Bu yazıda 1996 yılında 82 yaşında kaybettiğimiz büyükannemi anlatacağım. İlk torunu olarak bana “büyükanne” diye tanıttıkları ve ikinci bir büyükanne de olmadığı için “anneanne” diye hiç seslenmedim. Kardeşlerim de doğal olarak beni izlediler. Bir de kendisine “dede” denilmesini istemeyen ama hep bastonla yürüdüğünü gördüğüm, babamın babası olan büyükbabam vardı. Çok küçükken dul olan bu iki büyüğümü hayalimde birbiriyle evlendirirdim.
Büyükannem, kendisi bir buçuk yaşındayken seferberlikte askere alınan babasının bir daha ne ölü ne diri haberi gelmediğini, iki ağabey ve iki ablasıyla yetim kaldıklarını söylerdi. İlçe merkezinde sahibi oldukları taşınmazları ile ailenin geçimi sağlanmış olsa da kuşkusuz babasız büyümenin güçlüklerini en çok kendisi yaşamıştı.
Tam da bu nedenle, önünde ablaları varken kendisini istemeye gelenler karşısında yeterince direnemedi. Herhalde, “yalı gibi” (Ne demekse?) diye övünerek betimlediği sarı saçlarıyla ablalarından daha fazla dikkat çekiyordu. Israrla evin en küçük kızını istemişler, o da annesinin kararına itiraz edemeyerek evlerine 5 km mesafede olan Gümüş nahiyesine gelin gitmeyi kabul etmişti. Bunu yaparak, çocuklarına hem anne hem baba olmaya çalışan annesini hiç olmazsa kendi yükünden kurtarmış olacaktı. Hasta olduğu konuşulan, ufak tefek “maraz” bir genç olan ve rüyasında aynısını gördüğünü söylediği Bekir’le 15 yaşını süren Fatıma böylece evlendi.
Çok sağlıklı olmayan Bekir ile evliliğinden ancak ikinci çocuğu yaşayabildi. Ancak tıpkı kendisi gibi, çocuk henüz bir buçuk yaşındayken kocasını kaybetti. Böylece Fatıma gelin, daha gençliğinin baharında kayınpeder, kayınvalide ve üç kayınbiraderle birlikte yaşadıkları evde dul kaldı. Hasta yatağında ölümünü bekleyen Bekir, babasına çocuğunu kucağına vererek Fatıma’yı annesinin evine yollamamasını, kardeşlerinden birisiyle evlendirmesini vasiyet etti. Geride kalan üç kardeşin birisi çok küçüktü, o elendi. Bir diğeri çok huysuzdu, ona da layık görülmedi. Yaşça üçüncü sırada olan Mustafa, bu vasiyet için en uygun adaydı. Mustafa, bu konu kendisine açıldığında ağabeyinin yatağına giremeyeceğini söyledi. Babaları, bunun üzerine dul gelinini nüfusuna kaydettirip evlat edinebileceğini düşündü. Çünkü küçük yerde genç bir dul kadının kayınpederinin evinde başka türlü kalması uygun düşmezdi.
Yaşam bir süre olağan biçimde devam etti. Ancak nahiye merkezinde bulunan tek kahvede erkekler hep bir araya gelir, sohbet ederlerdi. Her şeyin konuşulduğu bu mekânda, bir gün eşini kaybeden erkeklere önerilen adaylar arasında “Bekir Hocaların evindeki genç dul” da yer aldı. Bunu duyan Mustafa eve geldiğinde babasına, “Kız kardeşimizi mi evlendireceğiz? Tamam, kabul ediyorum. Nikâhımızı kıyabilirsiniz.” diyerek kendisini zorunlu hissettiği kararını bildirdi. Büyükannem bu nikâhı, “Gündelik elbisemle ikinci defa dünya evine girdim.” sözüyle anlatırdı.
Mustafa, Bekir gibi sağlıksız görünmüyordu. Boylu poslu, yanağından kan damlayan bir yiğit kişiydi. Bu evliliğinden doğan ilk çocuğu annemdi. Mustafa, bir gün el kapısına gideceği, orada kötü davranırlarsa dayanamayacağı düşüncesiyle kız çocuk istemediği halde bebeğin kundağını kucağına alır almaz çok mutlu olmuştu. Ardından birer buçuk yıl arayla dört çocukları daha oldu. Böylece biri kız, beşi erkek altı çocuk sahibi olmuşlardı. Ancak Fatıma gelin, Mustafa’yı da o tarihlerde tedavi edilemeyen kalp romatizması nedeniyle erken yaşta kaybetti. Acısı yinelenen Fatıma’nın bu arada sütü kesildi ve en küçük çocuk da babasının ardından yaşama veda etti.
Fatıma’nın ikinci evliliği de böylece sona ermişti. Bu evliliğinden olan çocuklarının en büyüğü olan annem Zekiye daha yedi yaşındaydı ve birinci sınıfa gidiyordu. Öğretmeni onu ders bitmeden çağırdı ve hemen eve gitmesini söyledi. Artık tüm çocuklar yetim, Fatıma tekrar dul kalmıştı. Kayınpederi daha önce ölmüştü ama annesinin evine gidebilecek durumda da değildi. Kayınvalidesi ve kayınbiraderleriyle birlikte ortak bir avluya açılan üç ayrı evde yaşamaktaydılar. Kayınvalide geleneksel tavırlarıyla dul gelinine hiç de şefkatli davranmıyordu. Sıklıkla hastalıklarını bildiği halde onu iki oğlunun ölümüne yol açmakla suçluyor, yaptığı işleri sürekli eleştiriyordu. Oysaki, gelinlerin arasında kendisini sığıntı gibi hissettiği için en hamarat olan Fatıma’ydı. Her işe yakınmadan, sızlanmadan koşar ama sofra kurulmadan karnı aç bile olsa hiçbir şeye el sürmezdi. Bahçeleri, tarlaları ve evde baktıkları büyükbaş hayvanları vardı. Her iş en çok da kocasız olduğu için boynu bükük kalan Fatıma’nın omuzlarındaydı. Bu arada huysuz olan büyük kayınbirader de evlenmiş, geçimsizliği sonucunda geniş ailenin yaşamından kopmuş, böylece yetim yeğenlerinin sorumluluğundan da tamamen kurtulmuştu.
En küçük kayınbirader Hamdi ise, Fatıma o eve gelin gittiğinde daha çocuktu. Evliliğinin ilk aylarında kayınvalidesinden izin alıp çok özlediği annesi ve kardeşlerini görmeye gitmek istediğinde, Hamdi ayaklarına yapışıp onu da götürmesi için ısrar ederdi. Yürüyerek gideceği için onun dayanamayacağını söylese de ısrarından vazgeçiremez ve onu da yanına alırdı. Yüz metre gitmeden “Yenge yoruldum” diye ayaklarına kapanır ve kalan yolu kucağında Hamdi ile yürümek zorunda kalırdı. Annesinin komşuları o kadar yolu yalnız başına mı geldiğini sorduklarında “Hamdi Efendi” ile geldiğini söylemişti. Hamdi Efendi’nin nerede olduğunu sorunca da odada sessizce oturan küçük Hamdi’yi göstermişti. Komşular bu kez küçücük çocuğa neden “efendi” diye hitap ettiğini sormuşlar, “O böyle kalmayacak, giderek büyüyecek. Büyüyünce onu nasıl çağıracağım? Şimdiden alıştırıyorum kendimi.” yanıtını vermişti. Sonra Hamdi büyüdü, evlendi, ilki kız ikincisi erkek iki çocuk sahibi oldu ve dul yengesiyle yetim kalan beş yeğenini bağrına bastı. Kendi dört kişilik ailesinden daha kalabalık olan iki ağabeyinin yetimlerini kendi çocuklarından ayırmadı ve babasızlıklarını hissettirmemek için elinden geleni yaptı.
Evin erkeği artık Hamdi Efendi olmuştu. Annesi yedi çocuğun, eline baktığını söylediği en küçük oğluna kıyamaz, ona ayrıcalıklı davranmak isterdi ama Hamdi kendisine ayrı davranılmasını hiçbir zaman kabul etmedi. Fatıma bu sürede Hamdi Efendi’den hep iyilik gördü. Kayınvalidesinden ise hep çekinirdi. İnekleri Fatıma sağdığı halde çocukları için süt istemeye cesaret edemezdi. Bu nedenle zaman zaman çocuklarına bir miktar süt ayırır ve kaptaki sütün az görünmemesi için de biraz su katardı. Bu hilesini yıllar sonra gelinlerinden birine “Allah günahımı affetsin” duasıyla itiraf etmişti.
Fatıma kalabalık ailesinin çamaşırlarını yıkamaktan da sorumluydu. O zamanlar çamaşırda, avluda kurulan ocaklarda bakır kazanlarda ısıtılan su kullanılırdı. Özel olarak yapılmış çamaşır taşı üzerine konulan kirli çamaşırlar ahşap bir tokaç yardımıyla yıkanırdı. Beyaz çamaşırlar sıcak kazanlarda kaynatılır, adı bilinmese de mikroplarından arındırılmaya çalışılırdı. Fatıma ince bilekleriyle dağ gibi çamaşırı yıkar, kurutur, yine de kayınvalidesine beğendiremezdi. Kayınvalidesi “Yıkadığın şu çamaşırlara bak. Yanan odun ile harcanan sabuna yazık.” diye söylenirdi. Daha kolay temizlik sağlayacak türde hiçbir çamaşır deterjanı olmadan, yalnızca sabun ve odun külü kullanılarak yıkanan çamaşırlarda sürekli kusur aramaktaydı. Oysaki tek gelin iken sabah ezanında kalkıp çamaşır taşının başına geçtiğinde, eline iki tokaç alıp bir sağdan bir soldan vurduğunu söylerdi. Bunu neden yaptığını sorduğumuzda da “Komşular, gelin-kaynana birlikte yıkadığımızı sansınlar diye.” yanıtını vermişti. Neyse ki, bu müşkülpesent kayınvalide, ölmesine yakın Fatıma geline çok çektirdiğini itiraf etmiş ve “İyi de söyledim, kötü de konuştum, hiç karşılık vermedin. Allah seni yetiştirenlerden razı olsun, nur gölünde yatsınlar.” sözleriyle helalleşmişti.
Fatıma, okul yüzü görmemişti. Okuryazar olmamasına çok hayıflanırdı. Bu nedenle, çoğu aileler kızlarını okuldan kaçırır, okul yönetimleri de bu duruma göz yumarken, annemi ilkokuldan mahrum bırakmamıştı. “Aşk mektupları yazmayı mı öğrenecek?” diyerek kendi kızını okula göndermeyen bir komşusuna da “Benim kızım öyle şeyler bilmez. Ona güvenim var. Benim okuryazarlığım yok. Birisi elime aleyhime bir yazı verse, okuyamadığım için ne yazıldığını anlayamam. Alıp götürürüm belki de bana zarar verecek olan kişilere. Benim kızım doğruyu, yanlışı okuyup öğrenecek.” yanıtını vermişti. Annesinin okula göndermediği komşu kızının, âşık olup başkasına yazdırdığı mektupla evinden kaçtığını duyduklarında haklı çıktıkları anlaşılmıştı.
Okuryazar olmamasına karşın büyükannem para hesabını da iyi bilirdi. Bahçesindeki ceviz ağaçları yıllarca hem çocuklarının ve kendisinin gereksinimini karşılamış hem de ürün satışından para kazandırmıştı. Belki de bu nedenle özgüveni yüksekti. Ailemizdeki öğretmenler olarak bir arada iken bir eksiğimizi, yanlışımızı gördüğünde “Sizin öğretmen olduğunuz yerde okutsalardı ben müderris olurdum.” diye övünürdü. Okutulmamıştı ama çarıklı erkânıharp sayılırdı. Kavga, gürültü, şamatadan hiç hoşlanmazdı. Kardeşler olarak birbirimizle yaptığımız ağız dalaşına tanık olduğunda, “Kesin sen-ben kavgasını! Böyle giderseniz yarın evlendiğinizde kız iseniz kocanızla, erkek iseniz karınızla dırdır edeceksiniz.” derdi. Benim “Büyükanne üzülme. Kolayı var artık. Eşlerimizle anlaşamazsak boşanırız.” sözüme ise çok kızar ve “Boşanmak ne demekmiş? İçiniz, dışınız boşansın. Yok öyle işin kolayına kaçmak. Sabreden derviş muradına ermiş.” sözlerini kulağımıza küpe yapmak isterdi. Yaşarken çocuklarında bir boşanma olayına tanık olmadı. Ailemizdeki ilk boşanma, büyükannemin kaybından çeyrek asır sonra gerçekleşti. Yaşam dersleri, çocuk ve torunları üzerinde etkili olmuştu ama onun nasihatlerinden yoksun kalan sonraki kuşaklar daha fazla özgürlüğü yeğleyeceklerdi.
Büyükannem biz torunlarına hep çalışkanlık örneği oldu. Öğretmen olan iki oğlu ile köylere gitti. Orada köylülerin gereksinimleri olduğunu görünce çizimini oğluna yaptırdığı yorganlar dikmeyi denedi. Bu becerisini giderek geliştirdi ve diktiği yorganları sevdiklerine armağan etti. En küçük oğullarının eşleri de çalıştığı için çocuklarına bakmak amacıyla nerede yaşıyorlarsa oraya gitti. Yazları bağ, bahçe ve tarlasıyla ilgilenmek için hep birlikte memlekete döndüler. İkisi erkek, ikisi kız dört torun büyüttü; hatta kısa bir süre torununun çocuğuna bile baktı.
Çok hareket edemediği yaşlılık dönemlerinde kızı ve damadıyla birlikte Ankara’da yaşadı. Bu dönemde de hiç boş durmadı. Bir başka torun bebek sahibi olmuştu ve evde ona bakılıyordu. Artık kendi zamanında hiç görmediği tek kullanımlık bebek bezleri vardı. Bezler albenili kalın plastik paketler içindeydi. Paketler büyükannemin birden ilgisini çekmiş, çünkü kızı okula başlarken ona mısır kabuğundan okul çantası ördüğünü anımsamıştı. Kendisine zevkle yapabileceği bir iş daha bulduğu sevinciyle, paketleri şeritler halinde kesip evdeki kumaş parçalarıyla birleştirerek gerek aile bireyleri gerekse dostlarına seleler, sepetler ördü. Eline geçen mısır kabuklarını da değerlendirmeye çalıştı. “Ben ölünce atmayın sakın!” diye tembih ettiği el emeği, göz nuru ürünlerini hâlâ özenle saklıyoruz.
Kışları Ankara’da bastonla dolaşırken yazları Gümüş’te dinçleşir, her gün evinin karşısındaki bahçeye gider, ağaçlarda hangi meyve varsa toplayıp yolda gördüklerine “geçmişlerinin canı için” ikram ederdi. Ne yazık ki, son gidişinde en sevdiği bahçesinde ağaçların büyük bir kısmının kesilmiş olduğunu gördü. Bahçeyi ortaklığa verdiği kişi yanlış anlama bahanesiyle ağaçları izinsiz kesmişti. Büyükannem bu olayın şokunu atlatamadı. Kendi elleriyle diktiği, çocukları gibi benimsediği ağaçların bir anda yok olduğunu görmek, dayanılır gibi değildi. Seksen yaşına kadar önüne konulan her şeyi yiyebilen büyükanneme bu olaydan sonra mide kanseri tanısı kondu. “Üç gün yatak, dördüncü gün toprak” duası eden büyükannem ne yazık ki altı ay yatmak zorunda kaldı. Hiç sızlanmadığı için de acısını morfinle dindirmenin henüz zamanı gelmediği yanılgısına düşüldü. Birkaç dakika karşı odada bulunan annem, döndüğünde annesinin cansız bedeniyle karşılaştı.
Büyükannem, kanserin terminal aşamaya geldiği anlaşılamadan, “yalan dünya” diye adlandırdığı yaşama sessizce veda etmişti. Bu dünyadan çileli bir gençlik yaşadığı halde neşesini hiç kaybetmeyen, bir an bile boş durup kendi deyimiyle “şeytanı sevindirmeyen” güçlü bir kadın geçti. Ruhu şad olsun!

