Kurtuluş Savaşımızın 26 Ağustos gibi bir de 26 Eylül’ü vardır. Biri, Türk yurdu üzerinde egemenlik kurmaya çalışan yabancı ulus ordularını tepeleme atılımımızın başladığı gündür. Öteki Türk dili üzerinde egemenlik kurmuş olan yabancı dil ordularını ulusal dilimizin sınırları dışına çıkarma atılımımızın başladığı gündür.
Adları ve başlangıç tarihleri ayrı olmakla birlikte her ikisi –ve benzerleri– tek atılımın çeşitli evreleridir. Amaç birdir: Ulusal varlığı, bağımsızlığı koruma.
Bir ulusun varlığını yabancı güçlerle korumaya çalışmak, gülünç bir saflıktan ileri gelir. Tarih, önümüze serdiği sayısız örneklerle bunun acı sonuçlarını göstermektedir.
Bağımsız dil
Yabancı güçlerin yardımıyla ayakta duran bir ülkeye bağımsız denemeyeceği gibi, yabancı dillerin desteklemesiyle görevini yapmaya çalışan bir dile de bağımsız denemez. Oysa dil, kişinin kimliğidir, özüdür: Düşünce dünyamızı dil oluşturur. Bilginin, kültürün temeli, toplumca yükselmeyi sağlayan etkenlerin başı dildir. Dilin yabancı ögelerle dolu olması, bilginin, kültürün, düşüncenin yabancılaşması, yabancıya bağlı kalması, kişinin özgürlüğünü yitirmesi demektir. Bunun içindir ki, eşsiz bir eylemci olduğu ölçüde büyük bir düşünür olan, daha doğrusu, eylemlerinin kaynağı düşünceleri olan Atatürk, ulusunun, ülke bağımsızlığını korumada gösterdiği bilinçli duyarlığı dil bağımsızlığını sağlamada da göstermesi gerektiğini açıkça söylemiş; “Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır” demiştir.
Atatürk, 1928’de harf devrimini gerçekleştirerek gelişme ortamını hazırladığı “ulusal ve bağımsız dil” ilkesine, yukarıya aldığımız sözleriyle 1930’da bir yön gösterdikten sonra 1932’de Türk Dil Kurumunu kurarak eyleme geçmiş ve kendini son nefesine değin bu ülküye adamıştır. Ölürken Dil Kurumuna gelir vasiyet etmesi, bu yoldaki çalışmaların sürdürülmesine ne denli önem verdiğini gösterir.
Atatürk’ten sonra
Atatürk’ten sonra devlet örgütleri bu akımı desteklemişler; hatta 1945’te Cumhurbaşkanı İnönü’nün girişimiyle, Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun dili Türkçeleştirilmiş, adı da Anayasa olmuştur. Ne var ki 1950 “iktidar”ı, “ulusal dil” ilkesinin karşısına çıkmış, yabancıya bağlı bir dil politikası izlemiştir: Bilindiği gibi 1952’de “yaşayan dil” aldatmacasıyla Anayasa kaldırılmış, Teşkilâtı Esasiye adı ve metni geri getirilmiştir. Getirilmiştir ama, resmî örgütlerin bu tutumu, dili ulusal yönünden saptırabilmiş midir? Onlar, kanunlarda, resmî işlemlerde ve yazışmalarda dil gericiliğini sürdüredursunlar, resmîlik dışındaki büyük ve çeşitli yazı alanı, özüne dönen dil verimleriyle dolup taşmıştır.
1960 devrimiyle gelen “iktidar”, dilde de ilericiliği benimsemiş, yeni Anayasa, hukuk dilinde özleşmenin güzel örneklerini vermiştir. Bundan sonraki hükümetlerin kimisi özleşmekte olan dilden yana olmuş, kimisi bu akımı yererek önlemeye çalışmıştır. Ama dil, bütün engelleri aşarak ulusal kimliğini güçlendirme yolunda ilerlemiştir.
43 yıldan beri sürüp gelen çabalarla ulaşılan aşamalar, elde edilen sonuçlar ortada iken, bugün bile yabancı dil ögeleriyle dolu olan ve “üç dilden mürekkep” diye adlandırılmış bulunan eski dili savunanlar vardır. Onlara göre dilimize yerleşmiş olan yabancı dil ögeleri Türkün malı sayılır. Bundan dolayı o karmaşık dil, “millî dilimiz”dir.
Hükümetin dil politikası
Bu görüşü –üzülerek söylemek isteriz ki– kendisini “milliyetçi” diye niteleyen şimdiki hükümetimizin de benimsemiş ve programına koyduğu “millî bir dil politikası izlenecektir” sözündeki “millî dil”i karmaşık dil, Osmanlıca anlamına kullanmıştır. Genelgeler, açıklamalar ve uygulamalar bunu göstermektedir.
Diyorlar ki “içinde yabancı sözcük bulunmayan dil yoktur”. Doğru. Ancak bu, “hiç gereği olmayan ve Türkçeleri bulunan sözcükleri dilimize doldurmakta ve söz yapısı içinde Türkçeyi küçük bir azınlık durumuna getirmekte bir sakınca yoktur” anlamına gelmez. Ulusal dil, elbette içinde hiçbir yabancı öge bulunmayan dil demek değildir, ama kimliği tanınmaz olmuş bir dil, hiç değildir. Aslında zengin ve gelişmeye çok elverişli olan dilimiz, bu ters anlayış yüzünden yoksullaşmış, kısırlaşmıştır. Sen, öz dilini yüzyıllar boyunca hor gör, işletme, unuttur; sonra da, suç onunmuş gibi, “ne yapalım, dilimiz fakirdir, yetersizdir yabancı sözcükler kullanmak zorundayız; şu yabancı sözcüğün Türkçesi var mı?” diye bir savunma yap ve kendi dilini geliştirmeye çalışacak yerde yabancı sözcükler kullanmayı sürdür. Ulusçuluk bunun neresinde?
“Dilimizin Zenginliği” ne demek?
Hükümet programının dil ile ilgili bölümü üç tümcedir. İkinci tümcesi şöyle: “Dilimizin zenginliğinin korunmasına ve geliştirilmesine önem verilecektir”.
“Milli dil”in anlamı konusunda olduğu gibi “dilimizin zenginliği”ni yorumlama konusunda da doğru yoldan sapılmakta, bu kavrama iki türlü yanlış anlam verilmektedir. Biri “yabancı dil öğelerinin Türkçe karşılığı yoktur. Onları kullanmakla dilimizi zenginleştiriyoruz” savı, ikincisi “Türkçe bir sözcüğü yinelememek için yabancı karşılıklarından yararlanmak dile zenginlik verir” savı. Birincisi, az önce de belirttiğimiz gibi, dilimizi zenginleştirme değil, yoksullaştırma sonucunu doğurur. Zenginleştirmenin yolu, kalemi eline alan herkesin ulusal dil sorumluluğunu duyması ve alışılmış yabancı sözcükler yerine Türkçe karşılıklar düşünmesidir. İkinci savı, yağmurdan kaçıp doluya tutulmak diye nitelemek yerinde olur. Yinelemeden kurtulmanın yolu da yabancı sözcüğe başvurmak değil, yazı yazmasını öğrenmektir. Yinelemek zorunlu olan yerlerde ise bundan kaçınmamak gerekir. Arapça ya da Fransızca yazan kişi, bir sözcüğü ikinci, üçüncü kez yinelememek için onun Türkçesini, Almancasını… mı kullanır?
Kültür Bakanımız geçenlerde yaptığı basın toplantısında hem “yayın”, hem “neşir”, hem “inceleme”, hem “tetkik”, hem “kurulmuştur” hem “teşekkül ettirilmiştir” sözlerini kullandı. Yani bir kavramı hem Türkçe hem de onun yabancı dilden karşılığı ile anlattı. Yabancı olanların kullanılması bir zorunluluğa dayanmıyor. Hele “teşekkül ettirilmiştir” gibi sağ kulağı sol elle enseden göstermeye benzeyen ve eski dil zamanında da doğru sayılmayan anlatımın yeğlenmesi!
İşin acıklı —ya da gülünç— yanı şu ki eski dili kullanmakta direnenlerin çoğu, onu gereği gibi bilmezler de. Hiç unutmam: 1950-1960 dönemi Büyük Millet Meclisi başkan vekillerinden biri, Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nda adı “işarî rey” olan oylamayı, Meclisin bir oturumunda uygularken birkaç kez “işari rey” diye söylemişti. “İşaret”ten gelen “işarî”yi, “bildirme” demek olan “iş’ar”dan geliyor sandığı anlaşılıyordu. Bu yanlış son zamanlarda —kendisini suçlu görmediğim— radyo spikerinden de işittim.
İki ayrı dil ve zorlama
Hükümet programının son tümcesi şöyle: “Türkçemizin iki ayrı dil haline gelmesine yol açan aşırılıklardan ve ilim dışı zorlamalardan kaçınılacaktır.”
Program, dilin “millîliği”, “zenginliği” sözlerini nasıl ters bir anlamla kullanmışsa, “Türkçemizin iki ayrı dil haline gelmesi”, “zorlama” sözlerini de öyle bir görüşle ortaya atmıştır. Kimsenin yadsıyamayacağı bir gerçektir ki Türkçemiz, önce “divan-saray dili” sonra Osmanlıca denilen, ulusal kimlikten uzak —bir “garibei hilkat”in— zorlama bir anlatım aracının da ortaya çıkmasıyle iki ayrı dil haline gelmişti. Program ise, üstü kapalı olarak, özleşen Türkçe ile ikinci bir dil ortaya çıktığını anlatmak istiyor ve “işte bir Türkçe (yani Türkçe denilen Osmanlıca) var; öz Türkçe ne oluyor?” düşüncesini benimsiyor. Bu düşüncede olanlar, Osmanlıcanın artık yaşayamayacağını, yaşamadığını nasıl görmüyorlar ya da görmezlikten gelebiliyorlar, şaşılır. Hükümet programında bile “takip edilecektir, içtinap olunacaktır” denememiş, “izlenecektir, kaçınılacaktır” denmiştir. “Ehemmiyet, lisan” değil “önem, dil” kullanılmıştır. Program, sekiz on yıl önce —hatta bugün bile— aşırı sayılan öz Türkçe sözcüklerden 190 tanesini kullanmak zorunda kalmıştır. Şuna inanıyorum ki sayın Kültür Bakanımız da, basın toplantısında kullandığı “müteşekkil, müteaddit, sevk edilmiştir” gibi sözcükleri pek yakında bırakacaktır. Çünkü eski dil tutkunları dahi şimdi bunların Türkçelerini yeğlemektedir. Biz Osmanlıcayı bırakıp öz Türkçeye yönelmekle, dili zorlamaktan ve kendimizi iki dilli olmaktan kurtarmış olmuyor muyuz?
Dilin de insan vücudu gibi gereksemeleri ve özümleme yeteneği vardır. İnsan vücudu, mideye yollanan her nesneyi özümlemez. Bir saçma tanesi yutan çocuk, onu olduğu gibi çıkarır. Dil de böyledir: Yapısına yabancı olan nesneyi kabul etmez. Hiç muz yememiş bir kişi, muz yerse, daha önce yediği meyveler gibi, onu da sindirir. Dil de böyledir. Beslenme yetersizliği yüzünden gelişemeyen çocuklara birtakım besinler, ilâçlar verilir. Bunların vücudu geliştirdiği görülürse artık bu yolu izlemek bir “kural” olur. Dil için de durum budur. Şu benzetmeler, “aşırılık” korkusuna da “zorlama” kaygısına da cevap vermektedir.
“İlim dışı” sözüne gelince, “ilim adı verilen alışılmış kuralların bir yerde donup kalmadığını, doğa ve matematik kurallarının bile yerinde saymadığını herkes bilmektedir.
Biz tartışmalarımızı sürdüreduralım, büyük yargıç (toplum) kararını çoktan vermiş, bunu özel ulakla Üsküdar’ın ötesine ulaştırmıştır. “Yürütmeyi durdurma” girişimlerini ise hep geri çevirmektedir.
Nice nice 26 Eylüllere…
(Cumhuriyet, 26 Eylül 1975)

