Öncelikle ülkeyi ekonomik olarak zayıflatıp bağımlı hale getiririm. Atatürk’ün dediği gibi askeri zaferler ekonomik zaferlerle taçlandırılmadıkça gerçek bağımsızlık yaşanmaz. Ardından bu ülke ekonomik açıdan zayıf olduğundan istediğim her şeyi yaptırırım. Olaya eğitim açısından baktığımızda öncelikle o ülkenin seçkin, çalışkan çocuklarını kültürü, hocaları, dili farklı okula veririm. Bu ön hazırlıktan sonra yani kendi ülkesinde aldığı bu eğitimden sonra Avrupa ve Amerika’daki okullarda okuturum. Gerçi bu öğrenciler o eğitimden sonra ülkede kalmak istemez. Gittikleri ülkelerde ise o ülkenin kültürü ve değer yargılarıyla yetişirler. Bunlara ben Atilla İlhan’ın deyimiyle lümpen aydınlar veya mankurtlar veya modern devşirmeler diyorum.


Bunlar ülkelerinde kraldan çok kralcı kesilirler, toplumun zararına ne varsa düşünmeden uygularlar. Bunun yanında asıl unsur olan ama genelde “gurbetçiler” adını taktığımız kesimden yurda gelip temelli yerleşenlerin çocuklarına eğitimde ayrımcı bir eğitim verilerek bu ülkeden küstürürdüm. Türkiye Cumhuriyetinde yaşadığımız için örneklerimi de bu ve buna benzer ülkelerden vereceğim.


Bunun yanında büyük devletlerden aldığım güçle azınlıkların kendi dillerini konuşmaları yönünde propaganda ve yönetmelikler çıkaracağım. Yönetim yani Milli(ne kadar milli kalacaksa bu durumda) eğitim bakanı müdürler v.s hepsi daha önce mankurtlaştırıldıkları için hiçbiri karşı gelme gibi bir lükse sahip değil aksine onlar ön ayak olacaklardır. Kendileri olmayan dilleri varmış gibi göstererek Avrupa da bu yönde yayınlar, sözlükler yayınlatacağım. (Kürtçe, Lazca, Zazaca ) Hatta bunların da kollara ayrıldığını anlatacağım. Çok etnik bir yapıya sahip olduklarını söyleyip bunun bir zenginlik olduğunu ifade edeceğim ardından bu ülkenin kuyusunu kazacağım. Bunun için herkesçe hayır amacıyla kurulduğunu zannettiği vakıflarla hem de devletin kurumlarıyla ortak yapacağım.


Küreselleşmeyle beraber bu olguya karşı gelinemeyeceğini ve küreselleşmenin dilinin de İngilizce olduğunu telkin edip kabul ettirirdim. Kendi dillerinin bilim dili olamayacağını söyleyerek bir ezilmişlik duygusu kazandırırdım. Ardından ise yarım yamalak İngilizce konuşan bu arada kendi diline de fazlasıyla yabancı kelime girdiği için kendi dilini de katletmiş olacak. Yani ne kendi dilini konuşabilecek ne de yabancı dil konuşabilecek. Bu konuda 26 yaşında dünyanın en genç profesörü unvanını kazanan ve 300 yıldır batının en genç profesörü diye söz edilen Oktay Sinanoğlu da 10 Ocak 1999 ‘da Leyla Tavşanoğluyla Cumhuriyet gazetesinde yaptığı röportajda şunu söylüyor: ” Bir çocuğa kendi dilinde fiziğin derin kavramlarını anlatsanız anlamaz. Ona bir de yabancı dilde anlatmaya çalışsanız hiç anlamaz. Böylece ne fizik ne de İngilizce öğrenebilir. O arada kendi dilimizi de unutur”


Meriç Kul da www.aydınlanma1923.org sitesinden çıktısını aldığım “Yeniden techid-i tedrisat! ” adlı yazısında şöyle bir bilgiye ulaştım. “Tarihte Romalılar, Keltlere ne yaptılar: Yıllarca savaştıktan sonra Keltleri öldürmenin gereksiz olduğunu düşünmüşler ve onlara dillerini unutturarak istediklerini yaptırmaya karar vermişler. İngilizler İrlanda’ da yıllarca benzer işler yaptıktan sonra Roma’ nın marifetlerini çok iyi inceledikleri için 1890′ da Yüksek Öğretim Kurulu diye bir kurul kurmuşlar.. Başına da İrlanda’ daki İngiliz valisi getirilmiş.”


Ben de bu uygulamaların aynısını uygulardım. Bu faaliyetlerimi desteklemek için de içerdeki diğer sivil işbirlikçilerle harekete geçerdim. Herkesin 4. kuvvet saydığı aslında bizim sayemizde 1. ve tek kuvvet olan medyadan (gazete, radyo, televizyon vs) yararlanırdım. Eğitimle beraber ülkenin siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik işlerine müdahaleci bir tutum takınırdım. Yetişen öğrenciler, nesiller kültürel kodlarından yoksun olarak yetişeceklerdir bu sayede. Dolayısıyla Atilla İlhan’ ın ifade ettiği yabancı dille eğitimin sonucuna doğru götürürdüm bu ülkeyi. Yani onun deyimiyle ” yabancı dille eğitim ve onun devamı olarak, insanın özbenliğinden kopması; ‘ onlar ‘ gibi olması, ‘ bizden ‘  olmaması, kendine yabancılaşması; ‘onlar’ gibi düşünmesi ve zamanı gelince onların dediklerini yapması”. Biz de yürüttüğümüz bu politikalar sonucu yeni nesiller kültürlerinden, geçmişinden, kutsal değerlerinden kopararak hiçbir düşünce geliştiremeyen, dünyayı değiştirebilecek veya büyük bir iz bırakacak görüşlerden yoksun bırakılacaklardır. Bunlar üretici değil hep tüketici konumda olacaklardır. Böylece ürettiğimiz mal, hizmet, akım, görüş, giyim – gıda vs hiç sorgulamadan tüketeceklerdir. Bunlar okur-yazar olarak değil de az okur hiç yazmaz olarak yetişeceklerdir. O az okudukları da magazin – moda vs olacaktır. Kültür emperyalizmi en önemli vurucu tim veya zehirdir. Bunu bu ülkeye zerk ettiğimiz zaman doku uyuşmazlığı olacaktır. Ama bunun da en iyi veriliş şekli alıştıra alıştıra olacaktır. Böylece vücut (ülke) tüm yapılanlar karşısında kabullenici bir yapıya bürünecek veya zorunda kalacaktır.


Eğitimin ülkeye verdiği kargaşa ve hengame, eğitim emperyalizmi, kültürel emperyalizme, ekonomik emperyalizme doğru yol açacaktır. Zaten bu saydıklarımız bir çarkın dişlisi gibidir. Birindeki bir etkilenme, aksaklık diğerlerine de sirayet edecektir.


Bu eğitimle yetiştirdiğimiz nesiller ülkenin en önemli kademesine gelecektir. Genel kurmay başkanlığı, savunma, eğitim, ekonomi ve daha bir çok bakanlığına getirilecektir. Bilincinden yoksun bıraktığımız bu insanlar ülkelerinin aksine artık efendilerine yani bize hizmet edeceklerdir. Ülkeyi ekonomik anlamda hep bağımlı bırakacağız, en önemli maden yataklarına (bor mineralleri, petrol, uranyum, toryum, neptünyum vs) elimize alacağız. Bu madenleri ülkemizdeki uluslararası firmalar işleteceklerdir. Ülkenin en önemli ihalelerini bizim yetiştirdiğimiz mankutlar bize vereceklerdir (Helikopter, uçak ve birçok savaş araç gereci, teknoloji v.s). Siz ülkenizde üretecek kapasitede olsanız dahi üretmeyecek bizden alacaksınız. Sizin markanız olmayacak biz zaten size veriyoruz daha ne istiyorsunuz. Verdiğimizle yetinin fazla da ses çıkarmayın, ses çıkaranlar faili meçhul olarak ortadan kaldırılacaktır. Verdiğimiz firma ve markaların patent hakkı için kazandıklarınızın çoğunu tekrar bize vereceksiniz, siz sadece aç kalmayacak kadar yaşayın. (Bu firmalara örnek: Carrefour-sa, Hilton-sa, Toyota-sa v.s)

Bunun sonucu siz bir işe yaramıyorsunuz daha bir devlete bile sahip çıkamıyorsunuz en iyisi siz gidebilirsiniz diyoruz, sizin yıkılmanız gerekiyor, doğanın kanunu bu “büyük balık, küçük balığı yutar.”

Sonuç vahim maalesef. HÜSRAN-YIKINTI -KAOS -KARGAŞA

BİR ÜLKE BÖYLE YIKILDI.

Bir Ülke Böyle Yıkıldı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir