Gelecek Zamana Mektuplar

”…insanoğlunun yaptıkları zamanla unutulmasın…Bir gün adsız kalmasın tek sebep budur…” 
 

1-
Halikarnasos’lu Herodotos böyle başladı dokuz musa (ilham perileri) adı yakıştırdığı dokuz kitabına.

Tarihin babası dediler sonrakiler ona. O ise tarihi yazdığını bilmiyordu.

Geleceğin insanı bu sana ilk yazım günlerden 31 Aralık 2004. Bir inanç vardır bizde batıdan kalan derler ki bir yıla nasıl başlarsan tüm yıl öyle devam edermiş. Bu niyetle başladım ama buna inanmadığımı da bilin.

Anadoluluyum ben. Mustafa Kemal’in ülkesi burası benden bir asır büyüktür Kendisi.Kimiz biz ,ne yer ne içeriz, dostumuz kim ve düşmanımız kim, neye güler neye ağlarız bir bir yazacağım size.

İtibar edin sözlerime.

Yalansız dolansız bu günü yazacağım sizlere. Yalansız diyorum sebep şu ki eğer bir gün merak edipte araştırmaya kalkarsanız geçmişinizi sakın inanmayın zengin kalemlerin anlattıklarına arşivlerine kanmayın onların.

Bizi olduğu gibi sizi de yalanla besleyeceklerdir…

Yunus Emre karşılaşır nasılsa Mevlana ile ve okur Mesnevisini Mevlana’nın derki ;(uzun yazmışsın ben olsam ben olsam ete kemiğe büründüm Yunus olarak göründüm derdim olur biterdi.)

Ben de aslında tüm yazacaklarımı bir cümle ile Yunus gibi özetleyebilirim. (Biz bu vatanı hem atadan hem sizden almış olduk emanet, hem ataya hemde size etmiş olduk ihanet) Bu da benim cümlem ama istedim ki bu günü anlayın uzun uzun  anlatacağım size her gün ayrı bir konuyu.

Yapılan bir araştırmaya göre dünyanın en fazla televizyon seyreden toplumu biz olduk. Öylesine ki televizyon olmasaydı nasıl yaşardık diyen insanların sayısı hiç de az değil bu tarihlerde Anadolu topraklarında. Size bunu yazacağım bu gün.

Türkiye 70 milyonluk bir ülkedir. İnsanları aç, insanları fakirdir. Gençlerinin çoğu işsiz çocuklarından çoktur evsiz barksız kimsesiz.

Topluca fakirliğe ve televizyon tutsaklığına itilmiş bir toplum elbette ki geleceğine bir şeyler hazırlayamaz.

Bu tarihlerde biz düşünmüyor biz üretmiyoruz neyi sevmemiz gerekiyor nasıl gülmemiş nasıl konuşmamız gerekiyor hepsini televizyondan öğreniyoruz hatta komedi dizileri yapıp bizim nerede gülmemiz gerektiğini gülme sesleri yaparak bize gösteriyorlar.

Öylesine ki gecenin bir yarısı sevgilisine değil de geleceğe yazı bu günü yazan bir gencin olduğunu görseler aklının yarısı değil tümü yok derler.

Herşey 10- 15 önce başladı aslında televizyonun icadı çok daha öncelere dayanır hatta bizim ülkemizde  de daha önce vardı.

Ancak herşey sermayenin birer ikişer kanal açmasıyla başladı. Aslında bu sömürü sisteminin çobanıdır medya patronları ve kavalları ise
televizyondakiler ve bize bu hikayede ya sürü olmak düşer yada fare.

Babam ben doğdum diye mükafatlandırmış annemi erkek evlat olunca koşmuş kucaklamış 55 ekran televizyonu yani onunla doğdum ben.

Eskiden düğünlerimiz vardı bizim ak ellere kınalar yakılırdı ki Anodoluda adettendir kim muradına ererse kına yakar. Davullar güm güm vurulurken halaylar uzardı. Şimdi televizyonda evleniyoruz hemde en çirkef en yabancı haliyle yani tüm değerlerimizi sömürü düzeni sömürüyor yani size hiç birşey kalmayacak gibi görünüyor.

Aileler birbirlerine ziyarete giderlerdi çaylar içilir sohbetler edilir, insanların bağları güçlenirdi. Şimdi ise artık insanlar birbirlerinine pek gidip gelmiyorlar. Çünkü birinin seyrettiği diziyi bir başkası dinlemiyor bir başka kanalda başka bir diziyi seyrediyor ve herkes kendi evinde kendi dizisinin gizli tutsaklığını yaşıyor. Yapılan proğramlarda tüm gücüyle bu ülkenin değerlerine saldıran ve yok etmeye çalışan bir yapıda.  İleriki günlerde yer yer değineceğim buna.

Ve köylülerimiz bu yıllarda toplumun en az bozulan kesimiydi ama onu da kattılar sürüye. Ahırında bulunan danayı satıp televizyon alıyor ve iki tane koyun besliyor uydu almak için. Köylerimizin bazılarında çok kanal çekmez onlarda uydu aracılığıyla izlerler asla geri kalmaz şehirlilerden. Yani besler koyununu şirketler için ve koyun olur sonra bilmeden.

Bir örnekle özetlemek istiyorum bugünkü konumu:

Osmanlıda insanlar toplanırlardı eğlence için ve başlardı Hacıvat Karagözün nükteli konuşması. Beyaz perdeye yansıyan gölgelerini hem izler hem de konuşmaları dinleyerek 1-2 saat eğlendikten sonra dağılırlarmış ki her gün değil bu eylence nadiren olurmuş. Biz ise her an her saniye beyaz perdeyi seyrediyoruz (uyku dışında). Öylesine ki artık perdedeki gölgeyi göremez olduk. Kar körlüğü başladı bizlerde. Yani her yanımız bembeyaz tıpkı (F) tipi hapishane gibi hayatımız… 
 

2-
Kuzey enlemlerinde beyaz yıldız düşleri…Öyküsü anlatılır ormancı köylerinde…Ve düşman kadar kara…Kapkara bir lekesin kar esmeri volverin.

F tipi demiştim geleceğin insanı sizlere gönderdiğim ilk yazımın sonunda hayatımızın tasfiri için. Sinan Kutlu’nun şiiriyle başladım ikinci günkü yazıma. Günlerden 1 Ocak 2005 bu gün.

Volverini tanıdınız mı? Zooloğlarınız dışında pek sanmam. Bu gün bile nesli tükenmekte olan bir kar esmeridir o ki kalmaz bu gidişle gelecek zamana.

Volverin de tıpkı bizim kar körlüğümüz gibi göremez karların içinde ileriyi. Elleriyle selam verir gibi siper ettiği elleriyle bakar ileriye karkörüdür volverin tıpkı bizim gibi.

Biliyorum merak edenlerinizin aklındaki harfi (f) de ne diyorsunuz. Okuyun anlatacağım size bir harfe ne ömürler sığıdırıyoruz biz bu tarihlerde.

Azeri  bir türkümüz vardır bizim ”.. harda alnı açık insan görseniz harda ürehlerde isyan görseniz harda mektebden çok zından görseniz bilin o yerliyem oralıyam men…”

Alnı açık yüreğinde isyan olanın mektebi yoktur ki okul olur mapushane isyancılar için.

Bizim ülkemizde mapus şeklinden alır ismini. (E tipi Ftipi L tipi … tipi.) F tipide tek kişilik hücrelerin olduğu bir çeşit zindandır işte.

Her tipin ayrı bir konar göçmezi vardır. F tipinin ise düşüncesini eyleme dönüştüren yani bu sitemi eleştirip bunu yıkmak isteyen ve sistemi tehdit eden yani savaşçıların yada teröristler de diyoruz dün olan eşkiyalara işte onların kafesleridir hücreler. Siz bu eşkiyalara ne dersiniz gelecekte bilemem.

Sizlere bilindik bir hikaye yazacağım hatırlarsınız:

Kendini çok akıllı sanan kral ve yardakçıların ülkesinde, kral, sadece çok akıllıların görebildiği, akıllı olmayanların asla göremedikleri bir elbise giydi diye, dalkavukların ve yağcılarının güzel övgüleri arasında çırılçıplak törene katılır. Herkes kralın olmayan elbisesinin ne kadar güzel desenleri, ne kadar güzel renkleri, ne kadar güzel dikişleri olduğunu konuşa dursun, bir çocuk başlar gerçekleri haykırmaya. Kral Çıplak! Kral Çıplak!…

Devletin tüm yasama ve yürütme organları  aynı zamanda toplumun genel kabullenmişliğine göre aslında kral giyiniktir. Hukuken kralın çıplak olmasını kim söylerse o kişi toplumsal kabullenmişliği dinamitlemiştir yani teröristir o çocuk…


İşte benim terörizmden anladığım şudur ki kim egemenlerin koyduğu kuralları değiştirmeye yönelirse ve bunu yapmak için ciddi davranırsa yani silaha karşı silah derse teröristtir. Bir de ne şiş yansın ne kebap diyenler vardır konuşur ”bakın egemenler söylüyorum düzelin” der, onların yanlışlarını anlatır sanki egemenler bilmiyormuş gibi doğru yolu. İşte öyleleri de vardır ülkemde bu tarihlerde korkmayın onlara bişeycikler olmaz.

Terörist çocuktan dönelim sebze haline.

Dizilme yüz bin , bir ipliğe bamya gibi

Arslandır o , arabayla gezer lahana

Hiç bir zevk ve mutluluk, anlaşıldı, olmamış onsuz

Olur mu helva söyleşileri, olmasa eğer lahana

Layıktır, ona ilhami ne övgüler yazsa

Lahanacığım, lahanacığım, lahanacığım.

Gelecekte siz bu şiiri nasıl değerlendirirsiniz bilmem ama benim için gerçekten berbat bir şiir.

Bu ilhamiden şair falan olmaz yahu. Ama gel gör ki ona yapamam bu yorumu ki o çağda bu yorumu yalnız ben değer kimse yapamazdı ona. Denersem eğer söylemeyi terörist olurdum . O ki Padişah 3. Selim’in ta kendisidir.

Yani biraz geçliğinin tadını çıkartmak varken enayi gibi bazılarına göre bazılarına göre feda kuşağının evlatları ne derseniz diyebilirsiniz ki onlar bir serüvencidir ya da teröristtirler ve F tipinde bembeyaz dört duvar içinde çarşaflarına kadar beyazlığın içinde volverin gibi nesilleri git gide hücrelerde erimektedir ki bu erimek soyut değil. 2000 den bu yana ölüm orucundadır onlar neden mi?

Üniversitemin ilk yılıydı. Eğitim fakültesinin içerisinde dolaşırken kapıdaki not dikkatimi çekti. Okudum daha da çok dikkatimi çekti ve kapıya vurarak izin istedim girmek için ve odanın içerisinde 40 yaşlarında biriyle karşıkarşıyaydım notu beğendiğimi ve çoğaltmak istediğimi söyledim ve izin veren adamdan notu alarak fotokopi odasına giderek çoğattım ve kendime kopyasını alarak tekrardan sahibine vermek için kapıya yaklaştım ve ömrüm boyunca unutmayacağım bir isim yazıyordu kapıda Dr. İkram Çınar…

Gani Müjde yazmıştı yazıyı 2000 sonları 2001 başları gibiydi tam tarihini hatırlamıyorum bağışlayın beni.

O yazıdan Aklımda kalanları yazacağım size.

Şunları yazıyordu yazar

“bu günlerde biri bizi gözetliyor, en zayıf halka, kim gitsin gibi proğramlarla yozlaştırılan gençliğe bakıyorum da bir odayı paylaşamayan insanlar her gün dedikodularla ,yalanlarla kavgalarla birbirlerini odadan atmak için her türlü rezilliği yaşarken  var birileri cezaevlerinde aynı odayı paylaşmak ve arkadaşlarından kopmamak için ölümü göze alıyor. Bu büyük bir çelişki değil mi ve her iki olayda aynı tarihlerde gerçekleşiyor bilinçli mi acaba…”

Geleceğin insanı iki gündür sizlere bizlerin sürekli televizyon seyrederek uyuduğunu ve karkörlüğü yaşadığımızı sıkça belirttim peki siz sanıyor musunuz ki tüm insanlar televizyon mu seyrediyor? Hayır! Türkiyede yalnızca teröristler televizyon seyretmiyor ve bundan işte arkadaşını bizim gibi satmıyor…

Bilirler televizyonlar müşteri değildir teröristler bolca atar yalan üretirler onlar için.

Onlar ise düzeni beğenmeyen asilerdir… Kral çıplak diyendir… Ve beğenmediği bir şiiri şairine söyleyebilecek kadar cesurdur ki İlhami olsada Padişah.

3-
”…Gözleri kocaman oldu birden. Tırnakladı toprağı, çekip çıkardı solucanlar içerisinden kara kaplı el yazması kitabı.

Eline aldı başladı içini karıştırmaya. Ki o ana kadar okur yazar olduğunu düşünüyordu. Merak ve heyecan içinde bir güvercin kalbi gibi hızla çarpan gögsünü derin bir nefesle içine çekerek uzaklaştı oradan…Nice çaba boşunaydı. Ne yazanı bulabildi ne de yazılanları okuyabileni. Oysa yazmıştı o mechul kişi ,sonradan bir mum alevinin  bitince kaybolup gidecek alevi gibi kaybolacak dilini bilirmiş gibi.

Önce kendini yazmıştı, sonra ülkesini ve yüreğine konan bahar kelebeklerini… Yitip giden ve bir daha kimsenin okuyamayacağı bir dille yazmıştı kara kaplı kitabını. Ki Bir tek ben okudum  kaybolan dünyasının içindekileri….

Bir Özgür Öztürk öyküsünün özetinden çıkıp bu günün özetine cheeroke marka jip (jeep) ile safaride değilde Kadıköy’de paparazilik yapalım.

Cheeroke marka jipten inen yakışıklı futbolcunun üzerindeki formasında yazan tarih kalemimin objektiflerine takılıyordu.

1907 yılında kurulmuş bir takımımızın yani Fenerbahçenin ünlü golcülerindendi Kadıköy’deki stadyuma antreman için gelen.

Hemen Kadıköy iskelesinden atarak kendimi Marmaraya açıldım ve bulmak için yitik ülkeyi okyanuslara doğru kulaç attım.

Christophe Colomp’un  gemilerinne yetişebilmek için hızla yüzerken okyanusta yıllarca sonra sordum Amerikalı yerlilere.

-Amerikayı kim bulmuştur?

Yerli elbette tarihsel bir cevap verecektir bana.

-Biz hiç kaybetmedik bu toprakları.

Belli ki bir buluş yada keşif değildi Christophe Colomb’un  yapmış olduğu. Bir istila olduğunu anlamak için çokta düşünmek gerekmiyor.

Yüzlerce yıl her türlü yollara başvurarak kalleşçe savaştığı yerlilere karşı beyaz adam sürekli savaşlarda yalanlar ile andığı yerli halkın savaş becerisini yıllar sonra bir dansöz kıvraklığında dönerek savaştaki manevra yeteneğinden dolayı Apaçhi adını verir yaptığı helikoptere ve bir çok silah yerli halkın adıyla anılmaya başlar …

Topraklarından sürekli kovulan ve savaşlarda ok ve yaydan başka cephanesi bulunmayan yerli halktan bir grup dayanamayarak kendilerini dağlara atarlar ve dağlara sığınan ve son toprağını 1907 yılında kaybetmiş olan bu yerli halk elbette ki cheerokelerden başkası değildir.

Bir dağ ağacına bu yerli halkın adını verenler kalleşçe dövüşmeye devam ederken unutuldu dilleri, kültürleri ve aşklarıyla yok edildiler.

Geleceğin insanı bu sana üçüncü yazım günlerden 2 Ocak 2005. Kaybedilmek istenilen dilimi yazıyorum sana al ve oku.  Bu günün Anadolusunda her yan yabancı isimlerle dolu. Alış veriş yerleri,tabelalar, evimdeki eşyalar, sokağımdakiler kısaca her yan benim dilimle anılmıyor. Dilimi yok etmek istiyorlar geleceğin  insanı beni yok etmek istiyorlar.

İstanbul caddelerinde dolaşırken kendi kendine konuşan bir şairin arkasına usulca sokularak kulağımızı misafir edelim dudaklarına.
Eskiden kadınlar kullanırdı onu biz diyorduk hamamotu. Şair gezerken İstanbul’u gözüne çarpar Selim’in adı.

”Likit ağda Kuaför Selim”  Okuyunca bunu, başlar sözünün özüne.

”Kırk yıllık hamam otu

Kırk yıllık berber Selim

Hey gidi koca dünya

Hey gidi İstanbul’um”

Bir dilin kirlenmesi daha güzel nasıl anlatılabilinirdi bilmiyorum.

Bu yıllarda kim bilgiçlik taslayacaksa başkasına kelimenin yabancısını seçiyor cümlesine. Ne kadar anlaşılmaz konuşursa o kadar bilgili görünüyor ki Türkçe konuşsa herkes bilecek ne kadar bildiğini. Yani cehaletini saklamak için anlaşılmaz kılıyor sözlerini bu günün insanı. Çocuklarına bile artık yabancılaşan isimleri yavaşça yerleştirmeye çalışan insanlar var bu günlerde, ve bu günlerde Peter, Angel, Michell, Victor…  gibi isimler yok umarım bu yazıyı okuyan hiç bir Türk’te bu isimle anılmaz gelecekte.

Dil üzerine yapılan kalleşliklere bir de farklı bir örnekle son verelim:

Kutuplarda ayı avcıları buzun içerisine yerleştirdikleri çok keskin baltanın üzerine kan burakarak beklerler. Kanın kokusuna gelen ayı yaladıkça baltadaki kanı dilini de keser öyleki soğuk ve açlıktan farkına varmaz dilinin kesildiğinden ve kendi kanını yalamaya devam eder dilleri parçalandıkça boşalan kanı bittiğinde yere çöken ayı postuna hiç zarar gelmeden avlanmış olur…

4-
Yıl 1910’dur ve bir korku bir telaş, dualar hiç eksik olmaz İstanbulluların dudaklarından, kimi görseniz pısır pısır söylenerek gider ki aslında Tanrısıyla hesaplaşır günahkar kullar. Çıkmıştır bir söylenti ha çarpacak ha çarptı ha çarpacak. milyarlarca yıl (belki daha fazla) hiç çarpmadan dolaşan Halley kuyruklu yıldızı. Dünyamızı tam İşte bir dil kalleşliği önce dilini kes sonra postunu çıkar.

12 den vuracaktır. Öylesine telaş korku vardır ki tüm bu heyacan içinde ahir zamanı düşünmeyen birileri vardır ki o elleri gökyüzüne uzatmadan kalemine sarılır. Onun ki bir romantik fantezi gerçekleştirmektir. Herkes ahir zamanı yaşarken o, o an gerdek düşlemektedir ve ”Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç” yapan Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır…

Tarih öyle ki hep bir adım gerisinde kalmıştır kıyametin ha oldu olacak derken hep bir sur üfleyiciler çıkmıştır bu topraklarda. Oysa İsrafil acıyarak gülümser onlara ta uzaklardan surun melodisinde yaşam vardır o anda. Bu tarihlerde de aynı söylentiler vardır günlerden bu gün 2005 5 Ocaktır. Ve sizlerin zamanında da hep olacaktır…
Bu söylentiler hiç  bitmeyecek. Beklenen İsa gelecek…

Tanrı insanları yarattı zulüm etsinler diye ve Mesih gönderecek zulümü bitirsin diye. Bu düşüncelere sahip o kadar çok insan var ki size bu yazıları yazanın dışında. Oysa düşünmezler mi hiç  anlamam, böyle düşününce kimin işine gelecek.

Zulüm yapanlar çaresini de bulmuş Mesih (İsa) gelecek  zulmü bitirecek. Öyle ya geleceğin insanı zulmü nasılsa Mesih bitirecek kim ne kadar akılla zulmü bitirmeye çalışır. Ki nasıl olsa bitiremeyecekler çünkü zulmü bitirme görevini Mesih’e vermiş Tanrı… Zulmü üretenlerin mi Tanrısı?…

Yalan söylüyorlar ne Tanrı söylemiştir bunu nede Tanrının sözlerinde vardır tam bir uydurmadır ve kim ki böyle düşünüyorsa ( İsa gelecek) onlar ki zulüm üretenlerin uşaklarıdır..

Çıkarıp üzerimizden papaz kıyafetlerini ve çırıl çıplak dolaşalım bu topraklar üzerinde.

5 yıl, belki de 50, yada 500 yıl sonraya, yok yok biz 2500 yıl önceye dönelim ve  bir saraydan içeri usulca sızalım ve atalım kendimizi harem odasına ki bu kıyafetle ancak oraya uygun giyinmiş oluyoruz.

Duyuyor musunuz konuşulanları? İhtiraslı sevişmenin sonunda erkeğini altına almış bir kıvrak kadın ne diyor?

”…Atassa, Dareios’a şunları söylemektedir: Nedir bu ey Kral, neden bu kadar gücün varken oturuyorsun? Neden topraklarına yenilerini katmıyorsun? Hem bu İranlılara başlarında bir erkeğin olduğunu gösterir hem de onların gücünü savaştırarak harcarsın ve sana karşı başkaldıracak zamanı bulamazlar…”

Elbette üzerindeki Atassa’yı dinleyecektir Kral Dareios ve bir yandan Babil’e bir yanda Yunanistan’a yürümek (yürütmek için ordularını) harekete geçmekte geç kalmamıştır.

Zaman belki aracı farklı kılmış, belki de zulmün şeklini değiştirmiş, ya da bahaneler değişmiş ama değişmeyen şey zulmün kendisi olmuştur. Ki 2500 yıl önce İsa henüz doğmamıştır…

Geleceğin insanı bil ki senin dinini kullanarak çok daha dinci gözükerek zulmün kırbacı olmaya devam edeceklerdir.

Bunu yapanlar senin güvenini kazanmak için olmadık yeminleri edecek ha bire dini kalkan olarak senin üzerinde kullanacaklardır…

5-
Çıplak yakalanmadan çıkarak saraydan ve tuttum Anadolunun yolunu. Kuşlar yıl gösterirlerken bana bir elimdeki dut yaprağıyla diğer elimdeki ipek böceğini besleyerek yoluma devam ederken bir elbise istedim ipek böceğinden. Van, Batman derken elbisem olunca hazır yürüyedüm batıya doğru ve ulaşınca Atina’ya sordum: Burada mektep nerede? Bulunca mektebini dünyanın, usulca yerime geçip dinlemeye başladım Hocamı:


Ölüm nedir? Yaşam, ahlak, doğruluk, güzellik nedir? Derken birileri geldi ve alıp götürdüler onu. En çok Eflatun ağladı ardından.
Ölüm bu kez teorik bir durum değil tam tersine bir pratikti onun için.
Sokrates’in karısı ona en çok üzüldüğü şeyin haksız yere öldürüleceğini
söylediğinde :Aslında Sokratesi’in üzülmemesini sağlayan tek şey ölüm
üzerine, ölümü hak etmeyecek kadar dürüstçe gidiyor olmasıydı.
Ölüm için şunları söylüyordu karşısındaki zulüm kanuncularına savunmasında:
-İşte size ölümün iyibirşey olduğunu söylemek için nedenler.
İki şeyden biri;ya ölen kişi hiçliğe dönüşür ve hiçbir şeyin farkına varmaz bilincinde değildir artık;ruhun, bulunduğumuz yerden başka bir yere göçmesidir…

Peki nedir gerçekte ölüm hiç olmak mı? İnsan ölünce bir maddi varlığı olamaz mı?
Bunca soruyu koyarak aklımız bir köşesine ve (?)’lerinin peşine gidelim. Bu kez hedefimiz ölünün para ettiği bir ülke bulabilmek. Tası tarağı toplayıp ayrılırken Atina’dan (Aaaganntaaa) diye bağıran mıçonun gözlerine dalarak çıkalım Karadeniz üzerinden 1836 Rusyasına doğru yelken açalım. 24 yıl daha vardır daha o an Rus topraklarındaki köleliğin bitmesine. 4 yılda bir yapılan nüfus sayımlarında köle başına vergi ödeyen Rus toprak sahipleri bu 4 yıllık süre içerisinde dahi ölmüş olsa kölesi vergiden muaf tutmamaktadır ve bir sonraki sayıma kadar köle ölse de vergisi yatacaktır. Bu durumu karına çıkarmaya çalışan uyanık tek tek dolaşarak çiftlikleri kim ölmüşse onun ölüsünü satın almıştır. Ölüleri ellerinden satarak çıkarttıkları için şanslı olan çiftlik sahipleri vergisini ödemeyi de bu ölü köleleri alan deli adama bırakmış olduklarını düşünürken aslında adam alarak ölü köleleri çok büyük çiftliği varmış desinler de bankalar kredi versin diyedir…

Ölü Canlar yazmaya dayanamadığı ve bir gün tak ettiği bir anda canının, yaktığı bir eseridir ki çok azı kalmıştır Gogol’dan günümüze sonu belli olmayan bir roman aslında. Gerçek hayatta yaşanmış bir olaydır ve sonunda ölü satın alan adamın hayali ihracatçıların atası olduğunu bu gün anlayabiliyorum  ki o ana kadar hayali ihracat yapan ilk adamdır. Ölülerin bile para ile satıldığı bir dünyada çıkıp kafkaslara bakıyorum toroslara ve bağırıyorum:


-Anadolu! Sende satılık ölü can var mı?
Bu sorumla birlikte o an gürlüyordu toroslar dört bir yana namını salarak: ”Ferman padişahın dağlar bizimdir” bu cevapla anlıyorum ki Anodolu kölelere yurt olamaz. Değil köleliği kabul etmek öşürcüleri bile köylerinden defalarca kovmuşlardır. Kendi hayvanlarının başına bile haraç vermeyi kabul etmeyen bir tarihim var benim.

Yiğittir Anodolumun insanı ve bu bereketli topraklar heryıl daha bir coşkuyla getirirken baharı bu gün aç düşmüştür insanım şimdi. Bu gün 6 Ocak 2005. Kan emiciler, sömürücüler, keneler yapışmışken en kanlı yerine yurdumun bunu işbirlikçileriyle sessiz ve sedasız ilerletmiştir. Tarımına dünya sömürücüler cemiyetinin para fonu (ımf) ile kota koyan onlardır. Kota şudur geleceğin insanı: Sadece şu kadar ekersin yani daha fazla ekemezsin ekersen eğer boşuna gider eğer eksik olursa da elindekilerin hepsini alırım ve sana hiç bir şey vermem üstelik bana borçlu olursun.


Öldürülen tarımımız üzerinden geçinmek isteyen uyanıklar yok mudur? Vardır elbet bir ülkede yiğit var da, kalleş olmaz mı? Olur elbet. Şimdi demiştir ya şu kadar şekerini alırım daha fazlasını çöpe mi atarsın ne yaparsan yap. İşte tam kantarlar tartarken pancarı fazla olanını tarlasına hiç birşey ekmemiş öylece fazlalıkları bekleyen keneler beklerler. Yarı fiyatına bazen daha az fiyata satın alarak kendi kotaları dolunca götürüp satarak ve bir saatlik zaman içinde bir yıllık emeği yapmış gibi gözükmektir kota ve çağdaş tarımdır
birilerine göre…
Ülkemin tarımını bitirmek istiyorlar geleceğin insanı. Aç bırakmak istiyorlar.

Afrikalı yerli elinde kitapla gelen papaza şunu söyler: Siz buraya kitapla geldiğinizde biz bahçeli ağaçlı evlerimizde otururken siz şuan o bahçeli evlerdesiniz ve bizim ellerimiz de ise kitap var…

Bir yazılıkta olsa sınıf arkadaşım olan Eflatun (Platon)siyaset için şunu söyledi bana: ”Düşünmesini bilmeyen insanların yol göstereceği bir politika hayatında vicdanlı insanlara yer yoktur”

Düşünün geleceğin insanı bu günün düşüncesizliğini hatırlayın ve düşünün sizi yönetecek insanları. Bilin ki bilgisizce gidilen her seçim ya da devletin emaneti bir aç çocuk daha doğuracaktır. Kendin için olmasa bile onlar için düşün ne olur biraz düşün…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir