Prof. Dr. Ali Demir[1]
İlkokulu köyde (Dalkırmaz-Çiftlik), ortaokulu Şavşat’ta, liseyi Artvin’de okuduğum yıllarda, bölgemizde konuşulan “Ahıska Ağzı” ile iletişim kurdum yakın çevremde. “Ölçünlü Türkçe sorunu”, daha çok yazılı ve sözlü sınavlarda karşımıza çıkıyordu, özellikle bizim yöreden olmayan öğretmenlerle. Kaldı ki, yalnız Ahıska Ağzı değil; aynı il sınırları içinde yaşayan, aile ortamlarında kendi dillerini kullanan Gürcüler, Lazlar, Hemşinler de benzer sorunlar yaşıyorlardı ortak iletişim konusunda. Okula giden, ölçünlü Türkçeyi öğrenmeye yönlendirilenler bizler; dinlencelerde köye döndüğümüzde, bu sesletim, vurgu ve tonlamayla konuşmak istediğimizde, köyde kalan arkadaşlar ve akrabalar dalga geçerlerdi bizimle: “Ağzıni egerek konuşiyer yani ki!…”
Asıl sorunu, Ankara’ya, Gazi Eğitim Enstitüsü’ne geldiğim yıl da (1968) yaşadım. Türkiye’nin dört bir yanından gelen arkadaşların her biri ayrı bir Türkçe konuşuyordu sanki: Egeliler, Akdenizliler, Karadenizliler, Güneydoğulular, Trakyalılar…
Yatılı okuyoruz ve sürekli birlikteyiz bu arkadaşlarla; yatakhanede, yemekhanede, derslikte, bahçede. Kitap ve gazetelerdeki ölçünlü Türkçe konuşmaya özen gösterirken, kendimizi özgür bıraktığımız anlarda yerel ağız öne çıkıyor, herkesin hangi coğrafyadan geldiği belli oluyordu. Zaman zaman dalga geçsek de birbirimizle, aşırı tepkilere de neden olabiliyordu beklenmedik bir anda. Örneğin, aynı sırayı paylaştığım Kütahyalı Sadık Öz’le kavga ettiğimi anımsıyorum sürekli üstüme gelince…
Türkçem bir yana, Fransızcam da kötü üstelik. Okulumu bırakacak noktaya geldim nerdeyse. Enstitü’nün muhasebe müdürü Mülazım Şimşek, bizim oralı ve vekil öğretmenim oldu ilkokulda. Yanına vardım bir gün, yatılılıktan doğan borcumu öğrenmek istedim yönetime karşısında. O rahatlattı beni, kendisini ve düzgün Türkçe konuşmaya kısa zamanda alıştığını göstererek arkadaşları karşısında…
Türkçe şiirler ezberleyip, geceleri, kimseciklerin olmadığı saatlerde, bağıra bağıra okuduğumu anımsıyorum, Enstitü’nün top sahasında ya da çamlar arasında. Ben de, böyle düzelttim yerel ağzımı, kısa zamanda. Fransızca Bölümü’nde, Türkçe ek dalımız. Bu derse giren öğretmenlerimiz Hikmet Dizdaroğlu ve Şükrü Kurgan şunu vurguluyorlar sürekli: “Atandığınız okulda, Türkçe öğretmeni yoksa ya da yeterli değilse, siz okutacaksınız bu dersi.” Çok şey borçluyum bu öğretmenlere. Son sınıfta, bu dersimize gelen öğretmenin adını bile anmak istemiyorum burada…
***
Fransızca öğrendikçe, Türkçenin de inceliklerini öğrenmeye başladım bu arada. Gün geldi, Fransa’da yüksek lisans yaptığım yıllarda (1974-1975), Türk işçilerinin yoğun olarak çalıştıkları, Strasbourg yakınındaki bir okulda, Türkçe öğretmeye başladım, Türk kökenli sekiz öğrenciye. Her hafta çarşamba günleri öğle sonrası üç saat ana-babanın dilini öğrenmeye ayırmışlar değişik uluslardan gelen öğrencilere. Türk işçileri dostluk derneğinde karşılaştığımız bir bayan öğretmen, yardım istedi benden, öğretmen olduğumu öğrenince. İyi de nasıl? Üç yıllık Fransızca öğretmenliği deneyimim olsa da, ilk deneyimim olacak bu konuda. Ne bir kitap vardı kullanabileceğim ne de başka bir araç gereç. Epey destek aldım bu öğretmenden ve diğerlerinden, çok zorlandığımı biliyorum yine de. Bizim çocukların Fransızcaları da bozuktu, Türkçeleri de. Başarısız oldular sonuçta…
Bir başka deneyimim de; Gazi Eğitim Enstitüsü (daha sonra Gazi Üniversitesi) çalıştığım yıllarda (1978-1996), Ankara Fransız Kültür Merkezi’nde de derslere giriyordum akşamları ve hafta sonları. Burada ve büyükelçilikte çalışan Fransızlardan bazıları, güncel iletişim dili olarak Türkçe öğrenmek istiyorlardı. Olur mu olur! Çok zorlukla karşılaştım yeri altyapı, araç-gereç olmayınca…
***
Nancy Üniversite’sinde doktora öğrencisi iken, hazırlık derslerimizden birine, sesbilim bölümü başkanı Ferdinand Carton adında bir profesör giriyordu. Türk olduğumu öğrenince, ikide bir Türkçenin ses dizgesine ilişkisine sorular soruyor ya da anlattıklarının doğrulanmasını istiyordu benden. Zor anlar yaşıyordum bilgimin yeterli olmadığı durumlarda. Bu dersten bahar seminerlerinin dağıtıldığı gün, bana da, “Günümüz Türkçesinin Ses Yapısı” düştü doğallıkla. Ayıkla pirincin taşını!…
M. Carton, çok ilginç buluyordu dilimizin sesçil yapısını, ünlü-ünsüz uyumlarını, ezgisini, vurgu ve tonlamalarını. O yıllarda, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyeleri Berke Vardar ve Tahsin Yücel öncülüğünde çıkarılan Dilbilim Dergisi’nden söz ediyordu sıklıkla. Fonetik Enstitüsü’nün kitaplığında duruyormuş bu dergiler, dergiler. Bir gün çağırıp gösterdi bana. Doktora çalışma alanımı değiştirmemi öneriyordu yeri geldiğinde! Zaman zaman, dersin bitiminde, Enstitü’nün işliğine gidip, ses kayıtları yapıyorduk değişik türden metinlerle. Çok ilginç bir duruma tanıklık ettim bu süreçte: Mikrofona okuduğum ve karşımdaki ekranda izlediğim bir şiir ya da metinde geçen Türkçe sözcükler, sağlam bir insan yüreğinin atışları gibi düzgün bir düzlemde çizgiler çizerken; araya Arapça, Farsça, Fransızca ya da başka bir dilden sözcükler geçtiğinde, bu çizgilerin dalga boyları değişiyor, diyesi dil yürek ağrısı geçiriyordu…
***
Mersin Üniversitesi’nde çalıştığım yıllarda (1996-2005), Paris Doğu Dilleri ve Ekinleri Ulusal Enstitüsü’nde (INALCO), “Çağdaş Türk Şiiri” konulu bir söyleşi yaptım. Daha önce, “Ankara’dan 20 Şair” seçkisini yaparken, birlikte çalıştığımız Sebastien Labrusse ile Türkçe-Fransızca şiirler okuduk dinleyenlere. Çıkışta, şöyle diyordu bir bayan: “Türkçe, çok güzel, şakıyan bir şiir dili Fransızca yanında…”
***
Daha sonra, 2009 yılında, bu kez Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde, birlikte çalıştığım Fransız öğretim görevlisi Claire Lajus ile “Uluslararası Şairler Baharı” etkinliği düzenledik Türk ve Fransız şairlerin katılımıyla. Bu şairlerin şiirlerini her iki dile çevirip, birçok kez okuduk üniversitenin değişik salonlarında. Fransa’dan katılan şair Annie Salager, şöyle diyordu ayrılırken, “çok mutluyum, kendi şiirlerimi Türkçe gibi sesçil ve güzel bir dilde duymaktan…”
***
Başta Ahmed Arif’in “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabındaki şiirleri olmak üzere, birçok şairimizin şiirini Fransızcaya; birçok Fransız şairin şiirini de Türkçeye çevirdim. Bu nedenle de, Fransa’da ve Türkiye’de şiir çevirileri üzerine söyleşiler, gösteriler yaptım. Bu süreçlerde, daha bir mutlu oldum dilimizle ilgili güzel sözler duydukça…
Bordeaux Üniversitesi öğretim üyelerinden Françoise Rouques, şöyle diyordu, Claire Lajus’le Nâzım Hikmet ve Ahmed Arif şiirleri üzerine yaptığımız söyleşi sonrasında: “Türkçe; sesletimi, ezgisi, melodisi, vurgu ve tonlamasıyla güzel bir dil. Türkçe öğrenmek isterdim ben de” diyordu.
2011 yılında, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Mütercim-Tercümanlık Bölümü Fransızca Anabilim Dalı’nda öğrencilerle söyleşirken, Amed Arif’in “İÇERİDE” şiirini Türkçe ezbere okuyarak başladı sözlerine. Öğrencilere dönüp, “sizin belleğinizde de bir şiir var mı ezbere okuyabileceğiniz” diye sordu. Üzüldü karşılık alamayınca. Bizim belleğimizde kaç şiir var acaba?…
Sonuç yerine:
Hep vurgulandığı gibi; Türkçe sesçil yapısı, ezgisi, ünlü-ünsüz uyumu ile dünyanın güzel dillerinden biri. Oysa her dil konuşucularının ve yazıcılarının kullanım özenine göre güzelleşiyor ya da çirkinleşiyor elbette. Dil bilinci ya da bilinçsizliği diyoruz buna. Bütün dilbilimciler, dil bilincinin yurttaşlık bilinciyle doğrudan ilintili olduğunda birleşiyorlar. Bu bilincin çok yönlü gelişmesinde; devlet politikaları, yönetenlerin tutumları ve anadili kullanımları, dilsel örgütlenmeler, her düzeyde terimbilim ve çeviri kurulları (Türk Dil Kurumu, TRT, özel televizyonlar, üniversiteler, sendika ve dernekler, kamu ve özel sektör kuruluşlar), yazarlar, şairler, sanatçılar ve bilim insanları önemli yer tutmaktadır. Çünkü çok hızlı değişen bir çağda yaşıyoruz. İletişim çağı, bilişim çağı, bildirişim çağı derken, “yapay zekâ” çağına geldik gözümüzü açıp kapayıncaya dek. Her gelişme, binlerce, on binlerce yeni sözcük, kavram ve deyimle giriyor yaşamımıza. Bu yenilikleri üretildiği ülkelerin dillerine kendi dilimizde karşılıklar bulmaz, veni sözcük ve kavramlar üretmezsek, dilsel dönüşümler yaşamamız kaçınılmaz olabilir. Dil bilincinin ağır bastığı bazı ülkelerin özel ve kamu kuruluşları, üniversiteleri, dilsel örgütleri; sınırdan girerken önlem almaya çalışıyor, her yeni kavrama kendi dillerinde karşılık bulmaya çalışıyorlar. Çünkü yabancı sözcükler ya da kavramlar emperyalist askerlere benzer, bir kez ülke sınırlarından içeri girince, kolay kolay çıkmazlar bir daha…
Mustafa Kemal Atatürk’ün dil bilinci, tutum ve davranışları, yapıp ettikleri yol gösterici olacaktır bu alanda da…
______
[1] Öğretim Üyesi, pralidemir@gmail.com

