Muhammed İkbal, 1873’te Hindistan/Lahor’da doğar.  Babası Nur Muhammed’in tasavvufa karşı beslediği özel temayülü, İkbal’i küçük yaşlarından itibaren etkiler.  İkbal’in çocukluk yıllarından itibaren etkilendiği diğer bir sima ise, dönemin alimlerinden Mir Hasan’dır.  Mir Hasan, Seyyid Ahmet Han’ın fikirlerini benimseyen alim bir zattır.  İkbal köyünden Lahor’a gelerek üniversite tahsiline başlar.  Felsefe Bölümü’nü branş olarak seçer.  Thomas Arnold’ dan dersler alır.  İkbal daha sonraları da Batı düşüncesini yakından öğrenmek için İngiltere’de bulunan Cambridge Üniversitesinde felsefe ve iktisat okur.  Doktora için Almanya’ya gider.  Münih üniversitesi’ nde felsefe doktorası yapar.  Doktora tezinin konusu, İslam öncesi ve sonrasında İran’da felsefi düşünce’dir.

İkbal’in Felsefi Görüşü:

1. İkbal, gerçek bir Müslüman ve İslâm kültürünün büyük bir savunucusuydu. Ona göre Allah, ezelî yaratıcı ve Hz. Muhammed ise insanoğlunun gelişmesinin en yüksek noktası, yani örnek insandır.

2. İkbal, hayatın her alanında İslâmi prensiplere uyulması gerektiğine inanır. Şahsiyetin kurulma ve tekâmüle erdirilmesi için İslâm’ın prensip ve şiarlarına uymayı zorunlu görür ve manevi yönü her zaman dış görünüme tercih eder.

3. İkbal, tasavvufta “nefs” anlamında kullanılan “hudî” (benlik) kelimesinin üzerinde önemle durmuş ve ona yeni bir anlam kazandırmıştır.

4. İkbal’e göre benliği geliştirmek için gerekli olan diğer bir husus Fakr” dır. İkbal’in felsefesine göre fakr, maddi anlamda bir yoksulluk değildir. Fakr, dünyada mal ve mülke önem vermeden, hiçbir şeye muhtaç olmadan yaşamaktır. İşte bu fakr ile insan, dünyaya sahip olabilir.

5. İkbal’e göre kölelik ve taklit, benliği yok eden unsurların başında gelir.

6. İkbal, batı kültür ve medeniyetini şiddetle eleştirir. O, Müslümanların Avrupalılar gibi bilim ve sanatta ilerleme kaydetmelerini, ancak bunu yaparken taklitten kaçınmalarını ve benliklerini kaybetmemelerini arzular.

7. İkbal, İslâm eğitim ve öğretimine girmiş olan İslâm’a aykırı tasavvuf düşüncesini ve hayattan kaçışı, İslâmi saymayıp, Müslümanlar’ a bunlardan uzak durmalarını öğütler. Ancak bunun yanı sıra İslâm’ın ilke ve ululuğuna uygun tasavvuf düşüncesini benimser.

8. İkbal’e göre “sanat, sanat içindir” görüşü yanlıştır. Sanatın amacı, güzelliği ifade etmek olmalıdır. Sanat, önce günlük hayatı kendine amaç edinmeli, sonra da edebi hayata karşı istek uyandırmalıdır.  Sanatçı, insanların hayatlarına yeni bir şeyler katmaya çaba gösterir, uyuyan irade güçlerini uyandırabilir, güçlükleri yenme ve onlara karşı koyma azmini canlandırabilirse gerçek sanatçıdır.

İkbal 1908 yılında Hindistan’a döner.  Hindistan’da 1934’e kadar avukatlık yapan İkbal, düşünceleri, şiirleri ve konferanslarıyla coşkulu bir İslami düşünce çığırı açar.  İkbal, Farabi, İbni Sina ve İbni Rüşt’ün, Aristo ve Platon’la İslam düşüncesini uzaklaştırmaya çalıştığı gibi Hegel, Whitehead ve Bergson gibi Batılı filozofların formunu kullanarak, İslam’ı yeniden değerlendirmeye çalışır.  Zihni duruşu, sentezci olan İkbal, Molla Sadra gibi topyekün bir senteze girişir.  Gazali’ yi eleştirdiği gibi, İbni Rüşt’ü de eleştirir.  Sentezinde Eş’ari, Mu’tezile, Gazali, İbni Sina, İbni Rüşt, Beyazıd-ı Bestami, Hallac-ı Mansur, suhreverdi, İbni Teymiye, İbni Arabi, Cili, İmam Rabbani, Molla Sadra, Mevlana, Zerdüşt, Nietzsche, Hegel, Goethe, Dante, Schopenhauer, Whitehead, Bergson gibi akılcı, ruhçu, sezgici filozof ve düşünürlerin izleri bir arada görülür.

1930’lara doğru, netleşmiş düşüncelerine doğru konferanslarından oluşan, “İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden İhyası” ve şiirlerinin yer aldığı “Cavidname” en önemli eserleridir.  Diğer eserlerini şu şekilde sıralayabiliriz: Peyam-ı Maşrık (1923), Bang-ı Dera (1924), Zebur-i Acem (1927), Cavidname (1932), Bal-i Cibril (1935), Darb-i Kelim (1936), Pas Çi Bayed Kerd (1936), Armağan-ı Hicaz (1938)

İKBAL FELSEFESİNİN ÖZÜ

1908’lerden sonra İkbal’in yeni düşünceleri şekillenmeye başlar.  Esrar-ı Hodi adlı Farsça eserinde “Hodi” (ben, ego, şahsiyet) felsefesi dediği yeni bir İslam felsefesi kurmaya koyulur.  İkbal, “ben” sözcüğüne karşılık Farsça yazılarında “Hodi”, İngilizce yazılarında “Self” sözcüğünü kullanır. Bu sözcükle İkbal, “İnsanın kendi varlığını tanımasını, kendine güvenmesini ve dayanmasını, kendine saygı duymasını, kendi imkan ve kabiliyetlerini ortaya koymasını, bütün bunların insan ve hayat için son derece önemli olduğunu” anlatmak ister. İkbal’ in felsefesi kendi içinde bir benlik felsefesidir.  Benlik felsefelerinde merkeze oturan benlik, İkbal’de her şeydir. Yani her şey ayrı ayrı kimliklerle özgür bir ben, Tanrı ise Mutlak Ben’dir. İkbal’de benler, alttan üste doğru giderek Mutlak Ben’de son bulur. Mutlak Ben’e en yakın olan benlik ise insandır. Evrenin sürekli var olmasını Yüce Ben’in sürekli kendini değişik şuur derecelerine açmasına bağlayan İkbal, olup bitmiş bir evren yerine sürekli olan evreni geçirerek klasik yaratma teorisini kabul etmediğini açıkça ortaya koyarak yeni bir nazariye kurmaya çalışmıştır.

Bu süreç aslında, kendisinden dört yüzyıl kadar önce ilk izleri molla Sadra’ da görülen, “Vahdet-i Vücutçu Panteizmden süreç (proses) felsefesi ışığında, Panenteizm’e geçiş sürecidir.  Teist anlayışa bakacak olursak, varlıkların zorunlu ve mümkün olmak üzere ikiye ayrıldığını görürüz.  Zorunlu varlık “Tanrı”dır.  Tanrı’nın dışında kalanların tümü mümkün varlıklar olup, “yaratık” sayılır ve Tanrı ile evren ayrıdır.  Panteist anlayışta ise, her şey tanrı’dır.  Bu ekol İslam dünyasında Vahdet-i Vücut Ekolü olarak nam salmıştır.  Tanrı her şeydir ve ötede değildir.  Tanrı-evren birliği vardır.  Panenteizm, teizm ve panteizm arası dengeyi sağlar.  Tanrı- evren beraberdir.  Yani evren Tanrı’nın kendisi değildir, ama evren Tanrı’dan da ayrı değildir.  tanrı-evren ayrılığı ya da birliği değil, Tanrı-evren birlikteliği mevcuttur. Panenteizm’ de “Her şey Tanrıdır” sözü değil, “Her şey Tanrıdadır” sözü doğrudur.  Buna göre, Tanrı ve alem aynı şey değildir.  panteizmin içkinlik anlayışı da, deizmin aşkınlık anlayışı da yanlıştır.  Tanrı hem içkindir hem aşkındır, hem değişendir hem değişmeyendir, hem mutlak hem izafidir, hem sınırlı hem sınırsızdır, Tanrı ve Alem çift kutuplu kozmik bir süreçtir.  Bu sürecin zaman ve mekan içindeki yüzü alemdir.  Tanrı ise, mutlak hakikat olarak, ezeli ve ebedi olandır.  Tanrı ve alem kozmik bir yolculuk halindedir.  Molla Sadra’nın tabiriyle, aslolan Tanrı ile yolculuktur.  Tanrı’ya ve Tanrı’da yolculuk değildir.  İkbal’e göre, Tanrı’nın insanla birlikte gerçekleştirdiği tarihsel yürüyüşün adı olan kader, birlikte varoluşun dinamizmi ile gerçekleşmiştir. “Biz” Tanrı-evren beraberliği bağlamında kullanılmaktadır.

1908’den sonraki dönemde İkbal adım adım Mevlana’ya yaklaşır ve bir zamanlar hayranı olduğu İbni Arabi’yi terk eder. İkbal, Mevlana’nın vahdet-i vücutçu görüşlerini es geçerek özellikle Mesnevi’ deki insana, hayata, tabiata, bu dünyaya, faaliyete, inkişafa, aşka önem veren şiirlerini alır. Çünkü aradıkları bunlardır. Bu, Molla Sadra’nın “cevheri hareket”, “asalet-i vücut” diyerek ibreyi varoluşa, tabiata, bu dünyaya, harekete, değişmeye çekme hamlesi gibi, İkbal’ in de aynı şekilde ibreyi somut insana, hayata, faaliyete, inkişafa, oluşa çekme sürecinin yeni bir hamlesidir.

İkbal’in felsefesi bir hayat felsefesidir.  Onun temel anlayışı duygu, düşünce, akıl değil, tümüyle hayattır.  Hayatın içinde ne varsa, İkbal’ in felsefesinde de o vardır. Tamamıyla hayata dönüşü ifade eden bu felsefe, hayatın içindeki insana, tabiata, tanrıya ve bunları kavramak için de aşka ve akla dönüşür.  Cavidname’de geçen şu mısralar bunu en güzel şekilde ifade eder:

Günler hayat heyecanından parlıyor

Cihetlerde görüldüğü o ışıktan değil.

Yani günleri aydınlatan, bu geçici güneş nuru değil, hayatın daimi mücadele ve inkişafıdır.

İnsanın aklı dünyada bir gece baskını yapıyor

Onun aşkı mekânsızlığa taarruz ediyor.

İkbal’e göre, bu dünya akılla, öbür dünya ise aşkla idrak edilecektir.  Din felsefeye karşı değildir.  Felsefenin tefekkür etmesi gereken şey üzerinde topyekün tecrübenin çekirdeğidir.  İkbal bu düşüncesiyle Gazali, İbni Teymiye’ den ayrılır. İkbal, İbni Rüşt ve Mu’tezile tarafından ortaya konan akla aşırı itimadı ve Gazali’nin anti-rasyonalizmini ve kuşkuculuğunu da eleştirmiştir.

“Gazali’nin misyonunun, Kant’ın on sekizinci asır Almanya’sındaki misyonu kadar Peygamberane bir mahiyet taşıdığı inkâr edilemez. Almanya’daki rasyonalizm, dinin müttefiki kisvesinde meydana çıktı.  Fakat, dinin dogma cihetinin ispata elverişli elverişli olmadığını anlamakta gecikmedi.  Kendisine açık bulunan yegâne yol, dogmayı, mukaddes kitaplardan çıkarmaktı.  Dogmanın bertaraf edilmesiyle, menfaat mezhebinin kıymeti ahlakiye nazariyesi husule geldi.  Bu suretle de rasyonalizm, imansızlığın saltanatını tamamladı. Kant geldiği zaman, Almanya’ da din tefekkürü bu halde bulunuyordu.  Kant’ın “Critique of Pure Reason” (Aklı Mahzı Tenkid) adlı eseri, insan aklının mahdudiyetlerini ortaya çıkardı.  Böylece rasyonalizm abidesini olduğu gibi bir harabe yığınına dönüştürdü.  Kant, çok haklı olarak kendi memleketine tanrının ihsan etmiş olduğu en büyük atiye diye anılır.

Gazali’nin felsefi şüpheciliği de İslam aleminde aynı işi görmüştür.  Yani Almanya’ da Kant’tan evvelki rasyonalizmin istikametinde yol alan o mağrur fakat sathi rasyonalizmin belini kırmıştır.  Ancak Kant ile Gazali arasında önemli bir fark vardır.  Kant prensiplerine uygun hareket ettiğinden, tanrıyı tanıma imkânını teslim edemezdi.  Gazali ise, fikir tahliline ümit bağlayamadı için mistik tecrübeye geçti.  Orada da din için müstakil bir muhteva buldu.  Bu suretle din hesabına, fen ve meta fizikten tamamen müstakil olarak mevcut olma hakkını temine muvaffak oldu.”

Gazali’ ye göre, Tanrı cisim, şekil ve cevher değildir, sınır ve miktarı yoktur.  Tanrı hiçbir varlığa benzemez, hiçbir varlık da tanrı’ ya benzemez.  Zaman Tanrı’yı sınırlamadığı gibi, mekan da kendisini içine alamaz.  Zaman ve mekân yaratılmadan da Tanrı var idi.

İkbal’ in dünya görüşü bir “Felsefi harmoni” olarak adlandırılabilir.  Nazzam’ ın hareketi, Eş’ Ari’ nin atomculuğu, Gazali’ nin sezgici arayışı, İbni Sina’nın hylomorphismi ( Aristo ‘nun madde suret teorisi olarak açıklanabilir.  İbni Sina bundan hareketle, her bir varlığın gerçek ve diğer varlıklardan farklı olduğuna inanır.  Ancak cevheri hareketi reddeder.  İkbal ise benzer şekilde bir varlığın ayrı bir “ben” olduğuna inanır. Benleri “Mutlak Ben” olarak değerlendirir.), Mevlana’ nın Aşkı Molla Sadra’ nın asalet-i vücut ve cevheri hareketi, İmam Rabbani’nin vahdet-i şühudu, Hegel’ in mutlak beni, Bergson’un yaratıcı evrimi, Whitehead’in süreç felsefesi bu felsefi hareketin araçlarıdır.

KAYNAKLAR:

ELİAÇIK R. İhsan.  İslam’ın Yenilikçileri III.Cilt – Medcezir Yayınları Mart 2003- S: 11

Benli, Selma. İkbal: Kişiliği, felsefesi ve eserleri hakkındaki düşünceler. Makale-D.T.C.F.D., C. XXXIII, S. 1, Ankara, 1990, s.18.

İlyas ALTUNER- İkbal’de Benlik (makale)

Muhammed İKBAL- Cavidname- Çev. Annamarie Schimmel- Kırkambar- ist.1999- s. 77

Cavidname a.g.e s. 77

M. İkbal- İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu-Çev. Sofi Hursi- 1964 İst.  S. 20

R. İhsan Eliaçık- İslam’ın Yenilikçileri- Medcezir yay. 2003- s. 18 III.Cilt

Muhammed İkbal’in Felsefesi – 1

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir