Etnopedagoji Notları 4

Sayı 70- Nisan 2021

Masallara Gömülü İletiler

Masallar sözlü kültürün en etkili müfredat araçlarından biridir. Masalların etkisi geçmişte kalmış değildir; yine etkisini sürdürmektedir. Masallar elbette kurmacadır ve eğitim aracı olarak düşünüldüğünde aktardığı iletiler ve vurguladığı değerleri incelemek etnopedagojinin görevlerinden biridir.

Geleneksel masallarda cümleler arasında gömülen, bazen masalla doğrudan ilişkisi olmayan cümleler araya sıkıştırılır. Bu cümlelerdeki iletiler çocuklara sanki özellikle aktarılmaktadır. Abartarak söylenebilir ki masal sanki sırf o cümleyi söyleyip iletinin çocuk beynine kazınması içindir!

Atabek Yurdu masallarındaki dev motifi anlatılırken söylenen sözler anlardandır. Dev kötüyü ve kötülüğü temsil eder. Saldırgan ve zalimdir. Dev, halka zulmeden insanımsı, çirkin, güçlü ama aptal bir varlıktır. Üç ya da yedi başı vardır. Masalda devin bir işgalci, kötü bir yönetici, bir sömürgen kısaca bir halk veya insanlık düşmanı olduğu sezinletilir.

Masallar bu devin öldürülmesini telkin eder. Bu insanlık düşmanından kurtulmanın başka yolu yoktur! Nitekim masalda bir kahraman delikanlı çıkar ve devi öldürür. Ancak devin öldürülmesi tek başına delikanlının yiğitliğiyle olmaz. Ona öğüt veren bilge bir nine vardır! Nine, delikanlıya devi nasıl öldürebileceğini anlatır. Yaşlının bilgeliği ve gencin gözü kara yiğitliğinin birleşmesi kötülüğü ortadan kaldırır.

Nine, devin öldürülmesinde ihmal edilmemesi gereken bir hususu özellikle vurular. Delikanlıya tekrar tekrar vurgular: Dev tek hamlede öldürülmelidir!

Masallarda anlatılan şudur: Delikanlı, deve bir kılıç vurur. Dev ölmek üzeredir. Delikanlıya dönerek dile gelir. “Ey insanoğlu, er isen bir daha vur!” der. Devin “er isen”, erkeksen diyerek delikanlıyı tahrik eden bir yaklaşımı vardır. İşte böyle bir durumda nine, “Sakın ha!” der. “Ben anamdan bir defada doğdum, bir defa vururum, de ve ikinci kez vurma!” der. Bilge nine ikinci vuruşu büyük bir hata olarak görür. Dinleyicilere “anadan bir defada doğmak kadar kesin” bir biçimde tek vuruşu telkin etmektedir. İkinci vuruş devin ölümsüzlüğüne yol açacaktır!

Atabek Yurdu masallarından olan “Ağlayan Nar ile Gülen Ayva” masalında ve Ümit Kaftancıoğlu’nun Tek Atlı Tekin Olmaz kitabındaki “Basat’ın Tepegözü Öldürmesi” masalındaki devlerin öldürülmesi yukarıdaki anlatımın örnekleridir.

Masallarda ölmekte olan devin son arzusu neden yerine getirilmez? Masalı oluşturan toplum ve masal anlatıcısı “Tek vuruşta canını al.” derken geleceğin kahraman delikanlılarına ne demek istiyor? Tek vuruşta devi ortadan kaldıramazsan, o sana ikinci fırsatı vermez mi demek istiyor?

Atabek Yurdu masallarında aydınlık dünya ve karanlık dünya, yerin yedi kat altı ve üstü var! Kara, yön olarak kuzey anlamını taşıyormuş. “Kara yola gidesin!” kargışı ne demek?

Masallar gizem dolu!

 

Birlikte Yaşama Kültürü

Taşınacağız bu şehirden. Çarşıdaki dükkânı satmaya karar verdik. Cama asılı olan “satılık” duyurusuna bakan Posoflu hemşerilerimiz ve dostlar gelip üzüntülerini bildirdi. Bazıları da fiyatını soruyor. Müşteriler de çıktı. Beklediğimizin altındaydı, satmadık. Sonra birisi geldi. İyi bir fiyat teklif etti. Satmayı planladığımız rakamın neredeyse iki katıydı. Zengin bir adamdı, parayı peşin ve nakit verecekti.

Artık dükkânı sattık diye biraz da üzüntüyle etrafa bakarken babam alıcıya “Düşünelim, taşınalım.” deyiverdi. Şaşkın biçimde babama baktım. Adamın yanında bir şey söylemem babama karşı saygısızlık olurdu. Adam gittikten sonra babama adeta saldırdım.

Adam beklediğimizden daha fazla verdi. Neyi düşüneceksin. Bir daha bu fiyatı veren çıkmaz… içerikli cümlelerden bir sürüsünü makineli tüfekten boşaltır gibi boşalttım.

Babam “Bence de iyi fiyat. Satmalıyız ama önce komşularımıza danışmamız, izin almamız gerekir.” demez mi?

Bu kez isyan cümleleri çıktı ağzımdan. “Mal bizim, istediğimize, en çok parayı verene vermeliyiz. Komşudan bize ne…”

Babam oldukça sakindi. “Onların iznini almadan satamayız. Biz kırk yıllık komşuyuz. Birbirimizde hakkımız var. Onları birlikte yaşayamayacakları bir komşuyla baş başa bırakamam. Onlar burada kalacak ama onlara kötü komşu bırakırsam onlar da dükkânlarını satmak zorunda kalırlar. Onlara bu kötülüğü yapamam.” dedi.

Birkaç gün geçti. Babam dükkânı satmaktan vazgeçti. Komşular o kişiye satmasına gönüllü bir izin vermemişler! “Satabilirsin elbette ama ondan iyi komşu olmaz.” demişler. O kadar!

Babam, “Komşularımı üzemem ve arkamdan lanet okutturamam.” deyip satmadı. Hâlâ alıcı bekliyoruz.

***

Buradaki babanın irrasyonel kararını nasıl çözümlemeliyiz? Ona bu kararı verdiren eğitimin içeriğini nasıl yorumlayabiliriz?

 

Etno-Etnomüzik…

İlkokul, ortaokul ve liseyi bitirdim ama hiç müzik öğretmenim olmadı. Ders vardı ama öğretmeni yoktu. Matematikçi, Tarihçi hocalar boş geçmesin diye derse girerdi. “Sesi güzel olanlardan türküler” dinler zamanı doldururduk.

Üniversitede ilk kez bir müzik öğretmeni ile karşılaştım. Öğretmen olmak üzere yetiştirilirken “Müzik Öğretimi” adında bir dersimiz vardı. Liseden bir müzik öğretmeni dersimize geliyordu!

İlk defa ciddi bir enstrüman satın aldım; flüt. Düdük gibi çalıyordum. Nota filan hak getire. Köyde kuşburnu ağacında düdük yapıp çalardım ama o da bir tuhaftı zaten.

Hoca, o ünlü beş çizgiyi tahtaya çizip notaları yazdı. Adlarını öğretti. Adlarını duymuşluğum vardı. O kadar.

Sonra hoca “Size bir türkü öğreteceğim” dedi. Türkünün adını söylemedi. Sadece notaları yazdı ve “Haydi çalın!” dedi.

Kimse çalamadı. Ben de öyle. Tahtaya, trene bakanlar gibi bakıyorduk.

Hoca üzüldü mü, sinirlendi mi bilemem. Sıkıldı ve ezgiyi seslendirmeye başladı. O arada ben de flütle eşlik ettim. 40 yıllık flütçü gibi değilse de, çaldım işte.

Hocanın çok hoşuna gitti. Sonra birden durdu ve sinirlendi. “Madem çalabiliyorsun az önce neden çalmadın, dalga mı geçiyorsun!” diye gürledi.

“Notaları bilmiyorum, ezgiyi duyunca çaldım.” dedim. “Nota bilmem ama bir ezgiyi duyunca çalabilirim.” diye de ekledim.

Hoca buna inanmadı. Flütle ne zamandan beri tanıştığımı sorguladı. “Dün” aldığımı söyledim. “Mümkünatı yok! dedi.

Aslında hoca haklıydı. Daha çocukken dudak kaslarım geliştiğinden beri müzik dersi alıyordum. Etnomüzik! 3 ya da 4 yaşından beri ıslık çalıyordum. Sadece gündüzleri. Nedense gece ıslık çalmaya izin yoktu! Halâ ıslık çalabiliyorum. Islıkla istediğiniz havayı çalabilirim. Motzart’ı bile! Bizim köyün geleneksel müzik eğitimi üniversitedekinden ilerideydi, desem inanır mısınız? Abiler öğretiyor, amcalar geliştiriyordu.

Hocanın öğrettiği Van türküsü de çok değerliydi. Ali Paşa Ağıdı… Öyküsü de hazindir. Ali Paşa terörle mücadele etti, teröristlerce 1908’de şehit edildi. Ağıdı Vanlılar yakmış.

Üç atım var biri binek

Arkadaşlar kalkın gidek

Ali Paşa’yı vurdular

Yavrusuna haber edek

***

Paşa giyer iki kürkü

Biri samur biri tilki

Ali Paşa’yı vurdular

Harap oldu Van’ın mülkü

***

Arpa ektim biçemedim

Bir düş gördüm seçemedim

Alışmışam soğuk suya

Issı sular içemedim.

 

Bir de nakaratı var. Bir gelin için güzelleme! Nasıl anlamalı? Rastgele yorum yapmamak için bu ağıt hakkında daha fazla bilgi gerekiyor.

Allı gelin pullu gelin

Sana liralar vereyim

Bu güzellik sende varken

Beşi birlik dizdireyim.

 ***

Çocukluğumdaki 23 Nisan

Çocukluğum köyde geçti. Geleneksel kültürü iyi özümsediğim gibi okul aracılığıyla aktarılan çağın değerlerini ve ulusal bilinci de iyi kavradığımı düşünüyorum. Öğretmenlerimiz genellikle Posofluydu ve Cılavuz Köy Enstitüsü’nde yetişmişlerdi. Onların eğittiği kuşaktan, o yoksul koşullara rağmen yüksek oranda kalbur üstü insan yetişti.

Çocukluğumdaki en belirgin anılar ulusal bayramlara ilişkindir. Düşman işgali görmüştük ve o bayramları hakkını vererek kutlardık. Çocukluğumun iki bayramı vardı, 23 Nisan ve Posof’un kurtuluşu. Hele 19 Mayıs! Coşkudan millî duygularımız tavan yapardı.

İlk 23 Nisan anım ilkokul 2 ya da 3. sınıfa aittir. İlkokulda öğretmenimiz (babamdı) her milli bayramdan birkaç gün önce bizi sıraya sokar, köy yollarında bayraklı, Atatürk posterli ve ellerimizde dövizlerle yürüyüş yaptırırdı. Bayrak o sıralarda kolayca bulunmuyordu sanırım. Babam bayrak rengi kırmızı ve beyaz kumaş almıştı. Bayrağı abam dikiyordu. Dikiş biliyordu ve köydeki tek dikiş makinesi onundu. Döviz veya pankart yazmak babamın işiydi, güzel yazısı vardı. Redis ucuyla mürekkep kullanarak Amerikan bezi üzerine yazardı.

Köyün sokaklarında slogan atardık: “Yaşasın 23 Nisan”, “Hakimiyet Milletindir”, “Yaşasın Cumhuriyet”… Muhtemelen 20-30 çocuktuk. Askerler gibi tempolu ve marşlarla yürümek çok hoşuma giderdi. Dağ başını duman almış, Eskişehir marşı, Ilgaz Türküsü, gibi marşlar… Ulusal heyecanı yüreğimizde hissediyorduk. Ulusal bayram amacına ulaşıyordu.

Önlüğümüz yoktu. İlkokulda önlük giydiğimizi hatırlamıyorum. Ya onu bile alamayacak kadar yoksulduk ya da onu dikmek gibi zor bir sorun vardı. Konfeksiyon ve hazır giyim o zamanlarda yaygın değildi.

Birkaç gün önceden 23 Nisan Millî Hakimiyet ve Çocuk Bayramını komşu köyde kutlayacağımız söylendi. Aşıkzülali köyüne gidecektik. At dışında taşıt yoktu, olsa bile yol yoktu. Ancak atlı değil, piyade (yayan) gidecektik. Yaklaşık beş km. Başka köylerin okulları da oraya gelecekmiş.

Bayramlık elbiseler hazırlandı. Yıkanıp paklandı, yamalar elden geçirildi. Hepimizin ayağında kara lastik vardı. Köy pastası, bişi ve pişmiş yumurtadan oluşan yiyecekleri dağarcığa (bir tür çanta) koyup yola çıktık. Abam hepsinden fazlaca koymuştu, olmayanlara da verirsin diye tembihlemişti.

Önde beşinci sınıftan bir çocuk abamın diktiği bayrağı taşıyordu. Kavak ağacından sap takılmıştı. Arkasından Atatürk posterini taşıyan iki arkadaşımız ve biz el ele tutuşmuş halde ikişerli kolda Aşıküzeyir köyünden Aşıkzülali köyüne doğru yola çıktık.

Aşık Zülali bizim köyden birkaç defa daha büyüktü. Nedense bizim köy kadar olabileceğini düşünmüştüm. Daha doğrusu başka köy görmediğim için bazı köylerin farklı olabileceklerini düşünmemiştim. Farkları hemen gördüm ve hep şaşırdım. O köy daha düzdü, bizim köy bayır. O köyde bizim köyden daha başka biçimde yapılmış evler vardı, demek öyle de olabiliyormuş… Köyün içinden geçerken öğretmenimiz bize marş söyletip, slogan attırdı. Eskişehir ve İzmir marşlarını söyledik. Sesimize sanırım, köylü kadınlar kapı önlerine çıkıp bize baktılar. Erkek öğretmenlerden ötürü kadınlar yaşmaklandılar. Gelin ve kızların çok güzel elbiseleri vardı. Abam kendisine de diksin diye tarif etmek için iyice baktım. O gün her yeri ve her şeyi ilk defa görüyordum ve şaşkınlıktan başım döndü.

İkinci şaşkınlığım ise akrabalarımızla karşılaşmamdı. Adamlar bize misafirliğe gelirlerdi ama eş ve çocuklarını bilmiyordum; orada gördüm. Aşıkzülali’de çok akrabamız vardı. Ayrıca babam önceden o köyde öğretmenlik yapmıştı ve herkesi tanıyordu. Epeyce bir ilgi odağı olup şımardım. Akrabalar beni arkadaşlarımdan ayırıp evlerine götürdüler. Sonra birlikte Baykent köyünün altındaki 23 Nisan çayırına gittik.

Ve üçüncü şaşkınlığım: Tanrım, ne kadar çok çocuk vardı! Aşıküzeyir, Aşıkzülali, Baykent, Akballı, Alabalık, Kaleönü ve Kol köylerinin ilkokulları gelmişti. Sağ-taş çocuk doluydu. Binlerce çocuk. Abarttım elbette ama gözüme o kadar çok göründü ki.

Bir yandan davul zurnalar çalıyor, çocukların çığlık çığlığa şen bağırışları… Mikrofon yoktu ve bu ortamda okunan şiirleri pek duyamadım. Sonunda öğretmenler çocukları kontrol etmekten vaz geçip, kendi hallerine bıraktılar.

***

İlk aidiyetim köye idi. Bizim köy be bizimkiler. Başka köyler ötekiydi, bizden değildi. 23 Nisan çayırında hep bir olmuştuk. Birkaç çocukla tanışıp adlarını ve köylerini öğrendim. Artık başka bir köyde de arkadaşlarım vardı ve bu hoşuma gitmişti. Onlar da bizimki olmuştu.

Halk oyunları oynandı, bazı köylerden gençler de gelmişti. Güreş yaptılar. Festival havasında geçti. Yumurta tokuşturma yarışması yaptığımızı hatırlıyorum. Hiç unutmadığım, sevinçli ve mutlu bir günümdü.

23 Nisan’da genellikle rahmet yağar. Yine öyle oldu. İkindi vakti az miktarda yağmur yağdı. Biraz ıslandık ve yol çamur oldu. Dönüşümüz biraz zor olmuş olmalı. Hatırlamıyorum.

Sonraki yıllarda da gittiğimiz oldu. Bazen meteorolojinin haberine bakarak ertelendiği de oldu. Ama Baykent’in 23 Nisan çayırına gitmek ve yüzlerce çocukla birlikte millî coşkuyu hissetmek çok güzeldi. Çokluk, millî bir güven veriyordu. Posof’un diğer köy okulları da öbekler halinde bir araya geliyorlarmış.

Bizim Posoflular millî bayramları hep iyi kutladı. 23 Nisan, Kurtuluş, 19 Mayıs da öyle. İlçe köyleriyle birlikte bayram yerine koştuğu gibi komşu il ve ilçelerden de bayramı izlemeye gelirlerdi.  Sonra büyüyünce başka yerlerde ulusal bayramların kutlanışını gördüm. Çok ruhsuzdular ve beni hep düşündürmüştür. Biz Rus işgalini görmüştük. Tam kurtulduk derken Gürcistan’ın saldırısına uğramış, facialar yaşamıştık, düşmana direnmiş ve kazanmıştık. Sınırda yaşıyorduk. Katliamlar, kaçakaçlar görmüş, yaşamıştık… Şehit ve gazilerimiz çoktu. Daha 1945-1953 yıllarında Rusya, Ardahan ve Kars’ı alıp Gürcistan’a vermek istemişti. Biz sınırdaydık.

Posoflular hâlâ öyledir. Atatürk, Bayrak, Vatan, Millet kavramları çok yüksekte tutarlar.

Kim bilir çocuklukta kalan ne güzel 23 Nisan hatıraları vardır? O günlerden fotoğraf bulamadım. İnternetten benzerlerini bulabildim.

Bayramımız kutlu olsun. Şehit ve gazilerimizi rahmetle, minnetle anıyorum. Herkes bayramın bir tarafını kutluyor. Kimisi çocuk, kimisi ulusal egemenlik-demokrasi, kimisi kurtuluş savaşının başlangıcı… Hepsi de kutlu olsun, samimiyetsizlerinki hariç.

Posof Süngülü Köyü İlkokulu 23 Nisan 1986 (Belgin Demir Koleksiyonu)

Aşağıdaki metin Facebook’ta yayın yapan Posof Kültür grubunda Nihat Ergün tarafından paylaşıldı. Yaşlılık, bilgelik ve deneyimin önemini anlatan bir kıssa. İşte size ders.

50 Yaşın üstündeki herkesi öldürün!

Tellallar duyurur. “Padişah emridir. Tüm diyardaki elli yaş üstündekiler toplanarak, idam edilecek!”

Gençlerden biri babasını samanlıkta özel olarak yaptırdığı sığınağa sokar. Diyardaki tüm 50 yaş üstündekiler idam edilir.

Padişah bakar ki bir direniş yok, hatta babalarını kendi elleriyle teslim edenlerde olmuş.

Aradan bir süre geçtikten sonra padişah “40 ile 50 yaş arasındakileri deniz kenarına toplayın.” der. Toplarlar. Padişah “Size üç gün süre, üç gün sonra geleceğim, bana kumdan tesbih yapacaksınız, eğer beceremezseniz hepinizin başı kesilecek.” der.

Bir gün, iki gün, üç gün geçer ama kumdan tesbih yapmak ne mümkün. Üçüncü gün babasını saklayan genç koşar babasının yanına, durumu babasına anlatır. Süre bitmiştir. Deniz kenarına toplanırlar, ortada teşbihte eser yoktur. Cellatlar hazırdır.

Ahali korku içerisinde, kimisi babasının, kimisi abisinin, kimi eşinin infaz kaygısı içinde. Padişah infaz emri için alana gelir. “Verilen süre doldu, görevi yerine getiremediniz” der. Cellatlar infaza başlayın diyecek iken, babasını gizleyen adam, padişaha tüm ahalinin duyacağı ses tonuyla seslenir, “Padişahım biz bu görevi yerine getirirdik, lakin bir sorun bakalım niye getirmedik.” der.

Padişah, olmayacak bir şeyin cevabı da olamayacağını bildiği için alaycı bir edayla “Neden?” der.

Genç adam cevap verir. “Hünkârım biz çok düşündük kumdan tesbih taneleri yapmak zor değil, lakin bunun imamesi nasıl olacak? Padişahımız ya beğenmezse? Siz bu konuda tüm dünyanın en iyisisiniz. Siz varken imameyi bizim yapmamız ne haddimize… Siz imameyi yapın biz de taşları etrafına hemen diziverelim.” der.

Padişah bu zor durumdan kurtulmak için infaz emrinden vaz geçer, oradakilere “Tamam sizleri affettim.” demek zorunda kalır.

Döner kurmaylarına “Ulan hayırsızlar, hani 50 yaş üstündekilerin hepsi ölmüştü? Saklanan tecrübeli birini gözden kaçırmışsınız.” der.

Kaynak: Nihat Ergün, 25 Mart 2020 Facebook

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir