Çevremizde konuşulan dili en iyi, okulöncesi çağımızda kavrıyoruz. Öğrendiğimiz bu ilk dile anadili deniyor. Başka hiçbir ikinci dili anadilimiz düzeyinde ayrıntılı olarak öğrenemiyoruz. Dilin en iyi biçimde okulöncesi çağda öğrenildiğini ilk kez, dilbilimci Chomsky ayrımsıyor ve geliştirdiği Üretici Dönüşümsel Dilbilgisi Kuramını bu gerçeklik temelinde geliştiriyor. Benim okul öncesi yıllarımda anadilimin söz varlığını öğrenmeme ilişkin aşağıda anlatacaklarım da bu kuramı doğruluyor.
Ben, bir zamanlar Atabek Yurdu olarak bilinen Ahıska odaklı bölgenin içindeki Artvin’in Ardanuç ilçesine bağlı Aşağı Irmaklar köyünde doğmuşum. Çocukluğumda evde, sokakta, işte güçte, düğünde dernekte, uzun kış gecelerinde büyüklerim, zengin ve renkli bir söz varlığının kullanıcılarıydılar. Her çocuk gibi ben de çevremde konuşulanları can kulağı ile dinliyor, her durum ya da olayı; onların yerini, zamanını, oluş biçimini, sonucunu anlatan bu sözleri, bir daha silinmemek üzere belleğime yerleştiriyordum.
Atabek Yurdu insanının duygu, düşünce, istek ve sorularını dile getirme aracı olan bu söz varlığı, Orta Asya’dan bu yana yaşana gelen binlerce yıl içinde oluşturulup kuşaktan kuşağa aktarılarak bugünlere ulaşmıştı.
Çocukluğumun geçtiği yörede büyüklerimin yeri geldikçe/ gerektikçe kullandığı, benim de öğrenmemi sağladığı bu söz varlığı, özellikle 70 yaşımdan sonra belleğime yağmur gibi yağmaya başladı. Ne zaman o sözleri çağrıştıran bir durum ya da olayla karşılaşsam; ne zaman o sözleri çağrıştıran bir durum ya da olayın benzerini yaşasam, gözlemlesem ya da aklımdan geçirsem, anında ilk çocukluk çağımda o durum ya da olayı anlatmada kullanılan sözleri anımsıyorum.
Bu söz varlıklarından kimisinin ulusal dilde de işlerliği olduğunu görüyorum. Kimisi ise yalnızca Ahıska kültürü odaklı bölgede, Artvin yöresinde ve bizim köyde kullanılıyor.
Bu sözleri anımsadığım anda yazmam gerekiyor. Yazamadığımda, o çağrışımı bir daha kolay kolay yakalayamıyorum. Belleğimde belirdiğinde yazamayınca unuttuğum her söz için hazinemin varlıklarından birini yitirmiş gibi üzülüyorum.
Şimdi, anımsadıkça yazdığım, “hazine” değerindeki o sözlerin bir bölüğünü, kullanıldığı durum ya da olay içinde belirterek sunmaya çalışacağım.
Bizim köyün Söz Varlığından Örnekler:
İki arkadaştan biri öbüründen şaka ile karışık yakınıyor:
“O kadar zaman oturduk evinde, bir meyveni bile yiyemedik.”
Ev sahibi,
“Canın meyve yemek istiyorduysa, söyleseydin.” diyor.
Arkadaşı karşılık veriyor:
“Ağzımla diyeyim, neremle yiyeyim?”
***
Babasının yapmakta olduğu işi çocuk da yapmak istiyor. Babası:
“Bu iş sana göre değil.” diyor.
Çocuk ısrar edince baba:
“Peki. Gel de başla bakalım.” diyor.
Ancak çok geçmeden çocuk, işin içinden çıkamıyor ve:
“Baba bu iş çok zormuş.” diyor.
Bunun üzerine baba:
“Yok!.. Harmana giren porsuk dirgene dayanır.” diye karşılık veriyor.
***
Bir söyleşi sırasında yaşlı adam, yıllarca önceki elma bolluğunu anlatıyor. Diyor ki:
“O yıl elmalar, nasıl vermişti nasıl! Bir görecektiniz!.. İtine dök! Ye ye, bitmiyordu.”
***
Oğlu, komşu kızının kendisine âşık olduğunu söyleyen; ancak oğlunun söylediğinin doğru olmadığını kesinlikle bilen anne, oğlunu uyarıyor:
“Senin bu söylediğinin, aslı astarı yok oğlum!” Sen, kendi kendine gelin güveyi oluyorsun!”
***
Gürkan, yanlış bir davranışı kendisine söylenir söylenmez, arkadaşının aşırı derecede öfkelendiğini, bağırıp çağırmaya, ağzına geleni söylemeye başladığını şöyle anlatılıyor:
“Açtı ağzını, yumdu gözünü! Bana demediğini bırakmadı. O kadar pireleneceğini bilseydim, ağzımı açardıysam, ne olayım!”
***
Güçlü birisiyle konuşurken, ondan çekindiği için mi ağız değiştirdiğini soran kişiye adam, şu karşılığı veriyor:
“Ağırı basınca yüngülü (hafifi) kalkar.”
***
Anne, aç olduğunu bildiği çocuğunun, önüne koyduğu yemekten bir iki kaşık aldıktan sonra geri çekildiğini görünce ona şunu soruyor:
“Ne o? Ağzına uymadı mı?”
***
Ağabeyinin, kardeşine çok çirkin sözler söylediğini duyan baba, ona şöyle çıkışıyor:
“Aklını mı kaçırdın sen? Senin Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? İnsan, kardeşine böyle şeyleri nasıl söyler?”
***
Kış günü komşularının evine uğrayan iki küçük çocuğun önlerine konan cevizleri onlardan birinin kendi cebine doldurmaya başladığını gören ev sahibi, o çocuğu:
“Sen alma dibinde mi büyüdün yavrum? Birazını da arkadaşına bırak!” diye uyarıyor.
***
İki arkadaş, komşu köye giderken yolları bir ormanın içinden geçiyor. Bir süre sonra yol ikiye ayrılınca, onlardan biri öbürüne, bu yolların hangisinin kendilerini o köye götüreceği konusunda duraksıyor. Bunun üzerine öbürü, soldaki yolu izleyeceklerini söylüyor. Duraksayan, ona:
“Emin misin?” diye sorunca arkadaşı:
“Bu yerleri ben avucumun içi gibi bilirim.” diyor.
***
Eve, suratından düşen bin parça olacak gibi dönen eşine karısı:
“Hayrola? Ağzını bıçaklar açmıyor. Bir şey mi oldu? diye soruyor. Adam, üzüntülü olduğunu yansıtan ses tonuyla:
“Yok bir şey.” diyor.
***
Olgun, herkesten kendi isteklerine göre davranmasını bekleyen; öyle davranılmayınca da bozulan arkadaşına:
“Her zaman senin suyuna gitmek mi gerekiyor? Herkes senin her istediğini yapmak zorunda mıdır?” diye soruyor.
***
Çocuk, bir arkadaşından yakınırken uzaktan o arkadaşının gelmekte olduğunu görür görmez susuyor ve kaygıya kapılıyor. Babası ona:
“Ne o? Arkadaşının gelmekte olduğunu görür görmez, cana başa düştün!” Onun hakkında ileri geri konuştukların doğru değil miydi yoksa?” diye soruyor.
Babasının bu sorusu üzerine çocuk, dut yemiş bülbüle dönüyor. Ağzından tek sözcük çıkmıyor.
***
Çocuk, kırdığı bardağın kırıklarını süpürürken çıkagelen annesi, ona bardağı kimin kırdığını soruyor. Çocuk:
“Bilmiyorum. Geldiğimde yerde kırıklarını gördüm.” deyince anne, çocuğunun ses tonundan onun kırdığını anlıyor. Ona:
“Dala budağa yapışma! O bardağı sen kırdın!” diyor.
Çocuk, suskun, önüne bakıyor
***
Kadın, kocasının geçmişteki yanlışlarına benzer bir yanlışına daha tanık oluyor. Ona:
“Geçmişte yaptıkların yetmedi mi? diye sorduğunda kocası:
“Eski defterleri karıştırma! Geçmişte olanlar geçmişte kaldı.” diye karşılık veriyor.

