Arap-Fars Dil ve Yazısıyla Ayrı Ulus Olunamaz

Sayı 91- Türkçenin Durumu (Temmuz 2026)

Bağımsız varlığa sahip uygar bir toplum, bilim, sanat, felsefe ve teknoloji üretebilen, bunun için de kendine özgü dilbilimsel (gramatik) yapısı bulunan bir dile sahip olmayı zorunlu kılar. Folklor, ne bilim, ne sanat, ne de teknolojidir; folklor, yerelliktir! Yerellik alalaması yapmak, bir topluluğu bilim, sanat ve teknoloji düzeyinin altında kalmaya, sömürge olmaya yöneltmek demektir!

Yerel değerler tanıtılırken, onların bilim, sanat, teknoloji olmadığı, bilim, sanat ve teknolojiye ancak ham madde olabileceği bilinmelidir.

Bilim, teknoloji, sanat ve felsefe düzeyine varmak için ise, kendine özgü dilbilimsel yapısı olan bir dilin zorunluluğu belirtilmelidir.

Bir örnek: Osmanlıca! Sözcüklerinin 4/5’i Arapça ve Farsçadan alınma, eğitim, hukuk, yönetim, bilim, sanat, felsefeyi… zorunlu olarak Arapça-Farsça yapan, bunun için Arap yazısını kullanmak zorunda kalan Osmanlıca!

Oysa Türkçe’nin 8 seslisi varken, Arap yazısında elif dışında sesli harf olmayışı, Türklerin İslam dinine geçişinden sonra eğitim, bilim, düşün ve iletişim yazısı olarak yalnız Arap yazısını kullanması, yazılı alanların ancak Arap yazısını bilenlerin belirlemesi sonucunu verdi. Ancak sekiz ayrı sesli harfi bulunan bugünkü Türk yazısı kabul edildikten sonradır ki, Türkçe yeniden bir bilim, düşün, yönetim, yasa, uygulayım dili olabildi!

Bugün de, kendine özgü bir dilbilimsel yapısı ve dolayısıyla kendine uygun yazısı bulunmayan topluluklar, bu saydığım temel yaşam alanlarını bir de Arap yazısıyla iletişim için kullandıklarında, ortada Arap-Fars kültürü dışında bir şey kalmadığını görürler!

Kendine Özgü Dilbilimsel Yapısı Olmayan Bir Dil, Yönetim, Bilim Felsefe/İnanç, Sanat, Özetle Ulusal Kültür Dili Olamaz
Birkaç dilden alınma sözcüklerle konuşulan, ama yazılmayan (yazılı ürünler veremeyen) bir dil ile ulusal kültür oluşamaz.

Tersinin de doğru olduğu gibi: örneğin Osmanlıca: Arapça, Farsça ve Türkçe sözcüklerden kurulu, ama konuşulmayıp yalnız yazılan bir dil olarak kaldı.

Çünkü kendisine özgü bir dilbilimsel yapısı yoktu! Nitekim Osmanlıca basılan hiçbir kitap ne Araplar, ne İranlılarca ne okundu, ne basıldı.

Oysa, hepsi de Latinceden beslenip oluştu denilebilecek Fransızca, İngilizce ve Almanca dilleri, işte tam bu nedenle, yani her birinin kendine özgü ayrı dilbilimsel yapıları olduğu için birer bağımsız ulusal kültür dili olabildiler.

Asıl önemli olan bu: nitekim Osmanlıcanın kendine özgü bir dilbilim (gramer) yapısı yoktu. Arapçadan, Farsçadan aldığı sözcükleri örneğin adın türlü durumlarına (a, e, i, ı, in, ın, de, den) koymak için; adları çoğul yapmak, fiilleri değişik zaman kiplerine koymak için vb. Arapçayı ve Farsçayı öğrenmesi dışında seçeneği yoktur; çünkü kendisinin dilbilimsel yapı olarak bu seçenekleri yoktur.

Bu gözlem çok önemlidir ve dil konusu ile uğraşan herkesin üzerinde bilimin nesnelliği ile durması zorunludur.

Tüm Yurt Ortak Ulusal Yurdumuz, Türkçe, Ortak Ulusal Dilimizdir!
Önce Anadolu-Rumeli Ulusal Hakları Savunma Derneği’nin, sonra da TBMM’nin Ulusal Ant (Misak-ı Milli) ile “son karışına değin kurtarılması” sözünü verdiği ulusal yurt, örneğin  1919 Erzurum  ve Sivas  Kongrelerinden beri Hakkâri’den Edirne’ye, Ardahan’dan Meis’e değin tüm Anadolu’dur ve bu ulusun adının “Türk milleti”,  yurdun adı da  “Türk yurdu” olduğunu yadsıyan hiç bir kişi olmamış, üç yıl süren Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın “Türk ulusunun Kurtuluş Savaşı”, “Türk Yurdunun Kurtuluş Savaşı” olduğu, ne cephede omuz omuza çarpışan Mehmetçikler, ne onların anne-babaları, hiç kimse tarafından bir an için bile tartışılmamıştır.

Neden mi? Çünkü gerçek durumun adı buydu! Hiç kimse ne Van’ın ne Diyarbakır’ın ne Kars’ın, ne Urfa’nın … Türk yurdu olduğundan hiçbir kuşku dile getirmemiştir; çünkü kuşkuya yer yoktu, gerçek durum (milat öncelerine pek ulaşamayan o günkü tarih bilgisine göre de) böyleydi. Benim de doğup büyüdüğüm Diyarbakır’da, ona bağlı Kulp, Çermik, Ergani vb.de egemen iletişim dili Türkçeydi. Kırsal yerleşimlerde ise Kürtçe, Zazaca konuşulur, belirttiğim bu konuşulan dil dağılımı ne yadsınır, ne karşı çıkılırdı. İki eniştem Dicle Köy Enstitüsünü bitirmiş, birisi Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirerek Ankara Bahçelievler matematik öğretmeni olmuş, öteki de Türkiye İlkokul Öğretmenleri sendikası İLKSEN’in yönetim kurulu üyesi olmuştu.  Bunun temelinde, Türkçe’nin, yalnız sözcük varlığı açısından değil, özellikle dilbilimsel yapısıyla “kent kültürü dili”, eğitim, bilim, sanat, yapım (zenaat ve giderek sanayi)… dili olduğu, öyle olmaya uygun dilbilimsel yapısı bulunduğu nesnel gerçekliği yatmaktaydı: bu ölçü, binlerce yıl içinde kanıtlanıp yerleşik kanı olmuştu.

Kent-sanayi ortamı yaygınlaştıkça, bu ortamın nesnel koşullarını dile getirmeye dilbilimsel gücü olan dil, ortak anlaşma dili olageldi. Cumhuriyet, Türkiye’yi, kadın-erkek eşitliğinden eşit ve bilimsel eğitime, sanayileşme ve tarımı çağdaşlaştırmadan demokratik siyasal kültüre, bu kültürü simgeleyen özgür bilim, felsefe, inanç ve sanata değin   çağdaş toplum koşullarının gerektirdiği niteliklere değin tüm alanlardaki etkinlikleriyle bu süreci hızlandırmış, tüm yurdu kapsayacak ölçüde genişletegelmiştir. Bu sürecin başat ortak dili de, dayatmayla değil, bu doğal süreç içinde, dilbilimsel yapısı en uygun olan Türkçe olmuştur.

Karamanoğlu Mehmed’in Yarım Bıraktığı İşi 19 Mayıs Ulusal Egemenlik Devrimiyle Mustafa Kemal Başardı: Türkçe Kendisine Uymayan Arap Yazısına Tutsaklıktan da Kurtuldu.
Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türk diline ilişkin yayınladığı “Şimdengeru divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden gayri dil kullanılmaya…..” diyen ünlü buyruğun değerlendirmesini, kanımca çoğu tarihçi ve dilcimiz tam yap(a)mamış; 100. Yılını kutladığımız 19 Mayıs’la başlayan Türk demokrasi devriminin ayrılmaz bölümü olan Türk Dil ve Yazı devrimini baltalamak isteyenlerin de ‘Türkçenin o buyrukla kurtulmuş olduğu, Atatürk önderliğindeki yazı ve dil devrimlerinin yersizliği’ni öne sürmeleri kolaylaşmıştır.

Bilindiği gibi 300 yıllık Selçuklu yönetimi, o çağda yaşamın hemen her alanının dinsel ölçülerle yönetilmekte olmasının etkisiyle, önce Arapçayı, sonra Farsçayı Türk kamu yaşamına dayatmıştı. Bu dayatmanın asıl aracı ise, Arap abecesi idi. Selçuklu yönetiminde, çağın gereği olarak İslam ölçülerine dayalı devlet ve toplum düzeni örgütlenirken, Türk dilinin var olan Uygur yazısı (abecesi) geliştirilip kullanıl(a)mamış, Arap yazısını alma kolaylığına başvurulmuştur.

İşte temel önem taşımasına karşın, tarihçi ve dilbilimcilerimizin Türk kamuoyuna maledecek ölçekte anlat(a)madıkları olgu, kanımca budur: Arap yazısının “elif” harfi dışında tümden sessiz harflerden kurulu olması, Türkçedeki sekiz ünlünün yedisini karşılayacak harflerinin bulunmaması nedeniyle, başta yönetim, eğitim, bilim olmak üzere yaşamın belli başlı alanlarının Arap ve Fars dillerinde anlatılır olması*.

Türk siyasal ve toplumsal yaşamının Türk halkınca anlaşılmayan bir dil karmaşasıyla yönetilmesi demek olan bu acıklı durumu, Mesihi takma adlı bir ozan “Mesihi, gökten insen sana yer yok! / Yürü var gel Araptan ya Acemden!” diyerek eleştirmekteydi. Özellikle köy ve obalarda yaşayan Türk halkı ise bu durumu, “Türkün iti kente indikte farısice ürürmiş!” gibi ağır eleştirilere varan iğneleyici pek çok güldürü söylemleriyle alay konusu yapmaktaydı.

Karamanoğlu Mehmet Bey’in buyruğu, kuşkusuz başarısız kalmaya yazgılıydı: çünkü Türkçeye uygun, Türkçenin sekiz ünlüsünü karşılayan, dolayısıyla Türkçenin doğru yazılıp doğru okunmasına, giderek Türk dilinin dilbiliminin (gramer incelemesinin) yapılmasına olanak verecek bir yazıyı (abeceyi) öngörmüyordu. “Türkçe konuşula!” diyen kendi buyruğunu bile “divan, dergâh, bargâh …” sözcükleriyle anlatmakta oluşu bu yüzdendi.

Beylik dönemine son verip Anadolu’da merkezi devlet egemenliğini yeniden sağlayan Osmanlı Devleti yöneticileri de, yine din bilginlerinin büyük etkinliğine dayalı dinsel devlet yapısı ve mahalle mektebinden medreseye dek eğitim ve bilim kurumları nedeniyle, Türkçeye doğru yazılıp doğru okunma olanağı veren bir abece gereğini usuna bile getirememişti. Bu nedenle de asıl olarak Arapça, Farsça sözcüklerin bir karışımı olup, kendine özgü bir dilbilgisi yapısı bulunmayan; yazılan, ama pek büyük halk çoğunluğunca konuşulmayan, adına Osmanlıca denilen karmaşık bir siyasa, yasa, yönetim ve eğitim dili ortaya çıktı. Deyim yerindeyse ne deve, ne de kuş, yani ne Arapça ya da Farsça, ne de Türkçe olan bu dil ile ne bilim, ne sanat, ne düşün, ne de uygulayım alanlarında bırakın herhangi bir yenilik ve ilerlemeyi, var olan kadarıyla bile zamanın yapıtlarını izleme olanağı bulunamadı. Geniş halk kitlesine ulaşması ise olanak dışıydı.

Gereğince belirtilmeyen bir başka önemli olgu da, yaşam kaynakları böylesine kurutulan Türkçenin, varlığını sürdürebilmesini, Türk ulusunun günümüze dek süregelen “ozan geleneği”ne borçlu olduğu gerçeğidir. Bağrından kardelen çiçekleri gibi yetiştirip çıkardığı Yunus Emre’ler, Kul Himmetler, Karacaoğlanlar, Dadaloğulları … gibi gezgin ozanlarının, uyaklı, ölçülü ve ezgili, yani okuryazar olmayanların belleklerinde yer etmesi kolay deyişleri, Türk ulusuna yaşadığı dönemin dünyasını düşünce ve duygularıyla kendi dilinde tanıma olanağını veregelmiştir.

Ama Türk dilinin başta Arapça ve Farsça olmak üzere yabancı diller bağımlılığından özgürleşmesi, dilbilgisi yapısının ortaya konularak bilim, sanat, felsefe ve uygulayımın bütün alanlarındaki gelişimleri izleyebilmesi, bu alanlarda özgün ürünler verebilmesi, ancak kendisine uyan bir abeceye kavuşmasıyla olanaklıydı.

İşte 100. yıldönümünü en görkemli biçimde kutlamamız gereken 19 Mayıs, Türk ulusunu bağımsızlığına ve ulusal egemenlik düzenine kavuşturmakla, Türkçeye de kendine uyan bir yazıya kavuşma yolunu açıyordu.

19 Mayıs, Türk ulusuna ve tüm insanlığa kutlu olsun!

26 Eylül, Türk Dil Bayramının Anlamı, Türk Özgürlük ve Bağımsızlığının Bir Daha Yitirilmemesinin Baş Güvencesi, Türkçenin Düşün, Bilim, Sanat ve Uygulayım Dili Kılınmış Olmasıdır!
Türk Bağımsızlık Savaşımının silahlı aşaması zaferle taçlandıktan hemen sonra, zaferin önderi, bilimsel düşünüşüyle ulusuna şu çağrıyı yapıyordu:

“Daha kurtulmuş değiliz. Atılan adımlar, bundan sonra atılacak adımların başlangıcıdır! Bu adımları doğru ve ye­rinde atabilmemiz için, kendi geleceğimize kendimiz sa­hip olmalıyız!”

Türk ulusunun bağımsız varlığını koruyabilmesi, “çağdaş” uluslarla koşut bir toplum olmasına bağlıydı.

Bu yolda atılacak adımların en önemlilerinden bir tanesi de Türk dilini bin yıllık dinsel-baskıcı yönetimin zincirlerinden kurtaracak olan dil devrimiydi.

Çünkü Mustafa Kemal, bağımsız ulusal varlığın gerektirdiği “çağdaş toplum”un zorunlu bir temel gereğinin gelişmiş bir yazılı dil olduğunu biliyordu: bilimi, sanatı, felsefeyi, yönetimi ve uygulayımı (teknoloji) en son gelişimleriyle ve kendi dil dağarcığından türetilen terimlerle anlatıma kavuşturabilen bir dilin varlığı, gerçek bağımsız ulusal varlığın zorunlu gereğiydi.

Oysa Türk ulusu, İslam dinine geçişiyle birlikte dilini de bu gereksinimleri karşılayacak biçimde geliştirmekten alıkonulmuş, bunda Türk diline hiç uygun olmayan, ama dinsel gerekçeyle dayatılan Arap yazısı da belirleyici bir etken olmuştu.

Gerçekten sekiz ünlüsü olan Türk dilini, “elif” dışında ünlü harfi olmayan Arap abecesiyle doğru yazıp okumaya olanak yoktu. Dinsel önyargılar yanında bu yüzden de yaşamın en önemli alanları olan yönetim, eğitim, bilim, sanat, felsefe, … alanlarını anlatan dil bölümlerine bu yazıyla kolayca yazılan Arapça ve Farsça sözcükler akın akın girmeye başladı.

“ ‘Gül’ü ‘kel’, ‘kel’i ‘gül’ okurduk – Kargayı bülbül okurduk”!

Öyle ki, XIV. Yüzyılda bir Âşık Paşa:

“Türk diline kimseler bakmaz idi

Türklere hergiz gönül akmaz idi” diye ağlıyordu.

XV. Yüzyıl sonlarında II. Bayezit, Kemal Paşazade Ahmet’ten yazmasını is­tediği Osmanlı Tarihini, “seçkinlere de halka da tam anlamıyla yararlı olabilmesi için Türkçe söyleyişe uygun olarak açık seçik biçimde anlatıl­malı” derken bile kendisi şu saray dilini kullanıyordu:

“Havass ü avâma nâfi-i âm olmağçün Türki mekalin minvali üzre rû­şen ta’bir ve tahbir oluna!”

Ama Arapça ve Farsçadan sözcükler almakla dil sahibi olunamazdı.

Bir dil, ancak dilbilgisi yapısı ile var olabilir.

Arapça ve Farsça sözcüklerle düşünce geliştirebilmek, bilim ve uygulayım üretip kullanabilmek, toplumsal yaşamın ekonomiden yönetime ve hukuka, eğitimden felsefe ve sanata .. türlü alanlarında iletişim gerçekleştirmek için ancak Arapça ve Farsçayı dilbilgisi kurallarıyla öğrenmeğe bağlıdır.

Çok yalın bir örnek vereyim: “Süre” karşılığı olarak Arapça “mehil” sözcüğünü öğrenip kullanmak yetmezdi; örneğin “süre-verme” düşüncesini de Arapça anlatabilmek üzere bir tüze (hukuk) kavramı olan “imhal” diyebilmek için bu dili dilbilimsel yapısıyla öğrenmek zorunluydu.

Oysa bir ulusa yabancı bir dili dilbilgisi kurallarıyla birlikte öğretmek olanaksızdı.

Bu nedenle Osmanlıca diye ortaya çıkan, kendine özgü ayrı dilbilgisi yapısı ve kuralları olmayan, asıl olarak yönetsel-dinsel alanlarda kullanılan, yazılan ama konuşulmayan dil karmaşası, Osmanlı siyasal, toplumsal, düşünsel ve ekonomik yaşamının yarım-yamalak bilgilerle sakat kalmasına yol açmıştır.

Sonuç olarak da Türk ulusunun Batı’ya dünya üstünlüğü sağlayan ve bir daha da elinden çıkarmamasının güvencesi olan basım makinesini alma, dinsel özgürleşme, coğrafya keşifleri, bilim ve sanatta ilerleme, bilimsel buluşlar ve aydınlanma … devinimlerinin tümünün dışında kalmasının baş etkeni olmuştur.

Oysa Türk Devrimi, Türk ulusunun ancak diliyle var olabileceğini, Türkçenin de üstün değerini biliyordu. Atatürk’ten öğrenelim:

“Türk ulusunun dili Türkçedir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk dili Türk ulusu için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk ulusu geçirdiği sonu gelmez güç durumlar içinde ahlakının, geleneklerinin, anılarının, çıkarlarının, sonuç olarak bugün kendi uluslusunu yapan her şeyin dili yardımıyla korunduğunu görüyor. Türk dili, Türk ulusunun yüreğidir, düşüncesidir.”

Ayrıca, devletin biçiminin cumhuriyet, toplumsal düzeninin laik ve sosyal hukuk düzeni, resmî dilinin Türkçe, Misak-ı Milli’ye dayalı ülkesi ve ulusunun bölünmez, başkentinin de Ankara olması, Türk Kurtuluş Savaşının kutsal amaç olarak benimsediği ulusal egemenlik düzeninin doğrudan ve zorunlu gerekleridir.

1928’de yapılan yazı devrimi, dünyanın en güzel, en varsıl dillerinden birisi olan Türkçeye sekiz ünlüsüyle doğru yazılıp doğru okunma olanağı vererek, erkeklerinin % 90’ı, kadınlarının % 99’u okumaz-yazmaz bırakılan Türk ulusunu, hızla okur-yazar kılarak bilim, düşün, sanat, yönetim, meslek, ekonomi .. alanlarını kendi diliyle düşünüp yaşama olanağına kavuşturdu.

Atatürk’ün öngörüp vurguladığı gibi “Bizim uyumlu, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecekti”; “ulusumuzun güzel ve soylu diline kolay uyan bu yazı, bizi az emekle, kolay yoldan bilgisiz­likten de kurtaracaktı”.

1926 yılında da Codex kurulunun ilaçlara verilecek Türkçe adları sapta­dığını, bir başka yasayla ticarette Türkçenin kullanılması sağlandığını, 1927’de yine bir yasayla sokak adlarının Türkçeleştirildiğini. 3 Şubat 1928’de de İstanbul’da camilerde Türkçe hutbe okunmaya başlandığını, 1932 yılının 22 Ocak günü de İstanbul’da Hafız Yaşar Okur’un ilk kez Türkçe Kur’an okuduğunu, aynı günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın müftülüklere ezan ve ka­metin Türkçe okunacağını bildirdiğini eklersek, Türk dil devriminin görüş ve eylem genişliğini anlayabiliriz.

12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün öncülüğünde Türk Dili Tetkik Ce­miyeti kurulmuş, 26 Eylül 1932’de Birinci Türk Dil Kurultayı top­lanmış ve dil devriminin yoğun ve coşkulu çalışmalarının başla­dığı bugün Türk Dil Bayramı olarak saptanmış ve kutlanmaya başlanmıştır.

Görüldüğü gibi Türk Dil Devrimi, Türkçeyi gelişkin bir yazılı dil düzeyine çıkarmanın bağımsız, özgür ve bunun için de hep çağdaş uygarlığın en ileri düzeyinde bir ulusal toplum olmanın zorunlu gereği olduğu saptamasına dayalıdır.

Bunun da ötesinde, Atatürk, Türk yazı ve dil devrimlerinin Türk dünyasını oluşturan tüm toplumların özgür, bağımsız, çağdaş toplumlar olarak uygar insanlık topluluğunda yerlerini almasının yolunu da açacağını gördüğünü şöyle anlatıyordu:

“Yeni Türk harfleriyle elde edilecek gözler kamaştırıcı Türk manevi gelişmesinin az zaman sonra erişebileceği güç ve yaygınlığın uluslararası düzeyini, gözlerimi kapa­yarak, şimdiden, öyle parlak görüyorum ki, bu görünüş karşısında kendimden geçiyorum.”

Türk Dil Kurumunun tüm bu engin görüşlülükle, bağımsız bir bilimsel dernek niteliğiyle kurulması ve Atatürk’ün onun sürgit yaşamasını güvenceye almak üzere kendi mal varlığından kalıt bırakması, gelişkin bir yazılı dil sahibi olmanın bu yaşamsal öneminin bir anlatımıydı.

ABD Genel Kurmay Başkanının “bizim oğlanlar” dediği 1980 askeri darbesini yapan Kenan Evren ve “yoldaşları”nın, Atatürk’ün kalıt-yazısını çiğneyerek Türk Dil Kurumunu bir devlet dairesine indirgemelerinin, onlardan sonra gelen yöneticilerin de bu kötücüllüğü sürdürmelerinin, özellikle AKP’nin “Halk için en iyi olan hiç okula bile gitmemesidir” düşüncesinde olanları üniversite yöneticiliğine getirmeğe dek varan eğitim-bilim karşıtı genel siyasasının gerçekte Türk ulusunun bağımsızlık ve özgürlüğüne yönelik bir saldırı niteliğinde olduğu, yukarda belirtilen gerçeklerden anlaşılmaktadır, kanısındayım.

Ama Atatürk’ün her alanda olduğu gibi, özellikle dil alanında önderlik edip gerçekleştirdiği bu özgürlük ve bağımsızlık devrimi de öylesine gerçek ve sağlam temellere dayanmış ve öylesine derin kökler salmıştır ki, tüm uygar insanlık için özgürlük, bağımsızlık, barış ve gönenç yollarını gösteren Türk Devriminin sonsuza değin ereğine doğru yürümesini hiçbir kötücül güç engelleyemeyecektir, engelleyememektedir.

Türkçe Dil Bilgisi Yarışması mı, Arapça Boyunduruğundaki Osmanlıcayı Türkçeymiş gibi Gösterme Çabası mı?
Bir “Dil Yarışması” yayınında, sözde Türkçe söz dağarcığı yarışı yapılıyor; oysa sorulan soruların nerdeyse % 80’i Arapça ve Farsça!

Oysa Türk Cumhuriyet devrimleriyle kavramlaşan demokratik Türk ulusluğu Osmanlılık değildir.

Bunun en canlı kanıtlarından birisi de, kendine özgü dilbilimsel yapısıyla ve 8 seslisini karşılayan Türkçe abeceyle büyük bir hızla bilim, uygulayım, düşün, yaratıcılık, üreticilik … alanlarının tümünü anlatıma kavuşturan Türk dilinin gelişip kendini kanıtlaması oldu! Osmanlıca ise tüm dönemlerinde hemen yalnız yazılan, ama konuşulmayan bir dil karmaşasıydı:

Tevfik Fikret’imizi bile nerdeyse kimse okuyamamış, O’ndan gerektiği ölçüde yararlanamamıştır, yalnız bu ağdalı dilinden dolayı:

“Bu rûy-i zerd-i sefalet”, “sıy âh-ı mâtem”, “terâne-i iyd”

Mehmet Emin Yurdakul bu konuda yüzyıl önce şu uyarıyı yapmıştı:

“Arapça isteyen Fizan’a gitsin
Acemce isteyen İran’a gitsin,
Ki biz Türküz, bize Türkçe gerektir
Bunu anlamayan cahil demektir.”

Türk Yazı Devrimi Kutlu Olsun!
Dilbilimsel (gramatik) yapısı bilim, sanat, uygulayım ve düşün dili olamayan yerel topluluklar, dünyada birçok ülkede değişik nedenlerle olmuştur, bugün de vardır. Bu topluluklar, içinde yer aldıkları ulusal toplumla, onun diliyle bilim, sanat, uygulayım ve düşün (felsefe) yaparak bütünleşmiş, kaynaşmış ve böylece ulus olmuşlardır. Tarihte ve günümüzde bunun birçok örneği vardır.

Yüzlerce yıl boyunca, yanlış olarak “din gereği” diye sunulan, Arapça-Farsça-Türkçe karışımı “Osmanlıca” denilen ve asıl olarak yazılan, ancak konuşulmayan, kendine özgü bir dilbilimsel yapısı da bulunmayan, Arapça, Farsça ve biraz da Türkçe karışımı Osmanlıca ile Arap yazısı Türk halkına dayatılmıştı. 21. yüzyıla gelindiğinde Anadolu Türklüğünün yazı dili şöyle bir karmaşaydı: “Bir kimse ki bu makule umuru iptalde münakaşayı levazım-ı diniyeden zanneder, ol kimse taz’if ve tevhin ve cinayet al-ad-din etmiş olur.”

Osmanlı dönemi yazarlarının çoğu su yerine “âb” ya da “mâ”, ekmek yerine “nân”, et yerine “lahm” … diyor ve yazıyorlardı.

Bu nedenle de Arap harfleri devlet ve toplumun zorunlu yazısı olarak dayatıldı. Oysa Arap abecesi Türk diline hiç uymuyordu, çünkü “elif” dışında sesli harfi yoktu. Oysa Türk dilinin sekiz sesli harfi vardır. Bu yüzden de gerçek anlamıyla “Gül’ü ‘kel’, kel’i gül okur” duruma düşmüştük. Yüzlerce yıl süren bu sakatlık yüzünden, Cumhuriyet kurulduğunda, Türk halkının %96.6’sı okur-yazar bile değildi. Kadın okur-yazar oranı ise %1’in bile altındaydı!

Atatürk, “Yeni Türk harflerini TBMM’nde açıklarken, “Büyük Türk ulusunu bilgisizlikten, ancak kendi güzel ve soylu diline kolay uyan böyle bir araçla sıyrılabilir”; böylece “ulusumuz bütün uygarlık dünyasının yanında olduğunu gösterecektir.” diyordu. Gerçekten de uzmanlarca bilimsel olarak geliştirilen yeni abecemizle çok kısa zamanda okur-yazar nüfus, kadını ve erkeğiyle tüm Türk ulusunda büyük hızla arttı.

Diyarbakırlı toplumbilimci Ziya Gökalp’in öngördüğü gibi Türk devleti ve yurdu olarak:

“Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur
Köylü anlar mânâsını namazdaki duanın
Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın”

diyerek özlediği bir ülke ve ulus olma yolundaydık.

Bugün ne ölçüde böyle bir bağımsız, çağdaş ve özgür ulusal toplum isek, bunda Yazı ve Dil devrimlerinin olmazsa olmaz ölçüde yüksek ve değerli, temelli katkıları olmuştur.

Türk yazısı ve dilinin özgürleşmesinin yeni yıldönümünü ulusça ve kıvançla kutlarken, ulu önderimiz Atatürk’ümüzü en derin saygı ve sevgilerimizle, yüreklerimizde yaşıyor ve yaşatıyoruz.

Bknz.: Özer Ozankaya, CUMHURİYET ÇINARI – ATATÜRK’ÜN UYGARLIK TASARIMI, Cem Yay.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir