Reşit Cançelik[1]
Ünal Kalaycı’nın Karaçay’ın İki Yanı adlı eseri, Telve Kitap tarafından 2024 yılında yayımlandı. 24 kısa hikâyenin yer aldığı 120 sayfalık eser hem edebî hem de tarihsel bir anlatı olarak dikkat çekmektedir. Hikâyeler aracılığıyla, Türkiye-Gürcistan sınır hattında yer alan Ahıska ve çevresinde yaşayan Müslüman Türk topluluklarının yaklaşık iki yüz yıllık yaşamı, edebî anlatının imkânlarıyla görünür kılınmıştır.
Kitabın kapağı da içerikle anlamlı bir bütünlük oluşturmaktadır. Kapakta tercih edilen görsel ve renk paleti, buranın tek bir yurt olduğu fikrini çağrıştıran bir atmosfer kurarken geçmiş ile bugün, iki yaka ve iki zaman arasında kalan bir coğrafyanın hissini daha ilk etkileşimde okura aktarmaktadır. Bu yönüyle kapak tasarımı, metnin ana izleği olan yapay bir ayrılık, hafıza ve aidiyet duygusunu görsel düzlemde tamamlayıcı bir işlev üstlenmektedir.
Karaçay’ın İki Yanı; savaşlar, sürgünler, zorunlu göçler ve zoraki bölünme üzerinden şekillenen bir coğrafyada, sınırın her iki yakasında kalan insanların bireysel ve kolektif hafızasını merkeze alır. Kitapta yer alan hikâyeler; savaş yıllarında geride kalan kadınları, cepheden dönmeyen erkekleri, parçalanan aileleri, sürgün yollarında kaybolan çocuklukları ve sınırın iki yakasında yarım kalan hayatları konu edinir. Anlatılarda kimi zaman bir ninenin belleğinde yaşayan eski bir köy, kimi zaman sınırın öte yakasında kalan bir mezar, kimi zaman da çocuklukta yarım kalan bir bayram sabahı üzerinden tarihsel travmanın izleri sürülür.
1828-1829 ve 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşlarından Sarıkamış Harekâtı’na, Birinci Dünya Savaşı’ndan Ahıska ve çevresinde yaşananların 1944’teki sürgününe kadar uzanan süreç, hikâyeler boyunca kesintisiz bir tarihsel hat olarak ilerler. Yazarın Ahıska coğrafyasını ikiye bölen çayları sembolik olarak adlandırdığı Karaçay Nehri, kimi anlatıda kaçınılmaz bir ayrılık çizgisi, kiminde ise hafızayı ve umudu taşıyan simgesel bir unsur olarak karşımıza çıkar. Sınırın sıfır noktasındaki bir köyde büyüyen bir çocuğun bakışı ise anlatılara hem masumiyet hem de derin bir tarih bilinci kazandırır.
Hikâyelerin her biri, gerçekleştiği yıl bilgisiyle sunularak tarihsel bağlam güçlendirilmiş; sözlü kültürden beslenen anlatım, yerel ağız özellikleriyle de desteklenmiştir. Şehit Hatice, Nene Kaya, Deli Halit Paşa, Âşık Fakirî ve Âşık Zülâlî gibi karakterler; bireysel hafıza ile kolektif belleğin kesiştiği simgesel figürler olarak geçmişin bugüne nasıl taşındığını görünür kılar. Bu yönüyle eser, sözlü tarih geleneği ile modern hikâye anlatımı arasında güçlü bir bağ kurmaktadır.
Sonuç olarak Karaçay’ın İki Yanı, künyesinden kapak tasarımına, anlatı yapısından tarihsel derinliğine kadar tutarlı ve bütünlüklü bir eser olarak öne çıkmaktadır. Sınır kavramını yalnızca siyasal ve coğrafi bir olgu olarak değil; aidiyet, kültürel süreklilik ve kolektif travma bağlamında ele alan kitap, Ahıska Türklerinin yaşadığı tarihsel kırılmaları ve zulümleri edebiyat aracılığıyla görünür kılmaktadır. Bu yönüyle eser, tarih, kültür ve insan hikâyelerine ilgi duyan genel okurun yanı sıra; edebiyat, tarih, sosyoloji ve kültürel konular üzerine çalışan araştırmacılar için de önemli bir başvuru kaynağı niteliğindedir.
Gürcistan sınırının Türkiye tarafında yaşayan insanların Gürcü tarafından gelen saldırılara karşı tek tek köyleri nasıl savunduklarını anlatan “Hatice/1919” hikâyesi aşağıdadır:
Hatice/1919
Bekçi Mirza koşarak ev ev dolaşıyor: “Bu tarafa geliyorlar, bu tarafa geliyorlar!” diye bağırıyordu. Evlerin kapılarını yumrukluyor, evden çıkanlara silah namına ne varsa alıp caminin önüne koşmaları telkininde bulunuyordu. Bir saldırı olduğunu herkes anlıyor ve hızlı bir şekilde denileni yapıyordu. Yirmi dakika içinde tüm köy, caminin önündeydi. Meydana toplananların beşinde tüfek vardı. Onun dışında kimi eline kılıç, kimi kama, kimi balta, kimi hançer, kimi dirgen almıştı. Muhtar: “Sarkene’nin oradan Yafez görmüş, Gürcü kuvvetleri köye doğru baskına geliyormuş. Hızlı bir şekilde yaşlı, kadın, kız ve çocukları buradan uzaklaştıracağız. İki kişiyi yakın köylere yardım çağırmaları için gönderdim.
Yardım gelinceye kadar onları oyalayacağız. Çabuk karar vermemiz lazım.” dedi. Herkes bir şeyler mırıldanıyordu: Nereye gideceğiz, nerden gideceğiz, hadi acele edelim…
Kadınlar içerisinde Hatice de vardı. Hatice yirmi yaşında dünyalar güzeli bir kızdı. İlk saldırı üç gün önce sınırdaki Badele köyüne yapılmıştı. Tam da bu şekilde toplanılmış, erkekler savunma kararı almış; kadınlar, yaşlılar, çocuklar ve kızlar içerideki köylere gönderilmişti. Babası: “Kızım, biz burada mücadele edeceğiz, savaşacağız. Sen Gergisüban’a Mevlüt Dayı’nın yanına git. Saldıranları cehenneme yollayınca gelip seni alacağım.” demişti. O gün yedi kilometrelik yolu koşarak Gergisüban’a gelmişti.
Hatice, muhtardan sonra gür bir sesle konuşmaya başladı: “Üç gün önce Badele’ye saldırdılar biliyorsunuz. Biz çekilirsek onlar daha ilerilere gidecek, daha çok saldıracaklar. Buradan bir yere kımıldamıyorum. Korkmayın analarım, bacılarım! Savaşmak yalnız erlerimize mi mahsus? Bizim elimiz, kolumuz yok mu? Ben de savaşacağım onlara karşı.” diyerek köy halkını düşmana karşı cesaretlendirdi. Bu sözlerden sonra savaşabilecek genç kızlar da mücadele edecek gruba katıldı. İhtiyarlar ve çocuklar köyün bitişiğindeki derenin kenarlarından diğer köylere gönderilmeye başlandı.
Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmış, bölgenin Türk nüfustan temizlenerek işgalcilere teslim edilmesi istenmiş fakat halk hiçbir yere gitmeyeceğiz, kimse bizi buradan çıkaramaz deyip oldukları yerde kalmıştı. Yöre halkının bu kararlılığından cesaret alınarak 17 Ocak 1919’da Kars’ta Cenûb-i Garbî Kafkas Hükümet-i Cumhuriyesi adıyla bir devlet kurulmuş, Ardahan’da yerel kongre toplanmış, Posof da bu devlet egemenliğine girmişti. Bu devlet henüz bölgede teşkilatlanmasını tamamlayamamıştı. Milis kuvvetler bölgeyi Gürcü tacizlerine karşı korumaya çalışıyordu. Milis kuvvetlerin yetersiz kaldığı durumlarda halk kendi kendini savunuyordu.
1919’un Şubat ayında Gürcüler, insanları korkutarak kaçırmak, bölgeyi Müslüman nüfustan arındırmak amacıyla sınır köylerine sık sık baskınlar yapmaya başlamıştı. Halk bulunduğu yeri terk ederse sıkıntı yoktu ama bölge halkı ölümüne köylerini savunuyordu. Âdeta köy köy savaş yapılıyordu.
Savaşacak erkekler ve kızlar köyün girişinde mevzilenmişti. Beş ayrı evin damına beş tüfekli yerleştirilmişti. Köylünün amacı baskına gelenleri diğer köylerden yardım gelinceye kadar oyalamak, köye sokmamaktı. Köye yaklaşan Gürcüler, Türkçe: “Köyü terk edin! Aksi takdirde herkes ölür!” diye bağırıyorlardı. Muhtar, saldırganları oyalamak için sınır komşuluğundan, bu yapılanın haksız, hukuksuz olduğundan, düşmanlığı artıracağından bahsediyordu. Gürcüler silahlar ellerinde arada havaya ateş ediyor, adım adım ilerliyor ve köyü bir saat içinde terk etmelerini söylüyorlardı. Konuşmalar uzamış, oyalama işe yaramış, beklenen yardım yetişmişti. Beşi tüfekli yirmiden fazla yiğit gelmişti. Muhtar onları da evlerin bacalarına yayılmış şekilde mevzilendirdi. İşte o anda hesap dışı bir şey oldu. Hatice bir evin yanından fırlayarak muhtarın konuştuğu eve doğru yaklaşan Gürcü saldırganların karşısına dikildi. Kimse böyle bir şey beklemiyordu. Hatice köyden kaçarak geldiğinden beri babasından haber alamamış ve âdeta öç alma düşüncesiyle kendini tutamamıştı:
– Siz terk edin buraları! Buralar bizim toprağımız.
Saldırganların önündeki rütbeli:
– Yakalayın bunu! Dönerken yanımda götüreceğim, dedi.
– “Dokunmayın bana!” dediyse de Hatice, asker ona doğru atıldı. Kolundan yakaladı. Hatice işte o anda belinden çıkardığı kamasını kendisine saldıran Gürcü askerin bağrına sapladı. Asker yere yığıldı. Gürcü askerler şaşkındı. Hatice kendini yakalamaya gelen ikinci askerin de kalbine sapladı kamasını.
Muhtar o anda: “Ya Allah! Basın tetiğe!” dedi. Üçüncü asker silahıyla Hatice’yi sırtından vurdu.
Karşılıklı silahlar patladı. Şehit Hatice’nin bu cesaretinden etkilenen köy halkı artık ölümü korkutmuştu. Gürcü saldırganlar hiç beklemedikleri şekilde ortada kalmışlardı. Muhtar konuşarak onları kendine çekmiş, sağ ve soldaki evlerin bacalarına da tüfeklileri yerleştirmişti. Hilal şeklinde üç taraftan Gürcü saldırganlara mermiler sıkıldı. Gürcüler neye uğradıklarını şaşırdı. Birkaç Gürcü saldırgan yere serilmişti.
Beklemedikleri bir kalabalık ve direnişle karşılaşan saldırganlar arkalarına bakmadan köyü, dağı ve çevreyi terk ettiler. Köylüler, Sarkena Dağı’na kadar arkalarından kovaladı onları. Aslında amaç da buydu. Mermileri sayılıydı. Amaç olduğundan güçlü görünerek onları korkutmak ve bir daha saldırmalarını engellemekti.
Tüm yöre, püskürtülen bu saldırı ve şehit Hatice’nin kahramanlığıyla çalkalanmıştı. Olay bir kırılma noktası olmuştu. Erkeklerin çekingenliği gitmiş, bir saldırı olduğunda kızlar, kadınlar bile çatışmaya başlamıştı. Yöredeki her kız artık bir Hatice’ydi düşmana karşı (Kalaycı. Ü. Karaçay’ın İki Yanı, s. 33-36).
____
[1] MEB, Orcid: 0009-0007-1635-8823


Ellerinize sağlık çok güzel anlatılmış