“Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi: 1451-1590”[1] kitabının girişindeki ilk cümlelerle F. Kırzıoğlu, 1980’de bana hiç unutamayacağım dersi vermişti: asırlar boyu engin bir coğrafyaya hükmeden Osmanlılar, 19. yüzyıl ortalarına kadar Kafkas(ya) yer adını kullanmamışlardı. Gerçekten de, örneğin, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde sayfalarca Kafkas coğrafyasından bahsedilse de ünlü gezgin, Kafkas adını hiç kaydetmemiştir…
Bakü Devlet Üniversitesi Şarkiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun olduktan sonra 1980’de Azerbaycan Bilimler Akademisi Şarkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türkiye Tarihi Şubesinde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladım. Başlıca olarak Türkiye’den mübadele yoluyla Akademi kütüphanesine gelen kitapları inceleyerek kısaca özetlemekle ve bazen de çeviri yapmakla uğraşıyordum. Ahıskalı olduğum için elbette ki Osmanlı dönemi de dahil olmak üzere bölgede tarih boyu Türk varlığı konusu özellikle ilgilendiğim meseleydi. Dolayısıyla da F. Kırzıoğlu’nun bahsettiğim kitabı, bilmediğim birçok hususlara ışık tutmaktaydı.
Sovyet resmi tarih yazıcılığında Kafkasya konusunun bilinçli şekilde tahrif edildiğini fark ettiğim halde o sırada somut olarak iyi bilinen birçok tarihi olayın hangi spekülatif yorumlarla ve nasıl çarpıtıldığından habersizdim. Şu da var ki Türkiye’de de bazı istisnalar dışında bölge tarihi konusunda bir sürü önyargı ve hatta açıkça bilgisizlik söz konusuydu ve evrensellik, enternasyonalizm, sosyalist kardeşlik edebiyatı arkasında saklanan art niyetli çevrelere ve Türkiye’ye Anadolu adı vermek isteyenlere fırsat sağlayan vahim bir boşluk vardı.
Öte yandan Osmanlı idaresinden çok önce, Anadolu’da Türk devletleri kurulmadan asırlarca evvel eskiçağdan beri Kafkas topraklarında, ayrıca Ahıska bölgesinde Türk boylarının etkin şekilde varlık gösterdiği, Sovyet tarih literatüründe, özellikle de Gürcü ve Ermeni tarihçilerin araştırmalarında açıkça göz ardı edilmekteydi ve hala devam eden, hatta ülkemizde yandaş bulan bu Türk karşıtı tutumu vurgulayan ilk tarihçi Kırzıoğlu’dur.
Demek istediğim, kendisiyle daha tanışmadan, daha Sovyetler Birliği’nde yaşadığım zaman Kırzıoğlu benim için otoriteydi ve birçok meseleye farklı bakış açısı getirerek özellikle Gürcü şoven tarihçilik tezlerini çürütmesi ve bu bağlamda ortaya koyduğu Kıpçak tezi çok önemliydi.
1989’da Fergana olayları ve Ahıskalıların yaşadıkları feci dram sonrasında Sovyet merkezi basını ve kamuoyunda yıllarca yasak bir konu olan 1944 sürgünü ve yeni çilelerle zorunlu göçler yaşayan Ahıskalı Türkler sorunu güncellik kazanmıştı. Derken Rusça basın ve medyada kullanılan “Meskheti(ya) Türkleri” ifadesi, kısa sürede yaygın hale gelerek dünya basınında ve bu arada Türkiye’de manşetlere düşmüştü. O sırada Kırzıoğlu’nun “Ne Mesket Ne De Misket: Ahıska Türkleri’dir”[2] yazısıyla taşlar hemencecik yerine oturmuş ve birçok cahil, Osmanlı döneminin 250 yıllık (1578-1829) Ahıska (Çıldır) Eyaletini hatırlamıştı. Ahıskalı Türkler, farklı etnik kimliğine sahip yeni bir Türk boyu değildi ve bildiğimiz Kuzeydoğu Anadolu’dan koparılmış özbeöz Türk halkı söz konusuydu.
F. Kırzıoğlu ile bizzat tanışmak ise ancak Eylül 1990’da nasip oldu. Ankara Hilton’da düzenlenen Türk Tarih Kongresine katılmak üzere Azerbaycan’dan davet edilmiş tarihçilerle birlikte ilk defa Türkiye’ye gelmiştim. Beş gün süren kongre sırasında onunla tanıştım ve kafamı kurcalayan birçok konuda “Soğuk Savaş” benim için sona erdi. SSCB’den gelenlere Kongrede sorulan başlıca sorular, Perestroyka ve Glasnost ile radikal reformları başlatan Parti ve devletin girmiş olduğu derin siyasi, ekonomik ve ideolojik krizle ilgiliydi. Fahrettin Bey ile bu tür konuları başa başa konuşuyorduk, bazen de Mehmet Gönlübol, Nadir Devlet, Mehmet Saray, Saim Sakaoğlu, İlber Ortaylı ve diğer akademisyenlerle birlikte Sovyetler Birliği’nin nereye gittiği ve bunca kargaşa ve belirsizliğin nasıl sonuçlanacağı gibi hususları görüşüyorduk ve bana sorular soruyorlardı. Ne yazık ki dünyayı titreten koskoca komşu SSCB hakkında Türkiye’de vahim bir bilgisizliğin hakim olduğunu onlar da itiraf ediyorlardı. Yani asıl Demir Perde, birçok Türk boylarının bulunduğu Sovyetler ile Türkiye arasında çekilmişti ki bunun yanında Berlin Duvarının lafı bile olmazdı. Kırzıoğlu’nun farklı tarafı şuydu: Sovyet devletinin demokrasi ve özgürlüklerle ayakta kalamayacağını ve merkeziyetçi totaliter rejim dışına çıktığında dağılacağını söylüyordu. Genel olarak liberal, ilerici, solcu demokrat zihniyetin hakim olduğu aydınlar arasında bu paradoks idrak edilemiyordu, onlara göre özgürlükler ve demokrasi, halkların kardeşliğine ve entegrasyona yol açan sihirli erdemlerdi. Ben, o konuşmalar sırasında genelde Sovyet halkının esasında demokrasi ve Batıdaki anlamıyla insan hakları ve özgürlüklerden bihaber olduğunu ve böyle bir gelenekten yoksun olduklarını, bu tür beklentileri olmadığını anlatmaya çalışıyordum. Kırzıoğlu da, Türk Müslüman halkların ilk fırsatta Moskova’dan kopacaklarını düşünüyordu ki, haklıydı. Milliyetçi düşünce ve etnik kimlik arayışları kısa sürede eski Sovyet coğrafyasında ön plana çıktı.
Ne var ki o Kongreden sonra ben geri dönmedim ve Türkiye’de kaldım. İltica ettikten sonra yaşadığım maceraların ayrıntılarına girmek istemiyorum, ancak Kırzıoğlu bana hak vermişti. Sovyet devleti hızlı dağılma sürecine girmişti, Gürcistan’da iç savaş başlamıştı, Kafkasya kaynıyordu ve yurtsuz bir Ahıskalının Türkiye’ye sığınmasından daha doğal bir tercih de olamazdı.
Hocayla irtibatı kesmiyordum ve Kıpçaklar kitabına dizin hazırlamayı teklif etti. “Türk Tarih Kurumundan birkaç kuruş alırsın, senin durumunda da pek makbule geçer.” demişti. 1991 yılının sonlarıydı. O günlerde zamanımın çoğu, Azerbaycan Kültür Derneğinde geçiyordu ve Cemil Ünal’ın Başkanı olduğu Dernek, o sırada Tunalı Hilmi Caddesine paralel Bestekar Sokak’ta idi. Hocamız, matbaada dizgisi bitmiş ve sayfalanmış metni bana getirmişti ve yaklaşık on gün içinde dizini tamamladım. Kitap basıldıktan sonra (Yukarı-Kür ve Çoruk Boylarında Kıpçaklar. TTK Basımevi, Ankara, 1992) imzalı bir nüshasını hediye etmişti ve yazdığı kısacık not benim için çok değerlidir: “Sayın Doç. Dr. Muhibbi Ahmedoğlu Beğ’e Dizin için emeklerinize teşekkürlerimle. 3.VIII.1992. Kırzıoğlu.” Neden “bey” kelimesini yumuşak “ğ” ile yazdığını da bilemiyorum ve sormadım. Söz konusu kitapta Dizin kısmının sonunda da şu not vardır: “Dizini hazırlayan Ahıskalı Doç. Dr. Muhibbi AHMEDOV”.
Halbuki ben doçent ve doktor değildim, o sırada Muhibbi Ahmedov olarak sadece mülteciydim ve yarınımın ne olacağı hakkında herhangi bir fikrim de yoktu (1992’de Türkiye vatandaşı olunca, adımı ve soyadımı Orhan Uravelli olarak değiştirdim. Hocam, bana ‘Muhibbi, Süleyman Kanuni’nin mahlasıdır, böyle bir ada nasıl kıydın?’ diye takılmıştı). Özel bir tercüme bürosunda Rusça tercüman olarak çalışıyordum ve hocam üniversitelerden birine başvurmamı önermişti. SSCB dağıldıktan sonra Türkiye’ye Rusça bilen çok sayıda uzman gelmişti, fakat çeviri yapabilecek seviyede Türkçe bilen pek yoktu ve maddi durumum iyiydi. Ancak ben kravat takıp sabah erkenden memur gibi işe gitme heveslisi değildim ve serbest mesleği yeğleyerek özel tercüme bürosunda çalışmaya devam ettim. Böylece hocamın ısrarına rağmen akademik kariyer bana cazip gelmedi ve bugünkü pişmanlığımın da pek önemi yoktur.
Aramızdaki yaş farkından ve benim akademik çevrelerden epeyce uzak olmamdan dolayı sıkça görüşemiyorduk, fakat onun hep acele ettiğini ve belirli program ve ajanda dahilinde disiplinli yaşam tarzına akıl erdiremiyordum. Bir de hocanın not alma alışkanlığı dikkat çekiyordu ve ben en ufak detayların yıllar sonra nasıl önem kazandığının şimdi farkına vardığımda çok geç kaldığımı anlıyorum.
SSCB dağıldıktan sonra artık komünistlerin alay konusu olduğu ve kuzeyden akın eden Nataşaların daha güncel konu teşkil ettiği dönemde belirli aydın çevrelerinde yeni bir “Nazım Efsanesi” oluşmaya başlamıştı. Paradoksal şekilde, Nazım Hikmet’in Sovyet devletinde Türkiye savunucusu bir vatansever ve hatta Sovyet rejimine muhalif olduğu yönünde iddialar ve rivayetler ortaya çıkmıştı. Nazım Hikmet’in vatan haini olduğu hususunda çok kesin görüşe sahip olan hocayla bir defasında bu maskaralığı konuşuyorduk. “Hocam, Moskova’da firavun Stalin rejimine hizmetçilik etmek yerine herhangi bir Batı ülkesine iltica etseydi, şair hakkında görüşünüz aynı mı olurdu?” diye sormuştum. “Ne olacaktı ki yani? 1960 darbesinden sonra yeni anayasanın ardından geri dönerdi bence.” Gerçekten de darbelere karşı olduklarını her daim beyan eden Nazım hayranları, onun Moskova’dayken 27 Mayıs 1960 darbesini alkışladığını unutuyorlar. Ben bu konuda hocamla hep meselenin sürgün halklar yönünü ve Stalin kamplarındaki yüz binlerle suçsuz insan boyutunu konuşuyordum, çünkü “özgürlük ve komünist cennet” inancını savunan şairin bu cinayetlere sessiz kalması ve böyle bir rejime hizmet etmesi, elbette manidardı.
Diğer bir anım da 1991’de Kırzıoğlu’nun büyük bir heyetle birlikte Bakü’ye yaptığı ziyaretle ilgilidir. Bu ziyaret, Azerbaycan Halk Cephesinin 1. Kurultayına katılmak üzere gönderilmiş davet üzerine yapılmıştı ve artık SSCB’nin tarihe karışacağına sayılı günler kaldığı belliydi. Hocam, döndükten sonra Azerbaycan Kültür Derneğinde kendisiyle epeyce sohbet ettik. Çöküşün eşiğinde bile olsa sonuçta hocam Sovyet devletini ziyaret etmişti, ilk defa o toprakları görmüştü ve izlenimleri onu sarsmıştı. Azerbaycan halkının Türkiye sevgisine şahit olsa da Bakü’de birçok aydının Moskova’ya endeksli komünist kafasıyla yaşadığını, Rusça konuşmanın ayrıcalık, ilericilik ve entelektüellik sayıldığını anlatırken kahroluyordu. Heyette onunla birlikte Azerbaycan’a gitmiş olan rahmetli Mehmet Kengerli, Ahmet Karaca, Fuat Azgur ve şimdi isimlerini unuttuğum diğerleri onu teselli ediyorlardı ve Azerbaycan Halk Cephesinin kısa süre sonra iktidara gelerek milli hükümet kuracaklarını söylüyorlardı. Sonraki olaylar, zaten iyi biliniyor ve Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bağımsız devletler olarak tanınan Türk cumhuriyetleri ile Türkiye arasında yoğun ilişkiler başlamış, akademik alanda işbirliği ve temaslar da derinleşmişti. Türk Tarih Kurumu Asıl Üyesi F. Kırzıoğlu’nun bu hususta birçok katkıları olduğunu kaydetmek gerekir.
1992’de Ankara’da (Necatibey Caddesi bitişiğindeki Yeşilırmak Sokak’ta) Ahıska Türkleri Derneği açıldığı zaman hocamız, hanımıyla birlikte derneğe teşrif etmiş ve hayırduada bulunmuştu. Ahıskalı 14 Halk Şairimizden Birer Parça[3] makalesinin fotokopisini ve Kars İli[4] broşürünü derneğe hediye etmişti.
Kasım 1996’da Ankara’da Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu salonunda düzenlenen Ahıska Türkleri Kurultayında yaptığı konuşma da ana hatlarıyla aklımda kalmıştır. Hoca, SSCB’nin dağılmasıyla birlikte feci şekilde engin Avrasya coğrafyasına yayılmış Ahıskalı Türkler sorununun birçok boyutu olduğunu, böyle dev coğrafyada dağınık halkın örgütlenemeyeceğini ve geleceği olamayacağını dile getirmişti. Ayrıca bölünen ve vahim krizler içinde bulunan Gürcistan’ın aksi tutumu nedeniyle kısa vadede bu halkın Ahıska’daki köylerine dönemeyeceğini kaydeden Kırzıoğlu, Türkiye’nin mevcut yasa çerçevesinde imkanların el verdiği kadar Doğu Anadolu’ya kabul ve iskan etmesi gerektiğini söylemişti. O sırada Ahıskalıların düzensiz göçü yeni başlamıştı ve 8 ülkeye dağılmış derbeder halkın çoğu kararsız olup endişeli bekleyiş içindeydi. Sonraki 25 yılda olup bitenler, Kırzıoğlu’nun haklı olduğunu gösterdi ve Ahıskalıların Türkiye’ye göçleri aralıksız devam etti, diğer 8 ülkede sahipsiz kalmış Ahıskalıların istikballeri ise hala meçhuldür.
Birkaç defa hocayla Türki resmi tarihçiliğinde ve genel olarak tarih literatüründe, Oğuzlardan daha önce Türkiye coğrafyası ve çevresinde varlık göstermiş ve iz bırakmış Kıpçaklar konusunun nasıl olup da göz ardı edildiğini ele almıştık. Bu bağlamda Dede Korkut Kitabı’nda yer alan Kıpçaklar konusu gayet önemli husustu, halbuki örneğin Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) adlı çok iyi bilinen ve defalarca yeni baskıları yapılan değerli monografisinde bu toprakların Türk yurduna dönüşmesi sürecinde destandaki Kıpçaklar boyutuna açıklama getirmiyor. F. Sümer’e göre, destanlarda “kafir olarak vasıflandırılan düşmanlar, Oğuzların tarihi düşmanları olan Kıpçaklardır”, fakat onun işaret ettiğinin aksine Dede Korkut Kitabı’ndaki tekfur Kıpçaklar, Ortodoks Hıristiyanlar olup Orta Asya’da başlamış tarihi düşmanlıkla ilgileri yoktur. Üstelik Orta Asya’da Hıristiyan Kıpçaklar olmamıştır ve anlaşılan, F. Sümer destandaki Kıpçaklar meselesine pek önem vermemiştir. Bu destanda bahsi geçen Kıpçaklar, Don ve İdil ırmakları arasındaki arazilerden Güneybatı Kafkasya’ya büyük göç halinde gelip şimdiki Gürcistan, Ermenistan, Kuzeydoğu Anadolu ve önemli derecede Azerbaycan tarihinde kırılma noktası teşkil eden ve Rusça kaynaklarda Poloveçler denen Kıpçaklardır. Kırzıoğlu, aslında bölgede ve Kafkasya genelinde Kıpçakların birçok tarihçi tarafından göz ardı edilen muazzam rollerini ve mirasını gündeme getirerek ezberleri bozmuştur. Özellikle Ortodoks Hıristiyan Kıpçakların Kuzeydoğu Anadolu’da ve şimdiki Gürcistan ve Ermenistan arazilerindeki bin yıllık tarihi ve kültürel mirasına monografi yazarak dikkat çeken ilk tarihçimiz Kırzıoğlu’dur. Elbette, hocası olarak kabul ettiği ve çok değer verdiği Zeki Velidi Togan’ın bu yönde yol gösterici olduğunu da kaydetmeliyiz.
Destandaki Kıpçaklar konusunu, F. Kırzıoğlu’ya her fırsatta sormamım başlıca nedeni şuydu: Ahıska yer adının geçtiği en eski Türkçe kaynak, bizzat Dede Korkut Kitabı’dır. Hocamız, bu destandaki Kıpçakların bizzat Ahıskalı Türklerin ataları olduklarını ısrarla vurguluyordu. Ayrıca destanda hiçbir yerde Meskh veya Meskheti(ya) gibi etnik ad ve yer adı geçmez ve dolayısıyla Ahıskalı Türklerin sözde Kartvel kökenli Meskh boyundan olup Osmanlı döneminde İslamlaşarak Türkleştikleri hakkında şoven ve çirkin Gürcü iddiaları tutarsız bir efsanedir. Öte yandan Kırzıoğlu, Ortodoks Hıristiyan Kıpçakların Anadolu’da Trabzon Rum devleti ve diğer Hıristiyan siyasi teşekkülleri nezdinde askeri açıdan önemli rol oynadıklarını ve bunun örneğin Kıssa-i Melik Danişment gibi kaynaklarda görülebileceğini belirtiyordu. Hocanın ısrarla üzerinde durduğu diğer bir husus da Kafkasya, Ortadoğu ve Anadolu’da “Moğol” işgallerini aslında Türk (Tatar) ordusunun gerçekleştirmiş olmasıydı ve ona göre, bu gücün sadece yönetici zümresi Moğol kökenliydi. Doğaldır ki bölgeye daha önce yerleşmiş Hıristiyan Kıpçaklar gerek Celalettin Harezmşah, gerekse de Moğol-Tatar ordularına karşı koymamış, tarafsız kalmış ve çoğu zaman bu ordularla işbirliği yapmışlardı.
1993’te Almanya’dan dönen rahmetli Yunus Zeyrek’le tanıştıktan sonra benim Kırzıoğlu ile temaslarım farklı bir boyut kazandı. Ahıska aşığı olup ömrünü bu konuya adamış olan Yunus Zeyrek, yaklaşık 25 yıl devam etmiş arkadaşlığımız boyunca, neredeyse her konuştuğumuzda F. Kırzıoğlu’dan söz ederdi ve biz bölge tarihinin değişik boyutlarını adeta onun gölgesinde ele alırdık. Dede Korkut Kitabı’nın Yunus Zeyrek yayını (Ötüken Yayınevi, 2015) zaten şu ifadelerle hocamıza ithaf edilmiştir: “Ömrü boyunca Dede Kokut Kitabı’yla meşgul olan ve Dede Korkut Oğuznameleri adlı çok değerli bir eser bırakan merhum Hocam Prof. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu’nun aziz hatırasına armağan”. Dede Korkut Oğuznameleri kitabına hoca, şu cümleyle başlıyor: “Kuran-i Kerim’den sonra en çok okuduğum ve heyecanlandığım Kitab-i Dede Korkut’tur”.
Önce dernek ve federasyon çalışmaları, ardından 55 sayısı çıkmış olan Bizim Ahıska dergisinde ortak çalışmalarımız sırasında Yunus Zeyrek’in hocaya nasıl bağlı olduğunu ve ona ne kadar değer verdiğinin şahidi oldum. Dergide hocamızın yazıları, pek bilinmeyen bazı mektupları ve ona yazılmış mektuplar yayınlanmıştır. Şöyle ki hocam Yunus Bey’e çok itibar ediyor ve öz evladı kadar güveniyordu. El yazıları ve belgeler bulunan fevkalade kitaplığının bir kısmını ilerlemiş yaşı ve bazı sağlık sorunları nedeniyle, burada belirtmek istemediğim bir kuruma bağışlamış ve ne yazık ki doğru dürüst tasnif ve düzenleme yapılmadığı gibi ihmal ve vurdumduymazlık yüzünden bunca malzeme ve materyal çarçur edilmişti. Hocanın, arşiv ve kitaplığının geri kalan kısmını, Yunus Zeyrek’e emanet etmesi, çok isabetli olmuş, Kuzeydoğu Anadolu ve Ahıska konusunda birçok yazı ve araştırma bu sayede ortaya çıkmıştır. Eminim ki hocamızı, onun mesleki hayatını, eserlerini ve bıraktığı mirası, kimse Yunus Zeyrek kadar yakından bilmiyordu. Kırzıoğlu Bibliyografyası da doğaldır ki Yunus Hoca tarafından hazırlanmış ve yayınlanmıştır. Ruhları şad olsun.
Kırzıoğlu’nun benim kitaplığımda bulunan karton kapaklı Kars Tarihi[5] kitabından kısaca bahsetmek istiyorum. Merhum Yunus Zeyrek’in bana hediye ettiği bu kitap, o dönemin şartlarını ve olanaklarını dikkate alırsak, hakikaten sıra dışı bir gayret ve yurt sevgisinin örneğidir. Kars bölgesinin 40 yıllık Rusya işgali dönemindeki (1878-1918) durumunu araştırmış Candan Badem’in Kırzıoğlu’nun Rusça bilmediğini vurgulayarak onun yazdıklarına burun kıvırması, beni çok üzmüştü. Rahmetli Yunus, bundan dolayı çok öfkelenmişti ve dergide Badem’e gereken cevabı vermişti. Mesele şu ki bu hazret, Rus idaresi döneminin hala unutulmamış mezalim bir tarafa, Kars için büyük bir lütuf olduğunu ispatlamaya kalkışmıştı. Ermeni, Gürcü ve diğer Hıristiyan nüfus için bölgedeki Rusya yönetimi elbette lütuf ve hatta Türk Müslüman halka karşı adeta rövanş ve intikam fırsatı olmuştur, Rus işgalinin ardından başlayan zorunlu göçler ve Müslüman nüfusun yaşadığı bin bir facialar ise Kırzıoğlu gibi yazarların eserleri sayesinde asla unutulmayacaktır. Kaldı ki artık Rusça dahil olmak üzere yabancı dilleri bilen çok sayıda uzman ve araştırmacı var, oysa geniş ufuk ve görüş açısı, milli ruh, vatandaşlık sorumluluğu ve medeni cesaret, farklı düşünme yeteneği, tarihin mantığına bağlılık ve dürüstlük herkeste görülen meziyetler değildir.
F. Kırzıoğlu’nun anılarını yazıp yazmadığını bilmiyorum ve fakat onunla ilgili olarak yazanlar da onun yurt sevgisini ve araştırma tutkusunu, çok boyutlu inceleme metodunu ortaya koymaktadır. Ancak benim özellikle kaydetmek istediğim şudur ki, Kırzıoğlu’nun eski Atabek Yurdu olan bölgenin Eskiçağ, Ortaçağ, Yeniçağ ve modern tarihi, edebiyatı, halk ozanları gibi konulara derin ilgi ve milli bakış açısıyla yaklaşması sayesinde ortaya adeta yeni bir ekol çıkmıştır.
Benim için F. Kırzıoğlu bir abidedir, önünde her daim saygıyla eğileceğim ve fikirleri, eserleri ve şahsiyetiyle Türkiye tarihçiliğinde derin iz bırakmış büyük üstattır.
____
[1] A.Ü. Yay., 1. Baskı. Ankara, 1976.
[2] Azerbaycan Türk Kültürü Dergisi, Azerbaycan Derneği Yayınları, Sayı 268, Ankara, 1989, s. 17 – 23.
[3] Türk Kültürü Dergisi, Sayı 47, Eylül, Ankara, 1966, s. 84 – 99.
[4] 1. Sayı. Çıldır, Ardahan, Hanak, Posof. Kurtuluşunun 45. Yıldönümü Özel Sayısı. Kars Turizm ve Tanıtma Derneği Yayını. Ankara, 1966, 77 s.
[5] I. Cilt. Işıl Matbaası İstanbul, 1953.

