Şeref Tarihimizde Yaşayan Ad -Ahmed Pepinov- Ömerbeyov

Sayı 85- Ahıska Özel Sayısı (Ocak 2025)

Şeref Tarihimizde Yaşayan Ad – Ahmed Pepinov – Ömerbeyov

 Prof. Dr. Rafael Hüseynov[1]

O, si­ya­set ada­mı idi, fakat ne siyasette ne de hayat­ta ri­ya­kâr­lı­k yapamadı. Bu­ka­le­mun olmak, va­ziy­e­te, şeraite uy­gun­laş­mak elin­den gel­miyor­du. Bir sı­fa­tı var­dı ve deği­şen va­zi­yet­ler, şeraitler sıfa­tını de­ği­şemiyordu.

Bun­lar Ahmed Be­y’in söz­le­ri­dir: “Bi­zim kendimiz­den başka tutacak bir dalımız yoktur. Mil­let ge­rek ken­di­ne yaslansın. Biz ya­şa­mak is­tiyoruz. Bu uğur­da can ver­sek, her yer­de yüzü­müz ak, al­nı­mız açık olur. Biz hakkı­mı­zı mü­da­faa et­mek için bugün düşmana mukavemet gös­ter­me­li­yiz. Mağ­lup olabiliriz. Ol­sak da ayıp değil, ge­le­cek­te ef­ka­rı­mız, tarihi­miz bi­zi iyilikle yad ede­cek­tir. Han­lıklar za­ma­nın­da bir Gen­ce­li Ca­vad Ha­n’ın istiklalini mü­da­faasında gös­ter­di­ği re­şadet ve fe­da­kar­lı­ğı tarih hiçbir za­man unut­ma­ya­cak. Eğer biz de düşmana karşılık versek, bir zaman diye­cek­ler ki, Azer­bay­can ya­şa­mak is­te­di, la­kin ona imkân vermediler. Bu biz­im için şe­ref­tir. Ge­le­cek­te tarihi­miz bu­nun­la başlayacak”.

Yenil­mez bir in­san ve sa­bit­ka­dem yurt­çu gi­bi o, Vatanın istiklali uğ­run­da can ver­me­ğe ha­zır ol­du­ğu gi­bi, vic­da­nı­nın, aki­de­si­nin, şe­re­fi­nin, ru­hu­nun istiklali­ni de ka­nıy­la yu­ma­ğa, göğüsü i­le ko­ru­ma­ğa ha­zırdı. Ru­hu­nun istiklali­ni koruyamayan bir kişi Vatanın istiklali­ni hıfzedebilir mi?!

Ahmed Be­y’i ya­şa­ma­ğa koy­ma­dı­lar­sa da, hak­lı çıktı – el­bet­te ki, mil­le­ti­mi­zin şe­ref tarihi hem de on­dan baş­lı­yor!..

… Ava ge­ce­ler çıkan yır­tı­cı­lar gi­biy­di­ler. Kur­ban­la­rı­nın ar­dın­ca sabaha doğru yol­la­nıyor­du­lar. Bu sefer de adet­le­ri­ne hi­laf olmadılar. Ahmed Be­y’i almaya ge­ce gel­di­ler.

Havanın karalmasına Azerbaycan Türkçesinde “şer karıştı” da di­yor­lar. O yıl­lar­da aslinde hiç “ak­şam düş­tü”, “ge­ce gel­di” ifa­de­le­ri­ni iş­let­mek doğru de­ğil­di. Çün­kü her akşam, her ge­ce gerçekten ŞER ka­rı­şıyor­du. Her ge­ce ŞER’in tan­ta­na­sı baş­lı­yor­du. Her ge­ce han­gi eve­ ise şer giriyor­du, ki­mi i­se tutukluyordular ve sadece tutuklananın değil, bü­tün ai­le­si­nin ta­lihi o an­dan itibaren o ge­ce­nin şer’ine ve ka­ra ren­gi­ne bü­rü­nüyor­du.

1012 say­ılı tutuklama kararını gös­ter­di­ler. 1930 yılı aralık ayının 8’i idi.

Bu ge­li­şi bekle­me­ye bil­mez­di. Çün­kü ar­tık Aralığın ilk gün­le­rin­de bir sı­ra mes­lektaş­la­rı­nı hapset­miş­ti­ler. Da­hi­len ha­zır idi ve as­lın­da şimdi değil, 10 yıl ev­vel­den her gün hap­si­ne ha­zır idi Ahmed Bey.

30 Eylül 1931’de Baş Si­ya­si İda­re ona en ağır ce­za – kurşuna dizilme cezası verdi ve Ahmed Bey Pe­pi­nov bir de Ba­kü’ye 1935’te dönebil­di. Kurşun pa­yı­nı 1920’de Bol­şe­vik­ler mil­li hü­ku­me­ti de­vi­rip ha­ki­mi­ye­ti gasp edenden der­hal son­ra da alabi­lir­di ve man­tık­la al­ma­lıy­dı da – Mü­sa­vat par­la­men­tosunun ka­ti­bi ol­muştu, iki bakanlığı yönet­miş­ti. Am­a he­nüz ölü­me ya­şı yetmiyormuş.  Ka­yı­npederi, Meclis-i Mebusan’ın – Milli Parlamentonun Başkanı Hasan Bey Ağa­yev gi­bi onun için de dönük bahtın belirlediği ölüm had­di 45 imiş. 1931’de bu had­de he­le bayağı zaman kal­dığı için kurşun on­dan yan ge­çer – 1932 yılı Şubatın 2’de onun hakkın­da­ki hüküm de­ğiş­ti­ri­liyor,  önce 10 yıl hapis, da­ha son­ra ise müd­de­ti tu­tul­du­ğu gün­den sa­yıl­makla 5 yıllık sür­gün­e çevriliyor.

Ölü­mün onu 45 ya­şın­da hak­la­ma­sı kıs­me­ti­ne ya­zıl­ma­say­dı, Ahmed Bey bin ­bir kasırgasından atlayacağı ha­ya­tı yeterince an­la­ma­dan – çocukken yok olup gi­der­di, hiç ce­se­di­ni de bulamaz­dı­lar.

O, Gür­cis­tan’­da – Ahıska’nın Bo­la­cur köyün­de doğmuştu. 3 kar­deş,  2 ba­cıy­mış­lar. Ana­la­rı er­ken ve­fat eder. Bir sürü küçük çocuğun yüzünden kendini kaybeden Ömer Bey yeni­den ev­le­ne­si oluyor. Onun da, ana­sız kal­mış kal­bi kırık yavru­la­rı­nın da şansına, 5 çocuk üs­tü­ne gel­me­yin mihnetli yü­kü­nü üstlenmiş bu ka­dın me­lek çıkıyor. 5 çocu­ğa öz anaların­dan da ar­tık bakıyor ve dün­ya­ya ge­len kendi öz kı­zıy­la da bu çocuk­lar ara­sın­da so­na­ kadar üveylikten eser-ala­met sezilmiyor. Ahmed’in ağır hasta olan anasının yükünü bir kadar hafifleştirmeyi Ömer Faik üstleniyor. Ahmed dayısıgile taşınıyor. Da­yı­sı, İs­tan­bul­’da tah­sil alıp gel­miş,  ar­tık im­za­sı “Ser­ve­ti-fü­nun”da, “Ter­cü­man”da yayınlattığı ya­zı­lar­dan,  Şe­ki­’de­ki, Ba­kü’de­ki fe­da­kar mual­lim­lik ve ziya­lı ça­lış­ma­la­rın­dan yeterin­ce ta­nı­nan Ömer Fa­ik Neman­za­de idi.

1900 yılında Ömer Faik Şa­ma­hı­’ya ders ver­me­ye yo­llanıyor ve küçük Ahmed de da­yı­sı ile ge­diyor. O yıl ve on­dan sonraki yıllarda Ahmed Ömer Faik­’ten yal­nız alfabeni, he­sa­bı, Fars, Arap dil­le­ri­ni öğ­ren­miyor, gün-gün dayısından insanlık, Vatan­se­ver­lik ve mil­let­çi­lik ders­le­ri alıyor.

Ve ecel Ahmed’e bi­rin­ci de­fa ya­kla­ştığın­da – 1902’de narasıyla ye­ri-gö­ğü titreten dehşetli deprem – Şamahı’nın taşını taş üste koymadığında, ba­cı ya­di­ga­rı ema­net ço­cu­ğu Ömer Faik’in hayat yol­da­şı Abi­de Ha­nım ölü­mün pençesinden ko­par­mış,  uçu­lup vi­ran ka­lan evin kerpiçleri al­tın­dan çı­kar­mış­tı.

Bü­tün var­lı­ğıy­la mek­tep olan, maa­rif­çi olan, mil­let mual­li­mi olan Ömer Faik re­va gö­rer­di­mi ba­cı­ çocukları tah­sil­siz ka­lsın? Ahmed’in kar­deş­le­ri Ze­ki­’ni de, Mem­me­d’i de Go­ri Se­mi­na­ri­ya­sı’n­da okut­tu­ruyor. Ama öz yavrusu gibi sevdiği Ahmed’i gö­zün­den uzağa bı­rak­mıyor – onu Tif­lis’­te­ki “Za­de­gan­lar Gim­na­zi­yumu”na yerleştiriyor. Ve kendi Tif­lis­’te ol­ma­dı­ğı zaman­lar­da onu en yakın sır­da­şı­na emanet ediyor – Ahmed, Mir­ze Ce­lil’­gil­de ka­lıyor. Dün­ya­ya gö­z açtığı günden itibaren, ak­lı söz, fi­kir, ki­tap ke­sen­den mil­le­tin Ömer Faik ve Mir­ze Ce­lil gi­bi dehalarının ka­na­dı al­tın­da yetişen bir çocuk bü­yü­yüp kim ol­ma­lıy­dı ki! El­bet­te ki, onlara benzer, on­lar hasleti! Oluyor da. Hem dü­şün­ce­si­nin üs­tün tar­zıy­la, hal­ka ve yur­da sev­gi­siy­le, ışık­lı, ne­cip amel­le­riy­le, hem de ne acı ki, on­la­rın­ki­ne benzeyen pürüzlü kaderi i­le…

Ahmed’in asıl so­ya­dı Ömer­be­yov idi. 1917 yılında Gür­cis­tan­’da nüfus sayımı yapılıyor ve umu­mi miktar 3 mil­yon­dan bir az ar­tık alı­nıyor.  Bu umu­mi sa­yının için­de Türk­le­rin (Mir­ze Ce­lil de­miş­ken, ayıp ol­ma­sın, biz Azer­bay­can­lı­la­rın) sayısı­nı yapabildiklerince azalt­mak i­çin bin bir türlü hile çeviriyorlar.  Birçok ai­le­le­re – okur-yazarlığı az olanla­ra, böy­le şe­ye mehel koy­ma­yan­la­ra, kendi­le­ri­ne de­me­den Gür­cü soyadı ya­zıyor­lar ge­diyor, bir kıs­mı­na tek­lif edip Gür­cü so­ya­dı ve­riyor­lar. Bazı­la­rı­nın da olan so­yad­la­rı­nı öyle de­ği­şiyor­lar ki, yüz­den Gür­cü soyadı ol­ma­sa da, Azer­bay­can so­ya­dı­na da ben­ze­miyor. Nüfus sayımında ise bun­la­rı da Gür­cü aya­ğı­na ko­şuyor­lar.

Ahmed’in gim­na­zi­yum dip­lo­masın­da so­ya­dı “Ömer­be­yov” ya­zıl­mış­tı. Kar­deş­le­rinin­ki da öle i­di. Amma bu nüfus sayımından son­ra hepsi Pe­pi­nov oluyorlar. Ata­la­rı Ömer ki­şi­nin ormanlığı var­mış. O ormanlığın mı, ya ora­da­kı ağaç­la­rın­ mı adı Gür­cü­ce “pe­pin” imiş ve bu uy­dur­ma so­ya­dı bu min­val ile bun­la­ra takıyorlar. Tek­ra­rı ve ta­yı ol­ma­yan bir sözde Azer­bay­can­lı so­ya­dı böy­le oluşuyor. Bu ya­mak so­ya­dı taşımak Azer­bay­ca­n’ın en ha­lis Vatan­se­ver­le­rin­den bi­ri­nin pa­yı­na dü­şüyor.

1912 yılında (çok yerde 1913 yazıyordular. Bilmiyorum neye istinaden. Ben Ahmed Bey’in kendi eli ile yazdığı ve KGB’deki dosyasına dahil edilmiş forma esaslanıyorum) Ahmed Pe­pi­nov ay­nı zamanda Mosk­ova Üni­ver­si­tesi­’nin iki fa­kül­te­si­ne dahil oluyor – hukuk ve ik­ti­sa­diyat. Moskova­’ya gederken ar­tık yeterince mü­kem­mel te­me­le sa­hipti. Türk, Rus, Gür­cü dil­le­rin­den başka üstün başarıyla mezun gim­na­zi­yumda öğrendiği Al­manca, Fran­sızca ve es­ki Yu­nan­cası da var­dı.

“Atam be­nim­le esa­sen Rus­ça konuşurdu. Yürek sö­zü olduğunda­ ise, ya Azerbaycan’ca,  ya Türk­çe. Ata­mın di­li 1918’de Ba­kü’ye ge­­ldiğin­den son­ra azer­bay­can­lı­laş­mış­­tı. Ona­ kadar Türk ağ­zı ile ko­nuşuyordu. Gim­na­zi­yum­da atamların bi­rin­ci yabancı di­li Al­man­ca, ikin­ci­si Fran­sız­ca olmuştu. En­gel­s’i, Mark­s’ı atam Al­man­ca oriji­nal­den oku­yor­du. Ne­nem di­yor­du ki, Fran­sız­ca­sı da çok gü­zel­di. Çün­kü ne­nem Fran­sız­ca­nı te­miz bi­liyor­du ve bazen atam­la bu dil­de konuşuyordular”.

Mosk­ova­ yıllarında ta­le­be Pe­pi­no­v’un aralıklarla gönderdiği maka­le­ler “Ahal­kele­k’­li Ahmed Cev­det” im­za­sıy­la “Açık Söz”de yer alıyor­du. O kendi gibi açıkgöz, üşenmez civanları top­la­yıp tez-tez “Azer­bay­can et­nog­ra­fik kon­ser ge­ce­le­ri”  teş­kil ediyor­du ve ta­le­be­ler ara­sın­da ge­niş iş yapan “Azer­bay­can Hem­yer­li­ler Ce­miy­e­ti”nin yöneticile­rin­den idi.

Ta­rım çe­kil­miş zaman, Mosko­va­’da­ki ta­le­be muhiti öley­di ki, Ahmed Bey si­ya­se­te ko­şul­ma­ya bil­mez­di. Karışık devrin volkanları uğuldayan si­ya­si muhiti, Rusya’­da ce­re­yan eden ha­di­se­ler, dü­şü­nen in­san­la­rı sevk-i ta­bii kendi kucağına soğu­ruyor­du.  1917 yılı Şubat burjuva devrimi yapıldığında Ahmed Bey Mosko­va­’da i­di ve o yıl tah­si­li­ni tamamlayıp Tif­li­s’e döndüğünde buralar­da devrimin cid­di yansıma­la­rıy­la kar­şı­laş­tı. Ve si­ya­set onu aguşuna al­dı.

O çağ­dan başlayarak 12 yıl süresince de­vam eden si­ya­set­çi ve dev­let­çi faa­liy­et­le­ri­nin ne­ticesi idi ki, 1930 yılının 8 Aralık ge­ce­sin­de onun ar­dın­ca gel­miş­ti­ler ve kendi de habersiz değildi ki, ev­vel ahir bu baş ve­re­cek; en azı köhne ve ya­kın tarih­ten agâhtı ki, bu yo­lun yol­cu­su­nun ik­ba­lin­de hapis de, sür­gün de,  ezi­yet­ler de lâbüddür.

On­dan başka da­ha 52 kişi ta­nın­mış si­ya­si ha­di­min, dev­let ve hü­ku­met adam­la­rı­nın, sa­na­yici ve zi­ya­lı­nın tutuklan­ma­sı­na neden olan bu operasyon KGB’nin selefi Baş Si­ya­si İda­re­’nin yaptı­ğı, 1937’de zir­ve­si­ne ulaşacak rep­res­si­ya felaketinin mukad­de­me sa­yı­la­sı en çok kur­ban­lı ve da­ğı­tı­cı dalgalarından idi.

Ahmed Pe­pi­no­v’u ve onun­la ay­nı zaman döngüsünde haps­e atıl­mış da­ha 52 kişiyi mer­kez­le­ri Pa­ris­’te, Tür­ki­ye ve İran’­da yer­le­şen, mil­li cumhuriyeti geri getirmek amacıyla çalışan giz­li, karşıdevrimci, anti Sovyet Azer­bay­can Mil­li Mer­ke­zi (AMM) ad­lı teş­ki­lat­la bağlılıkta suç­lan­ıyor­du­lar.

Ahmed Bey’den önce 2 Aralık’ta onun yakın arkadaşlarından Hudadat Bey Melikaslanov’u tutuklamıştılar. İhtisasça yol mühendisi olan Hudadat Bey hapsedildiğinde Devlet Planlama Komitesi Sanayi Genel Müdürü, aynı zamanda Sanayi Enstitüsü’nün profesörü idi. Onun, AMM Bakü Teşkilatı yöneticilerinden olduğu düşünülüyordu ve koğuşa atıldıktan sonra dil açmanın tüm gaddar usulleri kullanılarak onu gereken şekilde konuşmağa mecbur edebilmiştiler.

1931 yılı Mar­tın 30’da­ki ifadesinde o, AMM’in ku­ru­lu­şu ve faa­liyet is­ti­ka­met­le­ri hakkın­da diyor­du: “Azer­bay­can Mil­li Mer­ke­zi Ko­mü­nist Par­ti­’­si­ne ben­zer şe­kil­de ya­ra­tıl­mış­tı. Yani baş­ta Mer­ke­z Ko­mi­tesi du­ruyor, taşrada re­yon ko­mi­te­le­ri çalışıyordular. AMM’in Mer­ke­z Ko­mi­te­si­nin  ter­ki­bi­ne ben, Fi­ruz Bey Or­du­bads­ki, Mem­med­ha­san Ha­cıns­ki, Rza Hakkı Şa­ba­nov, Ahmed Bey Pe­pi­nov, Çin­giz Yıl­dı­rım, Şa­mo Nax­çı­vans­ki, Fe­tul­la  Rüs­tem­be­yov, Me­hem­med Mol­la­yev, Zey­nal Ta­ğı­yev, Eles­ger Bey­ler­be­yov, Ağa­lar Mah­mud­be­yov, Mir­ze­le­tif Mir­ze­yev, Ga­lib Ve­ki­lov, zen­nim­ce, “Mü­sa­vat”ın  nüma­yen­de­si Ca­vad Me­lik-Ye­ga­nov, İt­ti­had Par­ti­si’nin bir nü­ma­yen­de­si –  onun da ad-soyadı ha­zır­da ya­dım­da de­ğil, da­hil i­dik. Mer­ke­zi Ko­mi­te­mi­z­de ise esas yönetici­lik Pe­pi­no­v’un, Şa­ba­no­v’un, Ha­cıns­ki’­nin, Yıl­dı­rı­m’ın,  Or­du­bads­ki’­nin, Me­lik-As­la­no­v’un ve be­nim elim­de cem­leş­miş­ti. Teş­ki­la­tı­mı­zın ay­rı-ay­rı is­tika­met­ler üze­re hat­ti­ni ha­ya­ta ge­çir­mek­ten öt­ürü husu­si mer­kez­ler ya­ratıl­mış­tı. Bi­rin­ci – har­bi mer­kez idi ve ora Çin­giz İl­dı­rım, Şa­mo Nax­çı­vans­ki ve Ga­lib Ve­ki­lov, ikin­ci – kıyam­cı mer­kez idi, ora Or­du­bads­ki,  Mol­la­yev, Bey­ler­be­yov, Şa­ba­nov ve Pe­pi­nov da­xil idi­ler. Bun­dan ila­ve, da­ha iki – sa­na­ye­de ve nak­li­yat­ta tah­ri­bat­lar tü­ret­mek üz­ere mer­kez­ler var­dı.

Yurt dışındaki mu­ha­cir dai­re­le­riy­le ilişkile­ri­mi­zle ilgili onu diye bi­li­rim ki,  Azer­bay­can Mil­li Mer­ke­zi’­nin hariçteki teş­ki­la­tıy­la ilk can­lı irtibatımız sa­bık mu­ha­cir Ya­kub Ve­zi­ro­v’un 1926 yılında Kons­tan­ti­no­pol­’dan gel­me­siy­le baş­lan­dı. O bi­ze Kons­tan­ti­no­pol­’da ve Pa­ris’­te­ki muhacirle­ri­miz hakkın­da etraflı malu­mat ver­di. Bil­dir­di ki, bü­tün Azer­bay­can muhacereti Kons­tan­ti­no­pol­’da Muham­me­d E­min Resul­za­de’­nin baş­çı­sı ol­du­ğu AMM’in, Pa­ris­’te ise “Kaf­kas’ın Müs­takil­lik Ko­mi­te­si”ne dahil olan ve hem bü­tün mu­ha­cir dai­re­le­ri, hem de Fran­sa ve İngiltere’nin si­ya­si, ma­liye çev­re­le­ri, hem­çi­nin De­ter­din­g’in, No­be­l’in petrol kon­sern­le­riy­le irtibatta olan Ali­mer­dan Bey Top­çu­ba­şo­v’un reh­ber­lik ettiydi grubun et­ra­fın­da bir­le­şmiş.

Ya­gub Ve­zi­ro­v’un ge­li­şin­den son­ra Kons­tan­ti­no­pol­’da­ki ve Pa­ris­’te­ki mer­kez­le­ri­miz­le irtibatı Tif­lis şe­be­ke­miz va­sıta­sıy­la Ha­cıns­ki ha­ya­ta ge­çi­riyor­du.

Belge­le­rin ve mu­ha­cir ede­biya­tı­nın nerede ol­ma­sı hakkında Pe­pi­nov, Şa­ba­nov ve Or­du­bads­ki malu­mat ve­rebi­lir­ler”.

Yeni ya­ra­tı­la­cak hü­ku­met ka­bi­nesi­nin de iki va­ry­ant­ta layihası var­mış. Her iki va­ryant­ta Ahmed Bey Pe­pi­no­v’a Halk Maa­rif Na­zı­rı va­zi­fe­si­ni ha­va­le et­mek düşünülüyormuş.

Pro­fes­ör Fi­ruz Or­du­bads­ki Ahmed Be­y’in ai­le­ dost­la­rın­dan idi. O, ilk tu­tu­klan­anlar­dan idi – 1930 yılı aralık ayının 1’inde anket formunda dakik gös­te­ril­diği gi­bi – ge­ce sa­at 4’te alınmıştı. Fi­ruz Bey So­vye­t’in açısından on­suz da geç­mi­şi le­ke­li olan adam idi – Pris­tav ai­le­sin­de do­ğu­lup büyü­müş­tü.

Tıp tah­si­li al­mış­tı, dok­tor ol­muş­tu, hü­ku­met basamaklarıyla di­kel­miş­ti, – son va­zi­fe­si Dev­let Plan Ko­mi­te­si­’nin Başkan Yardımcısıydı. Tutuklandığın­da Azer­bay­can ve Za­kaf­ka­sya Mer­ke­zi Yürütme Ko­mi­te­le­ri­nin üyeliğin­den ila­ve, hem de SSCB Merkezi Yürütme Komitesi’in aday üyesi idi. Ka­ra­yakı­cı dev­le­tin elin­de bü­tün bun­la­rın mas­ke­len­me ol­du­ğu­nu söy­le­mek su iç­mek gi­bi kolaydı. Ve Fi­ruz Be­y’e de hap­si­nin ilk gün­le­rin­de­n itibaren So­vyet cel­latha­ne­si­nin iti­bar­lı usulle­riy­le ni­ce işken­ce­ler ver­miş­ti­ler­se, başlamıştı hem kendini, hem meslektaşlarını “if­şa eden” bol­lu­ca rapor­lar yaz­ma­ğa. On­lar­ca cil­di kapsayan “Azer­bay­can Mil­li Mer­ke­zi­nin Dosyası” ad­lı toz bas­mış klasörlerde Or­du­bads­ki­’nin ma­vi mürekkeple,  asa­bi hat­ ile ka­le­me al­dı­ğı bir kitaplık “iti­raf”la­rı var. Dö­ne dö­ne Ahmed Pe­pi­no­v’u da “sa­tıyor”. El­bet­te, o dev­rin, So­vyet ce­za ida­re­si­nin bodrumlarındaki oda­la­rın­da, ses ­çık­maz ka­lın taş du­var­lı zin­dan­la­rın­da ne­ler tü­retil­di­ği­ni gerçekliğiyle ta­sav­vur et­me­yen­ler en yakın adam­la­rı hakkın­da bi­le muhbir­lik et­miş, ye­ri dü­şen­de akıl almaz büh­tan­la­ra imza atmış, za­hi­ren çok me­de­ni, itikatlı, vic­dan­lı, la­kin san­ki dar ayakta hı­ya­ne­te yu­var­lan­mış,  dö­nük­lük gös­ter­miş in­san­la­rı kı­na­ya bi­lir­ler. Saf in­san Or­du­bads­ki­’ni de o cüm­le­den. A­ma…

1935 yılında sür­gün­den dönen gü­nün sa­ba­hı Ahmed Bey diyor ki, Fi­ruz Bey­’gi­le gi­di­yorum. Kaynanası Ha­ti­ce Ha­nı­m hayretle: “Ay Ahmed Bey, duyduk ki, o se­nin hakkın­da çok söz­ler söylemiş or­da”.

Ahmed Bey: “Fi­ruz Bey be­nim sa­dık dos­tum­dur, he­r zaman da dos­tum ola­rak ka­la­cak. Ora­da ne de­mişse, sa­yıl­mıyor. Ora­da ay­rı tür konuşmak müm­kün de­ğil”.

1931yılı Nisan ayının 22’dir. Fi­ruz Or­du­ba­di’­nin ifadesini alıyorlar:

“Azer­bay­can Mil­li Mer­ke­zi’­nin yaptığı giz­li toplantıla­rının bi­rin­ci­si Kasım 1927’de Ahmed Bey Pe­pi­no­v’un evin­de olup. Ben katılmamıştım. A­ma bi­li­yorum ki, ora­da Mem­med Yu­sif Ce­fe­rov, Hu­da­dat Bey Me­li­kas­la­nov, Fe­tul­la Bey Rüs­tem­be­yov, Me­lik-Yeqanov, Ta­ğı­yev ve Şa­ba­nov top­la­şa­rak yurtdışındaki mer­kez­den alın­mış di­rek­tif­le­ri mü­za­kere etmiş­ler”.

Or­du­bads­ki­’nin çoksayalı el­yaz­ma­la­rın­dan bi­rin­den ke­sik: “İdeo­lo­ji cep­he­de Pe­pi­nov çalışıyordu. Hem ede­biy­at, hem de tah­sil sis­te­min­de – gerek or­ta,  is­ter­se de üniversite­ler­de onun va­zi­fe­si genç­le­re Azerbaycan’ın istiklali ideasını tel­kin et­mekten iba­ret idi”.

Bu ifa­de­le­rin her bi­ri ölü­me be­ra­ber­di.

Çe­kist­ler Azer­bay­can Mil­li Mer­ke­zi’­nin işi ile ilgili tutukladıklarının her bi­rin­den o bi­ri yol­daş­la­rı hakkında bu tür ifa­de­ler alabi­lmiş­ler.

Tek Ahmed Bey Pe­pi­nov ne mer­ke­zin işiy­le bağ­lı denilenleri boy­nu­na almış, ne de mes­lektaşla­rı­nın her han­sı bi­ri hakkın­da fazla bir söz de­miş. Sona kadar merdi mer­da­ne bü­tün iş­ken­ce­le­re du­ruş ge­ti­re­rek bir bi­ri­ni tez tez değişen sorgu yargıçlarına tes­lim ol­mamış.

Hapsolu­nan 53 kişinin arasında en gençlerinden bi­ri idi Ahmed Bey. Tutuklandığında 37 ya­şı var­dı. Ama o in­san dayana­maz zulüm­le­re, ağ­rı­la­ra, san­cı­la­ra eğil­me­ye­rek benliğini, kişiliğini ko­ru­ma­sı onun­la sonuçlanıyor ki, al­tı-yed­di has­ta­lığa duçar oluyor, tüm sağlığı bo­zu­luyor.

KGB tecrithanelerin­de, So­vyet zindanlarında ve onların anane­le­ri­ni ya­şa­tan hapis­ha­ne­ler­de taz­yik­ler, tah­kir­ler, zor, azap al­tın­da kırılan kimseyi kı­na­mı­yorum. Be­den de­mir de­ğil, taş değil, her ke­sin dayanmasının bir had­di var. Hem de bazen o hapis ev­le­rin­de taz­yik yal­nız müt­te­hi­me yapılmamış, ona aziz olan öyle in­san­la­ra yö­nel­ti­lmiş ki, yumuşamamak imkansızlaşmış. Hiç bi­ri­ni kı­na­mı­yorum. Amma in­san mezbahala­rın­da ce­hen­nem meşakkatini andıran üzüntü ve aza­ba dayanarak eğil­me­yen, bü­kül­me­yen, so­na­ kadar çelik ka­tiy­e­ti­ni koruyabi­len tek tek mert­le­re hu­su­si ih­ti­ram ve sev­gi­mi de ifa­de etmeye bil­mi­yorum. Ahmed Bey o na­dir­ler­den olmuş. Ahmed Bey o tek ki­şi­ler­den olmuş.

Ve 1956 yılında iâde-i îtibârı ile ilgili Ahmed Bey Pe­pi­no­v’un KGB arşi­vin­de­ki  dosyalarını araş­tı­ran Albay Va­si­li Gri­qor­ye­viç Mak­si­mov onun  me­ta­ne­ti­ne nasıl hay­ran olmuştusa, kadarin­ce emo­syo­nel, hid­de­ti­ni gizletmediği ve ona göre de idaresinin üslubu açısından çok seciyevi olmayan rapor ha­zır­la­mış­tı, o hislerin tesi­ri al­tın­da Bakü’de Rus dilinde basılan edebi “Li­te­ra­tur­nıy Azer­baycan” dergisine ay­rı­ca maka­le yaz­mış­tı, bu ai­le ile son­ra­lar da öm­rü­nün sonuna kadar ai­le­vi dost­lu­ğu kendine şe­ref say­mıştı ve ilk gö­rü­şün­de Sev­da Ha­nı­m’a “Siz ata­nız­la gurur duyabi­lir­si­niz. Kaç yıldır ki, KGB’de çalışıyorum, ne kadar dosyalarla ta­nış ol­mu­şum, bun­ca me­tin ada­ma rast gel­me­mi­şim”, – de­miş­ti.

Bizler de her birimiz gurur duyabiliriz ki, her gün ve çok tez tez rast­laştık­la­rımız sıradan olan insanlardan tam farklı böy­le hem­vatan­larımız da olmuş!

Son­ra sö­zün birbaşa mana­sın­da Azer­bay­ca­n’ın en şi­rin un­va­nı­na çev­ril­se de, ora­nın ne­sil-ne­sil in­san­la­rın hafızası­na kazınmış, ömür­le­re iş­le­miş acı­lı­ğı git­me­di ki, git­me­di – bir za­man­lar Ba­kü ka­ra­mel fab­ri­kasının ye­rin­de hapishane idi ve Ahmed Bey de bir buçuk yıl or­ada yat­tı.

Baş Si­ya­si İda­re’­nin tec­rit­ha­nesin­de da otur­muş­tu, ara­da han­gi ise müphem se­bep­le­re gö­re onu Şa­ma­hı hapis­ha­ne­sine de götürmüştüler, a­ma Ba­kü’de­ki zin­dan ha­ya­tı­nın çoğunu tutsak Pe­pi­nov bu­ra­da ge­çir­miş­ti.

O, ay­dın ze­ka sa­hi­biy­di, âli te­fek­kür­lü bir in­san­dı, dü­şün­mek mesleği idi.

Belki de çokları hiç fikir vermemiş – Azerbaycan armasının ortasındaki alev di­lim­le­ri as­lın­da Arap elif­ba­sıy­la ya­zıl­mış “Al­lah” kel­ime­si­dir.

Al­lah Ahmed Bey Pe­pi­nov gibi in­san­la­rı mil­le­tin kaderi hakkın­da dü­şün­mek, hal­ka gün ağ­la­maktan ötü­rü dün­ya­ya ge­ti­riyor.

Al­la­h’ın hal­ka ba­ğış­la­dı­ğı ve armamızın si­ne­sin­de­ki ateş di­lim­le­ri gi­bi bu halk için ya­nan Ahmed Be­y’e so­na kadar yan­ma­ğa da imkân ver­me­di­ler.

Halk için, Vatan için dü­şün­me­li olan nur­lu bir ka­fa – gü­cü­nün, ve­rim­li­liği­nin en coş­kun çağ­la­rın­da soğuk ve sü­ku­tu ku­lak çınlatan hapis­ha­ne duvar­la­rı ara­sın­da ge­le­ce­ğe bağ­lan­mış yo­lu hakkın­da ka­ra-ku­ra ha­yal­le­re ka­pıl­ma­ğa mec­bur­du.

1930 yılının Aralık ayın­da koğuşta otu­rup ıs­tırap pençesinde çabalayan ve bed­baht­la­rın bed­bah­tı olan Ahmed Bey Pepinov tıpkı böy­le­ce bir Aralık gü­nün­de 12 yıl ev­vel mağrurların mağruru idi. Azer­bay­can par­la­men­tosunun 1918 yılı Aralığın 10’da yapılan 2. oturumunda oybirliği ile mec­li­si-mabu­sa­nın baş ka­ti­bi se­çil­miş, 25 ya­şın­da mil­le­tin en fah­ri kür­sü­le­rin­den bi­ri­nde oturmuştu. Vatanı de özgürdü, kendisi de ru­hen, kal­ben, fik­ren özgürdü. Kı­sa bir za­man geçmişti. Ve ne ya­zık ki, 12 yıl son­ra hapis­ha­ne koğuşunda oturarak şimdiye kadar öm­rün­den geç­miş her şey hakkında dü­şü­nen Ahmed Be­y’in ne kendi özgürdü, ne de Vatanı.

Bugün Azer­bay­can halkı­nın ve Ba­kü şe­h­rin­de Azer­bay­can de­mok­ra­sisinin zin­ci­r-i esa­ret­ten kurtulup hür ya­şa­ma­ğa ayak bastığı gün­dür. Bugün halk ava­ze­ler ile öz mil­li his­si­yat­la­rı­nı gös­ter­mek­te­dir. Bu açık bir de­lil­dir ki, her bir in­san hür ol­du­ğu gi­bi, her bir mil­let emekçisi, her bir halk da hür ya­şa­mak ve hür ge­çin­mek ama­lın­da­dır. Fakat dün­ya­ya nazar ye­tir­sek, gö­rü­rüz ki, mil­let­le­rin bel­ki nis­fin­den (yarısından – R. H.) çoğu başka­la­rı­nın zin­ci­r-i esa­re­tin­de, ayak­la­rı al­tın­da in­le­mekte­dir. Azer­bay­can halkı bun­dan iki yıl ev­vel ha­man zin­cir al­tın­da idi. Fakat hür­riyet ama­lı her bir ada­mın yüreğinde olan gi­bi halkın da yüre­ğin­de­dir. İs­tib­da­dın ga­vi zin­cir­le­ri koy­mu­yor­du ki, halk yüre­ği­ni açıp te­za­hü­ra­tı­nı yüz­de söy­le­sin.

Ha­man o zin­cir­ler, o müs­te­bit­ler ki, bun­dan iki se­ne ev­vel bi­zi mah­kum et­miş­ler­di, yi­ne köh­ne istibdat dev­ri­ni geri getirmek için si­lah­la­rı­nı si­vi­rip üze­ri­mi­ze hücum et­me­de­dir­ler. Biz bir se­ne müd­de­tin­de istiklal sa­ye­sin­de halka la­zım olan kadar mey­ve ve hür­ri­yet fey­zi ve­re bil­me­dik. Bu­nun yerinde biz ken­di halkı­mı­za meşakkatler gös­ter­dik. Biz suçluyuz, gü­nah­ka­rız, o başka. Fakat o kuzeyden ge­len istibdat her bir acı­nı, ağır ya­ra­nı unuttu­ruyor.

Bugün halk par­la­man önün­de durup di­yor ki, biz hür ya­şa­mak is­ti­yoruz. Bu zamana kadar hür­riyet­ten lazımı kadar men­faat­per­dar ol­ma­sak da, yi­ne onun­la be­ra­ber her bir kuv­ve­te ve teh­li­ke­ye kar­şı hür­riy­e­ti­mi­zi ve istiklalimi­zi müdafaa et­mek için el­de si­lah gitmeğe ha­zı­rız. İş­te halkın is­te­ği bu­dur”.

1919-cu ilin 28 ma­yın­da müs­takil Azerbaycan’ın mil­let ve­kil­le­ri­nin 42. fev­kalade törensel bay­ram oturumun­da Ahmed Bey Pe­pi­nov böy­le di­yor­du ve şim­di – 1930’un aralığın­da aziz hürriyetini çoktan yitirmiş Vatan’ı gi­bi o kendi de bir zamanlar bay­ram havasının akarında da teh­li­ke­si­ni unut­ma­dı­ğı kuzeyden gel­miş is­tib­da­dın zin­ci­rin­de idi.

Azer­bay­can Baş Si­ya­si İda­re­si o is­tib­da­dın bir an be­le yu­mul­ma­yan gö­zü idi ve o ida­re­nin Şark şube­sin­de “Türk zi­ya­lı­la­rı”nı el al­tın­dan araş­tı­rıp on­lar hakkında kom­plo­lar top­la­yan ay­rı­ca is­ti­ka­met var­dı  (Zi­ya­lı­lar­dan da­im ih­ti­yat ­eden Sovyet KGB’si son­ra­lar bu hat­tı da­ha da güçlendirmişti. Şer im­paratorluğunun – SSCB’nin içe­ri­sin­de da­ha zorba ve mekr-ü hile çanağı olan KGB az-çok se­çi­len bü­tün zi­ya­lı­la­rı da­im gütmüş, on­la­rı ya kendin çalışmağa celbede­rek, ya da gü­de­rek fa­sı­lasız ne­za­rette  sak­la­mış, adı­nı şim­di bi­le ba­şın­dan köh­ne kor­ku gitmemiş kişilerin  fısıl­tıy­la çektikleri bu va­hi­me ida­re­si­nin müstakil bir şube­si on yıl­lar bo­yu zi­ya­lı­la­rın aya­ğı­nın al­tın­da ku­yu ka­zı­yan cilt-cilt ajan­ malu­mat­la­rı­nı  yı­ğıp düzmüştü ve esas his­se­si bu gün de ka­pa­lı olan o muhbir mecmualarında tarihi­mi­zin ne kadar esrarlı, trajik say­fa­la­rının ya­şa­dı­ğı­nı anlamak çe­tin değil).

Adı “Azer­bay­can Mil­li Mer­ke­zi” ile ilgili şahit ifa­de­le­rin­de gö­ze değdikten son­ra bu mer­ke­zin en önemli bir üyesi gi­bi sorguya alınan Ahmed Pe­pi­nov hakkında kendi can def­te­rin­de – o Şark şube­sin­de­ki zi­ya­lı­lar ar­şi­vin­de ev­vel­den han­sı if­şa e­di­ci, şüp­he­li bil­gi­le­rin ol­du­ğu­nu araş­tı­ran Baş Si­ya­si İda­re­de hiç Mil­li Mer­kez­siz de mahpusu tam esas­la rejimin ve dev­le­tin düşmanı ad­lan­dır­ma­ğa im­kan ve­ren olgu­lar sil­si­le­si var idi. Der­hal da on­la­rı Ahmed Bey Pe­pi­nov’un ifadesini alan sorgu yargıcına iletmişti­ler ki, sorgu-su­al­le­ri­ni bun­lar­dan baş­la­sın.

Ahmed Be­y’e ait sorgu belgesinde ilk olarak onun çoktan beri “ka­ti Türk te­ma­yül­lü gör­kem­li mil­let­çi şo­venist” gi­bi hedefte sak­lan­dı­ğı kaydedi­liyor­du. Ne­le­ri mü­şa­hede etmiş­ler­miş? Ha­ber­le­ri var­dı ki, Ahmed Pe­pi­nov Ba­kü’­de­ki sa­bık Tür­ki­ye kon­solosu Mem­duh Şev­ket Bey­’le ya­kın dost olup. Mem­duh Şev­ket Bey ise Ba­kü’­de çalıştığı müd­det­te Müsavatçı­la­rın bü­tün giz­li faa­liy­et­le­rin­den ha­ber­dar­mış, Müsavatçı­la­rın Kons­tan­ti­no­pol­’de­ki li­de­ri Muham­me­d E­min Resul­za­de i­le buradaki giz­li Mer­ke­zi Ko­mi­te ara­sın­da irtibatı temin ediyor­muş. GPU’nun elin­de Mü­sa­vat Mer­ke­zi Ko­mi­te­si ikin­ci heyeti­nin bü­tün üye­le­ri ve hapset­tiği di­ğer Mü­sa­vat fa­al­le­ri­nin im­za­la­dık­la­rı ifa­de­ler var­dı ki, bu­nu tas­dik ediyor­du. De­me­li, Ahmed Pe­pi­nov Mem­duh Bey i­le ta­nış­lı­ğı­nı ve ya­kın­lı­ğı­nı boy­nu­na al­dık­tan son­ra – al­maması da anlamsız idi, çünkü bu, az her kese bel­li idi – onu rahatça mahşer aya­ğı­na çek­mek olur­du.

Fotoğraf: 1919. ilde Azerbaycan Parlamentinin üzvleriyle. Ahmed Pepinov, ortadaki ağ kostyumlu parlamentin başçısı Hasan Bey Ağayev’in yanında. (Rafael Hüseynov’un arşivinden)

Amma bu­nun­la bit­miyor­du. Çe­kist­le­rin Pe­pi­no­v’un Ba­kü’­de çalışmış başka geç­miş Tür­ki­ye baş konsolosu Fe­rid Bey i­le de ara-sı­ra gö­rüş­me­le­ri hakkın­da malu­ma­tı var­dı. Tür­ki­ye­’den Azer­bay­ca­n’a ders de­me­ye davet edil­miş, son­ra ise tür­ko­fil ba­kış­lar ve ca­sus­luk faa­li­ye­tin­de suçlandırılarak Azerbaycan’­dan uzaklaş­tı­rıl­mış profesör İs­ma­il Hik­met, Ha­lil Fik­ret, Cab­bar Efen­di­-za­de i­le Pe­pi­no­v’un dostluk et­me­si bel­liy­di. Ahmed be­yin “kötü” amel­le­ri­ni pu­san­la­rın ver­di­yi böy­le bir rapor da var­dı ki, o, Halk Maa­rif Ko­mis­er­liği­nin Yönetim Kurulu’na üye iken Mus­ta­fa Ku­li­ye­v’in ya­nın­da­ki büyük nü­fu­zu Halk Komiserinin üze­rin­de­ki tesi­rin­den is­ti­fa­de ede­rek Tür­ki­ye­’den davet edil­miş mual­lim­le­re maaştan ila­ve ay­lık mü­ka­fat ve­ril­me­si­ne na­il olmuş. 1924-25 yıllarında ise o ila­veler bir müd­det altın para, son­ra ise ka­ra pa­zar değerinde çer­von­la (Rus altını) öde­ni­lmiş.

GPU’nun giz­lin malumatlar çan­ta­sın­da Pantürkizm’in esas ideologlarından say­dı­ğı Profesör Muhammed Fuat Köprülüzade’yle de Ahmed Be­y’in yakınlığı hakkın­da res­mi jurnalcilerin raporla­rı var­dı. Pe­pi­no­v’un yan-yö­re­sin­de çökmüş ve tabii ki, ajan olduklarını Ahmed Be­y’in bilmediği, bel­ki dö­ne-dö­ne ekmek kestiği kılıf­lı muhbirler onun Macar Profesör Mes­sa­roş­’la da sıkı ünsiyetini GPU’nun av­cu­na koymuştular.  GPU’nun ka­le­min­de ise Profesör Mes­sa­roş fa­şist, sahte Fran­sa frank­la­rı ke­sen çete­nin, if­şa olu­nur­ken Tür­ki­ye­’ye kaç­mış bir fı­rıl­dakçı üyesi, Mus­ta­fa Ke­mal Pa­şa’­nın hi­ma­ye­si al­tın­da in­di Tür­ki­ye’­de yaşayıp Türkoloji alnında ça­lı­şan men­fi ele­ment idi.

1926-cı il­de Ba­kı­’da Bi­rin­ci Tür­ko­lo­ji Ku­rul­tay düzenlenmişti. O ça­ğa­ kadar ve sonraki Sovyet on yıllarında da mis­li ol­ma­yan o kurultaydaki konuşma­lar zamanında ay­rı­ca kitaplar ha­lin­de yayınlanmış. Hepsini – bilim ve ede­bi­yat yıldızlarının tüm keh­ke­şa­nı­nı birlikte aksettiren na­dir fo­to da kalıyor.

1938 yılında Azerbaycan’dan ve diğer Sovyet cumhuriyetlerinden o kurultayda iş­ti­rak et­miş­le­rin bi­ri de sağ değildi (tek-tük sağ olan­lar da Si­bir­ya’daki hapis kamplarındaydılar ve kısa bir zamansa mahvol­du­lar).

Sovyet ce­za organları san­ki bu kurultayın geçirilmesine, SSCB’nin her ye­rin­den kudretli Türkologların Azer­bay­can payitahtında gö­rüş­me­si­ne, Türkiye’den ün­lü alim­le­rin de SSCB mekânında ha­yal, efsane ki­mi kavranılan bu top­lan­tı­ya katılmasına “kalp genişliği” ile mey­dan açıp­mış ki, sabahki kurbanlarının hepsini cem halde gör­sün, son­ra baş­la­sın ya­vaş-ya­vaş lağım atmağa, gor kazmağa, onları birce-birce kı­rıp-çat­ma­ğa.

Hü­seyn­ku­lu Sa­rabs­ki­’nin oğ­lu rah­met­lik Azer Sa­rabs­ki bana söylüyordu ki, kurultaya Türkiye’den gelen Ali Bey Hü­seyn­za­de’ni eve davet ediyorlar. Eski ta­nış­lar­dan bi­ri­ni, iki­si­ni, üçünü… soru­yor.

“Hangisinin adı­nı çek­ti­yse, atam “o, halk düşmanı çıktı” söy­le­di. Sonunda Ali Bey dayanamadı: “Ay Hü­seyn­ku­lu, bu halkın düşmanları halktan çok ol­du ki!”.

Unutulmasın ki, he­le rep­res­si­ya­la­rın şiddetli ey­yam­la­rı­na 10 yıla kadar zaman vardı ve 1926 yılına kadar baş ve­ren tutuklamalar ve sürülmeler de son­ra­lar­la mukayesede ad­da bud­da imiş.

Kuşkusuz Türkoloji’nin devle­ri sa­yı­lan pro­fes­ör­ler Köp­rü­lü’y­le Mes­sa­roş da Ba­kü’­ye 1926’da – kurultaya katılmak için gelmiştiler.

GPU bu inam­day­dı ki, on­lar Ba­kü’­ye hiç de bilimsel amaçlarla değil, SSCB’nin Türk halk­la­rı ara­sın­da tür­ko­fil, pan­tür­kist faaliyetler yapmak için  müm­kün im­kan­la­rı belirlemek niyetiyle ge­lmiş­ler­miş ve Ahmed Bey Pe­pi­nov da bu­nu gü­zel­ce bildiğinden Halk Maa­rif Ko­mis­er­li­ği’­ne tesir gös­te­re­rek Mes­sa­ro­ş’un Ba­kü’­de kalarak üni­ver­si­te­de Türkoloji   sersi vermesi için sözleşme yapılma­sı­na na­il olup muş (tam ora­da­ Baş Si­ya­si İda­re kendi hiz­me­ti­ni kaydediyor: “Ama yaptığımız operatif  ted­bir­ler ne­ti­ce­sin­de o sözleşme lağvedil­di”).

Kurultay da­vam ettiydi gün­ler­de onun dahilinde ve et­ra­fın­da her söz, her hareket iz­le­niyor­muş. Zannediyorum ve gittikçe da­ha artık ina­nı­yorum ki, kurultayı düzenlemeğin Moskova’dan ve­ril­miş onayı yal­nız ve yal­nız bir mak­sat – pusuya yatıp kit­le­sel te­miz­le­me­ler yapmak için temel atmak görevi – ta­şı­yor­muş. Sade adam­lar­dan – kurultayın başka temsilcilerinden – za­hi­ri adam cilt­le­ri­ne gö­re fark­lı olma­yan maskeli ib­lis­ler Ahmed Be­y’in o gün­ler­de Köp­rü­lü­za­de’y­le, Mes­sa­roş­’la şah­si soh­bet­le­ri­ni söz­be­söz kâğıda gö­çü­re­rek sıcağı sıcağına “de­niz kenarı”na iletmiş­ler­miş.

Ahmed Bey pro­fes­ör­ler­le Sovyet Azer­bay­ca­n’ın­da Türk gençlerinin komünist ru­hun­da ter­bi­ye olun­ma­sı­na nasıl engeller tü­ret­meyi danışıyor, gençliğin ter­bi­ye­si­nin mil­li ru­ha yöneltilmesi zaruriyeti hakkında düşünce bölüşüyormuş.

Ahmed Bey’­le ilgili gizli dosya­da yabancı istihbaratın gönderdiği böyle bir kıy­met­li malumat da var­dı ki, o, ha­zır­da Türkiye’de Muhammed Emin Resul­za­de­’nin sağ eli olan Mir­ze­ba­la Mem­med­za­de­’nin de bir zamanlar SSCB’den kaçmasına yardımcı olup.

Ahmed Bey Azer­bay­can Devlet Neşriyatı’nı da yönetmişti, bu görev­dey­ken bir çok değerli eser­le­rin – üs­tün­den on yıllar öterken bi­le âsâr-ı atîkaya çev­ril­me­miş, ara­nı­lan, öğrenilen, mil­li ser­vet ki­mi kıy­met­len­di­ri­len kitapların neş­ri­nin te­şeb­büs­cü­sü olmuştu: İs­ma­ill Hik­me­t’in “Türk Ede­biyya­tı Tarihi”, “Azer­bay­can Ede­biy­a­tı Tarihi”, Be­kir Ço­ban­za­de’­nin “Türk Dilciliğine Gi­riş”, “Türk Di­li ve Ede­biy­a­tı­nın Me­to­di­ği”, Ali Nez­mi­’nin “Si­cim­ku­lu­na­me” ad­lı şiirler top­lu­su, Fi­ri­dun Bey Kö­çer­li­’nin “Azer­bay­can Ede­biy­a­tı Tarihi”, Sal­man Müm­ta­z’ın “Azer­bay­can Ede­biya­tı” sil­si­le­sin­den ay­rı-ay­rı bilinmeyen klasik­le­ri­mi­zi ilk de­fe halka tak­dim eden kitapları, Sa­nı­lı­’nın “Aran Göçü” ve “Na­mus Da­va­sı”, Yu­sif Ve­zi­r’in  “Kadınlarımızın Va­ziy­e­ti”, muhtelif ted­ris programları…

GPU’nun na­za­rın­da bun­la­rın her bi­ri son derece mil­let­çi, yani, Sovyet karşıtı ede­biyat idi, on­la­rın neş­ri­ne te­şeb­büs­çü ol­ma­sı ise Pe­pi­no­v’un son derece milletçiliğine, yani  Sovyee karşıtlığına kör-kör, gör-gör sü­but idi (1930 yılı idi, ha­len Ha­cı­ke­rim Sa­nı­lı da, Ali Nez­mi de, Sal­man Müm­taz da özgürlükteydiler, ya­şı­yor­du­lar, ça­lı­şıyor­du­lar, Pe­pi­no­v’un dos­tu, Kırım Ta­tar­la­rın­dan olan, adı yaman kâğıtlarda Sovyet’in ya­ğı­la­rı sı­ra­sın­da ge­çen pro­fes­ör Be­kir Ço­ban­za­de de.

On­la­rı müthiş gir­da­bı­na çe­ke­cek, yok edecek 1937 ha­len uzaktay­dı, ama hem de çok ya­kın­day­dı.

Bu teberrük in­san­lar, ışıklı şahsiyetler ha­ber­siz­di­ler ki, artık on­lar devletin na­za­rın­da res­men düşman sa­yı­lıyor­lar, her gün, her hafta, her ay on­la­rın adı­na açıl­mış giz­lin dosya şi­şir, dosya şişmanlaştıkça ölüm ye­ti­şiyor, ete-ka­na do­luyor).

Ahmed Be­y’in dosyası ise çoktan yoğunlaşmış “olgunlaşmıştı”, a­ma ye­ne de taze jurnallerle besleniyordu ve en sonuncu ha­be­r de bu idi: “Pe­pi­no­v’un hap­sin­den son­ra alın­mış ajan­ malu­mat­la­rı­na gö­re, onun dışarı irtibatı var. Böy­le ki, ai­le­si ona kar­şı ire­li sü­rül­müş it­ham­lar­dan, onun soruşturma za­ma­nı nasıl davranma­sın­dan (itiraf etmemek, me­tin­lik gös­ter­mek ve s.) ha­ber­dar­dır”.

Bu­nu kim ha­ber ve­re bi­ler­di? Ta­bii ki, en ya­kın hesap edi­len, Ahmed Be­y’in evi­ne git-ge­li olan adam. Bel­ki de en aziz sa­yı­lan, en çok yürek kız­dı­rı­lan duvar bir komşu, ya hangi ise akraba.

Ahmed Bey Aziz­be­yov cadde­sin­de­ki dairesin­den 1930 yılı aralık ayının 8’de ge­ce sa­at 1’de alındıktan hafta nedir, gün geçmemiş ai­le­si­ni – eşiyle kı­zı­nı bu ev­den çı­kar­mış­tı­lar. Her şe­yi mü­sa­de­re et­mişti­ler. 1956 yılında iade-i itibarlar fas­lın­da birçok başka­la­rı ki­mi, Ahmed Bey’in tekçe kızı Sev­da Ha­nım da ev­le­rin­de ol­muş eş­ya­la­rın, ki­tap­la­rın… her şe­yin ayrıntılı bir listesini tu­tuyor. Dilekçe­si­ne KGB’den cevap ge­liyor ki, ata­nız hapsolu­nur­ken emlaki mü­sa­de­re edil­me­miş. Ha­ki­ka­ten 1930-32 yıllarına ait, diğer 52 kişi ile bir­likte adı ge­çen 28 cilt­lik dosyada ne evin­de yapıl­mış arama hakkında bir belge var, ne de hakkında­ki hüküm­de em­la­kı­nın mü­sa­de­re edil­me­si ta­le­bi. Ne­yi var­mış­sa, az son­ra o men­zi­le taşınan KGB sorgu yargıçı Horen Gri­gor­ya­n’a ka­lmış. Ahmed Be­y’e ait dosyada­ ise o akşam evin­den gö­tü­rü­len­ler­den yal­nız iki adet blok­not dosyaya ay­rı­ca zarf­ta ila­ve edi­lmiş ki, onlardaki notlar de öyle bir ehemmiyet ta­şı­mıyor.

Zen­gin kütüphanesi var­mış Ahmed Be­y’in. Kendi di­ri i­ken klasike dön­müş alim ve ya­zarla­rı­mız bir ya­na, Troç­ki­’nin, Bu­ha­ri­n’in, Rı­ko­v’un… da­ha kim­le­rin dest-i hat­la­rıy­la yadigârlık im­za­la­dık­la­rı eser­ler bu ev­de on­lar­ca i­miş.

Ahmed Be­y’i 20’li yıllarda zaman zaman Mosko­va’­da­ki “Kır­mı­zı pro­fes­örlük” ad­la­nan ens­ti­tüye ders vermeğe davet ediyor­lar­mış, o çağ­lar ad­la­rı dil­ler ez­be­ri olan o ideo­log­lar­la bu ens­ti­tüdeki müzakerelerde ta­nış ve dost olup muş.

Ahmed Be­y’in mücadele hayatının en se­vim­li ve en fe­da­kar par­ça­sı galiba öyle o 2’ce yıldır ki, müs­takil­lik­le ya­şan­dı. O aziz 2 yılın üs­tün­den 10 yıldan da çok öter­ken sa­de­dil­li­ğin ve inam­cıl­lı­ğın te­es­sü­fü­nü çe­ken Ahmed Bey o 2 yılın içe­ri­sin­de­ki çok dem­le­ri an­ma­mış değildi.

Onun ve si­lah­taş­la­rı­nın, amel­daş­la­rı­nın, aki­de­taş­la­rı­nın o devir­de if­rat inam­cıl ve şe­rai­tin im­kan ver­diğin­den ar­tık de­mok­ra­tik olmakta her şe­yi yiti­ren­den son­ra öz­le­ri­ni kı­na­ma­ğa hak­la­rı ve esas­la­rı var­dı.

İlk mil­li par­la­men­to­muzu ya­rat­mış­tı­lar, an­cak o par­la­men­tonun ter­ki­bi­ne adı biz­den olup özü içi­mi­zi ke­mi­ren bir pa­ra zın­dık­la­rın dür­tül­me­si ce­hen­nem, bir sü­rü açık-aşi­kar zıttı­mı­za gi­den yad­la­rın da mey­dan su­la­ma­sı­na set çe­ke bil­me­miş­ti­ler.

“Bil­me­miş­ti­ler” o söz değil – ak­si­ne, el­ve­riş­li im­kan ya­rat­mış­tı­lar.

Slav­-Rus ittifakı, mil­li azlıklar frak­si­yon­la­rı az­mış gibi, ay­rı­ca Er­me­ni, ala­hid­de Taş­nak­sü­tun frak­si­yon­la­rı da ya­ra­tıl­mıştı.

Bu konuşan Ha­san Bey Ağa­yev­’dir. 1919 yılı ma­yısın 8’dir, par­la­men­tonun 35. oturumu yapılıyor: “Azer­bay­can par­la­me­ntosun­da Azer­bay­ca­n’ın düşmanı ola­maz”.

O yıl ağustosun 28’i. Ahmed Bey Pe­pi­nov ko­nu­şuyor: “Men zannetmiyorum ki, mec­li­si-mebusan içe­ri­sin­de öy­le adam ol­sun ki, bi­zim düşmanlarımıza yardım ey­le­sin”.

Bu inam o zaman ifa­de edi­liyor ki, par­la­men­tonun ter­ki­bin­de mil­li ha­in­le­ri­miz, istiklalimizi gö­zü gö­tür­me­yen diğer halk­la­rın temsilcilerinden sa­va­yı 11 kart er­me­ni temsilci oturup ve Ka­ra­bağ’­da, Zen­ge­zur’­da da kan­lı er­me­ni-azer­bay­can­lı çar­pış­ma­la­rı ge­diyor. Ali Vatan­se­ver­lik­le­ri zer­re­ce tereddüt do­ğur­ma­yan o çağ­ki devlet ve si­ya­set seç­kin­le­ri­mi­zin mağlup olup istiklalsiz ka­ldık­dan son­ra her bi­ri­nin az, ya çok de­re­ce­de ay­ni ile “Sa­de­dil ol­mu­şuk, ina­nan ol­mu­şuk” de­me­ye maalesef, esa­sı var­dı.

Her bi­ri­nin!

O zaman evi­mi­zi yıkan baş­lı­ca cihetlerden bi­ri de­mok­ra­tiz­me zi­ya­de uymak meyil­le­ri olup.

Par­la­men­tonun kaç oturumunda Ahmed Bey ka­bul edi­len ka­nun­la­rı­mı­zın üs­tün Av­ru­pa de­mok­ra­si ölçüle­ri­ne ten gel­me­si üs­tün­de mübahase ediyor. Hakkı talep ediyor. Hakkı talep eden adam hak­sız olabilirimi? Olur­muş! Sonuçta, or­ta­da da­ha büyük hak da var­dı – Azer­bay­can istiklalinin afet­ler­den, kir­li tırnaklardan, köşe başı tedarik edi­len tah­ri­bat­lar­dan hıfzedil­me­si zarureti. Bu zaruret de­mok­ra­si­ye doğ­ru ka­dem-ka­dem ilerlemeği, görmemişlik ve acele etmemeği, her amaca doğ­ru mil­li çıkarlara ne kadar hayır, ne kadar ha­lel ge­ti­re­ce­ği açısın­dan öl­çüp bi­çe­rek yö­nel­me­ği is­ti­yor­du.

Ahmed Bey Pe­pi­nov bir kaç ke­re ada­let pren­sip­le­rin­den çıkış ede­rek Başbakan Ne­sib Bey­’den hapsedilmiş so­sya­list­le­rin (on­la­rın sı­ra­sın­da Bol­şe­vik­ler de olup) hapisten azat edil­me­si­ni dilemişti  (ilk Azerbaycan Cumhuriyeti’nin karşıdevrimle mü­cadele ida­re­si­nin – çağ­daş an­la­yış­la Devlet Güvenlik Hizmeti’nin – rei­si Na­ğı Bey Şıh­za­man­lı ol­muş­lar­dan 30 yıl geçtikten sonra muhacerette ka­le­me alı­nan hatıralarında yada salıyordu bir gün Bol­şe­vik­le­re çalışan ci­van bir Rus’u hapsettiğini, ancak gen­cin ana­sı gelip yal­va­rdık­tan son­ra merhamet göstere­rek tutsağı bı­raktı­ğı­nı, bu zaman maiyetinde çalışan Be­ri­ya­’nın: “Na­ğı Bey, si­zin Rus­la­ra karşı dümenciliğiniz çok zayıf imiş. Siz o yılan yavrusunu ce­za­sız nasıl bı­rak­tı­nız?” de­me­si­ni, bir de Be­ri­ya­’dan: “Sen komünistsin. Bir anlık farz edelim ki, sen savcısın, ben zanlı. Hiçbir fakiri zengine ez­dir­me­dim, dai­ma fakirlere yar­dım ettim. Söy­le, utan­ma, han­sı ha­re­ke­tim halka karşı olmuştur? Hakimiyete gelseniz beni de mahvedersiniz mi?” so­rduğun­da onun çok se­ciye­vi “Na­ğı Bey, bu, Bolşevik in­kı­la­bı­dır. Ola bil­sin ara­la­rın­da bir kişi suç­lu var di­ye düşün­me­den 100 kişiyi kurşuna dizecektir” söy­le­me­si­ni.

Bol­şe­vik­ler haydutlu­ğun orman ka­nun­la­rıy­la hareket ettiler, cü­zi itibarını yitir­mi­şe canavar yır­tı­cı­lı­ğıy­la yaklaştılar.

Merhamet ile düşman­lar çevre­sin­de sağlam devlet kurmak hedefi bir ara­ya sığ­mıyor­du. A­ma bi­zim­ki­ler ina­nıyor­du­lar,  itibar ediyor­du­lar, aydın­ca­ ya­kla­şıyor­du­lar ve bu on­la­rın tabiatı, huyu idi, mil­li mizacı idi – ay­rı türlü de olamıyorlardı.

Bu gi­diş­te tökezlememek de, yı­kıl­mamaktan sigortalanmak da mümkünsüzdü).

Par­la­men­tonun 69. oturumun­da Rei­s-i vü­ka­le Ne­sib Bey Yu­sif­bey­li kür­sü­de­dir: “Malu­mu­nuz­dur ki, ce­maa­ti­miz ara­sın­da Bolşevizm’in art­ma­sı­na ça­lı­şan­lar ve hükûmeti yıkmak is­te­yen­ler var­dır (Ses­ler: Kahrol­sun­lar!).

Bol­şe­vik­le­ri bu­ra­ya davet ede­lim diyen­ler var, hat­ta içi­miz­de de var. Onun için ben yi­ne tek­rar edi­yorum ki, Bolşevizm bi­zim için bir tehalükedir.

Bol­şe­vik­le­rin tehlikesini biz kendi istiklali­miz­le öl­çüyo­ruz. Biz hür­ri­ye­t-i vic­dan ta­raf­ta­rı­yız. Bu hür­riy­e­t-i vic­dan me­se­le­sin­de ben be­şah­se Ahmed Efen­di­den da­ha da mü­saede­kar ve ona ta­raf­ta­rım. La­kin her şe­yin bir had­di var”.

Resul­za­de de bu ira­dı tutmuştu. Ahmed Be­y’e de­mok­ra­side ser­hat, öl­çü göz­e­tme­ği tav­si­ye etmişti. Ste­nog­ram­la­rı sa­yfa say­fa çe­vi­ri­yorum. Ahmed Bey tek­lif­ler ileri sü­rüyor, ona iti­raz­lar oluyor. Di­yor ki, ye­ni ya­ra­nan üni­ver­si­temi­zin bilim şu­ra­sı­na ta­le­be de dahil edil­sin. Resul­za­de iti­raz ediyor ki, ora alim­ler mec­li­si­dir, ta­le­be­nin ora­da ne işi?!

Pe­pi­nov el çek­miyor, tek­li­fi­ni bir de tekrarlıyor ki, o şu­ra­da yal­nız il­mi me­se­le­le­re bakılmayacak, talebe hayatıyla ilgili su­al­ler da or­ta­ya çıkacak, ona gö­re temsicilerin ol­ma­sı vaciptir.

Ahmed Bey hükûmet ve üsu­l-i ida­re­ye karşı ko­nu­şan ve ya­zan­la­ra kar­şı 6 yıl­lık hapis ce­za­sı tatbik et­me­ğin in­san hak­la­rı­na zıt, “hür­ri­yet ve cum­hu­ri­yet esas­la­rı­na mugayir” ol­du­ğu­nu be­yan ediyor. Hak­lı­dır, a­ma Azer­bay­ca­n’ın sıkıntılı gerçekliğinden çıkış ede­rek onun hiç de hak­lı ol­ma­dı­ğı­nı söy­le­yen Ne­sib Bey­’le Resul­za­de bel­ki mil­li çıkar­la­rın mü­da­faa­sı açısın­dan da­ha hak­lı­dırlar.

Mat­bu­at hakkın­da ka­nun la­yi­ha­sı müzakere edi­liyor. Ahmed Bey ve so­sya­list frak­si­yonunun diğer üyele­ri matbuat kurumunun kay­dı ve onun üze­rin­de ne­za­re­tin sert­li­ği i­le ilgili mad­de­le­rin matbuat azat­lı­ğı­nı sıktı­ğı­nı söy­le­yip karşı oluyor. Söz­le­ri­nin geçmediğini gör­düğünde müzakerelerde iş­ti­rak­ten im­ti­na edip sa­lon­dan çı­kıyor­.

O mah­tu­diyet­le­ri talep ve mü­da­faa eden M. Resul­za­de, Şe­fi Bey Rüs­tem­bey­li, Hasan Bey Ağa­yev hak­lı­dır, ya Ahmed Bey? Bu­gü­nün açısın­dan el­bet­te ki, Ahmed Bey! O gü­nün teh­li­ke ortasındaki, od­lar arasındaki Azer­bay­can ger­çek­li­yi açısından el­bet­te ki, Resul­za­de, Rüs­tem­bey­li, Ağa­yev!

Ama o oturum­da – 1919 yılı ekimin 27’de başka ha­di­se de baş ve­riyor. So­sya­list frak­si­yonu sa­lo­nu terk ettiğin­de Ahmed Bey de on­la­ra ko­şu­luyor.

Hasan Bey Ağa­yev pek memnun değil: “ Muh­te­rem efen­di­ler! Par­la­men­tonun dikkati­ni bir şe­ye celp etmek is­t­iyorum. Siz gör­dü­nüz ki, frak­si­yon üye­le­ri nü­ma­yiş­ka­r bir surette mec­li­si terk ettiler. On­la­rın bi­ri­si de Ahmed Bey­’dir ki, Di­va­n-i riyasettedir, iş­ti­rak ediyor ve ken­di­si par­la­mento ka­ti­bi­dir. İki de­fe ona ha­ber gön­der­dim, gel­miyor. Siz bi­liyor­su­nuz ki, ka­nun­la­rı Meh­di Bey oku­yuyor ve yo­ru­luyor. La­zım ge­liyor ki, her iki­si oku­sun­lar. Tu­ta­lım ki, Mü­sa­vat bu­ra­dan nü­ma­yiş­ka­ra­ne bir surette gitti. Ben de Mü­sa­vatcı­yım, ben oturumu terk edip gi­demem. Par­la­men­tonun Ahmed Be­y’in bu hareketi­ne dikkat et­me­si­ni di­yo­rum”.

Oturuma ara verdikten sonraki ikin­ci his­se­sin­de Ahmed Bey geri dönüp ye­rin­de oturuyor. Am­a Hasan Bey çok in­ci­nmiş, sinirlendiğini saklamıyor da ve ara­da Ahmed Bey müzakerelere katılarak söz de­mek is­te­yen­de onun sö­zü­nü ağ­zın­da ko­yuyor.

Bu de­fe Ahmed Bey kü­süyor, “istifa ediyorum” diyerek ye­rin­den kal­kıyor, gidip sa­lon­da otu­ruyor.

Kuşkusuz, on­lar­la bir frak­si­yon­da ol­sa da, bir türlü Bolşevikliğe çe­ke­me­dik­le­ri Pe­pi­no­v’un baş­ta Hasan Bey olmak­la diğer Müsavatçı­lar­la ya­ran­mış bu kar­şı­dur­ma­sı so­sya­list fraksiyonundaki Bolşevikler Ka­ra­yev, Ağa­ma­lı­oğ­lu, Ebi­lov’a yaramaktadır. Mil­let­çi, Türkçü ve güçlü şahsiyet olan Pe­pi­no­v’u tam kendile­rin­ki et­mek­ için fırsat ya­ra­nmış. Bel­ki de sa­lo­nu terk et­mek, Ahmed Be­y’i de bu­na sevk et­mek­le o va­ziy­e­ti mak­satlı şe­kil­de ku­rmuş­lar. Fakat Ahmed Bey her halde on­la­rı iyi ta­nı­yor. Mak­sat ve niyet­le­ri­ni de iyi biliyor. Ve sıradaki oturumda o ye­ne kendi ye­rin­de – Hasan Bey’­le birlikte ri­ya­set­te­dir. Bu da – ara­sın­dan su geç­me­yen­le­rin ara­sı­na soğukluk getirmek, şüphe, tereddüt tohumu serpmek tilkicesine bir Bolşevik hilesi idi. Son­ra­lar devletini de 70 yıl öyle bu tür – in­san­lar ara­sın­da karşılıklı inam­sız­lık tohumları dağıtmak ve şüpheni de­rin-de­rin yaymakla ida­re etti.

Yurt dışına ser­pil­miş Azer­bay­can si­ya­si muhacirlerini fi­zi­ki cihetten mahvet­me­di. Gö­rü­nür, dokunmamak da ona la­zım­mış. Am­a gizli gizli öyle fit­ne­ler soktu, öyle ya­lan gıy­bet­ler bı­raktı ki, Muham­me­d E­min Resul­za­de­’den tut­muş yüzü aşa­ğı hepsinin yüre­ği­ne bir-bi­ri­ne kar­şı şüphe sal­dı…

Ahmed Be­y’in ba­şı çok taşlara değ­se de, in­san­la­ra inam duygusunu yitir­me­di, adam­la­ra münasebette ilericiden şüpheli yanaşmak hissi ona yad ol­du. Dö­nük­lük gör­dük­le­ri­ni de düşmanları çergesine kat­ma­dı, “bu da böy­le bir adam­dır” inan­cıy­la kendini sa­kin­leş­tir­di, nefret güvesinin yüreğine girmesine im­kan ver­me­di. İnsan­lar hakkın­da men­fi rey ver­me­k ona yad duyguymuş.

Azat­lık­ta ve mahbeste olur­ken ay­rı-ay­rı adam­lar hakkın­da reyle­ri­ni kal­dı­rı­yorum. İs­te­ni­len şahsiyet hakkında söz­le­rin­de ali­ma­ne tahlil var – ne tuzsuz övgü, ne de ka­ra­ya­ka eleştiri. Onun reyi­ni oku­dukta sö­zü­ gi­de­nin ger­çek su­re­ti­nin doğrucu çizgileri yüz çıkıyor.

16 Eylül 1931. Ahmed Bey Pe­pi­nov hapishanede ifa­de ve­riyor: “Azer­bay­can Devlet Si­ya­si İda­re­si­’nin duvar­la­rı ara­sın­da sak­lan­dı­ğım ilk gün­den baş­la­ya­rak yapılan soruşturmada cumhuriyette Sovyet hâkimiyetini de­vi­re­rek bur­juva-de­mok­ra­tik cumhuriyeti kur­mak amacı ta­şı­mış “Azer­bay­can Mil­li Mer­ke­zi” ad­lı teş­ki­la­ta üye olmak­ta suçlanıyorum ve bana Fi­ruz Or­du­ba­di­’nin, pro­fes­ör Hu­da­dat Me­likas­la­no­v’un ifa­de­le­rin­den mufassal iktibaslar oku­nup. On­la­rın ifa­de­le­ri benim için ta­ma­men ye­ni ve bek­le­nil­mez­dir. Ona gö­re yok ki, Azer­bay­can­’da böy­le bir teş­ki­lat mevcut olamaz. İnan­ma­dı­ğım odur ki, hat­ta böy­le bir teş­ki­lat ol­sa be­le, Or­du­ba­di, Me­likas­la­nov, Mol­la­yev, Yıl­dı­rı­m’ın ona dah­li ola­maz. Doğ­ru­dur, diğerleri i­le o kadar ya­kın ol­ma­sam da, Or­du­ba­di i­le pek ya­kın idim, onun­la tez-tez gö­rü­şüyor­dum, olur­du ki, o, bazen hâkimiyet dai­re­le­ri­mi­zin bazı etkinlik­le­ri­ni eleştiriyordu, ama ben onu Sovyet hükûmetinin sa­mi­mi taraftarı sa­yıyor­dum. Güya onun asil si­ma­sı­nı gizlete bi­le­cek kadar de­rin maskele­me­si fik­riy­le men hiç de razı değilim”.

Dost­la­rı­nın kendi­le­ri­ni ve onu if­şa eden (ta­bii ki, taz­yik al­tın­da söy­le­tilip im­za­lan­mış) ifa­de­le­ri­ni Ahmed Be­y’e okutuyormuşlar, gös­te­riyor­muş­lar – bu da onun inan­mış ol­du­ğu in­san­la­ra ina­mı­nı sın­dı­ra bil­miyor­muş.

Ahmed Bey 1918-1919. yıllarda Ba­kü’­de Him­metci­ler­le muay­yen ün­si­yet­le­ri olan Anas­tas Mi­ko­yan­ ile ta­nış imiş ve 18’de ­mi, 19’da ­mı onu ölüm­den ha­las edip­miş.

Hapiste olduğu vakit­ler­de ba­cı­sı Ke­bi­re­’ni Mosk­ova’­ya Mi­ko­ya­n’ın ya­nı­na gön­de­riyor ki, bir zamanlar ha­yat ba­ğış­la­dı­ğı adam ona yardımını bel­ki esir­ge­me­di. ­Yani Mi­ko­ya­n’a da ina­mı­nı kaybetmeyip mis. Mi­ko­yan ise Ke­bi­re Ha­nı­m’ı hiç ka­bul bile et­memiş…

İn­san­la­ra inam ah­la­kı­nın mihenk taşı olan Ahmed Bey na­mer­de de mert göz­le­riy­le bakıp mertlik arıyormuş. Hat­ta Mi­ko­ya­n’ın hakkını geri verebileceğine ina­mı­nı yitir­me­yen Ahmed Bey onun ha­bis­li­ği­ne yılların mü­şa­he­de­si sonucu pek iyi bilmektedir! (Galiba, Ahmed Bey gibi in­san­la­rı da­im Peygamberimizin “O, kötü ame­lin­den inat­la el çek­miyor­sa, neden ben iyi dü­şün­cem­den ay­rı­layım” düs­tu­ru ida­re ediyor).

[1] Azerbaycan Milli Bilimler Akademisi Asıl Üyesi, Azerbaycan Milli Meclisi Başkan Yardımcısı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir