Tavuk

Sayı 90- Etnopedagoji ve Etnoandragoji

              An-ka-ra-nın  ta-şı-na baaak
              Göz-le-ri-min  ya-şı-na baak!

Son ders müzikti ve siyah önlüklü beyaz yakalı kız ilkokuldan evine doğru giderken, elinde kulplu okul çantası zihninde bu şarkıyı söyleyip dudaklarıyla mırıldanıyordu. Marşın sözleri şimdi onun için daha bir anlamlı olmuş içindeki duyguları iyice kabartmıştı. Neredeyse sınıftaki gibi sokakta da bağıra bağıra söyleyecekti. Çünkü Ankara-Mamak’ta yaşıyordu. An-ka-ra-nın ta-şı-na baaak! derken birden çevresindeki gecekonduların kimisinin kayaların üzerinden çıkmış gibi olduğunu anımsayıp, bu mısrayı oralara bakıp söylemek istedi. Ankara’nın taşı, kayası kimi ailelere kuş yuvası gibi yuva olmuştu. Ankara’nın taşına değil, kayasındaki evlerine bakarak söyleyecekti. Bu evlerden görmek için kafasını kaldırıp gözlerini çevrede gezdirince, köprünün üzerinde, Samsun yolunda çok yoğun hareketli bir kalabalığın olduğunu gördü. Bu kalabalık onun dikkatini dağıtıp kendine çekti. Köprünün altından geçip, yukarıya doğru yarım bir U çizerek caminin tam karşısına Samsun asfaltına ulaştı. Gördüğü manzarayı bir süre şaşkınlıkla seyredip, anlamaya çalıştı. Kadınlı, erkekli bir sürü yetişkin insan yola saçılmış kutuları ve kutulardan dağılmış paketleri kucaklarının alabildiğince topluyor, kucağını dolduran hızlıca oradan uzaklaşıyordu. İleride köprünün üzerinde ise yan yatmış bir tır vardı. Tırın devrik kasasına da yine insanların girip-çıktığını görüyordu. Hatta tırın plakasının bizim plakalarımıza benzemediğinin ayrımına bile vardı. O anda gözlerini yere indirip baktı. Ayaklarının dibinde bir poşet gördüğünde, eğilip merakla aldı eline ve bunun bir tavuk paketi olduğunu anlayıp hemen çantasına sokuşturdu. O dönemlerde hazır tavuk şimdiki gibi her yerde satılan bir şey değildi. Ancak çok ayrı mahallelerde, belli kişilerin ulaşabileceği bir şeydi.

Yetişkinler arasındaki bu itiş-kakışın, bu izdihamın içinde kolayca bir parça sahiplenip, çantasına atabildiği için küçük varlığını şanslı hissetti. Bu şans onu mutlulukla yokuş yukarı evine doğru yürütüyordu. Gelirken söylediği marşı unutup yeni hayallere dalmıştı. Dört kardeşin en büyüğüydü. Eve götürdüğü tavukla annesi bir çorba, belki suyuna da bir pilav yapacak, babası da işten gelince tavuk kokan evine girecek, onun sayesinde bu kış günü ailecek güzel bir ziyafet çekeceklerdi. Bu hayalle yokuşun üstündeki evine bu sefer hiç yorulmadan ulaştı.

Kapıyı çaldı. Annesi kapıyı açtı. İçeri girdiğinde çantasının şişkinliği annesinin dikkatini çekti. Annesi merakla:

– Kız o çantanda ne var? dedi.

Çantayı açıp tavuğu çıkardı. Annesi hesap soran bir tavırla:

-Kız bunu nereden aldın? Sana kim verdi? Sende para da yoktu.

Böyle bir tepki karşısında şaşıran ve korkan çocuk; mahcup bir heyecanla:

-Anne kimse vermedi. Samsun yolunda bir kamyon devrilmişti. Herkes kapışıyordu. Ben de baktım ki ayağımın dibinde bu poşet, alıp getirdim. Pişirirsin diye.

Annesi çocuklarını sevgiyle, sabırla, şefkatle büyüten bir anneydi. Ancak çocuğun ağzından bu sözleri duyunca, birden bire öfkeyle çocuğun kulağının üstüne, onu halıya devirecek kadar sert bir tokat indirdi. Çocuk halının desenlerine yapıştı.

-Kız sen ne diyorsun? Nasıl bunu bu eve getirdin? O adamın o derdinde nasıl malına el atıp ta bu eve bu tavuğu sokarsın? Çabuk bunu al ve nerede bulduysan derhal oraya götür bırak dedi.

Minik kız daha önlüğünü çıkarmadan, gözleri yaşlı, içi dolu – dolu , tavuğu alıp dışarı çıktı. Giderken kaya üstünde bitmiş gibi duran gecekonduyu görünce yine şarkısı zihninden geçti.

An-ka-ra-nın ta-şı-na baak!
Göz-le-ri-min ya-şı-na-baak!

Devrilmiş tır halen orada yatıyordu. Yağmalanacak bir şeyi kalmamıştı. Elindeki paketi tırın kasasının içine kadar götürüp bıraktı.

Minik yüreğine garip bir ferahlık gelmişti.

Yine de gözünün yaşı dinmemişti…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir