Bitmek bilmeyen bir bekleyişten sonra kuzey kutbuna doğmuş güneş gibi parlaktı onun kalbi. Bütün buzulları çözülmüş, gevşemiş, kapalı kapılar kapanmış ve hayatın baharı başlamıştı bu andan itibaren. Utangaç ve mahcup mizacı ona sevinmesini içten yaşa diye emir etmişti etmesine, ama o bunun farkında değildi. Farkında olmadan ve naifçe bir havada yakaladığı ortamı sanki dünyayı yeniden keşfeden veya komadan uyanan birisi gibi algılayarak duygularının esiri olarak bir adım
atmıştı bilmeden.


Ocak ve Şubat aylarının soğukluğu bu adama adeta bahar havasını yudumlatıyordu  o farkında olmadan ve sonrada uğrayacağı hayal kırıklılarını, ihaneti ve iftirayı  hesaba katmadan. Hayat bu durumda öyle güzeldi ki, bunu anlatan hiç bir roman, edebi yazı, biyografi, deneme, hikaye, makale, gözlem ve yazılmış hiç bir anı yoktu bu duygu üzerine onun hatırladığı.


Dünyayı ve insanları çok iyi tanıdığı hissi, biraz aceleci tavırları, dikkatsizlikleri farkında olmadan havalara uçacak derecedeki sevinci, birilerinin dikkatsizliğinin, vurdumduymazlığının, bu tavırlar yüzünden fark edilmediği, ruhunun  derinliklerinde yatan güzel şeylerin hesaba katılmadığı gibi bir düşünce dünyası ona tamamen ters, yabancı, olamaz olarak geliyordu. O, adeta akıllı dünyayı anlamaya çalışan bir çocuktu her şeyi bilmek isteyen. Bunları düşünmek bile mutlu olmasına
yetiyordu da, artıyordu da.


O, kalbinde kurdu dünyanın, bütün kötülüklere meydan okuyacak kadar, yüce ve temiz bir duyguyla bezemiş, yokluklara, zorluklara, vurguncu belalara, ölümlere hastalıklara, acılara, ihanetlere rağmen kazanılan bir zaferin coşkusuyla dolup taşıyordu küçücük sevgi dolu yüreği… Baharın coşkusuyla yaşanılacak anları düşündükçe dünyayı tersine çevirecek gücü ve kudreti kendinde toplamış olmanın gururuyla atıyordu her adımını. Geçen her gün bir arefe günü gibiydi, ruhunda esen bayram havası, sabah giyeceği ilk elbisede duyulan heyecan havasında ayakları yere basmıyordu sanki. Ruhunda hissettiği duyguyla rüzgarın bile yönünü değiştirmiş,  bayram havasındaki mutluluğu, neşesi hiçbir engele uğramadan gideceği  ihtişamında yüreğine güç katan bir havada ilerleme misaliydi bu hal içinde yaşarken. Ev, para, mülk, sahip olma gibi önceden de ona uzak kavramlar, şimdi bir daha anlam kaybı erozyonuna uğrayarak daha da önemsizleşmişti onun gözünde.

Gönlünü bereketli bir ovanın toprağı gibi hissediyordu şimdi o bu yaşamsal havayı iliklerine kadar solurken. Zaten akılsız denilecek derecede paylaşımcı olan bu adam, bu andan itibaren bütün benliğiyle bu yönünü de ikiye katlayarak artırmıştı. Diğer  insanlar gibi sıradan olmayan bir sıradanlığı onun da vardı, ama onun sıradanlığı bile yakaladım sandığı içinde yücelttiği sevgisiyle özel ve yeri doldurulmaz denecek kadar büyük bir öneme sahipti. Kırılgan bir kişiliğe sahip olmasına rağmen. Cesur değildi, korkak sayılmazdı, anlaşılmadığı ve anlaşılmak istenmediği zamanlar  yüksek sesle konuşur, ölçüyü kaçırmadan saygıda kusur etmeden tartışsa da, güçlü kişiliği ona hep temkinli, dikkatli olmasını emredecek bir potansiyeli de sahipti. Vermek duygusu, anne ve babasından kalan en büyük mirastı ona. O bir dilim  olmayı bile paylaşmadan ağzına koyamayacak kadar alçakgönüllü, fedakar bir halet-i ruhiyenin girdabından istese de kurtulamayacak kadar iyimserde biriydi.


Bütün bu iyi niyetli çıkışlarına rağmen, çok az insan tarafından fark edilip bir köşede kalmış olması ise ayrı bir ruhun onda var olduğunun da ipuçlarını veriyordu çoğunlukla… Çoğu insan onun bu değişik olmayan, ama farklı sessiz ve saygılı tavırlarını abartılı ve anlamsız bularak, yere bakan, yürek yakan, durgun su derindir gibi eksi ve artı uçlarla kişiliğine saldırıya varacak çıkışlara maruz kalarak; o bir ruh hastasıdır, şizofrendir, o adamla nasıl yaşanır, bu yaşa gelmiş bir boka sahip olamamış, ailesi, çocukları, eşi, arabası ve evi yok, bunalmış, psikopat, humorsuz (en zor anlarda bile bir insanın, hem kendi üzerine , hem de hayat üzerine şaka yaparak ironi becerisini gösterebilme yeteneğidir), dar kafalı, …“ gibi yakıştırmalarla aşağılamışlardı. O ise çoğunlukla bunları duymazdan gelerek, „herkes başkası için ne söylüyorsa, o aslında kendisidir“ felsefesini yaşamının şiarı edinerek yoluna devam etmekteydi ve etmektedir. Doğal olarak böyle davranmak onun da hata yapmayacağı, yapamayacağı anlamına da gelmez.


Bu konumda olan birisi için hayat hiçte sanıldığı gibi kolay değildir. Karşısındakiler de en az onun kadar bir konuma ve anlayışa sahip değillerse, genelde de özelde de böyle insanların anlaşılması kolay olmaz. Oysa böyle kişiler psikolojik olarak açık, kolay kontak kurabilen, bu ilişkileri geliştirip dostluk ve arkadaşlık çevresini genişletebilecek bir kabiliyete sahipken, bu başarıyı özel-kişisel ilişkilerinde başarıya ulaştırmada zorlanırlar. Yani başarılı ilişki kurup bunu sürdürmek için ne kadar önemli bir yeteneğe ve beceriye sahip olsalar dahi, denge sağlamak tek taraflı olamayacağı için, beraberliklerde de çabuk hayal kırıklıklarına uğrarlar. Bu çoğunlukla karşı tarafında aynı özveriyi ve anlayışı göstermemesi sonucu yıldırılarak sürdürülen psikolojik teröre dayanan bir eleme uğrarlar.


Bunu birazda böyle kişilerin etrafındakilerin, kendini beğenmişliğine, küçük burjuva özlemlerine, karşıdakini hakir görüp küçümseyici bir havaya bürünmelerine, iğneleyici ve kendini beğenmiş tavırlarına bağlayabileceğimiz gibi, biyografilerindeki uğradıkları haksızlıklara da bağlayabiliriz. İnsanları bu tavırlarından uzaklaştırmak hiç de kolay bir sanat değildir ve en zor olanı da budur. Kendimizin, başkalarını cahil, geri kafalı, o zaten bir işe yaramaz, vesaire diyerek içine düştüğümüz/ düşürüldüğümüz kibrini sürdürerek foyalarımızı meydana çıkardığımızda görünen kelimiz gibidir. İncelikten yoksun, vatanseverlik, milliyetçilik gibi bir duygudur  bu. Duygusu doğayı ve insanı sevmeye dayanan o da bu çıkmazlar içinde gidip gelen deniz dalgalarına benzer bir havayı solumanın acısını yaşıyor için de uzun yıllardan beri. Her zaman olduğu gibi, 20 Eylül 2009 günü her yanını kaplayan kasvet ve sıkıntıyla son tramvayı kaçırarak garda geçirdiği hüzünlü gece hayatını bir kez daha film seyreder gibi gözleri önüne getirerek bir daha kendini üzecek  olaylardan uzak kalması için kendine verdiği son söz olarak biyografisine kazınacaktır. Yenilgilerinden aldığı feyzle, verdiği ağır kayıpları kazanım olarak değil de doğru ve coşkulu umutlarının, sevgisinin, saygısının ürünü olarak başkasının çuvalına doldurulan hasat olarak görmeye başlamasına da vesile olmuştur. Şimdi ise umutlarının yerini acımasız bir kararsızlık alarak, gökyüzünün ay ışığı yerine kara bulutlara ev sahipliği yaptığı, aydınlığın bu dünya da bir kıvılcım olarak bile onun penceresine uğramayacağının bunalımının melankolisini yaşatmaktadır ona hayat.


Daha kötüsü, bütün kişiliğine ev sahipliği yapan iyimserliğin her kim olursa olsun (makam önemli değil), bunlara karşı bir güvensizlik durumuna dönüşen içsel tepkisi ruhunu acı acı ve adım adım sararak konumunu sallar bir yöne doğru ilerlemesi olacaktır. O şimdi kendisini demiryollarının eskiyen bir rayı gibi hissederek yaşama mücadelesi veren sizlerden birisi olmağa çalışan bireydir sizin aranızda yaşayan. Eylül, güneşin kıtlılığını müjdeleyen bir ay olması itibarıyla da yüreğimize ağır havaları yükleyen, düşen her yaprakta, saatlerce yağan yağmurda içimizden bir şeylerin kopuşunu da gösteren bir sayaçtır önümüzde duran. Yağmur, sadece gözyaşlarının simgesi değildir. O da, O’nun gibi yüreğinde ağladığı günlerin toplamına eşit ağırlıklı puanların toplamı gibidir şu eylülde yaşadığımız. Yine Gregoryen Takvimine göre 30 gün çeken yılın dokuzuncu ay olması ona bir özellikte kazandırmıyor. Kazandırdığı ve kazandıracağı anlamların ötesinde yorgun ruhların kapılarını kapatarak kış uykusuna yatan canlı bir göstergesidir.


Ama ayrılığın, kaçınılmazlığının da matematiksel hesaplamasıdır bu onun için.  Bütün bu pozitif ve negatif gelişmelere paralel olarak, onun dudakları bunları zihninde düşünmeye başladığı andan itibaren titreyerek elini ayağını birbirine katmaktadır. O bir yaratıcı varlığına inanmadığı için, Yunan mitolojisinde ölümden sonra, ölülerin ruhlarını Stykx ırmağından geçiren kayıkçı Kharon gemisi hikayesine bile inanmamaktadır. Oysa bu hikaye bu gün dinlere bile yön vermiş gerçekle hayalvari bir havayı solutmaktadır biz istemeden. Yunan mitolojisinin hediyesi olan bu kavram bu ırmak ismi İran mitolojisindeki “Cinvat“ kökeninden Arap kültürüne akarak İslam dinindeki “Sırat Köprüsü“ anlamına bürünmüştür. Bu da bize ve ona  gösteriyor ki, etkilenim, değişim ve gelişme ölümün dışında ezeli ve ebedi olan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Ama o bütün bu olumsuz gelişmelere, moral bozukluğuna ve yenilgiye rağmen, diyor ki, “sadece ölüm ayrılık olsaydı“. Kader denen olguya inanırdı. Bu yazı sadece “Eylül Hüznü“ olarak algılanmasın. Eylüle hüzün veren sadece yaprakların dökülmesi, yağmurun yağması, gecelerin uzaması değildir, onun getirdiği umutsuzluk, bunalım ve ağır havalarıdır da havayı bozan. Her adımda yenilgi yerine, bir umudun yaşam ışığı olması dileğiyle… Sizlerin hüzünlü havalardan uzak mutlu bir yaşamınızın olmasını bütün içtenliğimle istiyor ve diliyorum, saygılar ve sevgiler baharınız olsun.

Ayrılık Sadece Ölüm Olsaydı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir