Şeref Tarihimizde Yaşayan Ad – Ahmed Pepinov – Ömerbeyov
Prof. Dr. Rafael Hüseynov[1]
O, siyaset adamı idi, fakat ne siyasette ne de hayatta riyakârlık yapamadı. Bukalemun olmak, vaziyete, şeraite uygunlaşmak elinden gelmiyordu. Bir sıfatı vardı ve değişen vaziyetler, şeraitler sıfatını değişemiyordu.
Bunlar Ahmed Bey’in sözleridir: “Bizim kendimizden başka tutacak bir dalımız yoktur. Millet gerek kendine yaslansın. Biz yaşamak istiyoruz. Bu uğurda can versek, her yerde yüzümüz ak, alnımız açık olur. Biz hakkımızı müdafaa etmek için bugün düşmana mukavemet göstermeliyiz. Mağlup olabiliriz. Olsak da ayıp değil, gelecekte efkarımız, tarihimiz bizi iyilikle yad edecektir. Hanlıklar zamanında bir Genceli Cavad Han’ın istiklalini müdafaasında gösterdiği reşadet ve fedakarlığı tarih hiçbir zaman unutmayacak. Eğer biz de düşmana karşılık versek, bir zaman diyecekler ki, Azerbaycan yaşamak istedi, lakin ona imkân vermediler. Bu bizim için şereftir. Gelecekte tarihimiz bununla başlayacak”.
Yenilmez bir insan ve sabitkadem yurtçu gibi o, Vatanın istiklali uğrunda can vermeğe hazır olduğu gibi, vicdanının, akidesinin, şerefinin, ruhunun istiklalini de kanıyla yumağa, göğüsü ile korumağa hazırdı. Ruhunun istiklalini koruyamayan bir kişi Vatanın istiklalini hıfzedebilir mi?!
Ahmed Bey’i yaşamağa koymadılarsa da, haklı çıktı – elbette ki, milletimizin şeref tarihi hem de ondan başlıyor!..
… Ava geceler çıkan yırtıcılar gibiydiler. Kurbanlarının ardınca sabaha doğru yollanıyordular. Bu sefer de adetlerine hilaf olmadılar. Ahmed Bey’i almaya gece geldiler.
Havanın karalmasına Azerbaycan Türkçesinde “şer karıştı” da diyorlar. O yıllarda aslinde hiç “akşam düştü”, “gece geldi” ifadelerini işletmek doğru değildi. Çünkü her akşam, her gece gerçekten ŞER karışıyordu. Her gece ŞER’in tantanası başlıyordu. Her gece hangi eve ise şer giriyordu, kimi ise tutukluyordular ve sadece tutuklananın değil, bütün ailesinin talihi o andan itibaren o gecenin şer’ine ve kara rengine bürünüyordu.
1012 sayılı tutuklama kararını gösterdiler. 1930 yılı aralık ayının 8’i idi.
Bu gelişi beklemeye bilmezdi. Çünkü artık Aralığın ilk günlerinde bir sıra meslektaşlarını hapsetmiştiler. Dahilen hazır idi ve aslında şimdi değil, 10 yıl evvelden her gün hapsine hazır idi Ahmed Bey.
30 Eylül 1931’de Baş Siyasi İdare ona en ağır ceza – kurşuna dizilme cezası verdi ve Ahmed Bey Pepinov bir de Bakü’ye 1935’te dönebildi. Kurşun payını 1920’de Bolşevikler milli hükumeti devirip hakimiyeti gasp edenden derhal sonra da alabilirdi ve mantıkla almalıydı da – Müsavat parlamentosunun katibi olmuştu, iki bakanlığı yönetmişti. Ama henüz ölüme yaşı yetmiyormuş. Kayınpederi, Meclis-i Mebusan’ın – Milli Parlamentonun Başkanı Hasan Bey Ağayev gibi onun için de dönük bahtın belirlediği ölüm haddi 45 imiş. 1931’de bu hadde hele bayağı zaman kaldığı için kurşun ondan yan geçer – 1932 yılı Şubatın 2’de onun hakkındaki hüküm değiştiriliyor, önce 10 yıl hapis, daha sonra ise müddeti tutulduğu günden sayılmakla 5 yıllık sürgüne çevriliyor.
Ölümün onu 45 yaşında haklaması kısmetine yazılmasaydı, Ahmed Bey bin bir kasırgasından atlayacağı hayatı yeterince anlamadan – çocukken yok olup giderdi, hiç cesedini de bulamazdılar.
O, Gürcistan’da – Ahıska’nın Bolacur köyünde doğmuştu. 3 kardeş, 2 bacıymışlar. Anaları erken vefat eder. Bir sürü küçük çocuğun yüzünden kendini kaybeden Ömer Bey yeniden evlenesi oluyor. Onun da, anasız kalmış kalbi kırık yavrularının da şansına, 5 çocuk üstüne gelmeyin mihnetli yükünü üstlenmiş bu kadın melek çıkıyor. 5 çocuğa öz analarından da artık bakıyor ve dünyaya gelen kendi öz kızıyla da bu çocuklar arasında sona kadar üveylikten eser-alamet sezilmiyor. Ahmed’in ağır hasta olan anasının yükünü bir kadar hafifleştirmeyi Ömer Faik üstleniyor. Ahmed dayısıgile taşınıyor. Dayısı, İstanbul’da tahsil alıp gelmiş, artık imzası “Serveti-fünun”da, “Tercüman”da yayınlattığı yazılardan, Şeki’deki, Bakü’deki fedakar muallimlik ve ziyalı çalışmalarından yeterince tanınan Ömer Faik Nemanzade idi.
1900 yılında Ömer Faik Şamahı’ya ders vermeye yollanıyor ve küçük Ahmed de dayısı ile gediyor. O yıl ve ondan sonraki yıllarda Ahmed Ömer Faik’ten yalnız alfabeni, hesabı, Fars, Arap dillerini öğrenmiyor, gün-gün dayısından insanlık, Vatanseverlik ve milletçilik dersleri alıyor.
Ve ecel Ahmed’e birinci defa yaklaştığında – 1902’de narasıyla yeri-göğü titreten dehşetli deprem – Şamahı’nın taşını taş üste koymadığında, bacı yadigarı emanet çocuğu Ömer Faik’in hayat yoldaşı Abide Hanım ölümün pençesinden koparmış, uçulup viran kalan evin kerpiçleri altından çıkarmıştı.
Bütün varlığıyla mektep olan, maarifçi olan, millet muallimi olan Ömer Faik reva görerdimi bacı çocukları tahsilsiz kalsın? Ahmed’in kardeşleri Zeki’ni de, Memmed’i de Gori Seminariyası’nda okutturuyor. Ama öz yavrusu gibi sevdiği Ahmed’i gözünden uzağa bırakmıyor – onu Tiflis’teki “Zadeganlar Gimnaziyumu”na yerleştiriyor. Ve kendi Tiflis’te olmadığı zamanlarda onu en yakın sırdaşına emanet ediyor – Ahmed, Mirze Celil’gilde kalıyor. Dünyaya göz açtığı günden itibaren, aklı söz, fikir, kitap kesenden milletin Ömer Faik ve Mirze Celil gibi dehalarının kanadı altında yetişen bir çocuk büyüyüp kim olmalıydı ki! Elbette ki, onlara benzer, onlar hasleti! Oluyor da. Hem düşüncesinin üstün tarzıyla, halka ve yurda sevgisiyle, ışıklı, necip amelleriyle, hem de ne acı ki, onlarınkine benzeyen pürüzlü kaderi ile…
Ahmed’in asıl soyadı Ömerbeyov idi. 1917 yılında Gürcistan’da nüfus sayımı yapılıyor ve umumi miktar 3 milyondan bir az artık alınıyor. Bu umumi sayının içinde Türklerin (Mirze Celil demişken, ayıp olmasın, biz Azerbaycanlıların) sayısını yapabildiklerince azaltmak için bin bir türlü hile çeviriyorlar. Birçok ailelere – okur-yazarlığı az olanlara, böyle şeye mehel koymayanlara, kendilerine demeden Gürcü soyadı yazıyorlar gediyor, bir kısmına teklif edip Gürcü soyadı veriyorlar. Bazılarının da olan soyadlarını öyle değişiyorlar ki, yüzden Gürcü soyadı olmasa da, Azerbaycan soyadına da benzemiyor. Nüfus sayımında ise bunları da Gürcü ayağına koşuyorlar.
Ahmed’in gimnaziyum diplomasında soyadı “Ömerbeyov” yazılmıştı. Kardeşlerininki da öle idi. Amma bu nüfus sayımından sonra hepsi Pepinov oluyorlar. Ataları Ömer kişinin ormanlığı varmış. O ormanlığın mı, ya oradakı ağaçların mı adı Gürcüce “pepin” imiş ve bu uydurma soyadı bu minval ile bunlara takıyorlar. Tekrarı ve tayı olmayan bir sözde Azerbaycanlı soyadı böyle oluşuyor. Bu yamak soyadı taşımak Azerbaycan’ın en halis Vatanseverlerinden birinin payına düşüyor.
1912 yılında (çok yerde 1913 yazıyordular. Bilmiyorum neye istinaden. Ben Ahmed Bey’in kendi eli ile yazdığı ve KGB’deki dosyasına dahil edilmiş forma esaslanıyorum) Ahmed Pepinov aynı zamanda Moskova Üniversitesi’nin iki fakültesine dahil oluyor – hukuk ve iktisadiyat. Moskova’ya gederken artık yeterince mükemmel temele sahipti. Türk, Rus, Gürcü dillerinden başka üstün başarıyla mezun gimnaziyumda öğrendiği Almanca, Fransızca ve eski Yunancası da vardı.
“Atam benimle esasen Rusça konuşurdu. Yürek sözü olduğunda ise, ya Azerbaycan’ca, ya Türkçe. Atamın dili 1918’de Bakü’ye geldiğinden sonra azerbaycanlılaşmıştı. Ona kadar Türk ağzı ile konuşuyordu. Gimnaziyumda atamların birinci yabancı dili Almanca, ikincisi Fransızca olmuştu. Engels’i, Marks’ı atam Almanca orijinalden okuyordu. Nenem diyordu ki, Fransızcası da çok güzeldi. Çünkü nenem Fransızcanı temiz biliyordu ve bazen atamla bu dilde konuşuyordular”.
Moskova yıllarında talebe Pepinov’un aralıklarla gönderdiği makaleler “Ahalkelek’li Ahmed Cevdet” imzasıyla “Açık Söz”de yer alıyordu. O kendi gibi açıkgöz, üşenmez civanları toplayıp tez-tez “Azerbaycan etnografik konser geceleri” teşkil ediyordu ve talebeler arasında geniş iş yapan “Azerbaycan Hemyerliler Cemiyeti”nin yöneticilerinden idi.
Tarım çekilmiş zaman, Moskova’daki talebe muhiti öleydi ki, Ahmed Bey siyasete koşulmaya bilmezdi. Karışık devrin volkanları uğuldayan siyasi muhiti, Rusya’da cereyan eden hadiseler, düşünen insanları sevk-i tabii kendi kucağına soğuruyordu. 1917 yılı Şubat burjuva devrimi yapıldığında Ahmed Bey Moskova’da idi ve o yıl tahsilini tamamlayıp Tiflis’e döndüğünde buralarda devrimin ciddi yansımalarıyla karşılaştı. Ve siyaset onu aguşuna aldı.
O çağdan başlayarak 12 yıl süresince devam eden siyasetçi ve devletçi faaliyetlerinin neticesi idi ki, 1930 yılının 8 Aralık gecesinde onun ardınca gelmiştiler ve kendi de habersiz değildi ki, evvel ahir bu baş verecek; en azı köhne ve yakın tarihten agâhtı ki, bu yolun yolcusunun ikbalinde hapis de, sürgün de, eziyetler de lâbüddür.
Ondan başka daha 52 kişi tanınmış siyasi hadimin, devlet ve hükumet adamlarının, sanayici ve ziyalının tutuklanmasına neden olan bu operasyon KGB’nin selefi Baş Siyasi İdare’nin yaptığı, 1937’de zirvesine ulaşacak repressiya felaketinin mukaddeme sayılası en çok kurbanlı ve dağıtıcı dalgalarından idi.
Ahmed Pepinov’u ve onunla aynı zaman döngüsünde hapse atılmış daha 52 kişiyi merkezleri Paris’te, Türkiye ve İran’da yerleşen, milli cumhuriyeti geri getirmek amacıyla çalışan gizli, karşıdevrimci, anti Sovyet Azerbaycan Milli Merkezi (AMM) adlı teşkilatla bağlılıkta suçlanıyordular.
Ahmed Bey’den önce 2 Aralık’ta onun yakın arkadaşlarından Hudadat Bey Melikaslanov’u tutuklamıştılar. İhtisasça yol mühendisi olan Hudadat Bey hapsedildiğinde Devlet Planlama Komitesi Sanayi Genel Müdürü, aynı zamanda Sanayi Enstitüsü’nün profesörü idi. Onun, AMM Bakü Teşkilatı yöneticilerinden olduğu düşünülüyordu ve koğuşa atıldıktan sonra dil açmanın tüm gaddar usulleri kullanılarak onu gereken şekilde konuşmağa mecbur edebilmiştiler.
1931 yılı Martın 30’daki ifadesinde o, AMM’in kuruluşu ve faaliyet istikametleri hakkında diyordu: “Azerbaycan Milli Merkezi Komünist Parti’sine benzer şekilde yaratılmıştı. Yani başta Merkez Komitesi duruyor, taşrada reyon komiteleri çalışıyordular. AMM’in Merkez Komitesinin terkibine ben, Firuz Bey Ordubadski, Memmedhasan Hacınski, Rza Hakkı Şabanov, Ahmed Bey Pepinov, Çingiz Yıldırım, Şamo Naxçıvanski, Fetulla Rüstembeyov, Mehemmed Mollayev, Zeynal Tağıyev, Elesger Beylerbeyov, Ağalar Mahmudbeyov, Mirzeletif Mirzeyev, Galib Vekilov, zennimce, “Müsavat”ın nümayendesi Cavad Melik-Yeganov, İttihad Partisi’nin bir nümayendesi – onun da ad-soyadı hazırda yadımda değil, dahil idik. Merkezi Komitemizde ise esas yöneticilik Pepinov’un, Şabanov’un, Hacınski’nin, Yıldırım’ın, Ordubadski’nin, Melik-Aslanov’un ve benim elimde cemleşmişti. Teşkilatımızın ayrı-ayrı istikametler üzere hattini hayata geçirmekten ötürü hususi merkezler yaratılmıştı. Birinci – harbi merkez idi ve ora Çingiz İldırım, Şamo Naxçıvanski ve Galib Vekilov, ikinci – kıyamcı merkez idi, ora Ordubadski, Mollayev, Beylerbeyov, Şabanov ve Pepinov daxil idiler. Bundan ilave, daha iki – sanayede ve nakliyatta tahribatlar türetmek üzere merkezler vardı.
Yurt dışındaki muhacir daireleriyle ilişkilerimizle ilgili onu diye bilirim ki, Azerbaycan Milli Merkezi’nin hariçteki teşkilatıyla ilk canlı irtibatımız sabık muhacir Yakub Vezirov’un 1926 yılında Konstantinopol’dan gelmesiyle başlandı. O bize Konstantinopol’da ve Paris’teki muhacirlerimiz hakkında etraflı malumat verdi. Bildirdi ki, bütün Azerbaycan muhacereti Konstantinopol’da Muhammed Emin Resulzade’nin başçısı olduğu AMM’in, Paris’te ise “Kafkas’ın Müstakillik Komitesi”ne dahil olan ve hem bütün muhacir daireleri, hem de Fransa ve İngiltere’nin siyasi, maliye çevreleri, hemçinin Deterding’in, Nobel’in petrol konsernleriyle irtibatta olan Alimerdan Bey Topçubaşov’un rehberlik ettiydi grubun etrafında birleşmiş.
Yagub Vezirov’un gelişinden sonra Konstantinopol’daki ve Paris’teki merkezlerimizle irtibatı Tiflis şebekemiz vasıtasıyla Hacınski hayata geçiriyordu.
Belgelerin ve muhacir edebiyatının nerede olması hakkında Pepinov, Şabanov ve Ordubadski malumat verebilirler”.
Yeni yaratılacak hükumet kabinesinin de iki varyantta layihası varmış. Her iki varyantta Ahmed Bey Pepinov’a Halk Maarif Nazırı vazifesini havale etmek düşünülüyormuş.
Profesör Firuz Ordubadski Ahmed Bey’in aile dostlarından idi. O, ilk tutuklananlardan idi – 1930 yılı aralık ayının 1’inde anket formunda dakik gösterildiği gibi – gece saat 4’te alınmıştı. Firuz Bey Sovyet’in açısından onsuz da geçmişi lekeli olan adam idi – Pristav ailesinde doğulup büyümüştü.
Tıp tahsili almıştı, doktor olmuştu, hükumet basamaklarıyla dikelmişti, – son vazifesi Devlet Plan Komitesi’nin Başkan Yardımcısıydı. Tutuklandığında Azerbaycan ve Zakafkasya Merkezi Yürütme Komitelerinin üyeliğinden ilave, hem de SSCB Merkezi Yürütme Komitesi’in aday üyesi idi. Karayakıcı devletin elinde bütün bunların maskelenme olduğunu söylemek su içmek gibi kolaydı. Ve Firuz Bey’e de hapsinin ilk günlerinden itibaren Sovyet cellathanesinin itibarlı usulleriyle nice işkenceler vermiştilerse, başlamıştı hem kendini, hem meslektaşlarını “ifşa eden” bolluca raporlar yazmağa. Onlarca cildi kapsayan “Azerbaycan Milli Merkezinin Dosyası” adlı toz basmış klasörlerde Ordubadski’nin mavi mürekkeple, asabi hat ile kaleme aldığı bir kitaplık “itiraf”ları var. Döne döne Ahmed Pepinov’u da “satıyor”. Elbette, o devrin, Sovyet ceza idaresinin bodrumlarındaki odalarında, ses çıkmaz kalın taş duvarlı zindanlarında neler türetildiğini gerçekliğiyle tasavvur etmeyenler en yakın adamları hakkında bile muhbirlik etmiş, yeri düşende akıl almaz bühtanlara imza atmış, zahiren çok medeni, itikatlı, vicdanlı, lakin sanki dar ayakta hıyanete yuvarlanmış, dönüklük göstermiş insanları kınaya bilirler. Saf insan Ordubadski’ni de o cümleden. Ama…
1935 yılında sürgünden dönen günün sabahı Ahmed Bey diyor ki, Firuz Bey’gile gidiyorum. Kaynanası Hatice Hanım hayretle: “Ay Ahmed Bey, duyduk ki, o senin hakkında çok sözler söylemiş orda”.
Ahmed Bey: “Firuz Bey benim sadık dostumdur, her zaman da dostum olarak kalacak. Orada ne demişse, sayılmıyor. Orada ayrı tür konuşmak mümkün değil”.
1931yılı Nisan ayının 22’dir. Firuz Ordubadi’nin ifadesini alıyorlar:
“Azerbaycan Milli Merkezi’nin yaptığı gizli toplantılarının birincisi Kasım 1927’de Ahmed Bey Pepinov’un evinde olup. Ben katılmamıştım. Ama biliyorum ki, orada Memmed Yusif Ceferov, Hudadat Bey Melikaslanov, Fetulla Bey Rüstembeyov, Melik-Yeqanov, Tağıyev ve Şabanov toplaşarak yurtdışındaki merkezden alınmış direktifleri müzakere etmişler”.
Ordubadski’nin çoksayalı elyazmalarından birinden kesik: “İdeoloji cephede Pepinov çalışıyordu. Hem edebiyat, hem de tahsil sisteminde – gerek orta, isterse de üniversitelerde onun vazifesi gençlere Azerbaycan’ın istiklali ideasını telkin etmekten ibaret idi”.
Bu ifadelerin her biri ölüme beraberdi.
Çekistler Azerbaycan Milli Merkezi’nin işi ile ilgili tutukladıklarının her birinden o biri yoldaşları hakkında bu tür ifadeler alabilmişler.
Tek Ahmed Bey Pepinov ne merkezin işiyle bağlı denilenleri boynuna almış, ne de meslektaşlarının her hansı biri hakkında fazla bir söz demiş. Sona kadar merdi merdane bütün işkencelere duruş getirerek bir birini tez tez değişen sorgu yargıçlarına teslim olmamış.
Hapsolunan 53 kişinin arasında en gençlerinden biri idi Ahmed Bey. Tutuklandığında 37 yaşı vardı. Ama o insan dayanamaz zulümlere, ağrılara, sancılara eğilmeyerek benliğini, kişiliğini koruması onunla sonuçlanıyor ki, altı-yeddi hastalığa duçar oluyor, tüm sağlığı bozuluyor.
KGB tecrithanelerinde, Sovyet zindanlarında ve onların ananelerini yaşatan hapishanelerde tazyikler, tahkirler, zor, azap altında kırılan kimseyi kınamıyorum. Beden demir değil, taş değil, her kesin dayanmasının bir haddi var. Hem de bazen o hapis evlerinde tazyik yalnız müttehime yapılmamış, ona aziz olan öyle insanlara yöneltilmiş ki, yumuşamamak imkansızlaşmış. Hiç birini kınamıyorum. Amma insan mezbahalarında cehennem meşakkatini andıran üzüntü ve azaba dayanarak eğilmeyen, bükülmeyen, sona kadar çelik katiyetini koruyabilen tek tek mertlere hususi ihtiram ve sevgimi de ifade etmeye bilmiyorum. Ahmed Bey o nadirlerden olmuş. Ahmed Bey o tek kişilerden olmuş.
Ve 1956 yılında iâde-i îtibârı ile ilgili Ahmed Bey Pepinov’un KGB arşivindeki dosyalarını araştıran Albay Vasili Griqoryeviç Maksimov onun metanetine nasıl hayran olmuştusa, kadarince emosyonel, hiddetini gizletmediği ve ona göre de idaresinin üslubu açısından çok seciyevi olmayan rapor hazırlamıştı, o hislerin tesiri altında Bakü’de Rus dilinde basılan edebi “Literaturnıy Azerbaycan” dergisine ayrıca makale yazmıştı, bu aile ile sonralar da ömrünün sonuna kadar ailevi dostluğu kendine şeref saymıştı ve ilk görüşünde Sevda Hanım’a “Siz atanızla gurur duyabilirsiniz. Kaç yıldır ki, KGB’de çalışıyorum, ne kadar dosyalarla tanış olmuşum, bunca metin adama rast gelmemişim”, – demişti.
Bizler de her birimiz gurur duyabiliriz ki, her gün ve çok tez tez rastlaştıklarımız sıradan olan insanlardan tam farklı böyle hemvatanlarımız da olmuş!
…Sonra sözün birbaşa manasında Azerbaycan’ın en şirin unvanına çevrilse de, oranın nesil-nesil insanların hafızasına kazınmış, ömürlere işlemiş acılığı gitmedi ki, gitmedi – bir zamanlar Bakü karamel fabrikasının yerinde hapishane idi ve Ahmed Bey de bir buçuk yıl orada yattı.
Baş Siyasi İdare’nin tecrithanesinde da oturmuştu, arada hangi ise müphem sebeplere göre onu Şamahı hapishanesine de götürmüştüler, ama Bakü’deki zindan hayatının çoğunu tutsak Pepinov burada geçirmişti.
O, aydın zeka sahibiydi, âli tefekkürlü bir insandı, düşünmek mesleği idi.
Belki de çokları hiç fikir vermemiş – Azerbaycan armasının ortasındaki alev dilimleri aslında Arap elifbasıyla yazılmış “Allah” kelimesidir.
Allah Ahmed Bey Pepinov gibi insanları milletin kaderi hakkında düşünmek, halka gün ağlamaktan ötürü dünyaya getiriyor.
Allah’ın halka bağışladığı ve armamızın sinesindeki ateş dilimleri gibi bu halk için yanan Ahmed Bey’e sona kadar yanmağa da imkân vermediler.
Halk için, Vatan için düşünmeli olan nurlu bir kafa – gücünün, verimliliğinin en coşkun çağlarında soğuk ve sükutu kulak çınlatan hapishane duvarları arasında geleceğe bağlanmış yolu hakkında kara-kura hayallere kapılmağa mecburdu.
1930 yılının Aralık ayında koğuşta oturup ıstırap pençesinde çabalayan ve bedbahtların bedbahtı olan Ahmed Bey Pepinov tıpkı böylece bir Aralık gününde 12 yıl evvel mağrurların mağruru idi. Azerbaycan parlamentosunun 1918 yılı Aralığın 10’da yapılan 2. oturumunda oybirliği ile meclisi-mabusanın baş katibi seçilmiş, 25 yaşında milletin en fahri kürsülerinden birinde oturmuştu. Vatanı de özgürdü, kendisi de ruhen, kalben, fikren özgürdü. Kısa bir zaman geçmişti. Ve ne yazık ki, 12 yıl sonra hapishane koğuşunda oturarak şimdiye kadar ömründen geçmiş her şey hakkında düşünen Ahmed Bey’in ne kendi özgürdü, ne de Vatanı.
“Bugün Azerbaycan halkının ve Bakü şehrinde Azerbaycan demokrasisinin zincir-i esaretten kurtulup hür yaşamağa ayak bastığı gündür. Bugün halk avazeler ile öz milli hissiyatlarını göstermektedir. Bu açık bir delildir ki, her bir insan hür olduğu gibi, her bir millet emekçisi, her bir halk da hür yaşamak ve hür geçinmek amalındadır. Fakat dünyaya nazar yetirsek, görürüz ki, milletlerin belki nisfinden (yarısından – R. H.) çoğu başkalarının zincir-i esaretinde, ayakları altında inlemektedir. Azerbaycan halkı bundan iki yıl evvel haman zincir altında idi. Fakat hürriyet amalı her bir adamın yüreğinde olan gibi halkın da yüreğindedir. İstibdadın gavi zincirleri koymuyordu ki, halk yüreğini açıp tezahüratını yüzde söylesin.
Haman o zincirler, o müstebitler ki, bundan iki sene evvel bizi mahkum etmişlerdi, yine köhne istibdat devrini geri getirmek için silahlarını sivirip üzerimize hücum etmededirler. Biz bir sene müddetinde istiklal sayesinde halka lazım olan kadar meyve ve hürriyet feyzi vere bilmedik. Bunun yerinde biz kendi halkımıza meşakkatler gösterdik. Biz suçluyuz, günahkarız, o başka. Fakat o kuzeyden gelen istibdat her bir acını, ağır yaranı unutturuyor.
Bugün halk parlaman önünde durup diyor ki, biz hür yaşamak istiyoruz. Bu zamana kadar hürriyetten lazımı kadar menfaatperdar olmasak da, yine onunla beraber her bir kuvvete ve tehlikeye karşı hürriyetimizi ve istiklalimizi müdafaa etmek için elde silah gitmeğe hazırız. İşte halkın isteği budur”.
1919-cu ilin 28 mayında müstakil Azerbaycan’ın millet vekillerinin 42. fevkalade törensel bayram oturumunda Ahmed Bey Pepinov böyle diyordu ve şimdi – 1930’un aralığında aziz hürriyetini çoktan yitirmiş Vatan’ı gibi o kendi de bir zamanlar bayram havasının akarında da tehlikesini unutmadığı kuzeyden gelmiş istibdadın zincirinde idi.
Azerbaycan Baş Siyasi İdaresi o istibdadın bir an bele yumulmayan gözü idi ve o idarenin Şark şubesinde “Türk ziyalıları”nı el altından araştırıp onlar hakkında komplolar toplayan ayrıca istikamet vardı (Ziyalılardan daim ihtiyat eden Sovyet KGB’si sonralar bu hattı daha da güçlendirmişti. Şer imparatorluğunun – SSCB’nin içerisinde daha zorba ve mekr-ü hile çanağı olan KGB az-çok seçilen bütün ziyalıları daim gütmüş, onları ya kendin çalışmağa celbederek, ya da güderek fasılasız nezarette saklamış, adını şimdi bile başından köhne korku gitmemiş kişilerin fısıltıyla çektikleri bu vahime idaresinin müstakil bir şubesi on yıllar boyu ziyalıların ayağının altında kuyu kazıyan cilt-cilt ajan malumatlarını yığıp düzmüştü ve esas hissesi bu gün de kapalı olan o muhbir mecmualarında tarihimizin ne kadar esrarlı, trajik sayfalarının yaşadığını anlamak çetin değil).
Adı “Azerbaycan Milli Merkezi” ile ilgili şahit ifadelerinde göze değdikten sonra bu merkezin en önemli bir üyesi gibi sorguya alınan Ahmed Pepinov hakkında kendi can defterinde – o Şark şubesindeki ziyalılar arşivinde evvelden hansı ifşa edici, şüpheli bilgilerin olduğunu araştıran Baş Siyasi İdarede hiç Milli Merkezsiz de mahpusu tam esasla rejimin ve devletin düşmanı adlandırmağa imkan veren olgular silsilesi var idi. Derhal da onları Ahmed Bey Pepinov’un ifadesini alan sorgu yargıcına iletmiştiler ki, sorgu-suallerini bunlardan başlasın.
Ahmed Bey’e ait sorgu belgesinde ilk olarak onun çoktan beri “kati Türk temayüllü görkemli milletçi şovenist” gibi hedefte saklandığı kaydediliyordu. Neleri müşahede etmişlermiş? Haberleri vardı ki, Ahmed Pepinov Bakü’deki sabık Türkiye konsolosu Memduh Şevket Bey’le yakın dost olup. Memduh Şevket Bey ise Bakü’de çalıştığı müddette Müsavatçıların bütün gizli faaliyetlerinden haberdarmış, Müsavatçıların Konstantinopol’deki lideri Muhammed Emin Resulzade ile buradaki gizli Merkezi Komite arasında irtibatı temin ediyormuş. GPU’nun elinde Müsavat Merkezi Komitesi ikinci heyetinin bütün üyeleri ve hapsettiği diğer Müsavat faallerinin imzaladıkları ifadeler vardı ki, bunu tasdik ediyordu. Demeli, Ahmed Pepinov Memduh Bey ile tanışlığını ve yakınlığını boynuna aldıktan sonra – almaması da anlamsız idi, çünkü bu, az her kese belli idi – onu rahatça mahşer ayağına çekmek olurdu.
Fotoğraf: 1919. ilde Azerbaycan Parlamentinin üzvleriyle. Ahmed Pepinov, ortadaki ağ kostyumlu parlamentin başçısı Hasan Bey Ağayev’in yanında. (Rafael Hüseynov’un arşivinden)
Amma bununla bitmiyordu. Çekistlerin Pepinov’un Bakü’de çalışmış başka geçmiş Türkiye baş konsolosu Ferid Bey ile de ara-sıra görüşmeleri hakkında malumatı vardı. Türkiye’den Azerbaycan’a ders demeye davet edilmiş, sonra ise türkofil bakışlar ve casusluk faaliyetinde suçlandırılarak Azerbaycan’dan uzaklaştırılmış profesör İsmail Hikmet, Halil Fikret, Cabbar Efendi-zade ile Pepinov’un dostluk etmesi belliydi. Ahmed beyin “kötü” amellerini pusanların verdiyi böyle bir rapor da vardı ki, o, Halk Maarif Komiserliğinin Yönetim Kurulu’na üye iken Mustafa Kuliyev’in yanındaki büyük nüfuzu Halk Komiserinin üzerindeki tesirinden istifade ederek Türkiye’den davet edilmiş muallimlere maaştan ilave aylık mükafat verilmesine nail olmuş. 1924-25 yıllarında ise o ilaveler bir müddet altın para, sonra ise kara pazar değerinde çervonla (Rus altını) ödenilmiş.
GPU’nun gizlin malumatlar çantasında Pantürkizm’in esas ideologlarından saydığı Profesör Muhammed Fuat Köprülüzade’yle de Ahmed Bey’in yakınlığı hakkında resmi jurnalcilerin raporları vardı. Pepinov’un yan-yöresinde çökmüş ve tabii ki, ajan olduklarını Ahmed Bey’in bilmediği, belki döne-döne ekmek kestiği kılıflı muhbirler onun Macar Profesör Messaroş’la da sıkı ünsiyetini GPU’nun avcuna koymuştular. GPU’nun kaleminde ise Profesör Messaroş faşist, sahte Fransa frankları kesen çetenin, ifşa olunurken Türkiye’ye kaçmış bir fırıldakçı üyesi, Mustafa Kemal Paşa’nın himayesi altında indi Türkiye’de yaşayıp Türkoloji alnında çalışan menfi element idi.
1926-cı ilde Bakı’da Birinci Türkoloji Kurultay düzenlenmişti. O çağa kadar ve sonraki Sovyet on yıllarında da misli olmayan o kurultaydaki konuşmalar zamanında ayrıca kitaplar halinde yayınlanmış. Hepsini – bilim ve edebiyat yıldızlarının tüm kehkeşanını birlikte aksettiren nadir foto da kalıyor.
1938 yılında Azerbaycan’dan ve diğer Sovyet cumhuriyetlerinden o kurultayda iştirak etmişlerin biri de sağ değildi (tek-tük sağ olanlar da Sibirya’daki hapis kamplarındaydılar ve kısa bir zamansa mahvoldular).
Sovyet ceza organları sanki bu kurultayın geçirilmesine, SSCB’nin her yerinden kudretli Türkologların Azerbaycan payitahtında görüşmesine, Türkiye’den ünlü alimlerin de SSCB mekânında hayal, efsane kimi kavranılan bu toplantıya katılmasına “kalp genişliği” ile meydan açıpmış ki, sabahki kurbanlarının hepsini cem halde görsün, sonra başlasın yavaş-yavaş lağım atmağa, gor kazmağa, onları birce-birce kırıp-çatmağa.
Hüseynkulu Sarabski’nin oğlu rahmetlik Azer Sarabski bana söylüyordu ki, kurultaya Türkiye’den gelen Ali Bey Hüseynzade’ni eve davet ediyorlar. Eski tanışlardan birini, ikisini, üçünü… soruyor.
“Hangisinin adını çektiyse, atam “o, halk düşmanı çıktı” söyledi. Sonunda Ali Bey dayanamadı: “Ay Hüseynkulu, bu halkın düşmanları halktan çok oldu ki!”.
Unutulmasın ki, hele repressiyaların şiddetli eyyamlarına 10 yıla kadar zaman vardı ve 1926 yılına kadar baş veren tutuklamalar ve sürülmeler de sonralarla mukayesede adda budda imiş.
Kuşkusuz Türkoloji’nin devleri sayılan profesörler Köprülü’yle Messaroş da Bakü’ye 1926’da – kurultaya katılmak için gelmiştiler.
GPU bu inamdaydı ki, onlar Bakü’ye hiç de bilimsel amaçlarla değil, SSCB’nin Türk halkları arasında türkofil, pantürkist faaliyetler yapmak için mümkün imkanları belirlemek niyetiyle gelmişlermiş ve Ahmed Bey Pepinov da bunu güzelce bildiğinden Halk Maarif Komiserliği’ne tesir göstererek Messaroş’un Bakü’de kalarak üniversitede Türkoloji sersi vermesi için sözleşme yapılmasına nail olup muş (tam orada Baş Siyasi İdare kendi hizmetini kaydediyor: “Ama yaptığımız operatif tedbirler neticesinde o sözleşme lağvedildi”).
Kurultay davam ettiydi günlerde onun dahilinde ve etrafında her söz, her hareket izleniyormuş. Zannediyorum ve gittikçe daha artık inanıyorum ki, kurultayı düzenlemeğin Moskova’dan verilmiş onayı yalnız ve yalnız bir maksat – pusuya yatıp kitlesel temizlemeler yapmak için temel atmak görevi – taşıyormuş. Sade adamlardan – kurultayın başka temsilcilerinden – zahiri adam ciltlerine göre farklı olmayan maskeli iblisler Ahmed Bey’in o günlerde Köprülüzade’yle, Messaroş’la şahsi sohbetlerini sözbesöz kâğıda göçürerek sıcağı sıcağına “deniz kenarı”na iletmişlermiş.
Ahmed Bey profesörlerle Sovyet Azerbaycan’ında Türk gençlerinin komünist ruhunda terbiye olunmasına nasıl engeller türetmeyi danışıyor, gençliğin terbiyesinin milli ruha yöneltilmesi zaruriyeti hakkında düşünce bölüşüyormuş.
Ahmed Bey’le ilgili gizli dosyada yabancı istihbaratın gönderdiği böyle bir kıymetli malumat da vardı ki, o, hazırda Türkiye’de Muhammed Emin Resulzade’nin sağ eli olan Mirzebala Memmedzade’nin de bir zamanlar SSCB’den kaçmasına yardımcı olup.
Ahmed Bey Azerbaycan Devlet Neşriyatı’nı da yönetmişti, bu görevdeyken bir çok değerli eserlerin – üstünden on yıllar öterken bile âsâr-ı atîkaya çevrilmemiş, aranılan, öğrenilen, milli servet kimi kıymetlendirilen kitapların neşrinin teşebbüscüsü olmuştu: İsmaill Hikmet’in “Türk Edebiyyatı Tarihi”, “Azerbaycan Edebiyatı Tarihi”, Bekir Çobanzade’nin “Türk Dilciliğine Giriş”, “Türk Dili ve Edebiyatının Metodiği”, Ali Nezmi’nin “Sicimkuluname” adlı şiirler toplusu, Firidun Bey Köçerli’nin “Azerbaycan Edebiyatı Tarihi”, Salman Mümtaz’ın “Azerbaycan Edebiyatı” silsilesinden ayrı-ayrı bilinmeyen klasiklerimizi ilk defe halka takdim eden kitapları, Sanılı’nın “Aran Göçü” ve “Namus Davası”, Yusif Vezir’in “Kadınlarımızın Vaziyeti”, muhtelif tedris programları…
GPU’nun nazarında bunların her biri son derece milletçi, yani, Sovyet karşıtı edebiyat idi, onların neşrine teşebbüsçü olması ise Pepinov’un son derece milletçiliğine, yani Sovyee karşıtlığına kör-kör, gör-gör sübut idi (1930 yılı idi, halen Hacıkerim Sanılı da, Ali Nezmi de, Salman Mümtaz da özgürlükteydiler, yaşıyordular, çalışıyordular, Pepinov’un dostu, Kırım Tatarlarından olan, adı yaman kâğıtlarda Sovyet’in yağıları sırasında geçen profesör Bekir Çobanzade de.
Onları müthiş girdabına çekecek, yok edecek 1937 halen uzaktaydı, ama hem de çok yakındaydı.
Bu teberrük insanlar, ışıklı şahsiyetler habersizdiler ki, artık onlar devletin nazarında resmen düşman sayılıyorlar, her gün, her hafta, her ay onların adına açılmış gizlin dosya şişir, dosya şişmanlaştıkça ölüm yetişiyor, ete-kana doluyor).
Ahmed Bey’in dosyası ise çoktan yoğunlaşmış “olgunlaşmıştı”, ama yene de taze jurnallerle besleniyordu ve en sonuncu haber de bu idi: “Pepinov’un hapsinden sonra alınmış ajan malumatlarına göre, onun dışarı irtibatı var. Böyle ki, ailesi ona karşı ireli sürülmüş ithamlardan, onun soruşturma zamanı nasıl davranmasından (itiraf etmemek, metinlik göstermek ve s.) haberdardır”.
Bunu kim haber vere bilerdi? Tabii ki, en yakın hesap edilen, Ahmed Bey’in evine git-geli olan adam. Belki de en aziz sayılan, en çok yürek kızdırılan duvar bir komşu, ya hangi ise akraba.
Ahmed Bey Azizbeyov caddesindeki dairesinden 1930 yılı aralık ayının 8’de gece saat 1’de alındıktan hafta nedir, gün geçmemiş ailesini – eşiyle kızını bu evden çıkarmıştılar. Her şeyi müsadere etmiştiler. 1956 yılında iade-i itibarlar faslında birçok başkaları kimi, Ahmed Bey’in tekçe kızı Sevda Hanım da evlerinde olmuş eşyaların, kitapların… her şeyin ayrıntılı bir listesini tutuyor. Dilekçesine KGB’den cevap geliyor ki, atanız hapsolunurken emlaki müsadere edilmemiş. Hakikaten 1930-32 yıllarına ait, diğer 52 kişi ile birlikte adı geçen 28 ciltlik dosyada ne evinde yapılmış arama hakkında bir belge var, ne de hakkındaki hükümde emlakının müsadere edilmesi talebi. Neyi varmışsa, az sonra o menzile taşınan KGB sorgu yargıçı Horen Grigoryan’a kalmış. Ahmed Bey’e ait dosyada ise o akşam evinden götürülenlerden yalnız iki adet bloknot dosyaya ayrıca zarfta ilave edilmiş ki, onlardaki notlar de öyle bir ehemmiyet taşımıyor.
Zengin kütüphanesi varmış Ahmed Bey’in. Kendi diri iken klasike dönmüş alim ve yazarlarımız bir yana, Troçki’nin, Buharin’in, Rıkov’un… daha kimlerin dest-i hatlarıyla yadigârlık imzaladıkları eserler bu evde onlarca imiş.
Ahmed Bey’i 20’li yıllarda zaman zaman Moskova’daki “Kırmızı profesörlük” adlanan enstitüye ders vermeğe davet ediyorlarmış, o çağlar adları diller ezberi olan o ideologlarla bu enstitüdeki müzakerelerde tanış ve dost olup muş.
…Ahmed Bey’in mücadele hayatının en sevimli ve en fedakar parçası galiba öyle o 2’ce yıldır ki, müstakillikle yaşandı. O aziz 2 yılın üstünden 10 yıldan da çok öterken sadedilliğin ve inamcıllığın teessüfünü çeken Ahmed Bey o 2 yılın içerisindeki çok demleri anmamış değildi.
Onun ve silahtaşlarının, ameldaşlarının, akidetaşlarının o devirde ifrat inamcıl ve şeraitin imkan verdiğinden artık demokratik olmakta her şeyi yitirenden sonra özlerini kınamağa hakları ve esasları vardı.
İlk milli parlamentomuzu yaratmıştılar, ancak o parlamentonun terkibine adı bizden olup özü içimizi kemiren bir para zındıkların dürtülmesi cehennem, bir sürü açık-aşikar zıttımıza giden yadların da meydan sulamasına set çeke bilmemiştiler.
“Bilmemiştiler” o söz değil – aksine, elverişli imkan yaratmıştılar.
Slav-Rus ittifakı, milli azlıklar fraksiyonları azmış gibi, ayrıca Ermeni, alahidde Taşnaksütun fraksiyonları da yaratılmıştı.
Bu konuşan Hasan Bey Ağayev’dir. 1919 yılı mayısın 8’dir, parlamentonun 35. oturumu yapılıyor: “Azerbaycan parlamentosunda Azerbaycan’ın düşmanı olamaz”.
O yıl ağustosun 28’i. Ahmed Bey Pepinov konuşuyor: “Men zannetmiyorum ki, meclisi-mebusan içerisinde öyle adam olsun ki, bizim düşmanlarımıza yardım eylesin”.
Bu inam o zaman ifade ediliyor ki, parlamentonun terkibinde milli hainlerimiz, istiklalimizi gözü götürmeyen diğer halkların temsilcilerinden savayı 11 kart ermeni temsilci oturup ve Karabağ’da, Zengezur’da da kanlı ermeni-azerbaycanlı çarpışmaları gediyor. Ali Vatanseverlikleri zerrece tereddüt doğurmayan o çağki devlet ve siyaset seçkinlerimizin mağlup olup istiklalsiz kaldıkdan sonra her birinin az, ya çok derecede ayni ile “Sadedil olmuşuk, inanan olmuşuk” demeye maalesef, esası vardı.
Her birinin!
O zaman evimizi yıkan başlıca cihetlerden biri demokratizme ziyade uymak meyilleri olup.
Parlamentonun kaç oturumunda Ahmed Bey kabul edilen kanunlarımızın üstün Avrupa demokrasi ölçülerine ten gelmesi üstünde mübahase ediyor. Hakkı talep ediyor. Hakkı talep eden adam haksız olabilirimi? Olurmuş! Sonuçta, ortada daha büyük hak da vardı – Azerbaycan istiklalinin afetlerden, kirli tırnaklardan, köşe başı tedarik edilen tahribatlardan hıfzedilmesi zarureti. Bu zaruret demokrasiye doğru kadem-kadem ilerlemeği, görmemişlik ve acele etmemeği, her amaca doğru milli çıkarlara ne kadar hayır, ne kadar halel getireceği açısından ölçüp biçerek yönelmeği istiyordu.
Ahmed Bey Pepinov bir kaç kere adalet prensiplerinden çıkış ederek Başbakan Nesib Bey’den hapsedilmiş sosyalistlerin (onların sırasında Bolşevikler de olup) hapisten azat edilmesini dilemişti (ilk Azerbaycan Cumhuriyeti’nin karşıdevrimle mücadele idaresinin – çağdaş anlayışla Devlet Güvenlik Hizmeti’nin – reisi Nağı Bey Şıhzamanlı olmuşlardan 30 yıl geçtikten sonra muhacerette kaleme alınan hatıralarında yada salıyordu bir gün Bolşeviklere çalışan civan bir Rus’u hapsettiğini, ancak gencin anası gelip yalvardıktan sonra merhamet göstererek tutsağı bıraktığını, bu zaman maiyetinde çalışan Beriya’nın: “Nağı Bey, sizin Ruslara karşı dümenciliğiniz çok zayıf imiş. Siz o yılan yavrusunu cezasız nasıl bıraktınız?” demesini, bir de Beriya’dan: “Sen komünistsin. Bir anlık farz edelim ki, sen savcısın, ben zanlı. Hiçbir fakiri zengine ezdirmedim, daima fakirlere yardım ettim. Söyle, utanma, hansı hareketim halka karşı olmuştur? Hakimiyete gelseniz beni de mahvedersiniz mi?” sorduğunda onun çok seciyevi “Nağı Bey, bu, Bolşevik inkılabıdır. Ola bilsin aralarında bir kişi suçlu var diye düşünmeden 100 kişiyi kurşuna dizecektir” söylemesini.
Bolşevikler haydutluğun orman kanunlarıyla hareket ettiler, cüzi itibarını yitirmişe canavar yırtıcılığıyla yaklaştılar.
Merhamet ile düşmanlar çevresinde sağlam devlet kurmak hedefi bir araya sığmıyordu. Ama bizimkiler inanıyordular, itibar ediyordular, aydınca yaklaşıyordular ve bu onların tabiatı, huyu idi, milli mizacı idi – ayrı türlü de olamıyorlardı.
Bu gidişte tökezlememek de, yıkılmamaktan sigortalanmak da mümkünsüzdü).
Parlamentonun 69. oturumunda Reis-i vükale Nesib Bey Yusifbeyli kürsüdedir: “Malumunuzdur ki, cemaatimiz arasında Bolşevizm’in artmasına çalışanlar ve hükûmeti yıkmak isteyenler vardır (Sesler: Kahrolsunlar!).
Bolşevikleri buraya davet edelim diyenler var, hatta içimizde de var. Onun için ben yine tekrar ediyorum ki, Bolşevizm bizim için bir tehalükedir.
Bolşeviklerin tehlikesini biz kendi istiklalimizle ölçüyoruz. Biz hürriyet-i vicdan taraftarıyız. Bu hürriyet-i vicdan meselesinde ben beşahse Ahmed Efendiden daha da müsaedekar ve ona taraftarım. Lakin her şeyin bir haddi var”.
Resulzade de bu iradı tutmuştu. Ahmed Bey’e demokraside serhat, ölçü gözetmeği tavsiye etmişti. Stenogramları sayfa sayfa çeviriyorum. Ahmed Bey teklifler ileri sürüyor, ona itirazlar oluyor. Diyor ki, yeni yaranan üniversitemizin bilim şurasına talebe de dahil edilsin. Resulzade itiraz ediyor ki, ora alimler meclisidir, talebenin orada ne işi?!
Pepinov el çekmiyor, teklifini bir de tekrarlıyor ki, o şurada yalnız ilmi meselelere bakılmayacak, talebe hayatıyla ilgili sualler da ortaya çıkacak, ona göre temsicilerin olması vaciptir.
Ahmed Bey hükûmet ve üsul-i idareye karşı konuşan ve yazanlara karşı 6 yıllık hapis cezası tatbik etmeğin insan haklarına zıt, “hürriyet ve cumhuriyet esaslarına mugayir” olduğunu beyan ediyor. Haklıdır, ama Azerbaycan’ın sıkıntılı gerçekliğinden çıkış ederek onun hiç de haklı olmadığını söyleyen Nesib Bey’le Resulzade belki milli çıkarların müdafaası açısından daha haklıdırlar.
Matbuat hakkında kanun layihası müzakere ediliyor. Ahmed Bey ve sosyalist fraksiyonunun diğer üyeleri matbuat kurumunun kaydı ve onun üzerinde nezaretin sertliği ile ilgili maddelerin matbuat azatlığını sıktığını söyleyip karşı oluyor. Sözlerinin geçmediğini gördüğünde müzakerelerde iştirakten imtina edip salondan çıkıyor.
O mahtudiyetleri talep ve müdafaa eden M. Resulzade, Şefi Bey Rüstembeyli, Hasan Bey Ağayev haklıdır, ya Ahmed Bey? Bugünün açısından elbette ki, Ahmed Bey! O günün tehlike ortasındaki, odlar arasındaki Azerbaycan gerçekliyi açısından elbette ki, Resulzade, Rüstembeyli, Ağayev!
Ama o oturumda – 1919 yılı ekimin 27’de başka hadise de baş veriyor. Sosyalist fraksiyonu salonu terk ettiğinde Ahmed Bey de onlara koşuluyor.
Hasan Bey Ağayev pek memnun değil: “ Muhterem efendiler! Parlamentonun dikkatini bir şeye celp etmek istiyorum. Siz gördünüz ki, fraksiyon üyeleri nümayişkar bir surette meclisi terk ettiler. Onların birisi de Ahmed Bey’dir ki, Divan-i riyasettedir, iştirak ediyor ve kendisi parlamento katibidir. İki defe ona haber gönderdim, gelmiyor. Siz biliyorsunuz ki, kanunları Mehdi Bey okuyuyor ve yoruluyor. Lazım geliyor ki, her ikisi okusunlar. Tutalım ki, Müsavat buradan nümayişkarane bir surette gitti. Ben de Müsavatcıyım, ben oturumu terk edip gidemem. Parlamentonun Ahmed Bey’in bu hareketine dikkat etmesini diyorum”.
Oturuma ara verdikten sonraki ikinci hissesinde Ahmed Bey geri dönüp yerinde oturuyor. Ama Hasan Bey çok incinmiş, sinirlendiğini saklamıyor da ve arada Ahmed Bey müzakerelere katılarak söz demek isteyende onun sözünü ağzında koyuyor.
Bu defe Ahmed Bey küsüyor, “istifa ediyorum” diyerek yerinden kalkıyor, gidip salonda oturuyor.
Kuşkusuz, onlarla bir fraksiyonda olsa da, bir türlü Bolşevikliğe çekemedikleri Pepinov’un başta Hasan Bey olmakla diğer Müsavatçılarla yaranmış bu karşıdurması sosyalist fraksiyonundaki Bolşevikler Karayev, Ağamalıoğlu, Ebilov’a yaramaktadır. Milletçi, Türkçü ve güçlü şahsiyet olan Pepinov’u tam kendilerinki etmek için fırsat yaranmış. Belki de salonu terk etmek, Ahmed Bey’i de buna sevk etmekle o vaziyeti maksatlı şekilde kurmuşlar. Fakat Ahmed Bey her halde onları iyi tanıyor. Maksat ve niyetlerini de iyi biliyor. Ve sıradaki oturumda o yene kendi yerinde – Hasan Bey’le birlikte riyasettedir. Bu da – arasından su geçmeyenlerin arasına soğukluk getirmek, şüphe, tereddüt tohumu serpmek tilkicesine bir Bolşevik hilesi idi. Sonralar devletini de 70 yıl öyle bu tür – insanlar arasında karşılıklı inamsızlık tohumları dağıtmak ve şüpheni derin-derin yaymakla idare etti.
Yurt dışına serpilmiş Azerbaycan siyasi muhacirlerini fiziki cihetten mahvetmedi. Görünür, dokunmamak da ona lazımmış. Ama gizli gizli öyle fitneler soktu, öyle yalan gıybetler bıraktı ki, Muhammed Emin Resulzade’den tutmuş yüzü aşağı hepsinin yüreğine bir-birine karşı şüphe saldı…
Ahmed Bey’in başı çok taşlara değse de, insanlara inam duygusunu yitirmedi, adamlara münasebette ilericiden şüpheli yanaşmak hissi ona yad oldu. Dönüklük gördüklerini de düşmanları çergesine katmadı, “bu da böyle bir adamdır” inancıyla kendini sakinleştirdi, nefret güvesinin yüreğine girmesine imkan vermedi. İnsanlar hakkında menfi rey vermek ona yad duyguymuş.
Azatlıkta ve mahbeste olurken ayrı-ayrı adamlar hakkında reylerini kaldırıyorum. İstenilen şahsiyet hakkında sözlerinde alimane tahlil var – ne tuzsuz övgü, ne de karayaka eleştiri. Onun reyini okudukta sözü gidenin gerçek suretinin doğrucu çizgileri yüz çıkıyor.
16 Eylül 1931. Ahmed Bey Pepinov hapishanede ifade veriyor: “Azerbaycan Devlet Siyasi İdaresi’nin duvarları arasında saklandığım ilk günden başlayarak yapılan soruşturmada cumhuriyette Sovyet hâkimiyetini devirerek burjuva-demokratik cumhuriyeti kurmak amacı taşımış “Azerbaycan Milli Merkezi” adlı teşkilata üye olmakta suçlanıyorum ve bana Firuz Ordubadi’nin, profesör Hudadat Melikaslanov’un ifadelerinden mufassal iktibaslar okunup. Onların ifadeleri benim için tamamen yeni ve beklenilmezdir. Ona göre yok ki, Azerbaycan’da böyle bir teşkilat mevcut olamaz. İnanmadığım odur ki, hatta böyle bir teşkilat olsa bele, Ordubadi, Melikaslanov, Mollayev, Yıldırım’ın ona dahli olamaz. Doğrudur, diğerleri ile o kadar yakın olmasam da, Ordubadi ile pek yakın idim, onunla tez-tez görüşüyordum, olurdu ki, o, bazen hâkimiyet dairelerimizin bazı etkinliklerini eleştiriyordu, ama ben onu Sovyet hükûmetinin samimi taraftarı sayıyordum. Güya onun asil simasını gizlete bilecek kadar derin maskelemesi fikriyle men hiç de razı değilim”.
Dostlarının kendilerini ve onu ifşa eden (tabii ki, tazyik altında söyletilip imzalanmış) ifadelerini Ahmed Bey’e okutuyormuşlar, gösteriyormuşlar – bu da onun inanmış olduğu insanlara inamını sındıra bilmiyormuş.
Ahmed Bey 1918-1919. yıllarda Bakü’de Himmetcilerle muayyen ünsiyetleri olan Anastas Mikoyan ile tanış imiş ve 18’de mi, 19’da mı onu ölümden halas edipmiş.
Hapiste olduğu vakitlerde bacısı Kebire’ni Moskova’ya Mikoyan’ın yanına gönderiyor ki, bir zamanlar hayat bağışladığı adam ona yardımını belki esirgemedi. Yani Mikoyan’a da inamını kaybetmeyip mis. Mikoyan ise Kebire Hanım’ı hiç kabul bile etmemiş…
İnsanlara inam ahlakının mihenk taşı olan Ahmed Bey namerde de mert gözleriyle bakıp mertlik arıyormuş. Hatta Mikoyan’ın hakkını geri verebileceğine inamını yitirmeyen Ahmed Bey onun habisliğine yılların müşahedesi sonucu pek iyi bilmektedir! (Galiba, Ahmed Bey gibi insanları daim Peygamberimizin “O, kötü amelinden inatla el çekmiyorsa, neden ben iyi düşüncemden ayrılayım” düsturu idare ediyor).
[1] Azerbaycan Milli Bilimler Akademisi Asıl Üyesi, Azerbaycan Milli Meclisi Başkan Yardımcısı.


