Savruk Düşünceler – 27

Sayı 91- Türkçenin Durumu (Temmuz 2026)

Sözlük ve sözlükçe

Dilbilimin ünlü sözlüğü “Divanü Lügati’t Türk”ü bir Uygur olan Kaşgarlı Mahmud 1072’de yazmaya başlayıp 1074 yılında yayımlamıştı. O tarihte Batı dillerinde değil sözlük, sözlükçe bile yoktu. İngilizcenin ilk sözlüğü 1604, Fransızcanınki ise 1694 yılında yayımlanmıştı. Sözlük bile değil, sözlükçe!

Yele karşı yürüyen Türkçe

Farabi heykeli, Taşkent (Foto. İ. Çınar)

Taşkent’te işlek bir caddede büyük düşünürümüz Farabi’nin heykeli var; yele karşı yürüdüğünü resmetmişler. Farabi, Aristo’dan sonra insanlığın ikinci öğretmeni (muallim-i sani). Yontucu, karşıdan yel esiyormuş ve ona karşı yürüyormuş gibi yontmuş heykeli. Farabi karşımdaymış gibi duyumsadım, onu ve mücadelesini anlamaya çalıştım.

Kitaplığımda birkaç kitabı var, hiçbirini okumadım, okuyamadım. Arapçadan Türkçeye yarım çevrilmiş! O sözde çevirileri okuyamıyorum, anlayamıyorum. Cümlenin yarısı Türkçe yarısı Arapça! Anlamamızı istemiyorlar. İstiyorlar ki kapılarına kul olup bize anlatmalarını isteyelim. Örtülü ve haksız olarak Türkçenin bilim dili olarak yetersizliğini de okuyucunun beynine yüklüyorlar.

Farabi’yi kendi yazılarından değil, başkalarının onun hakkında yazdıklarından biliyorum.

Bazıları temiz Türkçe ile yazılıp konuşulmasını üstün ırka (kavm-i necip) ihanet mi sayıyorlardı acaba? Başka türlü, muhafazakârların Türkçeyi kirletme pahasına Arapça ve Farsça yabancı kökenli sözcükleri koruma düşkünlüklerini hiç anlayamayacağım. Bu durum sadece konuşma ve yazılarıyla sınırlı kalmıyor, çevirilere de yansıyor. Örneğin, çevirileri yarı Türkçe ile yapıyorlar. Arapça ya da Farsçadan çevrilen Tarih ve kültürümüzün temek kitaplarını bu yarı çeviri yüzünden yine okuyamadık! Tarihin en eski dillerinden biri olan Türkçe ile bilim ve sanat yapılamaz mı demek istiyorlar?

Dil bilgisi mi, dil bilinci mi yoksa ulusal bilinç mi eksik? Neyse ki eski Türk klasiklerini temiz bir dille Türkçeye çeviren yayınevi ve çevirmenler de var.

Türkçe, ortak iletişim aracımızdır. Diliniz, zihniyetiniz, meşrebiniz neyse ne. İletişim kurmak zorundayız. Aracınızı ne kadar temiz tutup, doğru ve güzel kullanırsak o da görevini o kadar iyi yapar.

Dil, Tarih, Edebiyat
Üniversitede Edebiyat ve Tarih mahallesi neden ölü sözcük hortlatmayı seviyor?

Hepsi de pek Türkçü görünüyor maşallah! Temiz Türkçe kullanmaya gelince bunu göremiyoruz!

Lisedeyken mansur, nazım, nezir sözlerinden beynim yanmıştı. Allah’tan “düzyazı” sözcüğü üretildi de…

Türkçülük iddiası pek yoktur ama Eğitim mahallesi daha temiz Türkçe konuşur.

Tam Türkçe
Tahsin Yücel’in “Yalan” romanda Türkçeyi kullanma oranının % 98 olduğunu yeni öğrendim (Rasim Bakırcıoğlu hocama minnettarlıkla). Bu muhteşem bir oran!

“Arapça ve Farsça sözcükleri kullanmazsanız Türkçe konuşamazsınız!” diyen karga seslilere selam ederim.

Konuşuyoruz da nece konuşuyoruz?
Türkiye’de “konuşmak” dediğimiz eyleme Azerbaycan’da “danışmak” deniliyor. Hangisi ne anlatmak istiyor? Medya aracılığıyla birisinin giderek daha çok tercih edilebileceğini tahmin edebiliriz. Ötekine yazık olmayacak mı?

Bizim Posof’taki köyde yayılan bulaşıcı hastalıklara “gezergi” deriz. TDK sözlüğüne giremedi. Bize sormadan “salgın” sözcüğünü sözlüğe eklemişler. Anadolu ağızlarında ve Türk dünyasında ortak olup İstanbul ağzında olmadığı ya da bilinmediği için yeniden üretilen tuhaf sözcükler var.

Anadolu ve Türk dünyasında evdeki minnoşun adı “pisik”tir. İstanbullular Latinler gibi kedi (cat) diyor. Okuryazar olanlar da İstanbul’a uymak zorunda kaldı. Ben çocukken evde aynaya “güzgü” derdik. Okulda onun ayna olduğu öğretildi!

Dün sosyal medyada Azerbaycanlı bir hanım “Türkiye’de ‘hoşumu gitti’ diyorlar ama biz ‘xoşum geldi’ diyoruz. Hoşa gelir mi, gider mi?” diye soruyordu.

Abam, çocukken dere tepe gezdiğimde yılanlara karşı uyarırdı. “Yılan yuvasına yakın yerlerde oturma, yılan dişler.” diyordu. Bizde yılan dişliyordu. Bir kitapta okudum, “yılan soktu” diye yazılmıştı. Bir filmde ise “yılan ısırığından söz ediliyordu. Bu arada, biz anamıza anne değil, “aba” diye seslenirdik; halen Kazak ve Kırgızların dediği gibi.

Yılan dişler mi, sokar mı, ısırır mı? Sokmadığını biliyor ve yanlış sözcük kullanıyoruz. Ya dişlemek ve ısırmak?

Bizim köy Türkçesinde gözü pek, atak ve cesur kişiler için “kıyışıklı” hatta “kıyışkan” derler. Cana kıyar gibi kendisine, keyfine kıyarak mücadele edenler kıyışıklıdır. Azim ve kararlılık, mücadelenin sürekliliği kıyışkan olmayı gerektirir. “Girişken” sözcüğünü önerdiler ve bizim belki de binlerce yıllık sözcüğümüzle konuşmaya artık kıyışamıyoruz! Kıyışıklı olmayana biz kıyışıksız deriz. Girişkenliğin karşıtına İstanbullular ne der? 😊

Birlikte yapılan bir eylemi bizim köy Türkçesinde (örneğin gitmek) “Haydin gedağın” diye söylerdik. Okul gördüğümüz için bu yanlış (!) söyleyişimiz öğretmenlerce düzeltildi! Geçen gün Kerkük’te yayın yapan Türkmeneli televizyonu gitme teklifini şöyle yaptı: “Hayden gedağın”. Ölçünlü Türkçe kültürel akrabalığın izlerini siliyor. Tarihten biliyoruz ki Posof, Ahıska, Erciş, Ahlat, Diyarbakır, Van, Kerkük vb. ile  Akkoyunlu İmparatorluğu’nun uyruğuyduk. Birlikte yoğrulup etnogenezleştik.

Resmî ortamlarda İstanbul ağzına tamam da toplum geleneksel yerel ağızları korumalıdır. Yerel dilde öykü, roman, gazete köşesi, sinema, video vb. üreterek bu renkleri korumak zorundayız.

Bizim köy Türkçesinde “beşik yügürmek” diye bir deyim vardır. Beşik sallamaya yügürmek/yüğürmek denilir. Kırgızlar çocukların emeklerken yürümeye geçişte sallana sallana yürüyüşüne yügrülme diyor. Bu sözcük de TDK sözlüğünde yok!

Ortak Türkçe Sözlük olsaydı ne kadar çok ortaklık bulacak ne kadar geniş bir malzemeyle çalışacaktık, kim bilir! 1991’den beri henüz ortak Türkçe abeceyi bile yerleştiremedik!

Kazakistan’da bir lokanta (Foto. İ. Çınar)

Türk Aşhanesi
Türkçeyi farklı abece ile yazınca Fransız gibi bakılıyor! Fotoğraf Kazakistan’dan. Tabelada Kiril harfleriyle “Türk Aşkanası- Kuzu” diye yazılı. Aşkana dediği aşhane yani lokanta. Ortak abece bu sorunu ortadan kaldıracak.

İvedi ve Yanıt
Ortaokuldaydım. İlk derse geç kalmıştım. Ders Türkçeydi. Öğretmen, neden geciktiğimi sordu. Oysa vardır bir olağanüstülük işte! Gerekçe açıkladım ve iyi niyetimi de belirttim. “Evedi geldim ama yetişemedim.” de demiş oldum. Hoca “evedi-ivedi” sözcüğüne takıldı. Kızdı. “Komünistler artık köylere ve çocuklara kadar inmiş, eyvah. Bu kış olmasa gelecek kış komünistler devleti ele geçirir!” dedi. O çağımda komünist sözcüğünü bilmiyordum ama iyi bir şeyden söz etmediğini anladım.

Kimden öğrendiğimi sordu. “Bizim evde böyle konuşuluyor.” dedim. İnanmadı. Sınıfı tanık gösterdim. Hepsi “Evet, bu kelime yerel konuşmalarımızda kullanılır ve ‘acele etmek’ anlamına gelir” dediler. “Hoca” şaşırdı ve konuyu kapattı. Binlerce yıllık eskicil bir sözcük! Köyümüzde tam da Dîvânü Lugâti’t-Türk’te yer aldığı gibi “ev-mek” olarak kullanılıyordu ve “hoca” bunu “uydurukça” sayıyordu! Sanki uyduruk olmayan sözcük varmış gibi! Oysa ivedi, Eski Anadolu Türkçesinde tanıklanan ve birçok yerleşimde halen kullanılan tarihî bir Türkçe kelimedir; Cumhuriyet döneminde yeniden yazı diline kazandırılmıştır. İyi de edilmiştir.

Lisede Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı”nı okurken fark ettim. Dilde milliyetçiliği Türkçe yerine Arapça-Farsça gibi yabancı dillerden alınmış, sünepe sözcükler kullanmak olarak anlayan hocalar vardı. Üstelik, temiz Türkçe konuşanları “gayri-milli” diye damgalarlardı!..

Ortaokul ve lisedeyken sınavlarda hocalara gıcıklığına sorardık: “Hojam, ‘cevaplar’ diye mi yazalım, ‘yanıtlar’ diye mi?”

Bu arada, “yanut” sözcüğünün yaklaşık bin yıl önce yazılmış “Kutadgu Bilig”de kayıt altına alındığını da ekleyelim. Temiz Türkçeye karşı olan bir dil bilinci nasıl yorumlanabilir?

Ceditçilik ve 1926 Bakü Türkoloji Kurultayı
16. yüzyıldaki dünya haritasına bakılırsa birçok büyük Türk devletinin olduğu görülür. Uygarlık tarihinden öğrendiğimize göre büyük devletleri eğitim ve bilimde yüksek olan toplumlar kurabiliyor. Tersi de doğrudur; yani devletlerin yıkılışı da milletin eğitim ve bilimden kopmasının sonucudur. Yüzyıllık haritalara bakarak toplumların eğitim ve bilime yönelişi, kopuşunu ya da yıkılışını görebiliriz. Sevr haritası çöküşte dibe vurduğumuz noktayı gösterir.

18 ve 19. yüzyıllarda Türk dünyasının aydınları Batı’nın aydınlanma ve Sanayi Devrimi atağı karşısında yenilgiyi kabul etmiş ve “Buradan nasıl kurtulabiliriz?” sorusuna yanıt aramıştır. Namık Kemal’den Ziya Gökalp’e kadar Osmanlı aydınlarının çabalarını görüyoruz. Türkiye’de üzerinde az durulan başka bir aydın grubu daha vardır. Tatar aydınlarının medreselerde başlattığı Ceditçilik hareketi. Ceditçilik, yenilikçilik hatta ilericilik, devrimcilik demektir. Bilim yolundan giderek Batı’ya karşı atak yapılabileceğini savunurlar. Bilim toplumu olmak ve sorunları bilimle çözmek için eğitimi en önemli araç sayarlar. Halkı eğitmek için onun diliyle konuşmak, bunun için de okulları ve genel eğitimi yaygınlaştırmak isterler. Görülür ki halk Türkçe konuşurken, aydınlar ve devlet bürokrasisi halkın konuştuğu Türkçeyi bilmemektedir. Yazı dilini devlet dili yapmak gerekmektedir. Selçuklu-Osmanlı alfabesi de ciddi sorunlar yaratmaktadır ve onun da ya elden geçirilmesi ya da değiştirilmesi gerekmektedir. Üstelik, birleşik kaplar örneği dikkate alınarak, yerel çözümlerin yeterli olmayacağı görüşü de yaygınlaşır. Çözüm, Türk dünyasını kapsamalıdır! “Dilde, işte, fikirde birlik” amacına odaklanılır.

Ceditçiler, Osmanlı Batıcıları (ıslahatçıları) gibi değildir. Yine de karşılarına kadimciler (gelenekçiler) çıkar. Sürtüşürler biraz ama kadimcilerin varolan sefaleti savunacak halleri de, “daha fazla dine, duaya yönelmek” dışında nasıl kalkınılacağına ilişkin görüşleri de düşünceleri de yoktur.  Bu koşullarda Ceditçi düşünce, 1880-1920 yılları arasında Türk dünyası aydınları arasında en yaygın görüş haline gelir. Bu görüşler İsmail Gaspıralı, Yusuf Akçura gibi aydınlar eliyle Türkiye’de de yaygınlaşır. Türkiye Cumhuriyeti bu ceditçi düşünce egemenliği altında kurulur. Neymiş?.. Kazan medreselerinde yetişen ve İsmail Gaspıralı’nın kaynı ve yoldaşı Yusuf Akçura, Atatürk’ün danışmanıymış!

Türk dünyasının yoğun olarak bulunduğu SSCB’de de Türk halkları Bolşevizm altında ceditçilik çalışmalarını yürütürler. 1919’da Azerbaycan’da yeni Bolşevizm başlangıçta bu çalışmaları desteklemiştir. 1920’de 1. Doğu Halkları Kurultayında Türkistan devlet başkanı Kazak devrimcisi Turar Rıskulov açılışın konuşmacılarındandı.

Birinci Türkoloji Kurultayında Türk dillerinin yedi önemli konusu tartışıldı ve ilgili kararlar imzalandı: 1 Alfabe sorunu; 2. Yazım sorunu; 3. Terminoloji sorunu; 4. Eğitim metodolojisi sorunu; 5. İlgili ve komşu dillerin etkileşim ve müdahalesi sorunları; 6. Edebiyat sorunu da dahil olmak üzere Türk halkları arasında edebi dilin gelişimi; 7. Türk dillerinin proto-dil ve tarihsel sorunları…

1927 Nüfus sayımına göre Türkiye’de okuma yazmayı bilen ve bilmeyenlerin oranı. (Harf değişikliğinden bir yıl önce)

Birinci Türkoloji Kurultayı’nın en önemli gündemi alfabeydi. Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiş kararı alındı. Türkiye, 1 Kasım 1928’de alfabeyi değiştirme kararı aldı. Azerbaycan, Türk dünyasında bu fikri uygulayan ilk ülke oldu. Toplantının örgütleyicilerinden Samedağa Ağamalıoğlu, kurultayın kapanış konuşmasında harf devrimini Azerbaycan için “ikinci devrim” olarak niteledi. Hazırlıklara hemen başlandı. 1 Ocak 1929’da Azerbaycan tamamen Latin alfabesine geçti. Türk dili konuşan diğer halk ve cumhuriyetlerle birlikte Türkiye Cumhuriyeti de bu yıldan itibaren Latin alfabesini kabul etti. Bu geçiş, halkın kitlesel okuma yazmasının ortadan kaldırılmasında olağanüstü bir rol oynadı.

Son bir değini: Nedense, Cumhuriyet döneminde abece değişikliğinde Azerbaycan’daki harf değişikliğine işaret edilmekle birlikte, bunun Türk dünyasının ceditçi bilgelerinin bir kararı olduğu ve 1926 Bakü Türkoloji Kurultayındaki kararların doğrultusunda alındığına yeterince vurgu yapılmamıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir