Türkiye’ye Gelen Yol

Sayı 89- Atabek Yurdu (Ocak 2026)

Bazı günler vardır, takvimde diğerlerinden farksız görünür ama bir ömrün yönünü değiştirir. Büyüdüğüm evde “yurtdışı” kelimesi, endişe ve itirazla karşılanırdı. Özbekistan’da oku, evine yakın ol, gözümüzün önünde ol… Ailem böyle düşünürdü. Özellikle annem ve babam için, bir kız evladının başka bir ülkede eğitim alması, akıllarına bile getirmek istemedikleri bir şeydi. Lakin insan bazen içindeki sesi bastıramaz. O ses büyür, çoğalır, kalbinin her köşesine yayılır. Benim içimdeki ses de bir gün bana fısıldadı: “Denemelisin.” Aslında Türkiye’ye gitmeyi, orada eğitim almayı çok istiyordum. Bu isteği kimseyle tam olarak paylaşamıyordum ama içimde her geçen gün büyüyordu. Bilgisayarın başında saatlerce kalıp Türkiye’deki üniversiteleri araştırdığım zamanlar olurdu.

Bir gün, yine böyle internette gezinirken karşıma bir duyuru çıktı: Türkiye Bursları.

Başta inanmak zor geldi. “Hakikaten böyle bir imkân var mıydı?” dedim. Ama siteye girdikçe, detayları okudukça heyecanım arttı.

Bu kez aileme burs hakkında bahsettim. Başvurmama izin vermelerini istedim. Önce yurtdışında okuma bizim gözümüzün önünde oku dediler. Ardından ikna etmeye çalıştım ve sonrasında tepkileri beklediğimden daha yumuşaktı. “Dene bakalım, belki olur,” dediler. Ama ses tonlarından, bakışlarından anlıyordum ki… içten içe çok da inanmıyorlardı. Onlara göre bu tür burslar hep bir başkasına çıkardı, uzak bir hayaldi. Ama “denemem gerektiğini” de kabul ediyorlardı.

“İçinde kalacağına dene, için rahat etsin,” dediler.

O söz, bana hem bir serbestlik hem de bir umut verdi.

Başvurumu büyük bir özenle hazırladım. Belgeler, sorular, niyet mektubu… Her birine kalbimi döktüm. Ve sonra uzun bekleyiş başladı.

Aylar geçti. Sonunda bir gün, beklenen o e-posta geldi: “Mülakata çağrıldınız.”

Haziran ayının altısıydı. Mülakat günü sabahı ellerim terlemişti, kalbim hızla çarpıyordu. İçeri girdiğimde heyecanımı saklamaya çalıştım ama içimde öyle çok şey birikmişti ki… susamadım. Durdurulamaz bir şekilde konuştum, içimi döktüm. Karşımdaki jüri bana neden Türkiye’yi seçtiğimi sorduğunda, sadece genel şeylerden bahsetmedim.

“Hacettepe Üniversitesi’nde Yüksek Lisans yapmak istiyorum,” dedim kararlı bir sesle. O ana kadar pek çok şeyi hayal etmiştim, ama o cümleyi söylerken içimde bambaşka bir güç hissettim. Çünkü gerçekten istiyordum. Hacettepe’yi araştırmıştım, hocalarını, bölümü, akademik yapısını incelemiştim. Orada okuyarak hem kendi mesleki yolumu inşa edeceğime, hem de ülkeme bir gün daha donanımlı dönerek katkı sağlayacağıma inanıyordum. Bu tutkumu samimiyetle anlattım. Konuştum, durmadım. Kendimi ilk kez bu kadar özgürce ifade ettim. Ve o mülakattan çıktığımda içim rahatlamıştı.

Ağustos ayı gelip çattığında sabırsızlığım iyice artmıştı. Her sabah gözüm e-postalarda, her bildirimde kalbim yerinden fırlayacak gibi oluyordu.

“Acaba ne zaman gelecek?”

“Acaba kabul edildim mi?”

Bu sorular gün boyu aklımdan çıkmıyordu. Çünkü içimde tek bir dilek vardı: Hacettepe Üniversitesi. Ben o üniversitede okumak istiyordum.

İllâ ki Hacettepe olsun diyordum. Araştırmıştım, akademik kadrosuna hayrandım.

Ve bir gün o beklenen mesaj geldi. Gözlerime inanamadım.

“Türkiye Bursları’nı kazandınız.”

İçimde bir şeyler koptu, ama bu kez sevinçten.

Benim hikâyem sadece kişisel bir başarı değil. Aynı zamanda bir geleneğin sınırlarını aşma hikâyesi…

Çünkü biz Ahıska Türklerinde, özellikle kız çocuklarının yurtdışında okuması her zaman kolay kabul edilen bir durum değildir. Aileler kaygılanır, çevre baskısı olur, “ne gerek var” diyenler çıkar. Benim ailem de beni çok seviyordu, bu yüzden endişeliydi.

Uzaklarda tek başıma nasıl yaşarım, nasıl okurum, güvende olur muyum…
Bunların hepsini düşündüler. Ama ben içimde öyle güçlü bir istek taşıyordum ki… O ışık içimde yanmaya başlamıştı bir kere. Ve bu ışığın peşinden yürümem gerektiğini hissettim.

Hemen aileme koştum, gösterdim kabul mektubunu. Önce şaşkınlıkla baktılar. Uzun süre sessizlik oldu. Annem bir süre elindeki belgeye baktıktan sonra gözleri dolarak, “Bak, Allah yazdıysa olurmuş… Demek ki kaderinde bu varmış,” dedi.

Daha önce hep “Özbekistan’da oku, yurtdışına gitme,” diyen ailem…

Şimdi benimle sevinmişti.  O anı asla unutamam.

Benimle birlikte annem de ağladı. Ve o gün sadece bir burs kazanmadım; ailemin kalbindeki o korkuyu da aştım. Akrabalarımız şaşkındı. Çünkü ben bu yolculuğa çıkan ilk kız oldum. Belki de bu yüzden daha anlamlıydı.

Her şey hızla ilerlemeye başladı. 10 Ekim’de Türkiye’ye adım attım. Bu, hayatımın dönüm noktasıydı. 13 Ekim’de TÖMER sınavına girdim, heyecanla ve inançla. Ve… C1 seviyesini aldım. 15 Ekim’de ise resmen eğitim hayatıma başladım.

Şimdi dönüp baktığımda içim gururla doluyor. “İyi ki Hacettepe Üniversitesi’nde okuyorum,” diyorum. Çünkü ben üniversitemi çok sevdim. Türkiye’yi çok sevdim.

Türkiye’ye geldikten sonra Hacettepe Üniversitesi’ne adım attığım ilk günü dün gibi hatırlıyorum. Kampüsün havası, yolları, binaları, hepsi bana “işte burası” dedirtmişti. Ama asıl güzellik, içeri girdikçe karşıma çıkan insanlardı.

Hocalarımı tarif edecek kelimeleri bulmakta zorlanıyorum… Onlar sadece ders anlatan akademisyenler değildi benim için. Yeri geldiğinde yol gösteren birer rehber, yeri geldiğinde bir cümleyle içime su serpen birer gönül insanı oldular. Yüzümdeki heyecanı, gözümdeki umudu fark ettiklerinde beni teşvik ettiler. Ben onlarla sadece bilgi değil; saygıyı, azmi, emeği ve insan olmanın zarafetini öğrendim. Hacettepe Üniversitesi bana bir meslekten önce bir duruş kazandırdı.

Bu yolda beni yalnız bırakmayan, desteklerini bir an olsun esirgemeyen hocalarıma, bana benden çok inanan anneme ve babama, ayrıca her zaman yanımda olan sevgili abime teşekkür ederim; onların sevgisi ve desteğiyle bu yoldaki adımlarım gittikçe daha da sağlamlaştı.

Eğer bugün hayallerimin peşinden yürüyebiliyorsam, bu başarıda Türkiye Bursları’nın bana sunduğu büyük destek ve güvenin payı çok büyüktür. Bir de bu program binlerce gence umut olup yollarına ışık tuttuğuna şahit oldum.

Dolayısıyla Türkiye burslusu olduğum için gurur duyar ve bu ailenin bir ferdi, Türkiye burslusu olarak ülkeme döndüğümde öğrendiğim tüm fedakarlıkları öğretir ve adını zinde tutarım. Sana minnettarım YTB.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir