Ayça Akçay [1]
“Dil canlı bir varlıktır.”
Dil yanlışlarını savunanların en sık başvurduğu cümlelerden biridir bu. Elbette doğrudur. Hangi dil elli yıl önceki hâliyle kalmıştır ki? Diller, onları konuşan toplumlarla birlikte değişir; yeni kelimeler kazanır, bazı kelimeleri kaybeder, anlam alanlarını genişletir ya da daraltır.
Bugün birçok genç okurun klasik eserler karşısındaki ilk tepkileri okudukları kitabın dilinin çok ağır olduğudur. Servetifünun romanları olan Aşk-ı Memnu, Mai ve Siyah ya da Eylül gibi eserleri bir kenara bıraksak bile, Peyami Safa’nın, Sabahattin Ali’nin, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın herhangi bir romanında bugün günlük hayatta pek de karşılaşmadığımız birçok kelime bulunur. Genç okurlara bu kitaplarda karşılarına çıkması muhtemel “müteessir olmak”, “teessür”, “hissiyat”, “muvaffakiyet”, “mütehayyir” gibi sözcükler bir hayli yabancı gelir. Bu durum dilin, zaman içinde değiştiğinin açık göstergelerinden biridir.
Her dönemin kendine özgü moda ifadeleri vardır. Bu ifadeler; dönemin dünya görüşünü, toplumsal ilişkilerini, ahlak anlayışını ve kültürel etkilerini de yansıtır. Bugün kullandığımız “linç etmek”, “trend olmak”, “takipten çıkmak”, “viral olmak”, “iptal kültürü” gibi ifadeler de yaşadığımız çağın izlerini taşır.
Dil canlıdır ancak burada dikkat edilmesi ve üzerinde özellikle durulması gereken husus, “dilin kuralsız olmadığı” gerçeğidir.
Türkçe, son derece sistemli bir yapıya sahip dillerden biridir. Eklerin belirli bir sıralamayla gelmesi, ünlü uyumları, sözcük türetme kuralları, cümle yapısı ve vurgu düzeni bunun göstergesidir. “Anlatamadıklarımızdanmışsınız” gibi uzun görünen bir kelime bile belirli kurallar çerçevesinde kurulabilir. Bu yönüyle Türkçe gelişigüzel değil, kendi iç mantığı olan güçlü bir sisteme sahiptir.
Dilin kurallı bir yapıya sahip olması, onun yalnızca “teknik bir sistem” olduğu anlamına gelmez. Dili yalnızca bir iletişim aracı olarak görmek de eksik bir bakış açısıdır. İnsanlar dil olmadan da iletişim kurabilir; jestlerle, mimiklerle, işaretlerle anlaşabilir. Ancak dilin asıl işlevi, bir kültürü nesilden nesile taşımasıdır. Bir milletin hafızası, düşünme biçimi ve ortak değerleri büyük ölçüde dil aracılığıyla varlığını sürdürür.
Nitekim kullandığımız birçok kelime ve ifade, kültürel geçmişimizin izlerini taşır. Türkçe kelimelerde cinsiyet bulunmaması da dil ile kültür arasındaki ilişkinin sıkça verilen örneklerinden biridir. Bu durumun nedenine dair farklı görüşler vardır; bazı araştırmacılar bunu tarihsel toplumsal yapı ile, bazıları ise dilin kendi iç evrimi ile açıklar. Kesin bir görüş birliği olmasa da dil ile kültür arasındaki bağın güçlü olduğu açıktır.
Dilin kültürel arka planındaki izleri yalnızca kelimelerde değil, kalıp sözlerde de görürüz. Söz gelimi Türk kültüründe “tevazu” önemli bir değerdir. Bu yüzden kişi kendisinden söz ederken “bendeniz” der, bir teşekkür karşısında “estağfurullah” cevabını verir, yapılan bir iyilik için “sayenizde” ifadesini kullanır. Divan ve halk edebiyatlarında şairlerin mahlas kullanmasının sebeplerinden biri de bu anlayıştır: Kendini geri plana çekme ve gösterişten kaçınma eğilimi. Eski kültürde bu anlayış, “Şöhret, âfettir.” ifadesiyle özetlenir.
Bu kültürel arka plan, gündelik konuşmalara da yansır. Örneğin biri “Hoş geldiniz” dediğinde verilen cevap “Hoş bulduk”tur. Bu, bireysel tercihten ziyade yerleşmiş bir kültürel kalıptır. Son yıllarda “Hoş buldum” kullanımının yaygınlaşması ise dikkat çekicidir. Dil açısından yanlış sayılmasa da yerleşik kalıbın yerini almaya başladığında kültürel bir dönüşümün işareti olarak okunabilir.
Yabancı dillerin ve kültürlerin etkisi ise günlük dilde çok daha görünür hâle gelmiştir. İngilizcedeki “Take care of yourself” ifadesinin etkisiyle “Kendine iyi bak” sözü yaygınlaşmıştır. Oysa Türkçede uzun yıllar “hoşça kal”, “güle güle”, “Allah’a ısmarladık” gibi ifadeler kullanılmıştır.
Benzer bir dönüşüm taziye dilinde de görülür. Yüzyıllardır kullanılan “Başınız sağ olsun” ifadesinin yanında artık “Kaybın için üzgünüm” ifadesi de sıkça duyulmaktadır. Bu kullanım doğrudan yanlış değildir ancak İngilizcedeki “I’m sorry for your loss” kalıbının etkisini taşır.
Günlük konuşmalarda da benzer örnekler çoğalmaktadır. Eskiden “talihsizlik” ya da “şanssızlık” denilen durumlar için “kötü şans” ifadesi kullanılmaya başlanmıştır. “Canım sıkkın”, “keyfim yok”, “moralim bozuk” yerine “iyi hissetmiyorum”; “anlamsız” yerine “mantıklı değil / anlam ifade etmiyor”; “sonuç olarak” yerine “günün sonunda”; “bir ara” yerine “bir noktada” gibi kullanımlar giderek yaygınlaşmaktadır. “Konfor alanı”, “fark yaratmak”, “kırmızı çizgi”, “alan açmak”, “görünür olmak”, “tetiklenmek”, “toksik ilişki”, “birine yükselmek”… gibi ifadeler de bu küresel dil etkisinin parçalarıdır.
Özellikle genç kuşakta, “Random”, “cringe”, “red flag”, “relatable”, “overwhelmed”, “triggerlamak”, “stalklamak”, “like’lamak”, “shiplemek”, “cancellemek” gibi Türkçe ile İngilizcenin iç içe geçtiği ifade biçimleri dikkat çekiyor. Bunlar kelime alışverişinden ziyade birer kültürel dil harmanı olma vasfını taşıyor.
Bunun yanında İngilizce kalıpların Türkçeye doğrudan aktarılmasıyla oluşan cümle yapıları da yaygınlaşmıştır: “Bu konu beni motive etmiyor.”, “Bu benim için çalışmıyor.”, “Buna sahip değilim.”, “Bu konuda iyiyim.”, “Sana geri döneceğim.” gibi ifadeler bu etkileşimin ürünüdür.
Daha dikkat çekici olan ise Türkçedeki doğal yapıya rağmen kurumsal dilde ortaya çıkan yapay uzatmalardır: “Size dönüş yapıyor olacağım”, “Bilgilendirme sağlıyor olacağız”, “Toplantıya katılıyor olacağım”, “Yarın gönderiyor olacağım”. Oysa Türkçenin kendi yapısı “döneceğim”, “bilgilendireceğiz”, “katılacağım”, “göndereceğim” gibi daha kısa ve işlevsel biçimleri zaten sunmaktadır.
Elbette tarih boyunca diller, birbirinden etkilenmiştir. Türkçe de Arapçadan, Farsçadan, Fransızcadan ve bugün İngilizceden etkilenmektedir. Ancak burada sorun yalnızca kelime alışverişi değildir. Asıl sorun, dilin kendi ifade biçimlerinin yerini yavaş yavaş başka dillerden gelen kalıpların almasıdır.
Bu nedenle “Dil canlı bir varlıktır.” cümlesi doğru olmakla birlikte eksiktir. Dil değişir, dönüşür, yeni kelimeler üretir ancak aynı zamanda bir hafızadır. Bu kültürel hafıza zayıfladığında yalnızca kelimelerin içi boşalmaz, bir kültürün ifade biçimi de sessizce değişir. Kısacası sorun, değişimin kendisi değil; doğal dil değişimi ile kültürel kopuş arasındaki sınırın nerede başladığını fark edememektir.
_______
[1] Türkolog-Eğitimci-Yazar.

