece çocuğa kendi geleneklerine göre evliliğin kutsallığının ve akdin varlığını gösteren bir materyalinin bu çubuk olduğu öğretilmiştir.

Geleneksel Tarım Öğretileri
“Beyaz çiftçiler bahçelerindeki yemişleri yaz sonu toplardı ama yerli, ilkbaharın başında, ilk yeşiller büyümeye başladığı zaman toplardı. Yaz ve güz boyunca da meşe palamuduyla kabuklu yemiş toplardı. Büyükbaba dedi ki ağaçları yok etmek yerine onlarla birlikte yaşarsan ağaçlar seni beslermiş” (Carter, 1976 s.130).

“Salata çilekleri zehirliydi ve seni geçen senenin mısırından daha fazla öldürürdü. Kuşların yemediğini gördüğün bütün çilekleri sen de yemesen iyi edersin” (Carter, 1976 s.130).

“Ekim yapmak yoğun bir uğraştı ve bol zaman gerekirdi. Ekime ne zaman başlayacağımıza Büyükbaba karar verirdi. Parmağını toprağın üzerinde gezdirir ve sıcaklığını hissederdi. Sonra başını sallardı. Bu da ekime başlamayacağımız anlamına gelirdi. Ekime başlayınca dikkatli olmak gerekir. Ekim yapılmayacak zamanlar vardır çünkü. Turp ya da patates gibi yerin altında yetişen şeylerin karanlıkta, ay yokken ekilmesi gerektiğini yoksa turplarla patatesin kalemden daha büyük olmayacağını hatırlayarak işe başlamalı… Mısır, bezelye, şeftali gibi yerin üstünde büyüyen şeyler ay ışığında ekilmelidir. Yoksa hiç ürün alamazsın onlardan. Bunların yanında başka şeyler de vardır. Birçok insan takvimdeki işaretlere uyar. Örneğin işaret en iyi bezelye yetiştirecek zamanı gösteriyorsa, bezelye ekersin. Böyle zamanlarda ekmezsen, birçok tomurcuğun olur ama bezelyen olmaz. Her şey için bir işaret vardır. Ama Büyükbaba’ nın takvime gereksinimi yoktu. Yıldızlara göre hareket ederdi. Bahar akşamında sundurmada otururduk ve Büyükbaba yıldızları incelerdi. Dağın kenarında nasıl oluştuklarını, sıraya dizildiklerini seyrederdi. “Yıldızlar tam bezelye havasında.” derdi. “Doğu rüzgârı esmezse yarın bezelye ekeceğiz.” Yıldızlar doğru olsa bile, doğu rüzgârı esiyorsa, Büyükbaba bezelye ekmezdi. Böyle havalarda bezelyelerin yetişmeyeceğini söylerdi” (Carter, 1976 s.171-172).

“Birçok başka şey de ektik: Bezelye, bamya, tater, turp ve fasulye. Fasulyeleri tarlanın kenarına, ormana yakın yere diktik. Bu, sonbaharda geyiği cezbederdi. Geyikler fasulyeye deli olur. Fasulye tarlasına yirmi mil uzakta bile olsa gelirdi. Böylece kışın yemek için kolay bir geyik elde ederdik. Karpuz da ektik. Bir karpuza vurma testi yaparken ne yaptığını bilmen ve bundan bir anlam çıkarman gerekir. Vurursan ve karpuz “tink” sesi çıkarıyorsa tam yeşildir. “Tenk” sesi çıkarıyorsa yeşildir ama olgunlaşmaktadır. “Tank” sesi çıkarıyorsa, o zaman olgun bir karpuzun vardır. Büyükbaba’nın her şey için geçerli olduğunu söylediği gibi yarı yarıya şansın vardır. Bir ayakotu sapını karpuzun üzerine çapraz koyarsan ve sap orada durursa, karpuz yeşildir. Ama ayakotu sapı çaprazdan uzunluğuna dönerse, o zaman olgun bir karpuzun olur.” (Carter, 1976 s.173-175) şeklindeki ifadeler ile eserde Çeroki kültürüne özgü tarımsal öğretilerin neler olduğu ve ne şekilde sonraki nesile aktarıldığı görülmektedir.

Dini Öğretiler
Kilisedeki pazar ayinlerine düzenli olarak katılmaları (ayine katılırken herkesin giyimine özen göstermesi) kilise için yardım bağış toplanması ve kilisede günah çıkartma ritiüeli ile noelde yetimhaneye hediye vermek için gelen insanların olması, noel baba kostümü giyen bir adamın hediyeleri vermesi ve noelin önemli olduğunun çocuklara benimsetilmesi, ölen kişilerin hayvanlar tarafından zarar görmemesi için derin bir çukura ve ölen kişi için özel olan bir yere gömülmesi, dua eden kişilerin rahatsız edilmemesi eserdeki dini öğretiler olarak sayılabilir.

Sonuç
Otobiyografik bir eser olan Küçük Ağaç’ ın Eğitimi yazarın 1930’lu yıllarda yaşadığı olayları temel almaktadır. Bu yıllar içerisinde Çerokilerin (Amerikan yerlilerinin) yaşantısına dair izlerin bolca yer aldığı eserde Çerokilerin yaşadığı zorluklar, dini değerleri, geleneksel yaşantıları, geçmişleri ve sosyal hayatları ile Çerokilerin yaşam felsefesi yazar tarafından sade bir dil kullanılarak okurlara aktarılmıştır. Eserde anlatıcı bir çocuk olarak karşımıza çıkmaktadır. Yaşanan olaylar hep onun gözünden anlatılmıştır. Olaylar karşısında sürekli olarak büyükanne ve büyükbabasının ona öğüt niteliğinde tavsiyeleri olduğu ve genellikle onların bakış açısıyla yaşadıklarını yorumladığı görülmektedir. Bunlarda bize etnopedagojiyi işaret etmektedir. Eser bu yönden incelendiğinde içerisinde yer alan şiir ve şarkılarda bir öğretinin olduğu, büyükanne ve büyükbabanın öğütlerinin ve yaptıklarının ders niteliğinde olduğu ve değerler eğitiminin (doğaya, bireylere, inançlara, geçmişe saygı duyulması v.b) çocuğa aktarılmaya çalışıldığı görülmektedir. Bu nedenle yazarın Çerokilerin etnopedagojik unsurlarını ve evrensel değerlerini okurlara anlatmak istediği görülmüştür.

Kaynakça
Carter, F. (2014). Küçük Ağaç’ın Eğitimi.  Dokuzuncu baskı. Say Yayınları.

Çınar, İ. (2023). Etnopedagoji: Atabek Yurdu. Beşinci baskı. Pegem Akademi Yayınları.
Çınar, M. A. (2022). Ahıska Türklerinde Etnopedagoji Bağlamında Atasözleri. Uluslararası Etnopedagoji Dergisi, 2(1), 1-17. https://doi.org/10.5281/zenodo.7545244
Petrova, T. N. & Çınar, M. A. (2024). Çuvaş-Türk Tarihi ve Pedagojik Bağlamında Çocuk ve Gençlerin Eğitim-Öğretimi. Uluslararası Etnopedagoji Dergisi, 4(1), 20-30. https://doi.org/10.5281/zenodo.12598509

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir