Güzel Türkçemiz Üzerine Düşünceler

Sayı 91- Türkçenin Durumu (Temmuz 2026)

Bu yazının konusu, dilimizi konuşmayanların bile kulağına hoş geldiğini duyduğumuz ama ne yazık ki yıllardır ihmal ettiğimiz güzel Türkçemiz. Çoğu zaman yurtdışında tek başına dolaşırken değerinin farkına vardığımız, herhangi bir kişinin konuşması kulağımıza çalındığında da kırk yıllık dosta rastlamışız gibi mutlu olduğumuz anadilimiz üzerine yazmak. Bir dilbilimci, edebiyatçı ya da Türkçe uzmanı olmadan hem de. Yalnızca Türkçeyi doğru kullanma ve diline özen göstermeye çalışan bir eğitbilimci olarak. Bu nedenle yazıya tereddütle başladım ama yazmam gerektiğini hep düşünüyordum. Çünkü değerli şairimiz Cahit Külebi’nin “Ses Bayrağım” dediği Türkçemizin, günümüzdeki durumuna itirazımı dile getirmek istiyordum. “İşte fırsat bu fırsattır” dedim ve yazmaya cesaret edebildim.

Bu alanın uzmanı olmadığıma göre, kendi yaşantım ve deneyimlerimden yola çıkarak yazacağım anlaşılacaktır. Öyleyse nereden başlamalıyım? Öncelikle ilk ve ortaöğrenimini 1960-1970 yılları arasında sürdüren birisi olarak, okulda öğretmenlerimden doğru Türkçeyi duyarak yetiştiğimi belirtmeliyim. Öğrencinin gelişimi bir bütün olarak görüldüğü için müsamere, münazara, bilgi ve şiir yarışmaları vb. etkinliklerin yapıldığı okullarda öğrenim görmekteydik. Okulumuz küçük de olsa mutlaka bir kütüphanesi bulunur, ulaşamayacağımız kitapları oradan ödünç alır ve yıpratmadan okuyup teslim ederdik.

Bütün bunları niçin anlatıyorum? Çünkü bizim ve bizden önceki kuşakların Türkçeye daha duyarlı olmasının temellerini oluşturduğunu düşünüyorum. Radyonun sesini ilk kez bir ses yükselticiden duyduğumda içinde adam olduğunu sanıp korkacak kadar küçüktüm. Yaşadığım kasabada radyo ancak birkaç evde vardı, bunlardan birisi de büyük amcamızın eviydi. Evin dış duvarına yerleştirilmiş, üzerine siyah bir bez örtülmüş bir kutudan çıkan ve tanıdık olmayan sesler ürkütmüştü bir anda. O günlerde az sayıda bulunan radyodan çevrenin de yararlanması istenirdi. Radyo ilgi çekiyor ve merak uyandırıyordu. Yoksunluk bölgelerinde yaşayanlar için de uyarıcı ve bilgi kaynağıydı. Bu nedenle radyoyu hep yer, mekân ve zaman tanımayan bir öğretmen olarak düşünmüşümdür.

O tarihlerde güzel Türkçemizi tek uzaktan iletişim aracı olan radyodan işitebilirdiniz. Bunun nedenini yıllar sonra değerli sunucu Jülide Gülizar’dan öğrenecektim. Kendisiyle yapılan bir görüşmede, konuşmalarının sürekli izlendiğini ve hocalarına “Dilinizi eşek arısı soksun” dedirtmemek için her zaman dikkatli olmaya çalıştıklarını söylemişti. Böylece biz onlardan güzel bir Türkçe duyarak büyüyor, öğretmenlerimizin de uyarılarından yararlanarak dilimizi doğru konuşma gerektiğini öğreniyorduk. Öğretmenlerimiz bizim dil yanlışlarımızı, yöresel ağızla konuşmalarımızı tüm derslerimizde düzeltmeyi görev edinmişlerdi. Sınav kâğıtlarımızı okurken Türkçe yanlışlarımızdan not kıracakları uyarısını alırdık. Biz böyle yetişmiştik ama kendim öğretmen yetiştirmeye çalışırken öğrencilerime “düneğin” diye bir sözcük olmadığını söylediğimde, bu uyarıları kendi kültürlerinin küçümsendiği biçiminde algıladıklarını üzülerek gözlemledim. “Özel yaşamınızda yöresel ağızla konuşmanızı kimse engelleyemez ama öğretmen olarak derste ve okulda standart Türkçe kullanmalısınız” biçimindeki uyarılarımın ne denli etkili olduğunu bilemiyorum. Ancak her gün Türkçemizin katledildiğini duydukça görevimizi tam yapamamış olduğumuz duygusuna kapılmaktan kendimi alamıyorum.

Türkçeye özenin giderek azalması, özellikle genç kuşakların sözcükleri kısaltarak ve çoğu kez araya İngilizce sözcükler katarak iletişim kurması dilimizin gelişimi açısından endişe uyandırmaktadır. Oysaki Çinli bilge Konfüçyüs’ün 2500 yıl öncesinden yaptığı uyarıdan eğitimli herkesi haberi vardır. Kendisine yöneltilen “bir ülkeyi yönetmesi gerekseydi, ilk işinin ne olacağı” sorusuna, Konfüçyüs “dili düzeltmek ve sözcüklerin anlamını korumak” yanıtını vermiştir. Çünkü dil bozulursa düşünce aktarılamaz, böylece görevler gerektiği gibi yapılamaz ve sonunda uyum ve adalet ortadan kalkar. Türkçe sevdalıları da dilin bozulmasından duydukları rahatsızlığı dile getiren kitaplar yazarak toplumumuzu uyarmaya çalışmışlardır. İlk aklıma gelen isimler “Where are you going Türkçe?” ile Jülide Gülizar, “Türkçe ‘Off’” ile Feyza Hepçilingirler ve “Bye Bye Türkçe” ile Oktay Sinanoğlu’dur. Bu kitaplarda, özellikle İngilizcenin Türkçe ile bir arada kullanılması ve neredeyse Türkilizce diye adlandırılabilecek biçimde günlük dile yerleşmesinden yakınılmakta ve dilini kaybeden bir toplumun kendi kimliği ve kültürüne de yabancılaşacağı uyarısı yapılmaktadır.

Aradan geçen bunca zamanda ne yazık ki Türkçe konusundaki duyarsızlık daha da artmıştır. Günümüzde dili en doğru biçimde kullanması gereken radyo ve televizyon sunucularından yanlış sözcükler ve hatalı sesletimler duyulabilmekte, kulaklarımızı tırmalayan bu durum düzeltilmediği sürece de özellikle çocuk ve gençler için yanlış örnekler oluşturulmaktadır. Bir başka göze çarpan durum, güncel Türkçesi yaygınlaştığı halde gencecik sunucuların her nedense Arapça ve Farsça kökenli sözcükleri yeğlemeleri, onu da yanlış kullanmalarıdır. Bir örnek “cenaze namazına müteakip” denilmesidir. Bir de onlardan sıklıkla “üzere” edatını “üzre” biçiminde duymaktayız. Yine şaşırtıcı olan, genç kuşaklar tarafından “ardından” ya da “hemen sonra” yerine “akabinde” sözcüğünün sıklıkla kullanılmasıdır. Romanlarını zevkle okuduğum bir yazarın da “paylaşmak” yerine “bölüşmek” sözcüğünü yeğlemesinden hep rahatsız olurdum. Yazılı metinlerdeki bu tür kullanımlar etkili olmalı ki, hiç beklemediğimiz kişilerden de benzerleri duyulmaktadır. Oysaki bölüşmek yalnızca fiziksel ve somut nesnelerin pay edilmesi, paylaşmak ise somut nesnelerin yanı sıra soyut duygu ve düşüncelerin ortaklaşa yaşanması anlamına gelir. Bu nedenle duygular bölüşülmez, çünkü bölüşme var olanın bir anlamda dağıtılması iken, duyguların paylaşılması mutluluk ya da üzüntünün birlikte yaşanmasıdır. Ayrıca “gerçekleştirme” sözcüğünün yerli yersiz kullanımından söz edilebilir. Sözgelimi toplantı yapılmamış, gerçekleştirilmiştir. Bir işleme ya da sürece başlanmamış, start verilmiştir. Film gösterime girmemiş, vizyona girmiştir. Her gün tanık olduğumuz bu örnekleri daha da artırabiliriz.

Kuşkusuz simgelerle iletişim kurulan bu sayısal çağda Türkçenin korunması daha zor ama çok daha önemlidir. Sözlü kültürden tam anlamıyla kurtulamamış bir toplum olarak zaten az okumaktaydık, şimdi ise yeni kuşakların basılı metinleri okumadaki isteksizliklerinden yakınmaktayız. Ülke karşılaştırmalarında en gerilerde olmamız üzüntü verici ama bu olumsuz verileri değiştirebiliriz. Bu amaçla yurttaşlarımıza güzel Türkçemiz ile yazılmış metinler sunabilir ve doğru Türkçe ile iletişim kurulmasını özendirebiliriz.  Böyle yapılabilirse gençlerde çokça duyduğumuz, ancak kitle iletişim araçlarında yetişkinlerin konuşmalarında da rastlayabildiğimiz “tabii ki de” kullanımından vazgeçirebiliriz. Uyarmak istediğim genç bir yakınım bile bana inanmadı ve “de” bağlacını pekiştirici olarak gördüğünü söyledi. Bizden ne denli farklı bir kuşak. Oysaki ellerinde cep telefonları var ve kolayca doğru bilgiye ulaşabiliyorlar.

Yaygın yanlışlardan bir başkası da “Durumumuz yok” ifadesidir. Ne demektir durumumuz yok? “Durumumuz iyi değil, uygun değil” ya da “Ekonomik durumumuz yeterli değil” demek varken, sizin durumunuz nasıl yok olabilir? Rahatsız edici bir başka kullanım da “adına” sözcüğüne ilişkindir. Ne yazık ki bu da yaygın biçimde daha çok “için” ve “amacıyla” yerine kullanılabilmektedir. “Bu ödülü bakanım adına alıyorum” ya da “Sizi başkanım adına selamlıyorum” kullanımı doğru iken; “bu amacı gerçekleştirmek adına” ya da “şu sorunu çözmek adına” demenin uygun olmadığının farkında olanlar giderek azalmaktadır. Ya “emeğinize sağlık” dileklerine ne demeli? Bu dileği de genç yaşlı, eğitimli eğitimsiz her kesimden duyabiliyoruz. Oysaki Türkçemizin tekil ya da çoğul kullanımına göre değişebilen “elinize sağlık”, “ayağınıza sağlık”, “ağzınıza sağlık” vb. organlar için yapılan bu iyi dilekler, günümüzde nasıl sağlıklı olacağı anlaşılamayan “emek” sözcüğüyle birlikte yaygın biçimde kullanılmaktadır. Türkçemizin o güzelim “Saat beş sularında buluşalım” tümcesindeki “sularında” sözcüğü de ne zamandır yerini “beş gibi” kullanımına bırakmadı mı? Oysaki Behçet Necatigil’in “Kısa bir zaman için, saat beş suları/İyidir beraber olmamız.” dizeleri, ne kadar da Eski Anadolu Türkçesinin en güzel örneklerinden birini yansıtmaktadır.[1] İşitince kulağınızı, okuyunca gözünüzü rahatsız edecek bir başka sözcük türetimi de Fransızcadan dilimize geçen sezon sözcüğüne eklenen -sal ekidir. Gerek TDK gerekse Dil Derneği sözlüklerinde doğal olarak “mevsim” ve “sezon” sözcüklerine yer verilmiştir. Ancak TDK sözlüğünde Arapça kökenli “mevsim“den türetilen “mevsimsel” sözcüğüne “mevsimlik” ile eşanlamlı olarak yer verilmişken, Dil Derneği sözlüğünde yalnızca “mevsimlik” sözcüğü benimsenmiştir.

Bütün bu durumların kaynağı ne olabilir? Eğitilmiş insanlar arasında dilimizin bu denli yanlış kullanımı, sadeleştirme bahanesiyle içi boşaltılan öğretim ve eğitim programlarından kaynaklanıyor olabilir mi? Bu sorunun yanıtı için, bütün derslere temel oluşturan Türkçeden Yükseköğretim Geçiş Sınavı (YGS) ve sonradan adı değiştirilen Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) sonuçlarına bakılabilir. Genel ağdan edinilen verilere göre oluşturulan Çizelge 1’de, 2011-2026 yılları itibarıyla adayların 40 sorulu Türkçe testinden elde ettikleri net madde sayıları sunulmuştur. Bu veriler, testlerden elde edilen net yanıt sayısının 11 yıl boyunca hep yarıdan az olduğunu göstermektedir. Çizelgedeki ilk veri olan 2011 yılında net sayısı 21,9 iken, 2026’da 20,1 ile o günkü değerin bile altında kalmıştır. Asıl düşünülmesi gereken sonuç budur. Orta güçlükte olduğu belirtilen soruların bu denli düşük bir net sayısı ile yanıtlanması, öğretmen ve öğrencilerimizin okuma alışkanlığının düzeyini de akla getirmektedir. Köy enstitüsü öğrencileri ve öğretmenlerinin birbirleriyle güzel bir yarış içerisinde yılda ortalama 25 kitap okuduklarını ve öğrencilerin de okudukları kitapları özetlediklerini, hatta sınıfta tartıştıklarını bilenler, 80 yıl sonraki hâli pürmelâlimizi görmekten kahrolacaklardır. Bu eski dildeki tamlamayı neden yeğlediğim sorulabilir. Bunun nedeni, eşanlamlısı olan “çok hüzünlü, sıkıntılı ve acıklı durum” sıfatlarının birlikte kullanımının çok uzun olduğunu ve yalnızca birini yeğlememin de duygularımı tam anlatamadığını düşünmemdir. Sözcük türetmede yetkin olan okurlardan bu tamlama için Türkçe bir karşılık beklediğimi de belirtmek isterim.

Hepimizin bildiği gibi Atatürk, daha sonra adı Türk Dil Kurumu (TDK) olacak Türk Dili Tetkik Cemiyetini 1932 yılında kurmuştu. Görevi, Türkçenin kaynak yapıtlarını incelemek, doğru kullanımını sağlamak ve dil üzerine araştırmalar yapmak olan TDK, bu amaçla özerk bir yapıda örgütlenmişti. Ancak, 12 Eylül Darbesi sonrası özerk niteliğini yitirerek Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlanmıştır. Ne yazık ki dilimizin doğru kullanımını sağlaması beklenen TDK’nin bu konuda sesi pek duyulmamaktadır. Oysaki Atatürk bu kurumu kurmakla kalmamış, kendisini de görevli addetmiş ve bir sınıftaki gözleminden sonra onca işinin arasında terimlerini Türkçeleştirdiği bir geometri kitabı yazmıştı. Böylece Cumhuriyet kuşakları kendilerine anlamsız gelen geometri terimlerini kullanmaktan kurtulmuştu. Bugün yetiştiği alan itibarıyla Osmanlıca öğrenmek durumunda kalmayan yurttaşlarımız eski terimlerin çoğunun anlamını bilmez, bilmesi de gerekmez. Günümüzde öğrencilerimiz, öğretmenlerinden “Müsellesin sathı yatalay, dikeley zarbının müsavatına müsavidir” tümcesini duysa ve bunun yüz yıl önceki yaşıtlarının derslerinden bir tümce olduğunu öğrense herhalde kendilerinin ne denli şanslı olduklarını düşünürler. Bu tümcenin Türkçe karşılığını, bilmiyor da olsa meraklısının kolayca öğrenebileceği düşüncesiyle burada vermiyorum. Osmanlıcaya özlem duyanların, ölü bir dili neden canlandırmaya çalıştıklarını da anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Yıllarca süren Osmanlıca egemenliğine karşın Türkçe bugün yaşıyorsa, bunu dilimizden hiç vazgeçmeyen Yunus Emrelere, Karacaoğlanlara, Pir Sultan Abdallara borçluyuz. Ne demişti Ziya Gökalp? “Aruz sizin olsun, hece bizimdir/Halkın söylediği Türkçe bizimdir/’Leyl’ sizin, ‘şeb’ sizin, ‘gece’ bizimdir/Değildir bir mana üç ada muhtaç.”

İkinci binyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız bir dönemde, ülkemizi yönetenlerin Osmanlıca özlemi içinde olması da anlaşılır gibi değil. Bilindiği gibi Arapça, Farsça ve Türkçenin karışımıyla oluşan Osmanlıca, kurallarını halkımızın dilinden almadığı, yalnızca saray ve çevresinde kullanılan yapay bir dildir. Divan edebiyatı bu yapaylıkta yazıldığı için ne denli okullarda öğretilmeye çalışıldıysa da sözlüğe başvurulmadan anlaşılamamaktadır. Edebiyat derslerinden iyi notlarla geçen biri olarak bugün ezberimde yalnızca Fuzuli’nin bir gazelinden şu dizeler kalmış: “Küfr-i zülfün salalı rahneler îmânımıza/Kâfir ağlar bizim ahvâli perişânımıza/Seni görmek müteazzir görünür böyle ki eşk/Sana baktıkça dolar dîde-i giryânımıza.” Ne anlama geldiği sorusunu ise, ancak tahminde bulunarak ya da günümüzün çevrimiçi olanaklarından yararlanarak yanıtlayabilirim. Hangi aruz ölçüsüne göre yazıldığı ise, ayrı bir sorundu öğrencilik dönemimizde. Bir öğrenciden sınavda “Müstefilatun” ölçüsüne örnek vermesi istendiğinde, ağzından kaçan “Çattık belaya!” sözüyle doğru yanıtı bulduğu söylentisi de aramızdaki şaka konusuydu.

Bir de sözcük yasaklama gibi çağdışı uygulamalara tanık olmuştuk. Darbe dönemlerinde kamu kurumlarında yasak sözcük listeleri yayımlanırdı. “Türkçe ile bilim yapılamaz!?” diyebilenlerin aksine, geçmişte yasaklanan sözcüklerden çoğu günümüzde yaygınlaşan bilimsel terimlerle birlikte halk tarafından da benimsenmiştir. Birkaç örnekle bu söylemi somutlaştıralım: Aymazlık, bağıl, bağıntı, bellek, betimlemek, belirteç, bilişim, birim, çağdaş, çevrimiçi, deneyim, deneysel, dışalım, doğal, işitsel, kalıtsal, konut, kuram, nicel, nitel, özveri, sıvı, sorumluluk, sorun, ulus, ulusal, yaklaşım, yapay, yaşam, yüzeysel, zorunlu. Bu sözcükleri her kesimden yurttaşlarımızdan işitebilmekteyiz. Halkımızın Osmanlıca karşısında yıllarca özenle koruduğu sözcük dağarcığından derlenen ya da güzel dilimizin kurallarıyla türetilen bu sözcüklerden yetkili, yetkisiz kişi ve kurumlar yasaklamakla ne elde etmişlerdir? Burada Prof. Dr. Aydın Köksal’ın değerli katkılarını anmadan geçmek olmaz. Bilgisayar, bilişim, çevrimiçi, donanım, sanal, veri tabanı, yazılım olmak üzere toplam 2500 bilişim terimini[2] dilimize kazandırmıştır. Bugün “computer” yerine “bilgisayar”, “hardware” yerine “donanım”, “software” yerine “yazılım” terimi yaygınlaşmışsa, tam da bu adanmışlıklar sayesindedir.

Sonuç olarak, tarihin akışının daima ileriye dönük olduğunu bildiğim için gelecekten umutluyum. Bunun için de iyi yetiştirmeyi başaramadığımız, ancak her fırsatta eleştirdiğimiz genç kuşaklardan özür diliyorum. Derslerimde gençlere eleştirdikleri konularda kendilerine görev düştüğünü söylediğimde, halen ülkeyi yönetenlerin neden hep zor işleri kendilerine bıraktıkları sorularıyla karşılaşırdım. Kuşkusuz çok haklılardı, kaçmak istedikleri bir ülke yaratılması karşısında çaresiz kalmıştık.  Ne yazık ki geriye gidiş özlemleri içinde olanlar, dilin yaşayan bir değer olduğunu da anlamak istemiyor ve dalgaya karşı kürek çekmekten vazgeçmiyorlar. Ancak yaşayan Türkçemiz karşısında duramayacak ve arı dili gerek kendileri gerekse yakınlarının da kullandıklarını hayretle fark edeceklerdir. 

[1] Yavuzarslan, Paşa (2006). Sözlüklerde sularında kelimesi ve kökeni. Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten, 54(2), 139-148. http://tdkbelleten.gov.tr

[2] Köksal, Aydın (1981). Bilişim terimleri sözlüğü. Ankara: TDK yayınları.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir