Aklın Nakle Mahkumiyeti!

Sayı 72- Ekim 2021

İSLÂM DÜNYASININ YOL HARİTASI VE AKLIN NAKLE MAHKUMİYETİ!..

 

İslâm Dünyası, bire bir somut olarak yaşanılan somut olaylardan yola çıkılarak ulaşılan genellemeler çerçevesinde çok önemli dönüm noktalarından geçmiştir. Bu dönüm noktalarından birisi de 1058-1111 yıllarına tekabül eden ortaçağ döneminde yaşanan kutuplaşmalar ve aklın maharetiyle biçimlenmeye başlayan ilim ve irfan ehlinin bir anlamda devre dışı bırakılmış olmasıdır. Bu dönem yaklaşık 1000 yılı kuşatan çok acılı ve oldukça belirleyici bir süreç olmuştur. Bu dönemde İslâm coğrafyaları hep kan ve gözyaşlarına boğulmuştur. Çünkü bu zaman diliminde fikir dünyasında çok etkileyici görüş ve anlayışlar kıyasıya mücadele hatta kavga ediyorlardı. İmam Gazali o yıllarda kardeşiyle de ters düşerek Bağdat Nizamiye Medresesine müderris (Rektör) olmuştu. Daha sonra bu görevden ayrılarak, Mekke’de bir anlamda iman tazelemiştir. İslâm da içtihat kapısının kapatılmasını sağlayan kutuplaşmalar bu dönemde yaşanmaya başlamıştır. Abdullah Çağrı İLGÜN beyefendinin de değerlendirdiği gibi; İmam Gazali, “Tehatüful Felasife” yani “Felsefenin Tutarsızlığı” adlı eserini ele alarak, kapıları araladığı “Tutuculuk Çağı” başını alıp gitmiştir. Bugünden geriye doğru bir yolculuk yapılabilirse, kutsal kitaplar dışında, başka hiçbir eser, insanlık tarihinde hiç bu kadar tesirli olmamıştır. İslâm Coğrafyalarının kaderine mahkûm edilmesi, tekâmül adına ilerlemenin yaşanmaması, mantık, bilim ve felsefenin kâfirlik sayıldığı, insan aklının teslim alınıp adeta kiraya verildiği bir dönemden bahsetmek istiyorum. Bu çağda İslâm coğrafyasında insan aklı devre dışı bırakılmış ve Cenabı Allah’ın “Akıl Etmez misiniz” hükmünün gereği unutulmuştur.

MÖ 5. Yüzyılda Sokrates ve idealist filozoflar varlığın özünü temellendirmeye çalışırken, aklın değerini ortaya koymaya çalışmışlar, mutlak aklın kendisinden uzantı olarak insana aklı verdiğini ve aklın ipine tutunularak mutlak otorite ve mutlak akla ulaşılabileceğini iddia ederek varlığın özünün de ancak zihinsel olabileceğini var saymışlardır. Varlığın özünün etrafımızdaki nesne ve varlıkların arasında olamayacağını savunmuşlardır. Çünkü onlara göre bunlar ölümlüdür ve ölümlüden öz olmaz. Dolayısıyla aklın geliştirilmesi ve aklın ipine tutunulması gereği felsefenin varlık problemini çözme çabası olarak ifade edilebilir. Mantık da aklın ve düşüncenin bilimi ve felsefesi olarak tanımlanmaktadır. İnsanoğlunu bu mükemmel veri işleme aracından mahrum bırakarak tüm kâinatı ve kendisini okuması, anlaması, kabul etmesi ve bilişsel öğrenmenin alt basamakları olan; bilgi, kavrama, uygulama, analiz ve sentezler yoluyla edinilecek öğrenmelere dayalı olarak yeni ve mutlak doğruya daha yakın değerde bilgi teknolojileri üretmesi mümkün olmayacaktır. Bu olsa olsa kâinatı ezber penceresinden seyretmek, gelene ağam ve gidene paşam demek olacaktır.

Bu durumda hareketliliğin ileriye değil, geriye doğru olacağı unutulmamalıdır. Halbuki o dönemlerde doğu ve İslâm coğrafyasında müspet bilimlerin ayrıntılarıyla temellendirilebileceği çok önemli çıkışların yapıldığını görüyor ve biliyoruz. Bugün bile batı toplumları ve şu an itibariyle bilime kaynaklık eden çevreler, Türk ve İslâm coğrafyalarında yaşamış ve günümüzün modern bilim anlayışına birçok perspektiften öncülük etmiş olan o serden geçmiş olanlara hakları olan değeri vererek çeşitli unvanlarla taltif etmeye başlamışlardır. O çevrelerce insanlık tarihinin birinci öğretmeninin Aristo, ikinci öğretmeninin Farabi (Muallimi Sani), üçüncü öğretmeninin de İbn-i Sina (Muallimi Salis) olduğunu ilan etmiştir. Cenabı Allah’ın insanoğluna en büyük nimeti olan akli kavrayışı önemsemeyen yapılar, bu insanları dinsizlikle suçlayabilmişlerdir.

Türk İslâm filozofu İbn-i Sina yaşadığı dönemde olduğu gibi daha sonraki çağlarda da etkisi devam etmiş bir bilim insanıdır. İslâm altın çağının en önemli hekimlerinden, astronomlarından, düşünürlerinden ve yazarlarından biri olan İbn-i Sina Buhara yakınlarındaki Efsene köyünde (Özbekistan) 980 yılında dünyaya gelmiştir. İran’ın Hamedan şehrinde 1037 yılında vefat etmiştir. Öncelikli olarak ağırlık verdiği tıp, felsefe ve farklı alanlarda 200 kitap kaleme almıştır. Yine batılılarca Orta Çağ Modern Biliminin kurucusu, hekimlerin önderi olarak bilinir. Büyük üstad namıyla anılır. “El-Kanun fi’t-Tıb” (Tıbbın Kanunu) adlı o dönem itibariyle muhteşem eseri Avrupa Üniversitelerinde 17. asrın ortalarına kadar tıp biliminde en temel eser olarak okutulmuştur. İbn-i Sina, İslam’ın Altın Çağı olarak bilinen ve Yunanca, Farsça ve Hintçeden eserlerin çevirilerinin yapılıp yoğun bir şekilde incelendiği dönemde önemli çalışmalar ve yapıtlar gerçekleştirdi. Horasan ve Orta Asya’daki Samani Hanedanı ve Batı İran ile Irak topraklarındaki Büveyhiler bilimsel ve kültürel ilerlemeye çok uygun bir ortam hazırlamışlardı. Bu ortamda Kur’an ve Hadis çalışmaları çok ilerlemişti. Felsefe, fıkıh ve kelam çalışmaları İbn-i Sina ve çağdaşlarınca oldukça geliştirilmişti. Râzî ve Farabi tıp ve felsefe alanında yenilikler sağlamışlardı. İbn-i Sina, Belh, Hamedan, Horasan, Rey ve İsfahan’daki muhteşem kütüphanelerden yararlanma olanağı elde etmişti. 240’ı günümüze kadar gelebilmiş 450 makale yazmıştır. Babası Abdullah, Samani İmparatorluğu’nun önemli şehri Belh’ten gelen saygın bir bilim adamıydı ve Şii İsmaili mezhebindendi. Babası İsmailî dâîlerle sürekli iletişim halindeydi ve bu sebepten ötürü evi geometri, felsefe ve Hint matematiği gibi mevzuların konuşulduğu bir yere dönüşmüştü. Bu ortamda yetişmeye başlayan İbn-i Sina ilk önce 10 yaşında Kur’an’ı ezberledi. ve ardından edebiyat, dil, fıkıh ve akaid eğitimi aldı. Mahmud el-Messâh’tan Hint aritmetiği, Hanefi fıkıh bilgini Ebu Muhammed İsmail ez-Zâhid’den fıkıh, Ebu Abdullah en-Nâtilî’den Porfirios’un İsagucî kitabını, Öklid’in Elementler kitabını ve Batlamyus’un Almagest’ini okudu.

Haziran 1037’de 56-57 yaşında öldü. Kabri Hamedan’dadır. İbn-i Sina’ya göre metafiziğin temel konusu, “vücudu mutlak” olan Allah ile yüce varlıklardır. Vücut (var olan) üçe ayrılır: Olası varlık ya da ortaya çıkan ve sonra yok olan varlık; Olası ve zorunlu varlık (tümeller ve yasalar evreni, kendiliğinden var olabilen ve bir dış neden sayesinde gerekli olan varlık); özü gereği gerekli olan varlık (Allah). İbn-i Sina Allah’ı “Vacib-ül Vücud” yani ‘varlığı zorunlu olan’ olarak belirtir ve bu fikir ona hastır. İbn-i Sina, ruhbilimin, metafizik ile fizik arasında bağlantı kuran ve bu iki bilimden de yararlanan bir bilgi alanı olduğunu savunmuş, ruhbilimini üç ana bölüme ayırmıştır: Akıl ruhbilimi; deneysel ruhbilim; tasavvuf ya da gizemci ruhbilim. İnsanların ruhlarının müzikle tedavi edilebileceğini öne sürmüş ve bu yöntemi geliştirmiştir.

Bu konudaki görüşleri Aristoteles ve Farabi’den farklı olan İbn-i Sina’ya göre, akıl 5 çeşittir; bilmeleke (ya da ‘olası akıl’ açık-seçik ve zorunlu olanları bilebilir); he-yulâni akıl (bilmeyi ve anlamayı sağlar); kutsi akıl (aklın en yüksek aşamasıdır ve her insanda bulunmaz); muste-fat akıl (kendisinde bulunanı, kendisine verilen “makûllerin ” suretlerini algılar); bilfiil akıl (“makûl”leri yani kazanılmış verileri kavrar). İbn-i Sina, akıl konusunda, Eflatun’un idealizmi ile Aristoteles’in deneyciliğini uzlaştırmaya, birleştirici bir akıl görüşü ortaya koymaya çalışmıştır. Kısacık ömründe aşağıdaki eserleri kaleme almıştır:

El-Kanun fi’t-Tıb, (ö.s), 1593, “Tıpta Kanun”(Tıp ile ilgili zamanının bilgilerini ihtiva eder. Orta çağda dört yüz yıl Batı’da ders kitabı olarak okutulmuştur. Latinceye on çevirisi yapılmıştır).

Kitabü’l-Necat, (ö.s), 1593, (“Kurtuluş Kitabı Metafizik konularda yazılmış özet bir eserdir).

Risale fi-İlmi’l-Ahlak, (ö.s), 1880, (“Ahlak Konusunda Kitapçık”).

İşarat ve’l-Tembihat, (ö.s), 1892, (“Mantık, Fizik ve Metafizik bölümlerini içerir. 20 bölümden oluşur).

Kitabü’ş-Şifa, (ö.s), 1927, (“Mantık, Matematik, Fizik ve Metafizik konularında yazılmış on bir cilt hacimli bir eserdir. Birçok kere Latinceye çevrilmiş ve ders kitabı olarak okutulmuştur.”). Mantık bölümü, Giriş, Kategoriler, Yorum Üzerine, Birinci Analitikler, İkinci Analitikler, Topikler, Sofistik Deliller, Retorik ve Poetika kitaplarından oluşur. Tabiat Bilimleri bölümü, Fizik, Gökyüzü ve Âlem, Oluş ve Bozuluş, Etkiler ve Edilgiler, Mineroloji ve Meteoroloji, Psikoloji, Botanik ve Biyoloji kitaplarından oluşur. Matematik Bilimleri bölümü, Geometri, Aritmetik, Musiki ve Astronomi kitaplarından oluşur. Yirmi ikinci ve son kitap ise Metafizik’tir (https://www.haberler.com/ibn-i-sina-kimdir-ibn-i-sina-eserleri-nelerdir-13336025-haberi/).

İslâm felsefesi düşünürlerinden birisi de Farabi’dir. Farabi’nin tam adı Ebu Nasr Muhammed bin Tarhan bin Uzlug (Uzalag) al-Farabi’dir. Kaynaklarda ondan al-Feylesof at-Türki diye bahsedilir. Farabi, Türkistan’ın Farab şehrindeki Vasic kasabasında M.S. 870’te doğdu. Babasının bir ordu kumandanı olduğu söylenir. Farabi Vasic’den dilbilgisi, mantık, felsefe, müzik, matematik ve fen çalıştığı Bağdat’a gitti. Burada Yunan felsefesinin önemli bir çevirmeni ve yorumcusu olan Ebu Beşir Matta b. Yunus’un öğrencisi oldu. Daha sonra Nesturi Yuhanna b. Haylan ile beraber çalıştı. Böylelikle Farabi, Harran, Antakya ve Merv’de bulunan İskenderiye Felsefe Okulu’na bağlandı. Anadili olan Türkçe’nin yanında Arapça, Farsça, Süryanice ve Yunanca biliyordu. Farabi çalışmalarının sonucunda birçok kitap ve risale yazmıştır. Bunlardan en bilinenleri şunlardır:

  1. Arau Ehli’l-Medineti’l-Fadıla
  2. es-Siyasetu’l-Medeni (Mebadiu’l-Mevcudat)
  3. İhsa’u’l-Ulum
  4. Tahsilus-Seade
  5. el-Cem’ Beyne Re’yeyi’l-Hakimeyn
  6. Risale fi’l-Akıl
  7. Kitabu’l-Mille
  8. Kitabu’l-Hurup

Farabi toplumla ilgili görüşlerini çeşitli eserlerinde açıklamıştır. Ama onun başyapıtları kesinlikle toplumsal içeriklidir. Bunlar, Arau Ehli’l-Medineti’l-Fadıla, es-Siyasetu’l-Medeni, Tahsilü’s-Saade ve Mille’dir.

Farabi, toplumsal yapının oluşmasında üç temel unsura işaret etmektedir.

  1. İnsanların ihtiyaçları
  2. En üstün iyilik olan mutluluğa ulaşma isteği
  3. İnsanın toplumsal bir varlık oluşu

Farabi, Es-Siyasetü’l-Medeniyye’de halkı eğitebilme yeteneğini başkan olmanın en önemli koşulu sayar.

  1. Başkan halkın mutluluğunu sağlamalıdır. Bu görevi hem kuramsal bilimlere sahip, hem de onları toplumun yararı ile ilgili olarak kullanma gücünü taşıyan gerçek anlamda filozof başkan başarabilir.
  2. Başkan, toplumun farklı sınıflarını sevgiyle birleştirip birbirlerine bağlamalı, sonra da adalete uygun kararlarla onların arasındaki bu bağlılığı korumalıdır.
  3. Toplumu en iyi şekilde yönlendirme, mutluluğa giden bütün işleri belirleme, tanımlama ve değerlendirme başkanın önemli görevlerindendir.
  4. Toplumda eğitim yoluyla sanatsal erdemleri yaygınlaştırmak ve insanları yapabilecekleri işlerde çalıştırmak da başkanın görevleri arasında yer alır.
  5. Toplumdaki iş ve görevleri kişilerin yeteneklerine ve aldıkları eğitime göre belirlemek başkanın diğer bir görevidir. Başkan, toplulukları ve bireyleri, layık oldukları mertebeye göre düzenler. Onlardan hizmet mertebesine layık olanları hizmet mertebesine, yöneticilik mertebesine layık olanları ise yöneticilik mertebesine yerleştirir.
  6. Doğal felaketler ve büyük talihsizlikler mutluluğu bozan şeyler olduğu için bu tür kötülüklerin uluslarda ortadan kaldırılması gerekir. Eğer bu mümkün olmazsa zararlı olanlar yararlı duruma getirilmelidir; bu da mümkün olmazsa etkisi azaltılmalıdır.
  7. Erdemli toplumun yöneticisi, Tanrı’yı kendisine örnek almalıdır. Erdemli ulus yöneticisi, Tanrı’nın varlık kümelerine verdiği ve içlerine yerleştirdiği doğal yapı ve doğal biçimleri verme ve onları yönetme yollarını izlemelidir. Çünkü derecelerine göre evren türlerinden her birinde ve varlıkların tümünde doğal iyilikler de Tanrı’nın bu verdikleri ile tamamlanmıştır. Erdemli ulus yöneticisi de, kent ve uluslara, onlara benzer isteğe bağlı sanat, alışkanlık ve yetenekler kazandırır.

“Erdemli başkan tarafından yönetilen kişiler, erdemli, iyi ve mutlu kişilerdir. Bu kişiler bir ulus oluştururlarsa, o erdemli bir ulus olur. Onlar bir yerleşme bölgesinde toplanırlarsa, onları böyle bir yönetim altında bir araya getiren bu yer, erdemli şehir olur. Ama bir yerleşme bölgesinde değil de, değişik yerleşme bölgesinde toplanırlarsa ve bu bölgenin insanları söz konusu yönetimin dışında başka yönetimler altında iseler; onlar, o yerleşme bölgelerinin erdemli yabancıları olarak yaşarlar.” (Es-Siyasetü’l-Medeniyye).

Felsefe, mantık, psikoloji, musiki, matematik ve tıpta derin bir bilgin olan Farabi için ilk sırada felsefe ve özellikle mantık vardı. Mantık tarihinin, Aristo’dan sonra en önemli filozofu hiç şüphesiz Farabi’dir. Aristo, mantığın kurucusu olarak kabul edilir. Farabi de mantığın sistemleştiricisi ve geliştiricisidir. Bunun için Aristo’ya ilk öğretmen, Farabi’ye ise ikinci öğretmen denmiştir.

Farabi şöyle der: “Bütün bilimlerin başı olarak eşyalara isim veren, yani cevher kazandıran dilbiliminin olduğunu iddia ediyorum. İkinci bilim gramerdir. O, belirtilen eşyalara nasıl isim verileceğini, konuşma ve sözün nasıl oluşacağını, cevher durumunun ve bu sonuçtan çıkan aksanın nasıl ifade edileceğini öğretir. Üçüncü bilim mantıktır: O, mantık figürlerine göre bilinmeyeni bilmemiz ve neyin gerçek, neyin yalan olduğunu anlamamız sayesinde onlardan yargı çıkarmak için hikâye cümlelerinin nasıl kullanılacağını öğretir. Dördüncü bilim şiirdir.”

Fârâbi görüşlerinin çoğunda Eflatun ve Aristo’nun etkisinde kalmıştır. Onun felsefesi Aristo ve Eflatun’un görüşlerinin birleştirilmiş hali gibidir. Fârâbi, öncelikli olarak eserlerinde Eflatun ile Aristoteles’in görüşlerini, daha sonra da felsefe ile dini uzlaştırarak yaratıcı zekâsının ürünlerini ortaya koymayı başarmıştır. Onun felsefesinin dayandığı kaynaklardan birincisi, İslam dini, ikincisi özellikle Eflatun ve Aristoteles’in fikirlerinin esas teşkil ettiği Yunan felsefesidir. Yunan felsefesinin unsurları ve kendi dönemindeki İslam kültürünün sentezini oluşturmuştur adeta. Fârâbi, mutluluk üzerinde detaylıca durmuş ve bu konuda çeşitli eserler yazmıştır. İslam düşünürleri arasında, tıpkı Batı’da Aristo gibi mutluluk filozofu olarak tanınmıştır. Erdemli değerler sıralamasında mutluluğu erdemli toplumun gerçekleştirmeye çalıştığı en yüksek amaç ve değer olarak kabul etmiştir. Fârâbi’ye göre mutluluk, kendisi için istenen, hiçbir zaman bir başka şeyin elde edilmesi için istenmeyen, kendine yeter olan en yüksek iyiliktir. Bütün insanların faaliyetlerinin hedefi olan, her insanın arzu ettiği, özlem duyduğu ya da duyabileceği, yöneldiği en son gayedir. “Mutluluğa iyi bir ahlaka sahip olunarak ulaşılabilir. Mutlu bir insan iyi bir ahlaka sahiptir, iyi bir ahlaka sahip olan ise mutludur. Fiillerin ve insan nefsinde bulunan şeylerin iyi ya da kötü olmasına vasıta olan şeye “ahlak” denilir. İnsanda iyi fiillerin, nefse ârız olan iyi şeylerin meydana gelmesine neden olan iyi ahlak, kötü fiillerin meydana gelmesine sebep olan da kötü ahlaktır. (Tenbîh Alâ Sebîli’s – Saâde)

“Öğretim, milletler ve şehirlerde nazari (kurumsal) erdemleri var etme demektir. Eğitim ise milletlerde ahlaki erdemleri ve iş sanatlarını var etme yöntemidir. Öğretim yalnız konuşmayla başlar. Eğitim milletlerin ve şehirlilerin kendilerinde bu işi yapma azmini tahrik etmek suretiyle, ameli (uygulamalı) durumlardan doğan işleri yapmakta, alışkanlık yoluyla başlar. Onlardan doğan huylar ve işler onların ruhlarına hakim olmalıdır ve onlara aşıkmış gibi yapılmalıdır. Azim sözle veya işle ortaya konabilir.” (Tahsil’s Sa’ade). Farabi, 950 yılında 80 yaşında Şam’da hayata gözlerini yumdu (http://www.leblebitozu.com/farabi-eserleri-ve-hayati/).

“Gazali sadece günümüze kadar gelen egemen İmam Hanefi’nin ortaya koyduğu Sünnî Teolojisini (Hanefi Meshebi) kurmuyor, İmam Şafii’nin de Şia öğretisi (Şafi Meshebi ) üzerinde müthiş bir etki sağlıyor… 

İçtihat (yorumlama, yeni kural koyma, yeni hedefler gösterme) kapısını kapatarak dinin akla ve bilime göre yorumlanmasının ve çağa uydurulmasının önünü kesiyor… Onu donduruyor ve böylece İslâm dinini insanlığın tarihsel yürüyüşünün önünde, ilerlemesini durduran demir bir perdeye, çelik bir sura dönüştürüyor!.. 

İmam Gazali: İbni Sina’yı, Farabi’yi Kafirlikle suçluyor. İmam Gazali’nin öğretisi, bugünün geri ve Batı’nın kölesi olan İslâm Dünyasını yaratan en geri ve en yobaz bin (1.000) yıldır terkedilemeyen ve yönetenlerin işini kolaylaştıran en katı anlayıştır…

İmam Gazali’ye en büyük itiraz yine İslâm dünyasından Hanefi-Sünni öğretisinin içinden gelmiştir.

‘Doğu’nun en büyük âlimlerinden, felsefeci ve yorumcu İbni Rüşt (1126-1198) Gazali‘yi İspanya, Endülüs‘ten eleştiriyor ve onun görüşlerini mahkûm ediyor. Aynı zamanda Kordoba Kadısı olan ve İspanya, Endülüs Sultanı Yusuf’a danışmanlık yapan İbni Rüşt:

“Bilimin ve felsefenin kâfirlik olamayacağını, insan aklının özgür bırakılması gerektiğini, dini kuralların akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağı…”  görüşünü savunuyor; çünkü diyor İbni Rüşt:

“İnsan aklı da Allah vergisi bir yetenektir!” ve bu nedenle akla uygun olan, nakle (kutsal söz, vahiy) Kuran’a da aykırı olamaz!..

İbni Rüşt Kurtuba’da (İspanya’nın bugünkü Kordoba kenti) Gazali’yi eleştiren ünlü reddiyesi: ‘Tehatüfül Tehafül’ yani “Tutarsızlığın Tutarsızlığı”  adlı kitabını yazıyor…

İbni Rüşt, felsefenin ve felsefecilerin gerçeğin bilgisine ulaşmanın yolunu açtığını, tutarsızlığın buna karşı çıkmak olduğunu söylüyor.

Bu yazılı tarihin en önemli ve en büyük polemiklerinden biridir. İbni Rüşt, bu tartışmayı entelektüel ve felsefi düzeyde kazanıyor; ama siyasal planda kaybediyor; çünkü İslâm dünyasının Sultanları, Halifeleri, Şeyhleri, Tarikatları, Cemaatleri körü körüne biatı, itaatı ve teslimiyeti savunan Gazali’yi destekliyorlar. İbni Rüşt ise unutulmaya terk ediliyor…

Bugüne de öyle değil mi?..

Seçenlerin seçilmişlerine, Parti üyelerinin Parti liderlerine, memurun amirine, işçinin patronuna körü körüne, sorgusuz sualsiz, itiraz etmeden, sorgulamadan biatı, söz söyletmemesi ve tabi olması, bu gelenek ve öğreti sebebiyle bizleri ve İslâm Dünyasını etkilemeye, ezmeye, ufalamaya ve geri kalmışlığa mahkûm ediyor.

Antik Çağ Grek bilimi ve felsefesi uzmanı olan, Aristo’dan Platon’a kadar çok sayıda felsefe ve bilim insanının eserlerine yorumlar yazan, onlara şerhler düşen İbni Rüşt’ün kitapları Latinceye çevriliyor.

Batı, unuttuğu Antik Çağın bilim insanlarını ve felsefecilerini, yeniden İbni Rüşt‘ün eserlerinden öğreniyor… Bu eserler Arapçadan Latinceye çevriliyor ve Batı’da Rönesans’ı başlatıyor. Batı İbni Rüşt’ün, (Araştır, Sorgula, İtiraz Et!..) Doğu yani İslâm Dünyası ise İmam Gazali’nin (Araştırma, Sorgulama, Biat Et!..), öğretisinin yolundan gidiyor… 

Bu sebeple: İbni Rüşt, uzun bir zaman dilimi boyunca Orta Çağı yaşayan Doğu’da, 21. Yüzyılda bile FETO, İran Humeyni, Taliban, Suudiler, İŞİD Rejimi ve Örgütlerini Yaratan İslâm Dünyasında, sadece bir yerde, Türkiye’de kazanıyor!..

Bu topraklarda gerçekleşen 1908 Jöntürk ve 1923 Cumhuriyet Devrimlerinin tarihî ve felsefî anlamı budur.

İmam Gazali’nin takipçileri yaklaşık yüz yıldır, son çözümlemede birer halkın aydınlanma hamlesi olan ve insanlık tarihinin ileri ve atılımcı kazanımları olan Atatürk ilke ve İnkılâplarını ortadan kaldırmaya, Atatürk’ün: “En hakiki mürşit ilimdir, fendir!” hakikatini. gölgelemeğe ve üstünü perdelemeye, insanlığın, “Araştırma, Sorgulama, İtiraz Etme!..”  hakkını elinden alarak, biatı, köleliği ve sorgusuz sualsiz itaati emrederek, serbest düşünme, din ve vicdan hürriyetini yok etme, dayatma ve “ille de benden olacaksın şartlanmışlığını devam ettirmeğe” çalışmaktadır…

Bugünkü siyasal kavgaların temelinde bu bin (1.000) yıllık anlayış yatıyor. Kumandayı ele alarak geminin dümenine geçen ve gemiye yön vererek yürüten ve bu öğretisiyle, toplumun büyük bir bölümünü teslim alan bu akıl ve bu kavgadır. Bu mücadele, tam yedi bin yıldır bu topraklarda yaşamaya devam eden, insan soyunun ve aklının özgürleşmesi mücadelesidir. Gericiliği İslâm’ın yakın zamandır süren Ortaçağı içinde, sadece bir sonuçtur. Elbette tarihin akışına, insan doğasına, akla ve bilime karşı savaşanların uzun vadede kazanması imkânsızdır; ancak bilinmelidir ki, gericilik geçici de olsa (kısa vadede) amaçlarına ulaşabilir. Toplumu bir önceki çağın değerlerine yeniden iade edebilir. İran, Pakistan ve Mısır’ın acıklı serüvenleri bu olabilirliği, bütün boyutlarıyla gözler önüne seriyor. İşte bu sebeple, II Mehmet’ten sonra Atatürk’ün de uyguladığı Din ve Devlet işlerinin bir birinden ayrılması ile gerçekleşen modern Türkiye’de İmam Gazali’nin bir kez daha kazanmasına izin vermemek gerekiyor… (Abdullah Çağrı ELGÜN: Haber Kritik)”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir