Nurullah Muhammed Raufhan[1]
“Gurbette gariplik içinde kaldım ben…”
— Ahmed Yesevî
Facianın büyüğü küçüğü olmaz. Anne-babanın vefatı bir facia, savaşta evlerin yıkılması yine facia, küçük bebeklerin ölümü, yetim kalması büyük faciadır.
Ama bunların içinde vatandan ayrılma faciası en büyüğüdür. Ona denk gelen bir şey yoktur.
İnsan anne-babasını ya da evladını kaybetse, buna doğal bir hal gibi bakar, sabreder, alışır; çünkü orada bir-iki kişi ölür. Ama vatandan ayrılırsa, asla alışamaz, kabullenemez; çünkü o zaman bütün millet kalbinden koparılmış gibi olur… bütün millet ölür.
Vatan yalnızca toprak değildir. Toprak her yerde vardır. Hemen hemen aynı. Hatta başka yerlerde sizinkinden daha verimli olabilir. Ama kalp, ne kadar cazibeli olursa olsun, yabancı toprağı kendininki gibi görmez. Alışmaz. Topraksız kalmış gibi yaşar. Çünkü hiçbir yer kendi toprağının yerini tutmaz.
Vatan yalnızca dağlar, çöller, sular, ağaçlar da değildir. Çünkü bunlar da dünyanın dört bir yanında vardır. İnsan, yurdundan ayrıldığında dünyanın en güzel köşesinde yaşasa bile, gönlü yine kendi vatanına çeker, özler, özledikçe özler.
O halde vatan nedir?
Vatan kalptir. Toprağın, dağların, çöllerin, suların ve ağaçların kendisi değil, onların kalplere saldığı derin köklerdir; kalpten su içip büyüyen, yeşeren güzelliklerdir.
Vatan — değeri hiçbir şeyle ölçülemeyen bir duygudur. İnsan bu duygu ile kendini diri, bütün hisseder. Aksi halde yarım, eksik bir candır. Her türlü aşağılanmaya, horluğa dayanılır; ama vatansızlığa dayanılmaz.
Türk dünyasının büyük şairi Ali Şir Nevâî şöyle der:
“Gurbette garip şad olmaz imiş,
El ona şefkatli, merhametli olmaz imiş.
Altın kafeste kızıl gül bitse,
Bülbüle dikenlikten başka yuva olmaz imiş.”
Nevâî’nin bu sözlerinde vatanın işte bu ince ve paha biçilmez değerini kastetmiş olması şaşırtıcı değildir.
Herkese kendi vatanı kıymetlidir. Bülbüle altından yuva-kafes yapsanız da ona yetmez, kalbi huzur bulmaz; ona yapma altın yuva değil, kendi dikenliği gerekir…
10 Ocak 2016 günü Bursa şehrinde düzenlenen “Ahıskalı Türkler” belgesel filmi tanıtımı sırasında — birçok konuşmacının gönül izharlarını dinlerken ve filmi seyrederken — içimden işte bu acılı düşünceler geçti.
Bu tanıtımı nereden duydum ve Bursa’ya nasıl gittim?
2015 sonbaharının sonlarında bir iş için iki oğlum — Fayzullahhan ve Mirzo Firdevs ile birlikte Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’na gitmiştik. Yayın işleri müdürü Odam Özdemir ile görüştük, sohbet ettik. Mesleğim yayıncılık, editörlük olduğundan sözlerimiz birbirine bağlandı, biraz uzun oturduk. Nihayet artık kalkacakken odaya bir genç girdi. Odam Özdemir bana işaret ederek:
— Vatandaşın, dedi.
Gelen genç Ahmet Turan imiş. Selamlaştık. Yüzüne, kaşına, gözüne bakarak vatandaşlık izlerini arar gibi oldum. İlk bakışta pek Özbek’e benzemiyor, daha çok Türke benziyordu. Özbekçeyi de zor konuşuyordu; ya unutmuş, ya yeni öğrenen birine benziyordu. Ama bu karışık dilini de anlamak mümkündü.
Odam Özdemir ile vedalaşıp koridora çıktığımızda Ahmet Turan bizi odasına davet etti. Doğrusu, Özbekçesini neredeyse unutmuş bu vatandaşım bana da ilginç gelmişti. Kabul ettim.
Koridorun sol tarafındaki odaya girdik. Orada bir genç bilgisayarda çalışıyordu. Ayağa kalkıp karşıladı.
— Bu misafirler Özbekistan’dan, dedi Ahmet Turan ve aynı anda onu bize “Zokir Şodmon” diye tanıttı.
İlginçtir, ilk bakışta Zokir Şodmon daha çok Özbek’e benziyordu.
— Ben Semerkandlıyım, Zokir bey Namanganlıdır, dedi Ahmet Turan.
Zokir Şodmon da tıpkı Ahmet Turan gibi Özbekçeyi yarım yamalak konuşuyordu. Oturur oturmaz Ahmet kardeşimiz çay mı, kahve mi, ıhlamur mu diye sordu.
Çayı bilirim, kahveyi bilirim, ama ıhlamur nasıl bir şeydir acaba? Büyük oğlum Fayzullahhan’a baktım. O bana ıhlamuru tarif etti ve:
— Güzel bir şey, için, dedi.
— Ihlamur, ıhlamur ağacından yapılan “çaydır”, diye ekledi Ahmet Turan.
Çaylar gelene kadar ben kendimi ve çocuklarımı ev sahiplerine tanıttım. Oğullarımın İstanbul üniversitelerinde okuduğunu — büyük oğlum Fayzullahhan’ın tarih bölümünde doktora yaptığını, küçük oğlum Mirzo Firdevs’in yüksek lisansa bu yıl başladığını söylediğimde ikisi de “Maşallah! Maşallah!” diyerek takdir ettiler. Sonra oğullarımla sohbet etmeye başladılar.
Kısacası, odaya girmemizden birkaç dakika geçmeden eski dostlar gibi samimi bir sohbet kurduk. Bu arada bir genç, Türklere özgü asma gümüş tepside çay ve ıhlamurları getirip isteyenlerin önüne koydu.
Ihlamuru ilk kez içiyordum. Bir yudum alıp ağzımda biraz tuttum, tadını anlamaya çalıştım, ama önceden bildiklerime benzetemedim. İkinci, üçüncü yudumdan sonra ağzım ıhlamurun tadına alıştı. Oğlumun dediği gibi, fena değilmiş.
Yavaş yavaş bir şeyleri tahmin etmeye başladım. Aklımda yakın geçmişimiz canlandı. Bunlar Meshet Türkleri olmalı, diye düşündüm. Sohbet arasında kendilerine de sordum.
— Hayır, biz Ahıskalı Türkleriz! dedi Ahmet Turan sözümü keserek.
Tam anlayamadım. Hızlı söylediği için “Meshet” sözünü başka türlü işittim sandım. Ama tekrar sormadım. “Bunu da bilmiyor musunuz?!” demesinler diye düşündüm.
Biraz daha sohbet ettikten sonra biz kalktık.
Aradan yaklaşık iki ay geçtikten sonra yolum yine vakfa düştü. Bu kez yalnızca Fayzullahan ile ikimizdik[2]. Odam Özdemir’in odasında işim biter bitmez vatandaşım Ahmet ile kardeşimiz Zokir’i görmek için odalarına uğradık. Şansımıza ikisi de oradaydı. Çok samimi karşıladılar.
— Çocukluğumda babamla birlikte Semerkand’daki “Zumrad” camisine cuma namazına geldiğimizi hatırlıyorum, dedi Ahmet Turan.
Semerkand’da böyle isimde bir cami olduğunu bilmiyorum, ama “Hoca Zudmurod” camisi vardı. Sovyet döneminde bu camide namaz kılınmış olabilir; Ahmet o zamanlar oldukça küçük olduğu için adını karıştırıyor olabilirdi.
Ben geçen sefer söyleyemeyip içimde kalan sözümü dile getirdim. Yani, 1989 yılında Özbek–Türk çatışmasını bir yazar olarak yakından incelediğimi, Özbekistan Yazarlar Birliği ve “Birlik” halk hareketi adına iki yazar olarak Fergana’ya özel gittiğimizi ve orada gördüklerimizi kısaca anlattım.
Gerçekten de Kuvasoy’da başlayıp iki hafta içinde bütün Fergana vilayetine yayılan o facialar çok korkunç ve acıklıydı. O dönemde Cumhuriyetin eski başkanı Moskova kürsüsünden bu çatışmayı Kuvasoy’da “çilek yüzünden çıkan sıradan bir ailevi kavga” diye açıklamaya çalışmıştı. Oysa olay, iki kişi arasında çıkabilecek küçük bir tartışmadan farklı, arkasında karanlık bir şeyler olan daha büyük bir meseleydi. İki kişi arasındaki kavga yavaş yavaş iki halk arasındaki çatışmaya dönüşmüştü; normal şartlarda böyle bir şey asla mümkün değildi. Çünkü Özbek de, “Meshet” Türkü de açık, samimi halklardı. Onların, söylentilerde tasvir edildiği gibi vahşilikler yapması akla sığmazdı. Yıllardır yan yana yaşamış, aralarında hiç kavga olmamış, hatta basit bir tartışmaya bile girmemişlerdi.
Bütün millet büyük bir endişeye kapıldı. Ne olup bittiğini bilmiyor, daha önce başına böyle bir şey gelmediği için bu durumda ne yapılması gerektiğini de bulamıyordu. Özellikle milletin aydınları — yazarlar, şairler ve bilim insanları — derin acı çekti. Çünkü uzun zamandır sömürge altında ezilen halk, ülkede yeniden yapılanma ve açıklık rüzgârları esmeye başlayınca yeni yeni başını kaldırıyor, özgürlük nefesini alıyordu. Tam böyle bir zamanda, kırk beş yıldır barış içinde, dostça yaşamış, hatta akraba olmuş iki kardeş halk[3] — Özbek ile Meshet Türkleri — birbirinin kanını döküyordu!
Bunun arkasında henüz bilinmeyen bir şeylerin olduğu açıktı. Çünkü o günlerde görülen vahşilik bu iki halktan kendiliğinden çıkamazdı.
Taşkent’e peş peşe kötü haberler gelmeye başladı. Yeniden yapılanma döneminde vatan derdini dile getirip meydanlara çıkan, halkın da kulak verip peşinden gittiği güç esasen yazarlar, şairler, edebiyatçılardı. Bu yüzden, Cumhuriyetin herhangi bir köşesinde bir olay olsa, haberi önce Yazarlar Birliği’ne ulaşırdı. Fergana’dan da telefonlar yağmaya başladı. Ayrıca bazı fedakâr aydınlar, “Birlik”çiler de birliğe akın etmeye başladılar. Gelen haberler çok korkutucuydu, ama ne kadarı doğru, ne kadarı söylenti olduğunu Taşkent’te oturup bilmek mümkün değildi. Devletin resmi basını meselenin özünü söylemiyor, tam tersine çeşitli küçük ve kışkırtıcı haberlerle halkın gönlüne şüphe ve kuşku salıyordu.
Mesela, beni o günlerde Özbekistan televizyonunun gösterdiği bir sahne çok şaşırtmıştı: Muhabir Dadahon Yakubov ve başkaları, bazı askerlerle birlikte helikopterden görüntü alıyordu; yerde kalabalık düzensiz şekilde koşuşturuyor, bir yerlere akıyordu! Olay Kuvasoy’da başlamış, sonra Fergana’ya gelmiş, oradan Margilan’a geçmiş, ilçe ilçe yayılıp Kokand’a doğru ilerlemişti. Beni düşündüren ve şaşırtan şey şuydu: Helikopterle çekim yapacak gücü olan devlet, neden dört tankı kalabalığın karşısına çıkarıp (ateş etmeyip sadece gözdağı vererek) baştan kalabalığı durdurmadı?! Durduramaz mıydı? Durdurabilirdi! Ama durdurmaya çalışmak bir yana, sanki kendisi korkmuş gibi bir izlenim bıraktı!..
Üstelik, 7–8 Haziran günlerinde Kokand’da İçişleri birliklerinin sivil halkı ateşe tuttuğu, ölenlerin sayısız olduğu söylentileri gelince “Birlik”in merkezinde toplantı yapıldı ve yazarlardan üç kişilik bir grup — ben, Nadir Normat ve Mirzo Kenjabek — durumu incelemek için acilen Kokand’a gönderildi. Mirzo Kenjabek akşam üşütmüş olduğunu bahane ederek Taşkent’te kaldı, biz Nadir Normat ile ertesi sabah Kokand’a uçtuk.
Yeni tanıştığım bu gençlere o olayları ve Fergana’da yaptığımız işleri bütün ayrıntısıyla anlatmadım, buna gerek yoktu. Sadece Kokand ve Fergana’da birkaç gün dolaşmamız sırasında bizzat görüp doğruladığımız ve halkın anlattığı bilgilerden çıkardığımız sonuçları söyledim.
Taşkent’e döndüğüm gün Rusça dört-beş sayfalık bir makale yazıp o dönemde çok meşhur olan “Ogonyok” dergisine gönderdim. Neden? Çünkü merkezi basın, başta bütün medya organları, özellikle “Ogonyok” dergisi son sayısında Fergana olaylarını oldukça çarpıtarak aktarıyor, çatışmaları iki kardeş halk arasına düşmanlık sokacak şekilde yorumluyordu. Böyle bir durumda halkın zihnini düzeltmek gerekiyordu.
Aslında durum başkaydı. Kavga gerçekten sıradan bir sebeple başlamıştı. Eğer iki Özbek ya da iki Türk birbirine girseydi, böyle bir kavga genellikle birinin burnunun kanamasıyla biterdi. Burada ise kardeş de olsalar iki halkın temsilcileri arasında kavga çıkmış, bir taraf ağır dayak yediği için tarafgirlik başlamıştı. 16 Mayıs’ta başlayan olay iki gün sürmüş, sonra 23 Mayıs’ta yeniden alevlenmişti.
Asıl fitne, bana göre, bundan sonra başladı. Yani, bir taşla birkaç kuş vurmayı bekleyen “devlet” (KGB) araya girdi. İlk günlerde arabulucu gibi görünse de, kavga büyüdükçe bizzat taraf olarak işe karıştı. Olay mahalle veya küçük şehir ölçeğinden vilayet ölçeğine taşındı, şöhreti tüm ülkeye yayıldı. Sıradan insanlar bu büyük fitneye kapıldılar. Çünkü “Kuvasoy’da Türkler Özbekleri görülmemiş vahşilikle öldürüyor!” şeklindeki söylentiler yıldırım hızıyla bütün Özbekistan’a yayıldı. Hatta bir çocuğun “anaokulunun parmaklıklarına saplandığı” iddiasıyla sahte fotoğraflar dolaştırıldı ve Özbekler arasında büyük etki yaptı. Bunları kimlerin, hangi amaçla yaydığı üzerine düşünmeye fırsat yoktu.
O dönemde herkesin fitneye kapıldığını söylemek doğru olmaz. Çünkü sokak sokak dolaşıp: “Özbeksen dışarı çık! Türkler çocuklarını öldürdü, kızlarını kirletti, evlerini yaktı, siz hâlâ susacak mısınız!” diye bağıran gençleri ne Ferganalılar, ne Margilanlılar, ne de Kokandlılar tanıyordu. Onlar başka türden “gençlerdi.” Çoğu spor kıyafetli, yabancı motosiklet ve arabalarla dolaşıyorlardı. Sonradan herkes öğrendi: fitne çıkaranların çoğu Sibirya ve başka yerlerdeki hapishanelerden özel olarak çıkarılıp getirilen “gençler”miş!
