(Bu öyküde olaylar gerçektir, duyarlıklardan dolayı kişi ve yer adları değiştirilmiştir.)
Yiğit Bey, sarhoştu iyiden iyiye, gece vakti kırda bayırda sürdü atını uzun süre, sonra girdi ilçenin tek caddesine, indi atından, yularından tutarak atıyla birlikte daldı Hayrankale’nin en büyük çayevinden içeri. Oturdu bir masaya, “Atıma şeker, bana da çay verin” dedi.
Herkes ona bakıyor, çay evi sus pus. Onun gözü ise ileride bir masada oturan dev adamda, Bexşi Pehlivan’da.
– Ola Bexşi, biz bu atınan Urus’un içinden buralara gelmedik mi?
– Geldik İgit Bey.
– Bexşi icap ederse gene sürer Urus’un içine gider, Urus’un axlını dolandırır gene döner gelir miyem?
– Hee İgit Bey, kaç defa gettin geldin, Allah da şahittir ben de.
– Peki ola Bexşi, bu Hayrangalalılar niye benim arxamdan ileri geri gonuşur? Ordan gelmiş, burda mal mülk sahabı olmuşux, Müslüman olduğumuz bile şüpheliymiş.
– İgit Bey, onlar gendini bilmezlerin sözüdür, gulax asma, canın sıxma.
Yiğit Bey, Ahıska muhacirlerinden. İki kardeş onlar, Muhacirlerin Hamit ve Yiğit. Yiğit Bey, Tiflis Şehrinde başkomiser. Gürcüler Stalin’e arkalanıp şımarıklık ediyorlar, Ruslar kendilerini birinci sınıf sayıyorlar, Yiğit Bey, Türkleri, özellikle Ahıskalı yerdeşlerini koruma, uyandırma çabasında. Yiğit Bey başarılı bir güvenlikçi, önceleri bu özelliğinden dolayı bir şey demiyorlar ama sonra onunla uğraşmaya başlıyorlar. O da boyun eğmiyor.
Bu alttan alta kaynaşma, diş bileme çok sürmüyor, bir gün onu çok seven bir Rus dostu haber getiriyor, onu tutuklayacaklar.
Evine gidiyor Yiğit Bey, karısına diyor ki “Şimdi ben acele Türkiye’ye gitmek zorundayım, ama seni ve çocukları mutlaka gelip alacağım.”
Sürüyor atını Ahıska’ya. Kardeşi Hamit’e durumu anlatıyor, “Beni bulamazlarsa, seni alırlar, haydi toparlan Türkiye’ye geçiyoruz.”
Geçiyorlar. Resmi makamlara başvuruyor Yiğit Bey, durumunu anlatıyor. Bizim hükümet, Yiğit Bey’e gerektiğinde oralara gidip istihbarat yapıp dönme görevi veriyor ve iki kardeş Hayrankale’ye yerleştiriliyor.
Hamit Bey, ticarete ve ziraata başlıyor orada. Ahıska’daki bağları bahçeleri hiç aklından çıkmıyor, Ahıska’da bahçelerinde yetişen meyveleri ölene dek ağzına koymuyor burada. Ama yaşam da sürmek zorunda. Evleniyor Hayrankale’de, çocukları olmaya başlıyor. Onlardan birinin adını Umut koyuyorlar, Umut Yurdukafkas.
Yiğit Bey çok seviyor onu. “Gel yegânım” demesi, Umut’un aklından hiç çıkmıyor.
Hayrankaleliler yüze dost görünüp arkadan hainlik ediyorlar onlara karşı, koca mağazaları bir gece yanmaya başlıyor. Koşup gidiyorlar, Hayrankaleliler de koşup geliyorlar, itfaiye yok o ilçede o zaman, elbirliği ile sönecek o yangın. Ama Hayrankaleliler yangına taş atıp duruyorlar, taş atmakla söner mi yangın?
Hamit Yurdukafkas bağırıyor onlara:
– Çekilin…
– Söndürmiyek mi?
– Taş atarak yangın mı söner, taş atanlar şerefsizdir, çekilin, defolun gidin!
Zarar büyük ama Hamit Bey, çalışıp didinip yine toparlıyor işini gücünü ama hep diyor ki: “Ben burada garibim, yüz yıl da burada yaşasam gene garibim.”
Bu arada Yiğit Bey, gidip geliyor Ahıska’ya, Tiflis’e, Batum’a gizli gizli, istihbarat toplayıp dönüyor. Eşini, çocuklarını da görüyor ve onlarla birlikte nasıl dönebileceğinin planlarını yapıyor, bizim İstihbarat Örgütünden yardım istiyor. “Hele bekle” yanıtını alıyor. Bekliyor.
“Hele bekle”, “al da gele” dönende neler oluyor neler… Gidiyor Tiflis’e evine ki, kaynı geldiğini duymuş, ihbar etmeye gitmiş Sovyet yetkililere. Karısı “Kaç durma buralarda” diyor. “Şimdi gidiyorum, ama geleceğim sizi de alacağım, o kardeşini de alnından vuracağım.” diyor.
Diyor ama işte tam o sıralarda Ahıskalılar toplu olarak sürgün ediliyorlar. Yiğit Bey, sonraki gidişinde bakıyor ki ıssız kalmış Türk yurtları ve ailesi de artık çok uzaklarda. Dönüp geliyor yıkılmış durumda.
Türk-Sovyet Sınırı o tarihten sonra alınan fiziki önlemler yüzünden geçilmez oluyor. Yine geçiyor birkaç kez, ama sonuncusunda çatışma çıkıyor Sovyet sınır muhafızlarıyla arasında, kendini zor atıyor bu yana.
Zor atıyor ama hasret arttıkça artıyor. Hiçbir şey onu teselli edemez oluyor. “Burada evlen” sözlerine çok kızıyor. Vee bir gün dayıyor tabancayı alnına, basıyor tetiğe, intihar ediyor.
Umut, hayal meyal anımsıyor o günleri…
Ailesinin öyküsü Umut’a yol haritası oluyor bir yerde. Üniversitede okuduğu yıllar, 1968 kuşağının Türkiye’yi salladığı yıllar. Sol kesimin tüm düşüncelerine katılıyor ama yâdına amcası, Ahıska, geliş öyküleri, burada yaşadıkları gelince ülkücüleri yakın buluyor o zaman kendine. Buluyor ama “İşin içinde Ahıska ve ailem olmasaydı ben komünist olurdum.” demekten de kendini alamıyor.
Amcasının çocuklarını bulmak için SSCB’ye başvuruyor Umut, buluyorlar Sovyet yetkililer, Orta Asya’daki adreslerini de yazıyorlar. Mektuplaşma da oluyor ama ne onlar gelebiliyor ne Umut ve ailesi gidebiliyor.
Vee SSCB çöküyor, yollar açılıyor, Umut için özlem bitmeli, oralara gitmeli, oradakiler buralara gelmeli.
Gelen de olmuyor giden de… Bir iki kuru selam kelam, mektup, sonra sen oralara aitsin, biz buralara tutumları.
Bir gün karşılaştığımda soruyorum Umut Yurdukafkas’a, “Türkeş’e takdim edilmiştin, soyadını duyunca sana ‘Kafkas İllerini senden isterim’ demişti, Kafkas’a vardın mı, Ahıska’ya gittin mi?”
“Yok” diyor suratını asarak… Ve anlatıyor: “Ülkümüz komünizmi ve SSCB’yi çökertmek, Turan’ı kurmaktı. Biz yapamadık, yapamazdık da, bunu sonraları anladık. Bizim dışımızdaki etmenlerden dolayı dünyanın en büyük devleti dağıldı. Bu dağılmanın doğal sonucu Turan’dı güya, SSCB dağılınca Türkler özlemle birbirine sarılıp bir olacaklardı. Bu olmadı, olacağı da yokmuş, onlar bizi, biz onları gördük, romantizm bitti. İnandığım, ömrümün büyük bir bölümünü ona özgülediğim Turan ülküsü de bitti… Kafkas’a, Ahıska’ya gelince, Türkleri Ahıska’ya döndürmeye gücü yetmeyen, Gürcistan’a bile sözü geçmeyen bir Türk Dünyası bir şişirme kavram gibi geliyor bana. Ahıska’ya ne diye gideyim, görüp sinirlenmek, acizce sövmek için mi?”
Bu sözlerinde haklılık payı büyüktü elbette. Ahıska bugün kimin elinde, Ahıska’da kimler var? Ahıskalılar nerelerdeler?
Yani Ahıska geçmez yara… Ahıska’nın geçmez bir yara olduğunu yıllar önce Umut Yurdukafkas’a ben söylemiştim, şu horyatımı ona okuduğumda gözleri dolmuştu:
Ah, ıska geçmez
Vurur ah, ıska geçmez
Ahla vah buluşunca
Yara Ahıska geçmez