Elbette onların kışkırtmasına kapılanlar da oldu, ama çoğu evinden çıkmadı. Çocuklarını da dışarı bırakmadı. Oğullarının ayakkabılarını eve alıp saklayan yaşlı anne-babalar “Evde kimse yok!” diye cevap verdiler. Komşusu Türk olanlar onları evine alıp sakladı, evlerini korudu, kalabalığın ateş açmasına izin vermedi.
Bütün bu tedbirlere rağmen “özel hizmetler” amacına ulaşmıştı — iki kardeş halk, işin aslını araştırmadan birbirini suçlamaya, birbirinden soğumaya, hatta düşman olmaya başlamıştı.
“Ogonyok” dergisine yazdığım makalede bunları tek tek kaleme aldım, küçük bir kavganın devletin kendi eliyle (KGB aracılığıyla) büyük bir çatışmaya dönüştürüldüğünü sekiz delille ispatlamaya çalıştım. Bu “çatışmanın” o dönemde devlete neden gerekli hale geldiğinin sebeplerini de anlattım.
Aydınlar kuru sözle yetinmedik. Merkezi basın her gün iki halkın başına felaket tohumları ektiği için buna karşı çıkanlar kendi kendimize örgütlenip “Munasebat” adlı bir cemiyet kurduk. Beni cemiyetin başkanı seçtiler. O sırada “Muştum” dergisinde sorumlu sekreter olarak çalışıyordum. Odam “Munasebat”ın merkezi haline geldi. Asıl işimiz Fergana olaylarının köklerini araştırmak, halka açıklamak, arkasındaki güçlerin yüzünü ortaya çıkarmak ve basında çıkan yalan, çarpıtılmış yorumlara hızlı tepki vermekti. İlk iş olarak bulunduğum yerden hemen KPSS Merkez Komitesi Genel Sekreteri M.S. Gorbaçov’a telgraf gönderdim. Telgrafta merkezi basındaki yalanlara karşı itiraz ve buna derhal son verilmesi çağrısı vardı.
Çok geçmeden Merkez Komiteden bir temsilci geldi. Benimle görüştü. Odamda uzun uzun konuştuk. “Munasebat” üyelerini toplayayım desem, vakit darlığını bahane ederek (aslında kalabalıktan korktuğu için) kabul etmedi ve ikimiz sohbet ettik. Ben Fergana seyahatimin ayrıntılarını tek tek anlattım. Bu işlerin arkasında devletin bazı kurumlarının da olduğunu kesin olarak vurguladım. Her şeyi hatırlamıyorum, aceleden ses kaydı almak aklıma gelmemişti, ama hatırladığım şu: bana “Devlet bu işlerden ne çıkar sağlıyor?” diye sordu. Ben de “Ogonyok”a yazdığım gibi bir, iki, üç diye o çıkarların ne olduğunu sıraladım:
1- Sovyet devleti, Türkleri 1944 yılında haksız yere vatanlarından sürgün ettiği için bir gün gelip bunun hesabını vermek zorunda olduğunu biliyordu. O fırsat yeniden yapılanma ve açıklık siyaseti sayesinde doğmuştu. Kırım Tatarları ve Türkler haklarını talep ederek Moskova’da Kremlin meydanında gösteriler düzenlemeye, devletten ana vatanlarına dönmeyi istemeye başlamışlardı. Oysa Stalin’in başında bulunduğu devlet bu Türk halklarını bir gün geri döndürmek için sürgün etmemişti. Bunu Merkez Komitedekiler çok iyi biliyorlardı. Çünkü stratejik öneme sahip bölgeleri Türklerden almak ve temizlemek planı dün kurulmamıştı; bu, Rusya’nın I. Petro’dan beri yüzyıllar boyunca süren askerî-siyasi hayaliydi.
Öte yandan, kendini mazlum işçilerin en adaletli toplumu olarak ilan eden Sovyet rejimi, Komünist Parti önderliğinde yeniden yapılanma ve açıklık siyasetine başlamış, ülkede demokratik reformlar yapacağız diye dünyaya seslenmişti. Böyle bir zamanda mazlum halkların şikâyetlerine kulak vermemek mümkün değildi. Üstelik, yurt dışında da bu halkların taleplerini destekleyen devletler ve toplumlar çoğalıyordu. Ne yapılmalıydı? Böyle bir durumda hem kılıç hem kebap yanmayacak bir yol bulunmalıydı ki devlet bu utanç verici durumdan yüz akıyla çıksın. Yani, devlet kendi suçunu kabul etmiş gibi görünmesin, aksine bir zamanlar zulme uğramış halkın gözünde kurtarıcı gibi görünsün. Ve daha niceleri…
Gönderdiğin kısmı da tam ve edebi bir şekilde Türkçeye çevirdim:
Nitekim öyle oldu. Sürülmesi gereken halkı yerli halkla çatıştırarak, bir “çilek kavgası” diye başlayan küçük bir olayı büyük bir savaşa dönüştürdüler; iki halk arasına ateş düşürdüler ve kendileri aceleyle araya girip kurtarıcı suretinde ortaya çıktılar. Türkler, hatta 1944 yılındaki acılarını ve kinlerini bile unutmuş gibi oldular. Çünkü şaka mı bu: Sovyet devleti iç birlikler kılığında askerler ve tanklarla gelip onları “Özbeklerin zulmünden”, “vahşiliklerinden” kurtarıyordu! Bütün vilayetten onları toplayıp bir yere getirmiş, koruma altına almıştı! Hatta Bakanlar Kurulu Başkanı Ryjkov’un kendisi gelip hâllerini soruyor, şikâyetlerini dinliyor, başlarını okşuyordu! Bir yerlere götürüp yerleştirme vaatleri veriyordu!
Aldatmaca, kurnazlık işte buradaydı. Zulüm gören halk sıkışıklık içinde asıl vatanına dönme meselesini gündeme getiremezdi. Asıl vatanları dururken Rusya’nın Krasnodar’ına mı, Sibirya’sına mı — nereye götürülüp bırakılırsa razı olmak zorundaydılar. “Kurtarıcılarının” tavsiyesine kulak vermeye mecbur kalıyorlardı.
2- Bundan çıkan ikinci sebep de vardı: Sovyet devleti Kafkasya’yı ve Kırım yarımadasını gerçek sahipleri olan Türklerden temizleyip, boşalan toprakları Ermenileştirip, Gürcüleştirip ve Ruslaştırarak bu yerlerin ezelden beri Türk toprağı olduğunu halkların hafızasından sildirmek istiyordu. Bunun için onları “savaşta Almanlara satıldılar” şeklindeki sahte suçlamayla, savaşın kargaşası içinde aceleyle sürgün edip (bütün mal-mülklerini ve evlerini ellerinden alarak), bir gecede kırmızı vagonlara doldurup uzak Orta Asya’ya gönderdiler.
Peki neden toprakları bomboş olan Sibirya’ya değil de, nüfusun yoğun yaşadığı, kültürlü Türkistan’a getirdiler? Sebebi — “Ahıskalı Türkler” filmi yaratıcılarının da doğru sezdiği gibi — sürgün edilen bu halkların kendileri gibi Türkî milletler arasında eriyip yok olmaları ve asıl vatanlarını ebediyen unutmalarıydı. Eğer Sibirya taraflarına götürülseydi, yabancılar arasında kendini koruma gücü devreye girebilirdi.
Sovyetin niyeti gerçekleşmedi — bu halk yok olmadı, aksine birkaç nesil değişmesine rağmen hâlâ vatan hatırası ile yaşamaya devam ettiği görüldü. Siyaset biraz yumuşar yumuşmaz, vatanlarına dönme meselesini Sovyet devletinin önüne koyabildiler.
Öte yandan, onları kabul eden yerli halkla da kaynaşıp dostça yaşadılar. Bir gün vatanlarına döndüklerinde, ortak düşmanları Rus’un emperyalist siyasetine karşı bu halkların birleşmesi, “Türk birliği” fikrinin güçlenmesi ihtimali doğdu. Bu, komünist devlet için çok tehlikeliydi. Demek ki 45 yıllık ortak yaşamla bağlanan sevgiyi ortadan kaldırmak gerekiyordu! Mümkünse, sürgün edilen halkları bir zamanlar kendilerine ev, toprak, eşya veren, sıcak-soğukta yanlarında olan yerli halkla çatıştırıp dostluğu düşmanlığa çevirmek gerekiyordu.
Bu sinsi siyasetin kara niyetini fark etmeyen iki tarafın da gönlünde yara kaldı:
— Saf Özbekler: “Bu Türkler iyiliği bilmedi, nankörlük etti — çocuklarımızı öldürdü, Özbekleri kırdı…” diye acı çekti.
— Saf Ahıskalılar: “Özbekler hiçbir sebep yokken insanlarımızı öldürdü, evlerimizi yaktı, bizi perişan etti…” diye kalplerinde yara taşıdı.
Kısacası, iki kardeş, dost halk iyilikle ayrılmadı.
Özbek halkı Türkleri yurdunda yabancılaştırmadı, Türkler de Özbek toplumuna hızla uyum sağlayıp kendini yabancı hissetmedi. Kendi yaşadığım yerden örnek vereyim: ilçemizin merkezi Yaypan’da da epey Türk yaşıyormuş, ama ben bunu o uğursuz olaylar çıkana kadar, yani otuz dört yaşında bir aydın olarak bile bilmiyordum. Neden? Kimse onları “Bunlar Türk” diye ayırmamıştı! Bir halk, bir millet olmuştuk: düğünlerimiz onlarsız, onlarınkiler bizsiz geçmezdi!
Sovyet işte bu dostane duyguyu ortadan kaldırıp, araya kin ve nefret tohumları ekmeyi amaçlamıştı. Kısmen buna da ulaştı, ne yazık ki.
3- 1985–1991 yıllarını hatırlayanlar iyi bilir: o dönemde Sovyet ideolojisi çatlamış, ülkeye açıklık ruhu yayılmaya başlamıştı; eski Sovyet cumhuriyetlerinde doğayı koruma, dile devlet dili statüsü verme meseleleri gündeme gelmiş, hatta özgürlük, hürriyet talepleri yükselmişti; “Halk hareketleri”, “Halk cepheleri” kurulmaya başlamıştı…
Özbekistan’da da “Birlik” halk hareketi ortaya çıktı. Kısa sürede bütün cumhuriyet çapında halkın büyük kısmı — milyonlarca kişi — bu hareketi desteklemeye başladı. Devlet ve hükümet “Birlik”in yolunu kesemez hale geldi. Şimdi her şeyi anlatmayacağım. Sadece şunu söyleyeyim: devlet bu Özbek–Türk çatışmasından da kendi lehine pay çıkarmak istedi; Türklere “Birlik”i milliyetçi bir hareket olarak tanıttı, hatta “Bu işleri ‘Birlik’çiler düzenledi!” demeye kadar vardı[4]. Bu söz iftiraydı elbette. Çünkü küçük bir tartışmadan başlayan o olaylar giderek korkunç bir hal alınca, “Birlik”in faalleri bu faciaların arkasında büyük güçler olduğunu hissetmiş, ne olursa olsun iki halkı barıştırmaya çalışmışlardı.
Sıddıka Azamova adlı bir Türk yazar ablamız vardı, ünlü Özbek şairi Miraziz Azam’ın eşi. O da “Birlik” adına neredeyse her gün konuşur, makaleler yazarak iki halka seslenirdi. Ayrıca bir yazar ağabeyimizle birlikte benim “Birlik” adına Fergana’ya gitmiş olmamız bile bu meselede “Birlik”in tavrını açıkça gösteriyordu. Gerçek şu ki, devletten kurtulamayan “Birlik”in adını kirletmeye çalışıyorlardı; “Birlik” ise bu işlerin arkasında devletin kendisinin olduğunu söylemeye başlamıştı. Fergana seyahatimin raporunda da, “Ogonyok” dergisine yazdığım makalede de, “Munasebat” cemiyetinin her toplantısında da, nihayet “Munasebat”ın girişimiyle Taşkent’te düzenlenen büyük mitingde de bu husus özellikle vurgulanmıştı.
4- Bunlardan başka bir acı şüphem daha var: yetmiş yıllık sömürge şartlarında ezilen halkın kalbinde biriken nefret ve acı, tek bir hamleyle başka tarafa yönlendirildi. Bir taşla vurulacak tavşanlardan biri de buydu, bana göre. Halk hareketi için bu durum büyük bir kayıptı, elbette.
Kısacası, bu konuda konuşulacak söz çok. Ama şimdi asıl mesele, kaderin cilvesiyle Türkiye’ye gelip yerleşmiş “Orta Asyalı” Türklere bu gerçekleri ulaştırmaktır. Ta ki arada yanlış anlaşılma kalmasın. 1944 yılında Sovyet devleti Türkleri kendi vatanlarından sürerek nasıl bir suç işlemişse, 1989 yılında Özbekistan’dan sürerek de aynı suçu işlemiştir. Bu kez yöntem biraz farklı olsa da, öz aynıdır.
Elbette, Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’nda tanıştığım Ahmet Turan ile Zokir Şodmon kardeşlerime bu sözleri uzun uzun ve ayrıntılı anlatmadım. Ne zaman ne de ortam buna elverişliydi. Bu yüzden sadece ana noktaları söyledim. O günlerde merkezi ve yerel basında çıkan bu çatışmaya dair neredeyse bütün makale ve haberleri topladığımı, hiç değilse kopyalarını aldığımı, nerelere gidip kimlerle görüştüğümü kaydettiğimi anlattığımda özellikle Zokir Şodmon’un gözleri parladı.
— Bunları bizim bilmemiz lazım! Biz o zaman gençtik, bu olayları kendi gözüyle görmüş insanlardan dinlemek bambaşka! — dedi.
Ahmet Turan masasından renkli basılmış bir kâğıt çıkarıp uzattı:
— Ahıska Türkleri hakkında bir film hazırladık, 10 Ocak günü Bursa’da tanıtımı olacak, — diyerek davetiyeyi bana verdi.
Davetiyenin ilk sayfasında büyük harflerle “Ahıskalı Türkler” yazıyordu. Dikkatimi çekti. Demek ki ilk seferinde yanlış duymamışım. O zaman da Ahmet Turan benim “Meshet Türklerinden misiniz?” soruma “Hayır, Ahıskalımız” demişti, ama ben anlayamamıştım. Bu kez de bir şeyler engel oldu, “Ahıska” kelimesinin anlamını ve sebebini soramadım.
Mesele, biz Bursa’ya gelip Barış Manço Kültür Merkezi’nde “Ahıskalı Türkler” filmini seyrederken çözüldü. Ahıskalı Türklerden araştırmacı Ayna Askeroğlu Aslan, filmdeki açıklamalarından birinde bu terimin özünü anlattı.
Meğer “Ahıska” kelimesi ve bu isimdeki mekân milattan çok önceki asırlardan beri varmış. Oranın halkı da öteden beri kendi vatanlarında yaşamış. Hatta bir zamanlar Ahıska devleti bile olmuş. Bu topraklar eskiden beri Türk yurduymuş. Ancak sonraki dönemlerde, özellikle Sovyet çağında Gürcülerin nüfuzu artmış, oradaki Türklerin vatanını kendi adıyla değil, Ahıska çevresini kuşatan Gürcüce “Meshet” dağlarının adıyla anıp “Meshetiya Türkleri” demeye başlamışlar. Bununla, bu toprakların eskiden Türklerin vatanı olmadığını, Türklerin yerli değil, göçmen olduğunu; “Gürcistan’ın Meshetiya bölgesinde yaşayan Türkler” olduklarını zihinlere yerleştirmek istemişler.
Bu bilgi benim için yenilik oldu. Ahmet Turan’ın neden hemen sözümü kesip “Meshet” kelimesini reddederek “Ahıska” diye düzeltmiş olduğunu şimdi anladım. Ve bugünden itibaren vatanımda da her bir Özbek’e, Özbekistan’da yaşamış Türklerin vatanının Meshetiya değil, Ahıska olduğunu anlatmaya gayret edeceğim diye kendi kendime söz verdim.
Bu arada, Bursa’ya yalnız gitmemiştim. Eşim, küçük kızım, gelinim ve torunum Bilolhan ile birlikte — koca bir aile olarak gitmiştik. Bu da eski vatandaşlarıma sevgimi, onların derdinin benim derdim haline geldiğini vurgulamak içindi.
Aynı zamanda, içimde bir köşede tanıtım sırasında Türklerden kırgınlık duyguları görür müyüm, Özbeklerden şikâyet dolu sözler işitir miyim diye bir endişe de yok değildi. Ama etkinlikte hiç beklemediğim bir durum oldu: film gösterimine kadar konuşanların sözlerinde de, filmin kendisinde de tek bir şikâyet ya da kırgınlık emaresi görmedim! Tam tersine şükür ve minnettarlık duyguları bol bol vardı!
“Bizi uzak diyarlara kökümüzü kurutmak, millet olarak kimliğimizi yok etmek için göndermişlerdi, aksine biz oradan yeniden dirilip döndük!”;
“Bizi önceden yerli halklara ‘bunlar hain, vatan düşmanı’ diye tanıtmışlar, ama biz kardeşlerimizden sadece sevgi, merhamet, cömertlik gördük”;
“Baktılar ki biz de onlar gibi Türküz, Müslümanız — lehçemiz biraz farklı olsa da dilimiz bir, dinimiz bir, namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz. Sonuçta kısa sürede kaynaşıp yabancılık çekmeden, kendi vatanımızda yaşıyormuş gibi hissettik!” gibi fikirler film boyunca ana tema olarak işlenmişti.
İçim aydınlandı. Yolda 76 yaşındaki eski vatandaşımızın sözlerinden kalbime çöken burukluk da dağıldı, izi bile kalmadı. O sabah kahvaltıda “Gelmekle doğru mu yaptım, yanlış mı?” diye beynimi kemiren ağır soru, film gösterimi başlar başlamaz yok oldu. Tanıtıma gitmekle tamamen doğru yaptığımı hissettim.
Bunca zorluklardan geçmiş olmalarına rağmen Ahıskalıların hayata ve geleceğe güven dolu ruhu ışıldayan film tanıtımında ben Ahıskalı kardeşlerimin kalbini yeniden keşfettim. Ne kadar geniş gönüllü, ne kadar yiğit, ne kadar temiz kalpli bir halktı bu! Farkında olmadan ben de Ahıskalı gibi oldum, Ahıska halkının bir parçasına dönüştüm sanki.
Tanıtım bitip ziyafet sırasında bana da söz verdiklerinde ilk izlenimim olarak şunu söyledim: Konuşmacıların sözlerini de, filmi de olumlu bir ruhun süslediğini gördüm. Ağlayarak izlediğimi, ama bu ağlamaktan utanmadığımı, çünkü acı büyük ve derin olduğundan ağlamamak mümkün olmadığını, bu acının benim de acım olduğunu dile getirdim. Doğal olarak Özbekçe konuştum. Eski vatandaşlarım can kulağıyla dinlediler. Sözümü bitirdiğimde içten alkışlarla takdir ettiler. Yaşlılar, orta yaşlılar, gençler, kızlar — kısacası herkes sözlerimi tam anlamış gibiydi. İçim dağ gibi yükseldi.
Sonra İstanbul’a doğru yola çıktık. Dönerken, yol boyunca aklımı, kalbimi, hatta bütün varlığımı şu düşünceler sardı: “Bu film her Türk’ün evinde olmalı, her Türk onu zaman zaman izlemeli. Ta ki millet asıl vatanını unutmasın. Özellikle sonraki nesillerin kalbine kadim vatana sevgi daima işlenmeli. Şimdi kaderin cilvesiyle dünyaya dağılmış Ahıskalılar bir gün mutlaka yeniden kendi vatanlarına kavuşmalıdır!”
Ve birden anladım: neden sadece Ahıskalılar izlesin ki? Herkes izlemeli — başta Anadolu Türkleri olmak üzere bütün Türk boyları, Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Tacikler, Türkmenler, Karakalpaklar da izlemeli, belki bütün dünya izlemeli! Bir halkın, bir vatanın faciasından herkes haberdar olmalı! Ahıska’nın acısını anlamalı!
Gerekirse biz eski vatandaşlar birbirimizi yeniden tanıyalım. Yanımızda kimlerin yaşadığını bilelim. Onların hâlâ bize minnettar olduklarını, çocuklarına, gelecek nesillerine Türkistan halklarının sevgi ve merhametini anlatan parlak hatıralar aktardıklarını, yazıya döktüklerini, hatta filmler çekip tarihe mühürlediklerini bilelim. Biz Türkistan halkları da Ahıskalı kardeşlerimizi sadece iyilikle hatırlayalım; alnımıza yazılmış bir-iki kötülüğü değil, zor günlerde birlikte yaşadığımız şanlı tarihimiz hafızamızda kalsın. Cefakâr Türk milletinin kadim vatanına en kısa zamanda kavuşmasını dileyelim ve hakları için hayırlı dualar edelim!
Nurullah Muhammed Raufhan
13–19 Ocak 2016
_______________
[1] Nurullah Muhammed Raufhan, 1955’te (14 Şubat) Özbekistan’ın Fergana vilayeti Ayımça Kakır köyünde doğmuştur. 1981’de Taşkent Devlet Üniversitesi Özbek Filolojisi Fakültesinden mezun oldu. 1981-1982’de orta okulda öğretmen. 1982-1989’de “Yaşlık” dergisinde editör, 1989’de “Özbekistan Edebiyatı ve sanatı” gazetesinde muhabir, 1989-1991’de “Muştum” dergisinde mesul katip, 1991-1993’de “Maveraünnehir” yayınevinde baş editör, 1993-1999’de “Şark Yıldızı” dergisinde Bölüm şefi, 1999-2014’da “Hidayet” dergisinin baş editörü, 2010-2014’da “Maveraünnehir” yayınevinde genel müdür ve aynı zamanda “Hidayet” dergisinin baş editörü olarak görev yaptı.
Kitapları:
- “Йўл бошида” (Yol Başında) mecmuasında hikayeleri (1984).
- “Дунё кенг” (Dünya Geniş) hikayeler kitabı (1986).
- “Шу ерлик киши” (Buralı Kişi) kıssa ve hikayeler (1988).
- “Этакдаги кулба” (Köytüdeki Külübe) kıssalar ve hikayeler (2014).
- “Köytüdeki Külübe” hikayeler türk dilinde (Istanbul FERFİR yayınevı 2016).
- “Бу кунлар” (Bu Günler) siyasiy-ictima’ıy römanı (üzbekça) (Istanbul Dögü Kütübhanesı yayınevı 2016).
- “Беш кун” (Beş Gün) belgesel kıssa (2017).
- Ali Şir Nevâi’nin “Leyla ve Mecnun” mesnevisinden yazdığı senaryo “Şark yıldızı” dergisinde yayımlandı (1991, sy.12).
Eserleri Türk, Azeri, Rus ve İngiliz dillerine çevrilmiş, birçok ödül kazanmıştır.
[2] Osman Nuri Topbaş’ın “İslama Göre Akıl ve Felsefe” adlı risalesinin Özbekçe metnini yeniden tercüme etmiş ve düzenlemiştim, onu Odam Özdemir’e teslim ettik. Çalışmamı görünce diğer kitapları da incelememi istedi. Hizmetim için ücret ödeyeceklerini de söyledi. İstanbul’da boş vakitlerim oluyordu, üstelik bu benim sevdiğim işti. Kabul ettim.
[3] Nisbi anlamda iki halk diyorum, aslında lehçeleri biraz farklı olan tek bir halk desem daha doğru olur.
[4] Program gereği İstanbul’dan Bursa’ya giderken, otobüste birlikte yolculuk eden yaşlıca bir adam (sonradan kendi söylediğine göre yaşı 76 imiş) Bursa’ya varıp kahvaltı için durduğumuzda yanıma geldi. Özbekistan’dan olduğumu bilerek gelmiş, ama kim olduğumu sordu. Sonra kendini tanıttı. Yangiyo‘l’un “Soldatskoye” adlı köyünde yaşamış. O trajik günlerden söz açtı. Konuşmalarında, hatta sesinde bile kırgınlık izleri açıkça hissediliyordu.
“Size göre, neden böyle şeyler oldu?” diye sert bir tonla sordu. Ben bildiğim kadarıyla, elimden geldiğince ve topladığım bilgilere dayanarak cevap vermeye başlamıştım ki, cevabımı dinlemek bile istemedi. Onun anlattığına göre, o dönemde bir Türk rayon komitesi sekreteri ve birkaç faal kişi Cumhuriyetin başkanının (kim olduğunu tam hatırlayamıyordu) huzuruna girip çatışmayı neden durdurmadığını ona sitem etmişler. Cumhuriyet başkanı ise o temsilcilere: “Bu işleri ‘Birlik’ yaptı!” demiş. Onlar da bu söze inanmış! Aradan tam yirmi altı yıl geçmesine rağmen hâlâ o sözü gerçek kabul edip taşıyordu. “Ben o olayları çocuklarıma da anlatıyorum, unutmasınlar!” dedi.
Doğrusu, moralim bozuldu. Bursa’ya tarafsız olarak gelmem gerekirdi, onların programına katılarak hata ettim diye düşündüm. Hâlâ geç değil, kahvaltıya bile girmeden adresi sorup kendi yolumla gitsem mi diye aklımdan geçti. Sonra biraz kendimi toparladım. Çünkü benim halkım arasında da böyle saf insanlar var — gerçeğin özüne inmeden söylentilere ve kışkırtmalara kapılanlar. Onlar da hâlâ o çatışmalarda Türkleri suçlamaya devam ediyor. Ne yazık…

