Stalin: Cahil Psikopat

Giriş

Türkiye’de sosyalist çevrelerin Stalin ile ilişkilerinin niteliği, kutsal varlık-mümin ilişkisi kıvamındadır ve bu ilişkide kutsal olan Stalin’dir. Sözlerine kutsiyet atfedilir. Stalin’e masuniyet rolü biçilir, yaptığı vahşilikler söylenince itiraz edilmez ama “yapmak zorundaydı” diye insanî ilkelere uymayan cevaplar verilir. Mantıkları şöyle çalışır: “O cennet yaratıyordu. Cennette suç işlenmez çünkü her şey idealdir, herkes her şeye doygundur. Yine de huzur bozabilecek olanların ayıklanması cennetin cennetliği için zaruridir. Ne var bunda?”. Mantık bu olunca kalakalırsınız.

Mantığın böyle işlediği bir ortamda, Türkiye’de Sosyalizm ile Stalin’i hatta sosyalizm ile Rusçuluğu ve Rusya’da aktarılan “Russkaya Derjava”yı birbirine karıştıran saygı değmez bir kitlenin türemesi kaçınılmaz oldu. Benzer durumu eski Sovyet coğrafyasında yaşayanlarda da görmek mümkündür. Stalin=Sosyalizm veya Stalin=Sosyalizm=Sovyetler Birliği! Onlara öyle anlatılmış. Sistemin içinde bulununca propaganda ile gerçeği birbirinden ayırt etmek kolay değildir. Oysa bunlar ayrı şeylerdir. Biri kişi (Stalin), biri ideoloji (Sosyalizm), diğeri devlettir (Rusya). Stalinistler, Stalin’in yaptığı her şeyi cahil bir psikopatın değil, ideal bir sosyalistin davranışları olarak görüyor, Sovyetler Birliği zamanında yapılan her şeyi Rus jeopolitiğinin gereği değil de, sosyalizmin gereği sayıyorlar. Eleştiriyi, ezberine soru sorulmuş teokrat gibi, küfür olarak algılıyorlar!

Bu türden kör, sağır, ezberci ve artık beynini kilitlediği için karşı tarafı dinlemeyen mankurt solcuyu bir tarafa bırakıp, iyi niyetle solu, sosyalizmi ve onun tarihini öğrenmek isteyenleri düşünerek doğru bilgi verme isteği, bu yazıyı yazma nedenidir. Yine, insanlığın siyasal tarihindeki önemli bir sosyalist denemeyi berbat eden bir barbarı bilmek hatta onu ayıklamak da sosyalistlerin görevidir. Bazı yerli sosyalistler bunu denemişlerdir (Zileli, 2010 gibi). Ancak düşünceleri Türkiye’de imal edilen komprador Rus solunun resmi duvarlarını aşıp genelgeçer bir hale gelememiştir. Bu mankurt mümin sol taifenin toplumların tarih ve kültürel tabanları farklı olduğu için ideolojilerin de yerli ve özgün olması gerektiğini, aynı ideoloji paylaşılsa bile her ülkenin koşulları farklı olduğu için kapitalizmlerinin de, sosyalizmlerinin de farklı olacağını, Rus solunun veya Stalin’in Rusya’da başarılı olsa bile Türkiye’de veya başka bir ülkede asla olamayacağını düşünmekten aciz olması bütün umutları kırıyor. Zira mankurtlaşık solun içinde Stalin’i hâlâ peygamber gibi görenler büyük bir kitleyi oluşturuyor.

Stalin öldüğünde Sovyetler Birliği’nde tanrı gibi tapılan biriydi. Bu adam kendisini her şeyin merkezine yerleştirmeyi başarmış ve eleştirilemezlik mertebesini ele geçirmişti. Onu eleştirmek, “haşa”, sosyalizmi, “haşa” Marx’ı, “haşa” Lenin’i, “haşa” Russkaya derjavayı, büyük anavatanı, insanlığın yüce erdemlerini, kısaca iyi, doğru ve güzel ne varsa onu eleştirmek ve aşağılamak anlamına geliyordu. Zamanla insanüstü oldu ve dokunulmazlık kazandı. Öldüğünde o bir Slav tanrısıydı. O kadar kutsallaşmıştı ki, yerini alan ve ondan nefret edenler bile onun maskesini ancak zamana yayarak indirebildi. Bütün diktatörler propaganda makinesi kullanır ve o makineler tanrı imal edip insanları secdeye zorlar. Bütün diktatörler kendini devletin merkezine yerleştirir ve devlet olur! Kurum ve kuruluşlar onun emir ve arzuları doğrultusunda çalışmak için var olurlar. Ona saldıran devlete saldırmış olur, onu savunmak da devleti, milleti ve ideolojiyi savunmak gibi erdemli bir görev haline gelir! Farklı düşünenler “hain” olarak ilan edilir; dikta güvenle sürer.

Stalin ölünce (veya öldürülünce?) Kruşçev sonrası dönemde Stalin’in cilası dökülmeye başladı. Ancak Çin’den Mao, Arnavutluk’tan Enver Hoca ve Kuzey Kore’den Kim İl Sung, Stalin’i ölümünden sonra da desteklemeye devam ettiler. Onların etkisindeki dünya sol hareketi Stalin’e toz kondurmadı. Stalin’in siyasal tutum ve davranışları ciddi biçimde değerlendirilemedi. Enver Hoca’yı bilmiyorum ama Mao ve Kim İl Sung da canilikte Stalin’le yarışabilecek durumdadırlar; ellerinde milyonlarca insanın canı-kanı vardır!

Son yıllarda başka ülkelerde gerçekçi değerlendirmeler yapılıyor ancak Türk sosyalistleri hala Stalin’i anlamaya çalışmak peşindedir (Okuyan, 2016 gibi). Cahil bir diktatörden bilge-evliya çıkarmaya çalışmaktadırlar. Türkiye’de Stalin’i yağlayıp ballayıp ilahlaştıran o kadar çok yazı var ki. Hepsi Stalinist veya Rusçu bakış açısının ürünleridir. Objektif yazı ve çevirileri bulmak çok zordur. Aleyhte bulunabilenler ise soğuk savaş döneminde kapitalizm adına Atlantikçi bakışla yazılmış, Stalin’in gerçek yüzünü göstermek yerine Stalin’in icraatlerinden hereketle sosyalist sistemi karalamaya yönelik propaganda metinleridir… “1984” romanından başlar…

Bu yazının sosyalizme veya sola karşı değil, Stalinizm’e karşı yazılmış bir öndeyiş olarak anlaşılması dileğimdir. Stalin hakkında olumlu bir cümle kurulamaz. Ben de okuyucumun hatırına, zorlayarak bile olsa, lehte bir söz söylemeyeceğim. Stalin’e olumlu bir cümle yazarsam, Hitler’e veya Humeyni’ye methiye düzmem gerekir ki, kahrımdan ölürüm. Stalin’e methiye okumak isteyenler, bu yazının devamını okumasın! Bulamayacaklardır!

Bolşevizm

Çarlık Rusya’sında sosyalistler 1917’de bir devrim yapıp çekişmeli bir iç savaştan sonra ülkeye hakim olup Sovyetler Birliğini kurdular. (Kurulan devlet hemen hemen Çarsız Çarlık Rusyasıydı). Rus sosyalistleri, Çarlık Rusya’sının sömürgesi olan ve henüz bağımsızlığını kazanamamış ama ciddi biçimde kurtuluş mücadelesine hazırlanan ülkeleri, daha toparlanamadan yapay devletler haline getirip Sovyet (Şura) Sosyalist Cumhuriyetler Birliği adı altında 15 devlet ve çok sayıda özerk bölge halinde birleştirip, iri bir devlet olarak ortaya çıkardılar. Yeni rejimi bu devlette yerleştirmeye çalıştılar. Devrimin sevilen liderleri Lenin, hastaydı, 21 Ocak 1924’te, devrim açısından erken bir zamanda öldü ve ütopyasını kendi eliyle uygulayamadı.

Devrimden sonra Lenin’in etrafında bitiveren Yosif Çugaşvili (Stalin) adındaki politikacı mahir bir entrikacıydı. Entrikalarla, başta Lenin olmak üzere devrimin lider kadrosundan Troçki gibi entelektüelleri, Rusya nüfusunun yarısından çoğunu oluşturan Türklerin lideri Sultangaliyev ve başka Türk kökenli sosyalistleri meşruiyet dışına itip yok etmişti. Bu entrikaların sorumlusu Stalin, Lenin hayattayken, 1922’de Komünist Partisi Genel Sekreteri, yani en üst yetkilisi oldu, böylece tek adam diktatörlüğünü kurmaya başlamış oldu. Diktasını “sosyalizmin selameti için” diye gerekçelendiriyor ve akan sular duruyordu! Kendisinin devrimin güvencesi olduğuna ve kendisi olmazsa Sovyetler Birliği’nin dağılacağına toplumu inandırmıştı. Öylesine bencil ve narsistik belirtiler gösteriyordu ki, onu dinleyince dünyanın onun yüzü suyu hürmetine yaratıldığını sanabilirdiniz. Gasp ettiği devletin koltuğunu ölünceye kadar terk etmedi.

Stalin, milyonlarca insanı, görüntüyü kurtarmak adına olsa bile hukuki bir zarfa koyma gereği duymadan katletti. Günümüzün bazı solcuları da, “ideolojinin selameti için yapmak zorundaydı yoksa devrim amacına ulaşamazdı” gibi bir zevzeklik içinde bunu savunmaya devam etmektedirler. “Parti, ideoloji ve lider, ülkeden, milletten ve insanlıktan önce gelir” anlayışını savunuyorlar! Aynı mantık Hitler ve Humeyni için de yürütülebilir. Onlar da ideolojinin başarılı olması için katlettiler. İkisi de aynı kapıya çıkar. Marks’ı okumuş olması psikopat bir katili masumlaştırmaz Kaldı ki, okumuş olduğuna da kani değilim, okuyan değil, kulaktan öğrenen biriydi, Marks’ı okusa bile onu anlayacak entelektüel kapasitesi yoktu.

Stalin’in sorgusuz-yargısız katlettiği ya da katl emrini verdiği insanların sayısı milyonlarca kişidir. Üstelik bunların ezici çoğunluğu sosyalistlerdir. Yeryüzünde en çok sosyalist öldüren kişi unvanı da Stalin’indir. Öldürülenlerin kaç milyon kişi olduğu tartışılmaktadır ve muhtemelen tam sayı hiçbir zaman bulunamayacaktır. Verilen rakam 3 milyon ile 60 milyon arasında değişmekle birlikte 20 milyon rakamı daha çok kabul görmektedir. Hitler’den ya da Humeyni’den daha çok insan katlettiği ortadadır. Katliam 1936-1938 yıllarında “repressia” zirveye ulaşmıştır.

Stalin’in Kişilik ve Karakterinin Oluşumu

Her insan yaşadıkları tarafından imal edilir ve her insan yaşadıklarının ve sonuçta öğrendiklerinin bir toplamıdır. Gürcistan’da bir otelde çamaşırcı olarak çalışan bir kadının bilinmeyen bir otel müşterisinden[1] edindiği gayri meşru bir çocuk olarak dünyaya gelmiştir.[2] “Resmi” babası ayyaş ayakkabı tamircisi Vissarion Çugaşvili, hem ona hem de annesine aşırı derecede gaddarca davranıyor, işkence ediyordu. Neyse ki Yosif daha 11 yaşındayken öldü (Deuscher, 1969: 22). Yosif, babasının zulmünden kurtulmakla beraber, kültürel değerlerin olumsuz olarak damgaladığı biçimde dünyaya gelmekle dışlanmış, ezilmiş ve hakarete uğramış olmalı. Yoksul ve yalnız bir kadının gayri meşru bir çocuğu olarak, toplumdan yediği tekmelerle insanlara karşı kin ve nefret duygularıyla büyüdüğünü, sonradan yaptıklarına bakarak da tahmin etmek abartılı sayılmaz.

Oldukça kısa boyluydu. Başkalarıyla fotoğraf çekilirken ve konuşma yaparken ayağının altına bir yükselti koyduruyor; kompleksi var. Çiçek hastalığından kalma bozuk ciltli bir yüzü var; arkasından “çopurlu” diyorlar. Üst dudağı içe batık ve alt dudağı ileri çıkmış, sevimsiz bir görüntüye sahiptir. Bunu bıyığıyla kapatmaya çalışıyor. Kol dirseğini tam çeviremediği gerekçesiyle askerlikten çürüğe ayrılıyor, askere alınmıyor (Ama yıllar sonra kendi kendine başkomutan-mareşal rütbesini veriyor). Ortaokul-lise çağındayken bir din okuluna devam ettiğini öğreniyoruz. Anlaşılması bakımından örneklersek, bizdeki camii kurslarına ya da imam hatip okuluna benzer bir okula, üstelik düzensiz biçimde devam ediyor ve o okulu da bitirdiğine ilişkin bilgi de yok. Zira içindeki insanlara karşı hissettiği kin ve öfke duygularının yarattığı saldırganlıklarla başa çıkamayan okul yönetimi onu okuldan kovuyor.

Psikolojisi oldukça bozuk. Ergenlik çağından itibaren daima silahlı olarak dolaşıp etrafa korku salıyor. İnsanların kendine sataşmasını böyle önlüyor. Oldukça bencil, sadist, merhametsiz ve popüler olup sürekli gündemde kalma sevdalısı. Gelişmiş ve ince birisi değil, basit-kaba zevkleri ve eğlencelikleri olan biri. İnsanları ikna ederek değil, onları ezerek sindirmeyi tercih ediyor. Ona ne dost ne de danışman gerekiyordu; her şeyi o biliyordu. Etrafındakilerin emir dinleyen ve işi yapan olmaları yeterliydi. Eğitimli değildi ve aydınlardan hoşlanmıyordu. Fırsat buldukça aydınları aşağılamaktan zevk alıyordu. Yabancılara nazik davranıyor ancak onları gaflet anlarında yakalayıp mahcup etmeye bayılıyordu. Ondan herkes korkuyordu. NKVD’deki  (gizli polis örgütündeki) adı “Grozni” idi. İvan Grozni’ye benzetme. Korkunç İvan! NKVD elemanları neleri biliyorlarsa!. Duygularıyla hareket etmeyi tercih eden bütün az eğitimliler gibi duygularına hakim olamayıp tiyatroda acıklı sahnelerde metin olamayıp, uluorta, bazen seslice göz yaşı dökebiliyor, bazı durumlarda öfkeden kuduruyordu. Dikkatleri çekecek, paranoyak denilecek kadar, kuşkucuydu. Hapis, sürgün ve yaşadıkları onda paranoyaya yol açmıştı (Borev, 2013)… Nerede olacağı bilinemezdi. Birçok kolhoz, otel ve lokanta, o az sonra gelecekmiş gibi sürekli yemek hazırlardı.

Borev (2013) hizmetçisine anlattırıyor: En çok güldüğü şey oğlu Vasili daha bebekken onu kucağına alıp sigara dumanını çocuğun yüzüne üfleyip, yüzünü korkunçlaştırarak çocuğu ağlatması idi. Oğlanın ağlamasına kahkahalarla gülerdi. Tekrar üfler yine ağlatır ve gülerdi.

Çocukluğundan itibaren eksiklikleri (gayrimeşru çocukluğu, babasının işkenceleri, çok kısa boyu, cilt bozukluğu, ciddi bir okul ve üniversite okumayışı) olduğunu düşünenlerin komplekslerinin acısını çıkarmak için yetki elde ettiklerinde hakim olma ve ezme arzusunu gidermeye çalışmaları, yaşadıklarından kaynaklanıyor olmalıdır.

İlk gençliğinde serserilik, kabadayılık, eşkıyalık, haydutluk gibi meşgalelerle uğraşmıştır. Sık sık başı belaya girip, polislik olmuş ve hapse düşmüştür. Bu mahpus günlerinde hapishanedeki Çarlığın içeri tıktığı sosyalistlerle tanışmış ve sosyalizme sempati duymuştur. Lakabı Koba’dır, Gürcüce “çivi” anlamına geliyor. Kendisi uydurmuştur. Eksiği var! Sonradan uydurduğu Stalin de “çelik adam” anlamına geliyor. (Bir insan kendisine neden böyle lakaplar üretir, sorup geçiyorum.) Azerbaycan’dayken gözüpek, atılgan ve mümin bir sosyalist olur. Bu özellikleriyle parti içinde hızla yükselir. Önceki hayatındaki becerileri siyasi faaliyetlerine yansıtır, siyasi amaçlı kanlı soygunlar yapar ve haraç alır. 1906 yılında Rus işgali altındaki Kars’ta bile kanlı bir tren soygunu yapar (Montefiore, 2010). Bu davranışları parti içinde tartışma konusu olur, kaba-saba-hoyrat-antisosyalist bulunur ve eleştirilir, soygun yapma ve haraç alma davranışları yasaklanır. Buna rağmen devam eder. Bu arada Azerbaycan’da siyasi faaliyetlerde bulunur, eşkıyalık huyundan da vazgeçmez. Azerbaycan mahkemelerinde ağır mahkûmiyet de alır. Bunlardan birini Azerbaycan devlet başkanı Mehmet Emin Resulzade affeder ve salıverir. Bir süre sonra devrim yapılınca Stalin’in de Resulzade’nin ülkeyi terk etmesine izin verdiği Resulzade’nin hatıralarında kayıtlıdır.

Stalin, devrimden yani şef olmadan önceki hayatında kendisine iyiliği dokunduğunu düşündüğü kişileri devlet kesesinden abad etmeyi bir erdem bilmiştir. Kendisine hizmet edilmesini ibadet sayan bir tanrı gibi müminleri ödüllüyor. Gençliğinde ahbap olduğu kişileri millet vekili hatta devlet başkanı yapıyor. Azerbaycan’dan Mir Cafer Bağırov gibi… En çok sevip ilgi gösterip, itibar sağladığı kişiler onu korumakla görevli olan görevlilerdir.

Stalin, üniversite, yüksekokul filan okumamıştır. Hitler ve benzeri birçok diktatör gibi iyi bir eğitim almamış, okuma yazma kültürü edinememiş, yarı buçuk bir din bilgisi edinmiş, sistematik düşünemeyen ama zeki ve kurnaz birisi olarak insanlığın başına bela olmuş, lanet olarak yağmıştır.

Entrika ve kumpas

Azerbaycan’da bulunduğu sırada, partinin Kafkaslardaki en önemli elemanı olmayı başarır. Entrika çevirebilme kurnazlığı ve gözü karalığı, onun devrimde Moskova’da bulunmasını sağlamıştır. Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi-Bolşevik politbürosu genellikle Lenin, Troçki, Kamenev, Zinovyev gibi nice entelektüelden oluşuyordu. Onların yanında entelektüel poz dahi veremeyecek olan Stalin’de onlarda olmayan bir yetenek vardı: Kurnazlık ve entrika çevirebilme mahareti! Üstelik sokaktan, halkın içinden ve en alttan geliyordu! Doyumsuz bir hırsı vardı. Bu nitelikleriyle kısa sürede partiyi ele geçirdi ve sağlık sorunları olan Lenin’e darbe yapıp, saraya hapsetti (Sahil, 2017). Troçki ve diğerlerinin peşine adam taktı, telefonlarını dinledi, dinleti. Sultan Galiyev gibi birçoğunu da yarattığı entrika ve kumpaslarla gizli polis eliyle ayağını kaydırdı veya imha etti. Kısa zamanda partiyi ve devleti ele geçirdi. Etrafında kafası çalışan ve kendine karşı gelebilecek kimse bırakmadı. Bir itaat düzeni kurdu ve biat etmeyeni imha etti. Teoriyi bir tarafa bırakıp kendi aklınca, uyduruk, demir yumrukla ancak yürütülebilen, kolayca yıkılabilecek bir sosyalist düzen kurdu. Nitekim Stalin öldükten sonra da devlet sosyalist demokrasiyi kuramadı ve daha 70. yılında darmadağın oldu.

Fotomontaj… Stalin’in Lenin ile birlikte samimi halde göründüğü bu fotoğraf, Lenin öldükten sonra Stalin tarafından fotomontajla imal edilmişti. Halk tarafından sevilen Lenin ile ne kadar yakın olduklarını göstermek için! (Brackman, 2001: 149).

Lenin, Kafkaslardaki başarısından ötürü, Stalin’in karakterini yeterince tanımadan Kremlin’e getirmiş ama kısa sürede onun gerçek yüzünü görmüş ve tiksinmiştir. Ancak onu geldiği yere geri gönderememiştir! Lenin’in hasta olduğu bir zamanda yine bir entelektüel olan Lenin’in eşi Nadejda Krupskaya’yı bir konuşma sırasında dövecek kadar kaba-saba bir varlıktır. Üstelik Lenin’e darbe yapmış, onu adeta Kremlin sarayına gömmüş, kıpırdayamaz hale getirmiştir. Lenin 1921’de Stalin’i yine Stalin’in arkadaşı Feliks’e şikâyet edip, Stalin karşısında kendisine yardım etmesi için yalvarıyordu (Sahil, 2017). Lenin mektubunda Stalin’in kendisini hapsettiğini, halk ile ilişkisini kestiğini, devletten ve siyaseten uzaklaştırdığını (…) yazıyor! “Zavallı” Lenin, “başıma gelenlerin hepsi Stalin ve onun adamlarının işi” diye yazıyor. Bu mektup bile önce Stalin’e gidiyor ve onlarca yıl saklanıyor! Stalin, Lenin’in vasiyetinin bile yıllarca açıklanmasına izin vermemiştir. Lenin’i de, Leninizm’i de öldüren Stalin’dir. Hayranlarının savunduğu Stalin budur.

Stalin, bütün önemli birimleri kendisine bağlıyor. Hem İstihbarat örgütü başkanı, hem İçişleri Bakanı, hem Savaş Bakanı hem de parti ve devlet genel sekreteriydi yani başkandı. Bir ilahiyat okulunu bile bitirememiş sokak propagandisti bu zat, kendi adıyla kitaplar yazdırtır, büyük düşünür oluverir! Zira, bilimsel-felsefi kitaplar yazabilecek entelektüel donanımı yoktur. Bir de kendisine mareşal unvanı alır. Artık Sovyetler Birliği yok, Stalin vardır, sosyalizm yok, Stalin’in kişisel arzuları vardır! Medya ile propaganda sonucu kısa sürede Stalin tanrı haline getirilir. Dinî inanç tasvip edilmez ama halkın Stalin’e tapması sevaptır!

En küçük bir eleştiri ve itirazın dahi ölümle sonuçlandığı koşulları oluşturup, saçmalama tonundaki safsatalarıyla kitlelerin iradesini yok etmiş, bir gün Ermenilerin, başka gün Gürcülerin gönlünü almış, ama hep Rus ırkçılığının kucağında oturup yerine göre Türkî devlet ve halklara hep haksızlık etmiş veya ezip aşağılamıştır. Kendi hastalıklı mantığını da topluma yüklemiştir. Diktatörlerin en büyük kötülüğü de toplumun mantık ayarlarını bozmaktır. Bunu en iyi biçimde yapmıştır.

Cahil ve kaba-saba da olsa her politikacı bir kitleye dayanmak zorundadır. Kitle tabanını Rus ırkçılığı oluşturur. Yoksa Stalin’in onca hunharlığına rağmen Rusya bu adama neden katlansın?

Kısa cevap, Stalin’in ihtiyaçları ile Rus ırkçılığının beklentilerinin örtüşmüş olmasıdır. Bu soruya tatmin edici cevap vermek, Rusya tarihinin son birkaç yüzyılını bilmeyi gerektirir. Rusya, Hun, Göktürk, Tataristan ve Deşt-i Kıpçak coğrafyasında, Türk toprakları üzerine yayılarak, Türk nüfusu imha ederek ve/veya Ruslaştırarak büyümüştür. Son birkaç yüzyıldır neredeyse sadece Türklerle savaşmaktadır. Üstelik savaş, Türkler bilimden giderek uzaklaşıp dinin çaresizlere sağladığı sığınakta sindiği zamanlara denk gelmiştir. Dahası, Büyük Petro’nun ortaya çıkardığı bilim toplumu olma dinamizmi ile giderek güçlenmiş ve saldırganlaşmıştı. Rusya, Sibirya’da yağmaladığı kürklerden elde ettiği gelir ve bilimsel akılla bilimi ve Türk ruhunu terk edip dini teslimiyete sığınan Osmanlı Devletini Balkanlarda ve Kafkaslarda perişan etmişti. Birkaç yüzyıldır Rusya’nın bütün ufku ve dikkati Türk düşmanlığı ve Türk topraklarının fethi üzerine kuruludur. Yine de onca üstünlüğüne rağmen Çarlık Rusyası uçsuz bucaksız Türkistan’a hakim olamamıştı. Rus ırkçılığı Stalin’in arkasında durarak Çarlık döneminde yapamadıklarını Stalin’e yaptırıyordu: Türk kültürüne ait halkların entelektüel ve tarihi birikimini yok etmek, Türk demografyasının imhası ve Türk jeokültürüne ait Kırım ve Kafkasya’daki halkları sürgüne göndererek demografik ve kültürel olarak olabildiğince yok etmek. Kafkasya’da Türkiye sınırındaki Türk jeokültüne ait halkları tarihi topraklarından sürgün ederken Kafkasya’ya Çarlığın kuramadığı karakolu, Ermenistan adıyla kurulması ve büyütülmesi. Stalin, karakterinin uygunluğu ve Rus kökenli olmadığı için dikkat çekmemesi avantajıyla,  Rus şovenizminin, Rus jeostratejisinin ileri ihtiyaçlarını karşılamada kullanabileceği en uygun araçtı, kullandı.

Stalin neler yaptı? Önce devrimi birlikte yaptıkları Türk dünyasına cephe alır. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı bir yana, büyük bir entelektüel katliamı başlatır. Sadece entelektüeller değil, okuryazar olan ve köpekleşmeyen milyonlarca insanı “rejim karşıtı olmak” gibi ağır bir günah ile aforoz edilerek, neredeyse hiç yargılamadan öldürtür. Bunların içinde Ruslar ve Yahudiler de vardır ama asıl darbeyi Türk dünyası yaşamıştır. Sosyalizm için mücadele etmiş olsa bile politikacı, şair, yazar, gazeteci ve kafası çalışan, okuma yazma bilen her Türk “pantürkisttir” bahanesiyle katledilmiştir. Toplu katliamlar bile yaptırmıştır. Yakın arkadaşı Taşnak Ermeni faşisti Levon Mirzoyan’ı Kazakistan devlet başkanı yapmış; Kazakistan’ın nüfusunun % 40’ı yapay kıtlıklar yaratılarak açlıktan öldürülmüştür. Diğer Türkî ülkelerde de öyle. Kırım, Ahıska, Dağıstan ve Kuzey Kafkasya’dan milyonlarca Türk ya da son tahlilde gönlünün Türkiye’den yana olduğunu düşündüğü kitleleri, çok kötü şartlarda Türkistan’a ve Sibirya’ya sürmüştür. Gürcistan, Ermenistan ve Rusya’nın alfabesi değiştirilmezken, Kazakistan, Azerbaycan ve diğer Türkî devletlerin alfabelerini değiştirtmiştir. Örneğin Azerbaycan Latin harflerine geçmişti. Türkiye de Latin abecesine geçince bu kez Azerbaycan’ın harflerini Kril abecesine dönüştürttü. Arap, Latin ve Kril… Bir kuşağın farklı üç alfabeyle okuma yazma öğrendiği bir toplumun entelektüel sorunlarını düşünebiliyor musunuz? Türkî toplumlar birbiriyle iletişim kuramasın diye harfleri farklılaştırmadan başlayarak her türlü engeli koymuştur.

Ermeni – Müslüman (yani Türk) çatışmasından yeni çıkılıyorken, Türkî devletlerin başına veya üst yönetimlerine özellikle Ermeni kökenlileri yerleştirmiştir. Mirzoyan adlı Ermeni faşist Türk Dünyasında terör estirmiştir! 1936-38’de Stalin’in Kazakistan devlet başkanlığına getirdiği Mirzoyan, bizzat 16 binin üstünde Türk’ü yargısız kurşuna dizdirmiştir. Ermenilerin Kafkasya’daki terör ve katliamlarından haberi dahi olmayan Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan gibi yerlerde arkasındaki Rusçu-Stalinist güçle Ermeni ırkçılığının neler yapmış olabileceğini kaç kişi merak etti? Örneğin, Özbekistan’dan yazar Adil Yakubov’un, “Adalet Menzili” adlı belgesel romanda bir şeyler çıtlatılır!

Lanetlinin yaptıkları saymakla bitmez. Onun yaptıklarını savunmak insanlığa karşı küfürdür. Türkiye’deki her türlü mikro etnikçiliği ilericilik, solculuk adına savunurken, SSCB nüfusunun yarısını oluşturan Türklerin liderlerini, Sultan Galiyev’e, Sosyalist Türkistan Devlet Başkanı Turar Rıskulov’a, Azerbaycan’ın sosyalist Devlet Başkanı Neriman Nerimanov’a, Özbekistan Devlet Başkanı sosyalist Ekmel İkramov’a Stalin’in baktığı gibi bakacaksın!.. Stalin bütün bunları Gürcü olduğu için değil, Rus ırkçılığının desteğini alıp taban bulmak için yapmıştır. Rus, komünist olunca da Rus!

Yaşadığı dönemde şehirlere bile adı verilerek tatmin edilen Stalin, ölür ölmez kamu kurumlarındaki heykel ve fotoğrafları kaldırılmış, onun fotoğrafının olduğu banknot ve posta pulları imha edilmiş, şehir, cadde ve sokak adları değiştirilmiştir. Bununla da kalınmamış, dönemindeki birçok icraat hukuki yönden yeniden değerlendirilmiş, keyfi kararlar düzeltilmeye çalışılmış, kurbanlardan özür dilenmiştir. Katlettirdiği aydınların neredeyse tamamının itibarı Komünist Parti tarafından iade edilmiştir. Yani Stalin’in keyfi yargısız infazları sonucu haksız yere katledildikleri açıklanmıştır! Ayrıca Kremlin’de Lenin’in yanında gömülü olan cesedi de oradan atılmıştır. Stalin’i savunmak uğruna bunları bile dikkate almıyorlar. Bu psikopat serseriyi savunanlar bir de Türk solcuları! Türkmüş!.. Gidinin mankurdu! Böyle bir adama saygı duyduğunu söyleyenlere selam vermek bir yana, selamını ayıp olmasın diye almak bile utançtır.

Bu manyak diktatör kendi saltanatını sürdürmek, tek adamlık rejimini (tiranlık) devam ettirmek uğruna dünya savaşını provoke etmiştir. Hitler’le yaptığı güya saldırmazlık antlaşması ve Almanlara silah üretmesi Hitler’e cüret kazandırmıştır. İkinci Paylaşım Savaşı’nın ve orada ölen 60 milyonun üstünde (Soljenitsin) insanın ve yok edilen uygarlığa dair sanayi ve sanat ürünlerinin imhasının ilk sorumlularından biridir.

Faşizmin kudurganlığından insanlığı tek başına da kurtarmamıştır, emperyalist dediği ABD ve diğer Batı ülkeleri olmasaydı tek başına hiç bir halt edemezdi. Bunu söylerken savaşta ön cephede en büyük kayıpları verenlerin çoğunun Türkî halklarların askerleriydi.

Kompleksleri yüzünden yapışıp kaldığı koltuğunu korumak uğruna başlamasına sebep olduğu savaşta Rusya’yı kurtaran da, kaderin pis bir şakası olarak, Rusların “iç düşman” olarak gördüğü Türklerdi. Sovyet milletlerinin, içlerinde en çok kayıp verenler Türk toplumlarıydı. Hep ön cephede olmuşlardır. Onların faşizme karşı mücadelesini saygıyla yad ediyorum. Türklerden 17-50 yaşları arasındaki bütün erkekleri askere almışlardı. Hitler kuduzluğunun merkezi Berlin’e zafer bayrağını diken, o ünlü fotoğraftaki kişi bile Dağistan – Hasavyurtlu Abdülhakim İsmailov idi. Milyonlarca Türk Stalin psikopatlığının yarattığı cehennemde kendileriyle bir problemi olmayan Hitler’e karşı kendilerini mahveden Rusya’yı savunmak bahtsızlığına uğramıştır. O Rusya ki yüzyıllardır Türk katliamlarıyla Türk coğrafyasında yayılan emperyalist bir lanettir!

Gürcistan ve Azerbaycan’da Türklerle olan ilişkisinde başından neler geçtiyse, devrim öncesinden itibaren fanatik bir Türk düşmanıdır. Kurtuluş Savaşımızı yaparken, Lenin’in etkili olduğu sırada, Rusya ile işbirliği yapmıştık. Bu işbirliğine bile, Lenin’e rağmen yanına aldığı Orjonikidze ile muhalefet etmiştir (Sayılgan, 2009: 78). Lenin sonrasında Türkiye’yi sattı. Bizimle Moskova Antlaşmasını imzalayıp, savaşta bize destek vereceğini vaad ederken aynı günlerde İngiltere ile de ticaret anlaşması imzalıyor ve onlara Türkiye’ye yardım etmeyeceği sözünü veriyordu. Nitekim yardım etmediler. Gelen yardımlar, Türkistanlı kardeşlerimizin bize gönderdikleriydi ve Timur’un hazinesiydi. Üstelik büyük kısmına Rusya el koymuştu! İkinci paylaşım savaşının sonlarında da Türkiye’yi köşeye sıkıştırdı. Ardahan ve Kars’ı alıp Gürcistan’a katmak ve boğazlardan ayrıcalık istedi! Türkiye, bu saldırganlıktan kurtulmak için apar topar Nato’ya girmek zorunda kaldı. Türkiye’yi emperyalizmin kucağına iten emperyalizmin işbirlikçisi de Stalin’di.

Sonuç

Solculuk uğruna Stalin savunucularına soruyorum; Stalinperestlik yaparak aslında neye saldırdığınızın farkında mısınız? Sosyalizm saygıdeğer felsefi ve siyasi bir düşüncedir. Ciddi bir sosyal adalet sistemidir. Sosyalizmi Stalin ile eşleştirerek, aslında tanımadığınız bir psikopatı korumak uğruna bu düşünce ve sistemi telef ettiğinizin farkında mısınız ve böyle yapmakla solculuk adına utanmıyor musunuz? Yaptığınız şey, Liberalizmi ve onun demokrasisini savunmak isteyen birisinin Hitler’i ve Nazizmi savunarak liberal demokrasiyi savunmak istemesinden farksızdır.

Stalin ve onun gibilerin ölçü ve ayarı akıl, mantık, hukuk, bilim hatta ideolojik amaçlar değil, kendi kişisel arzuları, ihtirasları ve kaprisleridir. Rusya’nın Eğitim ve Bilim Bakanı Vasiliyeva, (ve daha birçok Rus aydın ve devlet yöneticisi) Stalin’i “tiran” olarak niteliyor. Tiranlık, tek adamlık dikta rejimidir, sistem devletin veya halkın değil, O kişinin çıkarlarını korumak için sürdürülür! Bazıları da onun sayesinde çöplenir ve sistemi el birliğiyle ayakta tutarlar.

Şoven Ruslar Stalin’i hala sever (neden acaba?), vicdanlı olanlar ve gerçekten komünist olan Ruslar ise Stalin’den tiksinir (neden acaba?). Eski Sovyetler Birliğinde yaşayan herhangi bir Türk kökenli insana “repressiya nedir” diye sorun ve yüzündeki ifadeye bakın. Bir Rus’a ya da Yahudi’ye de sorabilirsiniz. 1937’de katliam doruğa ulaşmıştır. “Büyük terör”, “reppressiya dönemi” olarak tarihe geçmiştir (İng. Great Terror, Rusça: Большо́й терро́р). Bazı Türk sosyalistlerinin hala onu “bizim oğlan” sayıp anlamaya çalışması, insan hakları bilinci, tarih bilinci, sosyalist şuur, Türklük bilinci ya da hangi ölçütle bakarsanız bakın, utanç vericidir.

Gürcülerin çoğu Stalin’i sever. Bu sevgileri içlerindeki bir zübüğü başlarından savdıkları için mi yoksa dünyaya bir siyasi lider armağan ederek Gürcü adını duyurdukları için midir bilinmez. Ama Türkiye’ye kaçıp gelen Batumluların sol şubesinin Stalin’e taptıklarını gözlüyorum. Kardeşlerine sahip çıkmalarını anlayabilirim. Ötekilere ne olduğunu anlayamıyorum!.. Gürcülerin Stalin sevgilerinin bir sebebi de Gürcistan’dan Ahıska’da yaşayan Türkleri Kazakistan, Kırgızistan gibi yerlere kovalayarak, onlardan gasp ettikleri evi-barkı, tavuğundan keçisine kadar mal-mülkü Gürcülere dağıtmasıdır. Minnet borçludurlar. Eklemek zorundayım; nicedir Türkiye’dekilerin kalbi Türkiye ile değil, Gürcistan’la atmaya başladı. Hallerine üzülüyoruz…

Rusça bilenimiz az. Rusçadan okuyamıyoruz. Çevirileri ise genellikle Stalin güzellemesi yapanlar yapmış ve Stalin’e toz kondurmayan kitaplardan seçip çevirmişler. Batı yazınının Soğuk Savaş sonrası dönemde yazılan bilimsel metinleri biraz daha makul görünüyor. Artık lütfen şüphelenin!

Yazıyı bir Ahıskalının gözlemiyle bitireyim: “Babam ve amcam kavgaya gitmişti, Alman faşistlerle vuruşuyorlardı. Savaş bitene yakın, ben on yaşındayken, bizi Ahıska’dan Kazakistan’a sürdüler. Anam ve iki kardeşim yolda öldü. Çok kimse öldü. Babam savaştan dönmedi. Mezarının nerede olduğunu, hatta mezarının olup olmadığını bile bilmiyoruz. 17-50 yaş arası bütün erkekleri askere almıştı. Çok azı geri geldi. Bana dayım sahip çıktı. Bize öyle bir Stalin anlattılar ki Stalin öldüğünde çok kahırlandık, günlerce ağladık, dövündük… Türkiye’ye geldikten sonra, geçmişe bir daha bakınca bizi can düşmanımıza ağlattıklarını gördüm. Vah ki ne vah!”

Stalinist Türklere artık mankurt demek az gelecek; kozkamandırlar!

Kaynaklar

Borev, Yuri. 2013. Stalinida: Başqalarıının Danıdıqlarına, Tarixi Ehvalatlara ve Müellifin Düşüncelerine Esaslanan Xetireler. (Çev. Nadir Qocabeyli) Bakı: Qanun Neşriyyatı.

Brackman, Roman. 2001. The Secret File of Joseph Stalin: A Hidden Life. London: Frank Cass Publishers.

Deutscher, İsaac. 1969. Stalin 1: Bir Devrimcinin Hayatı. (Çev. S. Hilav) İstanbul: Ağaoğlu Yayınevi.

Geyer, Michael and Fitzpatrick, Sheila (Ed). 2009. Beyond Totalitarism: Stalinism and Nazism Compared. Cambridge University Press.

Hollovey, D., Reyfild, D., Ferr, Q. 2014. Beriya: Qulaq İmperiyası. (Çev. Serkaroğlu) Bakı: Qanun Neşriyyatı.

Jukov, Yuriy. 2013. Öteki Stalin. (Çev. Orhan Uravelli) Lena.

Montefiore, Simon Sebag. 2010. Genç Stalin. (Çev. Yavuz Alogan) İstanbul: İthaki Yayınları.

Okuyan, Kemal. 2016. Stalin’i Anlamak. Beşinci baskı. İstanbul: Yazılama.

Resulzade, Memmet Emin. 1992. Bir Türk Milliyetçisinin Stalinle İxtilal Xatireleri. Bakı: Elm. Neşriyyat.

Sahil, Reşad. 2017. “Leninin SSRİ dövründe gizledilen mektubu”. Enter News. http://www.enter.news/az/news/interesting/75945/leninin-ssri-dovrunde-gizledilen-mektubu-o-mektubu-dzerjinskiye-yazibmish#.WagrnsZLfDe ve ayrıca “Leninin ölümünü tezleştiren telefon muharibesi”. http://www.enter.news/az/news/interesting/22125/stalinle-leninin-xanimi-krupskaya-arasinda-olan-meshhur-danishiq-leninin-olumunu-tezleshdiren-telefon-muharibesi#.WagttcZLfDe

Sayılgan, Aclan. 2009. Türkiye’de Sol Hareketler. Beşinci baskı. (Haz. Erol Cihangir) İstanbul: Doğu Kütüphanesi.

Suny, Ronald Grigor. 1997. Stalin and his Stalinism: Power and Authority in the Soviet Union 1930-1953. İçinde: Ian Kershaw and Moshe Lewin, eds., Stalinism and Nazism: Dictatorships in Comparison (New York: Cambridge University Press, 1997).

Vasilyeva, Olga. 2016. “Rusya Eğitim Bakanı Stalin’i Tiran Olarak Niteledi.” Haberrrus: Rusya ve Avrasyadan Güncel Haberler. http://haberrus.com/headline/2016/11/07/rusya-egitim-ve-bilim-bakani-stalini-tiran-olarak-niteledi.html

Yermelyanov, Yuriy. 2014. Stalin: İktidara Giden Yol. (Çev. Orhan Uravelli) Lena Yay.

Zileli, Gün. 2010. Stalinizm: Bir İdeolojinin İflası. Özgür Üniversite Kitaplığı.


[1] Bu otel müşterisinin Nikolay Mihayloviç Prjevalski adında bir yahudi gezgin (oryantalist) olduğu söylenir. Kaynaklar, Stalin’in bu adamı babası olarak işaret ettiğini, kendisine baba olmaya layık bulduğunu (!) kaydediyor. Bkz. Отец Сталина: легенда или сенсационное открытие. Ne kadar önemli bir malumattır bilinmez ama malumattır işte; Rusya’da gerek Prjewalski gerekse Çugaşvili adının yahudiler tarafından kullanılan soyadları olduğu biliniyor. Bir de Etnakaşvili adlı birisi olduğu söylentisi vardır. Etnakaşvili soyadlı iki kardeş, Stalin’den abartılı ilgi ve sevgi görüyorlar. Kayırılıyorlar. Öyle ki, Gürcistan Yüksek Sovyeti üyesi oluyorlar!

[2] Stalin, Sovyet hakimiyetini ele geçirdikten sonra hakkındaki malumatın yayılmaması için Gori şehrinde çok sayıdaki kişiyi öldürtmüştür (Borev, 2013: 49).

Soğuk Savaş: Gehlen Örgütü

Yaşadığımız yüzyılın siyasi, askeri, ekonomik ve daha birçok önemli şartlarını belirlemiş olan İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle istihbarat dünyası ilginç gelişmelere sahne olmuştur. Muharebe kavramının sadece cephede fiziksel mücadeleden ibaret olmadığı; fiziki savaştan bağımsız bilgi toplamanın ve buna uygun insan ile teknolojik kaynakları kullanmanın da azami önem teşkil ettiği anlaşılmıştır. Almanya’nın teslim olduğu aylarda, gerek silahlı kuvvetlerden gerekse bilim dünyasından kilit pozisyonlarda görev almak üzere müttefik ülkeler cephesine geçen önemli kişiler olmuştur. Nazi Almanyası’nın Doğu Cephesi-Yabancı Ordular Tahkikat Birimi’nden (Fremde Heere Ost) sorumlu olan ve Sovyetler Birliği ordularına karşı askeri istihbarat çalışmalarını yürüten Tümgeneral Reinhard Gehlen ve ekibi, ellerindeki Sovyet orduları hakkındaki önemli belgeler ile birlikte Amerikan yetkililerine teslim olmuş ve Soğuk Savaş döneminde Amerika Birleşik Devletleri ile Almanya Federal Cumhuriyeti (Batı Almanya) istihbaratının yapılandırılmasında görev alan çekirdek kadroyu oluşturmuşlardır. Haziran 1946’da kendi adıyla kurulmuş olan “Gehlen Örgütü” (Organisation Gehlen) eski Alman ordusu mensuplarından da oluşan bir kadroyla ABD dış istihbaratının Almanya’daki şubesi olarak anti-komünizm tabanlı faaliyetlerine başlamıştır. Bu yapılanma ilerleyen yıllarda bugünkü Alman dış istihbarat birimi olan Federal Haberalma Servisi’ne (BND – Bundesnachrichtendienst) dönüştürülmüştür.

Bu başlık altında BND’nin de ilk başkanı olan Reinhard Gehlen’in bizzat kendi kaleme aldığı eserlerinden de yararlanılarak, kendisinin Nazi Almanyası ve Soğuk Savaş dönemindeki istihbarat faaliyetleri hakkında malumat verilecektir. İkinci Dünya Savaşı döneminde başında bulunduğu Doğu Cephesi-Yabancı Ordular Tahkikat Birimi’nin Almanlar’a esir düşen Türk asıllı Sovyet askerlerinden gönüllü birlikler (Doğu Lejyonları) kurma faaliyetlerinde etken olduğu da göz önüne alındığında Gehlen, Sovyet Türkleri’nin komünist rejim altındaki geleceğini tayin eden kişilerden biridir.

Soğuk savaşın sona ermesi ile birlikte dünya üzerindeki siyasi, askeri ve ekonomik çevrelerde oluşan değişikliklerin dışında istihbarat arenasında da ilginç gelişmeler yaşanmıştır. ABD başkanı Clinton’un 8 Ekim 1998 tarihinde onayladığı 105-246 numaralı Nazi Savaş Suçları İfşa Kanunu [1] ile CIA arşivlerinden kamuya sunulan sekiz buçuk milyon sayfalık belgede, II. Dünya Savaşı sonrasında Amerikan hükümetine çalışmış birçok savaş suçlusu olarak tanımlanabilecek Alman subayı ve bilim adamının isimleri ve faaliyetleri sergilenmiştir. Konuya ilgi gösteren birkaç araştırmacı bu belgeleri tarayarak ilginç eserler sunmuşlardır [2, 3, 4, 5].

Resim 1: II. Dünya Savaşı dönemi ve sonrası Gehlen

Müttefik kuvvetleri ile yüzyüze çarpışanlardan toplama kampları sorumlularına kadar sayısını kesin olarak bilmediğimiz Nazi subayı 1945 sonrası bu oluşumda yer almışlardır. Nazi Almanyası’nın doğu cephesinde görev alan ve Doğu Cephesi-Yabancı Ordular Tahkikat Birimiolarak tercüme edebileceğimiz ve esas görevi Sovyet orduları hakkında istihbarat toplamak olan Fremde Heere Ost bölümünün başındaki Tümgeneral Reinhard Gehlen (1902-1979) savaşın akıbetini aylar evvelinden farkederek müttefiklere teslim olmayı ve teslim olurken de olası bir yargılanma sürecine dahil edilmemek için teslim olduğu taraf ile pazarlık yapmak adına Sovyet orduları hakkında topladığı bilgileri vermeyi planlar. Sovyetler hakkında Hitler’e sunduğu raporlar uzun zaman boyunca ciddiye alınmaz ve 9 Nisan 1945’te görevinden alınır. Bunun üzerine teslimiyet planı devreye girer ve birimin elindeki önemli belgeler depolanarak Bavyera’daki Alp dağlarında özel bir mekâna saklanır. 23 Mayıs 1945’te ABD kuvvetlerine teslim olan Gehlen, yakın ekibi ile beraber sene sonuna kadar Almanya’da gözaltında tutulur ve bahsedilen pazarlık sonrasında Savaş Bakanlığı’ndan gelen bir kararla ABD’ne gönderilir. Burada kendisine Dr. Richard Schneider ve Hans Holbein takma ismleri verilerek Soğuk Savaş dönemde istihbarat sahnesine resmen çıkarılmış olur.

Resim 2: Reinhard Gehlen’e ait Amerikan arşivlerindeki belgelerden örnekler

Peki, Reinhard Gehlen kendisinin ve ekibinin akıbetini savaş sonrası nasıl değiştirebilmişti? Kendi kaleme aldığı hatıratı ve dünya görüşlerini içeren üç adet eseri incelendiğinde [6, 7, 8] kendisinin askeri yeteneklerinin dışında diplomasi yönünün de güçlü olduğu anlaşılabilir. Tutukluluk dönemindeki Amerikan yetkilileri tarafından yürütülen sorgularda savaş sonrasında Sovyetler Birliği’nin asla Almanya galibiyeti ile yetinmeyeceğine ve Orta Asya ve Kafkasya’da uyguladığı yayılmacı mekanizmasını Avrupa içlerine doğru genişleteceğine dair beyanlarını arşivlerindeki belgeler eşliğinde sunmuştu. 1946 senesinde Sovyet ordularının İran’a girmesi ile Gehlen’in öngörüleri Amerikan makamlarında kabul gördü. 10 Ekim 1944 tarihinde Amerikalı General William Joseph Donovan tarafından BaşkanRoosevelt’e sunulan “Daimi Bir Amerikan Dış İstihbarat Biriminin Temelleri” isimli on maddelik raporda [9] bugünkü Merkezi Haberalma Teşkilatı CIA’nın ana hatları çizilmişti ve Vaşington’a gönderilen Gehlen Amerikalılar ile yaptığı görüşmeler sonrası ancak savaş sonrası kurulabilen bu yeni mekanizma içerisinde yerini bizzat kendisi belirlemişti. O zamana kadar Stratejik Hizmet Ofisi (OSS – Office of Strategic Services) ve G-2 adları altında faaliyet gösteren Amerikan istihbaratı artık merkezi bir yapıya kavuşacaktı.

Haziran 1946’da tekrar Almanya’ya dönen Gehlen, vatanına dönmeden evvel Amerikan ve Alman istihbarat mekanizmalarını birleştiren bir mutabakata da varmıştı. Sözlü yapılan ve “Centilmenlik Antlaşması” olarak anılan bu altı maddelik mutabakata göre [6] Almanya’da doğu coğrafyasındaki hadiseler hakkında (Sovyetler Birliği kastediliyor) bilgi toplayacak bir örgütün kurulmasına, bu örgütün Amerikalılar ile ortak çalışmasına ve Almanlar tarafından yönetilmesine, örgütün Amerikalılar tarafından finanse edilmesine fakat karşılığında tüm bilgileri Amerikan yetkilileri ile paylaşmasına, örgütün akıbetinin Almanya’nın yeni seçilmiş hükümeti tarafından belirlenmesine ve son olarak Amerikan ve Alman çıkarlarının karşı karşıya geldiği durumlarda kurumun Alman menfaatlerine göre tavır almasına karar verilmişti. Artık yeni bir oluşum Almanya’da Amerika adına anti-komünizm faaliyetlerine başlayacaktı ve ismini de oluşumun başındaki kişiden almıştı:Gehlen Örgütü (Organization Gehlen). Ekip ise II. Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda görev almış ve özellikle Waffen SS, Allgemeine SS, SD ve Gestapo gibi birimlerde hizmet etmiş kişilerden oluşturulacaktı. Nazi savaş suçları ifşa kanunu ile açıklanan belgelerden 20 Ocak 1954 tarihli bir evrak, bu dönemde yukarıda zikredilen örgütlerde faaliyet gösteren 1167 adet asker, polis ve istihbaratçının Gehlen’in ekibinde yer aldığını ortaya koymaktadır [1]. Gehlen örgütü 1956 senesine kadar Amerika’nın Avrupa’daki dış istihbarat ofisi olarak faaliyet göstermiş ve bu tarihten itibaren Federal Haber Alma Servisi (BND – Bundesnachrichtendienst) adı altında Federal Almanya hükümetine bağlı bir istihbarat teşkilatı statüsüne kavuşmuştur. Reinhard Gehlen bu teşkilatın ilk başkanlık görevini 1968 senesindeki emekliliğine kadar sürdürmüştür.

Gehlen ve ekibinin elindeki Soğuk Savaş döneminde NATO kanadının elini güçlendirecek bilgilerin mevcudiyeti iki taraf arasındaki işbirliğinin temel taşıydı. Gehlen, bu bilgileri kendi hatıratında farklı ünitelerde ayrıntılarıyla işlemiştir. Bunlar “Sovyetler Birliği’nin askeri personel bakımından performans kabiliyeti” ve “Sovyetler Birliği’nin ekonomik potansiyeli” isimli çalışmalardır [6]. Sovyet halklarının demografik yapısı, Sovyet-Finlandiya ile Sovyet-Alman savaşlarındaki Rus kayıpları ve etkileri, Sovyet ordusunun ekipmanları ile personel sayısı ve coğrafi şartlara göre kabiliyetleri, savaşın ilerleyen zaman diliminde görevlendirilecek Sovyet yedek birlikleri gibi askeri konuların dışında, Sovyet coğrafyasının yer altı kaynakları ve bu kaynakların Alman savunma endüstrisine tedarik yöntemleri gibi bilgiler Amerikan yetkililere sunulan pazarlık malzemeleri olarak tanımlanabilir.

Resim 3: 20 Ocak 1954 tarihli bir belgede Gehlen örgütünde bulunan ve Amerikalılarca Zipper adı verilen istihdam edilmiş eski Nazi görevlilerine ait bilgiler.

Fuat Doğu’nun MİT müsteşarlığı döneminde Sovyetler Birliği’nin iki zayıf noktası üzerinde durulmuştu: Milletler meselesi ve ekonomi [10]. Bu dönemde Türkiye için önemli bir tehdit olan Sovyetler Birliği’ne karşı önemli adımlar atıldı. Türkiye’de düzenlenen ve Sovyetler’de esir konumundaki halklardan davet edilen temsilcilerin katıldığı konferanslar ile Sovyetler’deki Türkler’in Türkiye ile olan kültürel bağlarını güçlendirmek amacıyla gönderilen müzisyenler gibi projeler Moskova’yı rahatsız etmek için atılan adımlardı. Birliğin önemli bir gücü özellikle Türk halklarının yaşadığı bölgelerde bulunan yeraltı kaynaklarıydı ve Sovyetler’in yıkılmasının önemli bir ayağının bu zenginliklere sahip toprakların bağımsız olması üzerinde durulmaktaydı. Bu nedenle Sovyetler Birliği konusunda uzman kişilerin eğitilmesi için teşkilat mensupları görevlendirildi. Reinhard Gehlen’in hatıratına göz atıldığında Sovyetler ile mücadelenin sadece diplomatik düzeyde olmaması gerektiği ve yukarıda zikredilen adımlara benzer faaliyetlerin de üzerinde durulması gerektiğinden bahsedilmiştir. Fuat Doğu ile Reinhard Gehlen’in yüzyüze görüşmeleri [10] ve bilgi alışverişinde bulunmaları göz önüne alındığında Türk ve Alman istihbaratının Sovyetler Birliği ile mücadelesinde benzer adımları attıkları görülmektedir.

Resim 4: Reinhard Gehlen’in bizzat kaleme aldığı kitaplar

Reinhard Gehlen’in görev yaptığı Doğu Cephesi-Yabancı Ordular Tahkikat Birimi’nin (Fremde Heere Ost) önemli bir faaliyeti de esir alınan Sovyet askerlerinin bir nevi devşirilerek Alman ordusu saflarında Sovyetler’e karşı savaştırılmasıdır. Bu faaliyetler içerisinde 1942 senesinde Almanlara esir düşen Sovyet Korgeneral Andrey Vlasov liderliğinde Rusya Kurtuluş Ordusu kurulmuş ve Sovyet rejimine karşı olan esir askerlerden bir askeri güç meydana getirilmiştir. Gehlen’in anılarında “Doğu Birlikleri” olarak adlandırılan bu lejyon muharip gücün 176 tabur ve 38 bağımsız bölük olmak üzere toplam 130.000 ile 150.000 arası personele sahip olduğunu ifade edilmektedir [6]. 1943’ten itibaren bu muharip güç Sovyet ordularına karşı kullanılmaya başlanmıştır. Bu birliklerde yer alan askerlerin etnik kökenlerinin listelendiği bir çizelgede ise şu milletler sıralanmaktadır: Türkmen, Kuzey Kafkas, Volga Tatarı, Kazak, Ermeni, Azeri, Gürcü, Estonyalı, Fin, Litvanyalı, Uzakdoğulu, Yunan, Ukraynalı, Rus, Leton ve Kalmuk. Öte yandan 1941 senesinde Türkiye’den Korgeneral Ali Fuat Eden ile TümgeneralHüseyin Hüsnü Erkilet Hitler’i karargâhında ziyarete gitmiş ve Sovyet saflarında savaşıp Almanlara esir düşen Türk askerlerinden bir lejyon oluşturulabileceği fikrini Almanlara aşılmışlardır [10]. Görünürde Sovyet General Vlasov liderliğinde olan fakat Gehlen ve grubu tarafından vücuda getirilen bu oluşumun patentinin Türk makamlarına ait olduğunu söyleyenebilir. Almanlar ile işbirliği içindeki Milli Türkistan Birlik Komitesi lideri olan ve savaş sonrasında Nürnberg Mahkemesi’nde Naziler ile beraber yargılanan Veli Kayyum Han ile Kazakistan’da bir dönem faal olan Alaş Orda Devleti’nin önemli siyasi ismi Mustafa Çokay gibi isimler de bu lejyon oluşumunda aktif görev almışlardı.Vlasov’un ordusundan bağımsız olan Türk lejyonlarını kurma görevi 162. Komando tümeni komutanı olan Ritter von Niedermayer’e verildi ve bu lejyonların içinde savaş sonrası Amerika’ya giderek CIA bünyesinde Türkiye’de görev yapmış olan Özbek asıllı Türk Ruzi Nazar da bulunuyordu [10].

Resim 5: Veli Kayyum Han (Nürnberg Mahkemesi öncesi), Mustafa Çokay ve Alman askeri üniformasıyla Ruzi Nazar

Reinhard Gehlenile Ruzi Nazar arasında direkt olarak bir temas açık kaynaklardan tesbit edilmiş olmasa da, Gehlen’in biriminin oluşturduğu Türk lejyonlarında görev alan bu şahsiyetin savaş sonrasında ABD başkanı Theodore Roosevelt’in Ankara Büyükelçi Yardımcısı ve CIA Türkiye istasyon şefi olan oğlu Archibald Roosevelt tarafından bizzat CIA’ya alınması üzerinde durulması gereken bir hadisedir. Daha evvel bahsedildiği gibi Gehlen ve ekibi Amerikalı yetkililere teslim olduğunda hem Sovyetler Birliği hakkındaki bilgileri paylaşmış hem de kurulacak yeni oluşumda kullanmak üzereDoğu Cephesi-Yabancı Ordular Tahkikat Birimi (Fremde Heere Ost) bünyesinde görev alan istihbaratçıları ile lejyonlarda önemli görev üstlenen kişilerin isimlerin listesini de sunmuştur. Gehlen’in ekibine katmak istediği kişilerden biri olan Ruzi Nazar CIA Türkiye istasyon şefi tarafından Almanya’da bulunup teşkilata kazandırılmıştır.

Ruzi Nazar ve kendisi gibi Gehlen’in birimi vasıtasıyla Almanya saflarında savaşan Sovyet Türkleri’nin savaş dönemi faaliyetleri, milletler hapishanesi olarak tanımlanabilecek Sovyetler Birliği bünyesindeki Türklere yapılan zulmün sebeplerini anlamamıza yardımcı olmaktadır. Tarihimizde sıkça anılan Kırım Tatarları sürgününün, Sovyetler sınırları içerisinde yaşayan bu halkın bireylerinin Alman ordusuna katılması nedeniyle gerçekleştiğini biliriz. Benzer hadise ne yazık ki günümüzde hiç konuşulmayan Ahıska Türkleri sürgününde de görülmektedir.Stalin rejiminin bilinmeyen ve unutulmaya mahkûm edilen mazlumları olan Ahıskalılar yine benzer sebeplerden ötürü Orta Asya içlerine sürülmüş ve katliama uğramışlardır [11, 12, 13, 14, 15, 16, 17].  Esasında Alman orduları Ahıska bölgesine 100 km dahi yaklaşmamıştır; fakat Türkiye’nin potansiyel Alman müttefiki olduğunu düşünen Stalin ve Sovyet İçişleri Halk Komiserliği (NKVD) şefi Beria’nın Sovyet sınırlarını Türk kökenli unsurlardan temizlemek için Nazi işbirliği hususunu bahane etmeleri bugün kabul edilen bir gerçektir. Öte yandan Fransa’da sürgünde yaşayan ve Almanlara çalışan Bolşevik karşıtı Michel Kedia ismindeki bir Gürcü ajanın 1943 senesinde Sovyet Gürcistan’ı ile Türkiye arasındaki sınırda istihbarat amaçlı sıkça bulunduğu ve burada gizli operasyonlar yürüttüğü de arşiv belgelerinde görülmektedir [18, 19]. Orta Asya Türk halkları konusunda uzman Alman tarihçi ve Türkolog Prof. Gerhard von Mende ise araştırmaları ve bağlantıları sayesinde Kafkasya ve Kırım’da Sovyetler’e karşı gerçekleştirilen yer altı faaliyetleri konusunda Alman istihbaratına yardımcı olmaktaydı [19].

Önceleri Sovyet ordusunda görev alan ve Almanlar’a esir düşen Türkler (özellikle Kırım Tatarları), Alman ordusunun gücü karşısında Sovyetler’in dayanamayacağı hissine kapılmış ve Almanlar tarafında savaşmalarının kendi çıkarları doğrultusunda olduğuna inanmışlardır.Veli Kayyum Han ve Mustafa Çokay gibi Almanlar ile diplomatik ilişkileri iyi olan siyasi şahsiyetler de bu insanları manevi olarak Almanlar’ın kucağına iten kişiler olmuşlardır. O zamanın şartlarına göre bağımsızlık ve menfaat uğruna atılan adımlar doğru gibi gözükse de sonuç olarak Sovyet Türkleri Almanlar tarafından kullanılmıştır. Başlarda sadece sözde saf Alman ırkına mensup kişilerin kabul edildiği SS birimi savaşın gidişhatı değişince Türk lejyonlarının da dahil edildiği birim haline getirilmiştir. Savaş esnasında ve sonrasında Alman askeri olarak esir alınan bu Türkler, savaşın bitimiyle Sovyet ordularına teslim edildiklerinde vatana ihanet suçundan idam edilmişlerdir. Bunun sonucunda Sovyet rejimi yıkılana dek Türk halklarını sürekli baskı altında tutmuş ve Politbüro’nun bizzat belirlediği sürgün ve katilamlar Türkler’in peşini bırakmamıştır. Konuya geniş açıdan bakılırsa, Sovyet Türkleri’nin II. Dünya Savaşı’nda Alman tarafında geçmesinin faturası hem dünya savaşı hem de Soğuk Savaş döneminde Türk halklarına ödetilmiştir. Bu faturanın hem demografik, hem siyasi, hem ekonomik hem de istihbari etkileri olmuştur. Hadise sondan başa takip edildiğinde, sorumluların Gehlen’in yönettiği Doğu Cephesi-Yabancı Ordular Tahkikat Birimi’nin ve Hitler’i ziyarete gelen Türk paşalarının olduğu açıkça görülmektedir.

Resim 6: Nazi Almanyası saflarında savaşan Sovyet Türklerinin lejyonlarında kullanılan armalar

Resim 7:  Türkistan lejyonunda görevli askerler; kollarında ‘Biz Alla Bilen’ (Allah bizimledir) ibareli arma görülmekte

17 Mart 1952 tarihinde İngiltere’deki Daily Express gazetesinde Sefton Delmer’in köşesindeki ‘Hitler’in Generali Artık Dolarlar İçin Ajanlık Yapıyor’ [6] isimli haberde ilk kez medyada ciddi anlamda olumsuz reklamı yapılan ve oldukça eleştiriye uğrayan Gehlen, hakkında yapılan propogandalara rağmen 1 Nisan 1956 tarihinde Alman hükümetine bağımsız bir istihbarat teşkilatı kurdurmayı başarmıştır. Örgütü 1968 senesindeki bir köstebek skandalı sonrası emekliliğine kadar komünizm karşıtı sisteme sağlanan istihbaratın bel kemiği görevini görmüş ve 1971 senesinde yayınladığı hatıratının son üç ünitesinde işlediği Sovyetler Birliği’nin durumu ve akıbeti hakkındaki fikirleri kendisinin ne kadar ileri görüşlü biri olduğunu kanıtlamaktadır. II. Dünya Savaşı sırasında Doğu Cephesi-Yabancı Ordular Tahkikat Birimi’nde yarbay rütbesiyle Gehlen’in ekibinde görev alan Korgeneral Gerhard Wessel ise esaret döneminde, savaş sonrası kurulan örgütte ve BND’deGehlen’in yanından hiç ayrılmamış ve Gehlen’in emekliliğinden sonra 1978 senesine kadar BND’nin başkanı olarak görev almıştır. Gehlen’inWessel’i en yakın çalışanı ve dostu olarak tanıtması göze alındığında 1978 senesine kadar BND’de Gehlen’in ağırlığının hissedildiği ve teşkilatta bulunan istihbaratçıların Gehlen ekolüne dahil olduğu söylenebilir. Ayrıca teşkilattaki Nazi ağırlığının Alman basınında sıkça söz edilmeye başlanmasını takiben BND’nin bünyesinde çalıştırdığı eski Nazi kökenli görevlilere ait toplam 581 sayfalık belgeyi imha ettiğine dair iddialar da mevcuttur [20].

______________________

* Brandenburg Teknik Üniversitesi, Almanya

Kaynaklar:

[1] NWCDA – Nazi War Crimes Disclosure Act, (Nazi Savaş Suçları İfşa Kanunu), http://www.archives.gov/about/laws/nazi-war-crimes.html, Gehlen hakkındaki gizliliği kaldırılmış belgelerin PDF versiyonlarına 230/902/64/4 numaralı arşiv kategorisinden ulaşılabilir.

[2] Hechelhammer, B., Meinl, S., Geheimobjekt Pullach: Von der NS-Mustersiedlung zur Zentrale des BND, Ch. Links Verlag, Berlin, 2014

[3] National Archives, Hitler’s Shadow – Nazi War Criminals, U.S. Intelligence, and the Cold War, CreateSpace Independent Publishing Platform, 2014

[4] Hammerschmidt, P., Deckname Adler: Klaus Barbie und die westlichen Geheimdienste, 2014

[5] Ruffner, K. N., CIA’s Support to the Nazi War Criminal Investigations, 1977

[6] Gehlen, R., Der Dienst: Erinnerungen 1942–1971. v. Hase und Koehler, Mainz – Wiesbaden, 1971

[7] Gehlen, R., Zeichen der Zeit: Gedanken u. Analysen zur weltpolit. Entwicklung. v. Hase & Koehler, Mainz, 1983

[8] Gehlen, R., Verschlusssache. v. Hase und Koehler, Mainz, 1980

[9] Donovan, W.J,  The Basis for a Permanent United States Foreign Intelligence Service, 10 Ekim 1944 tarihli rapor

[10] Altaylı, E., Ruzi Nazar: CIA’nın Türk Casusu, Doğan Kitap, İstanbul, 2013

[11] Aydıngün, A., Harding, Ç. B., Hoover, M., Kuznetsov, I., Swerdlow, S., Meskhetian Turks: An Introduction to their History, Culture and Resettlement Experiences, Center for Applied Linguistics, Culture Profile No. 20 September 2006,  https://www.hplct.org/assets/uploads/files/Meskhetian%2BTurks.pdf

[12] Bulloch, T., 50 Years of Statelessness: The Case of the Meskhetian Turks of Krasnodar Krai, Lingua Moderna, Trinity College, 17.12.2007,
http://www.trincoll.edu/lingua/Contributions_2007_2008/Essays/Bulloch_Meskhetian_Paper.pdf

[13] Finn, P., Revival of Cossacks Casts Out Muslim Meskhetian Turks, The Moskow Times, 22.11.2005, http://www.themoscowtimes.com/news/article/revival-of-cossacks-casts-out-muslim-meskhetian-turks/208470.html

[14] Feris-Rotman, A., van Houdt, J., Stateless in Ukraine, Warscapes, 13.11.2014, http://www.warscapes.com/reportage/stateless-ukraine

[15] Corcoran, A., Lancaster, PA, Meskhetian Turks and Church World Service, Refugee Resettlement Watch, 10.08.2013, https://refugeeresettlementwatch.wordpress.com/2013/08/10/lancaster-pa-meskhetian-turks-and-church-world-service/

[16], Hartmann, Ch., Operation Barbarossa: Nazi Germany’s War in the East, 1941-1945, Oxford University Press, 2013

[17] Morozov, A., Acculturation of Russian Refugee Adolescents: The Life Domain of Peer Relationships, Doktora Tezi, University of Denver, 2010

[18] Breitman, D., Historical Analysis of 20 Name Files from CIA Records, April 2001, http://www.archives.gov/iwg/declassified-records/rg-263-cia-records/rg-263-report.html

[19] Burds, J., The Soviet War against ‘Fifth Columnists’: The Case of Chechnya, 1942–4, Journal of Contemporary History, 2007, Vol 42(2), 267–314, http://justicefornorthcaucasus.com/genocide/pdf/Burds-FifthColumnists.pdf

[20] Wiegrefe, K., BND vernichtete Personalakten früherer SS-Leute, Spiegel, 29.11.2011, http://www.spiegel.de/politik/deutschland/historikerkommission-bnd-vernichtete-personalakten-frueherer-ss-leute-a-800655.html

Sovyetler Birliğinde Hidrojen ve Nötron Bombalarının Üretiminin Kısa Tarihi

a. Hidrojen Bombası.

Bir çekirdek tepkimesi sonucu açığa çıkan enerji, iki durumda çok fazla oluyor ve tepkimelerin kendi kendine devam etmesini saklıyor. Bunlardan biri, kütlesi en fazla olan kimyasal elementlerin bazı izotoplarının bölünerek çok sayıda nötron üretenidir. Örneğin Uranyum-235 ve Plütonyum-239. Diğeri ise Hidrojen atomunun izotoplarını çok büyük sıcaklık (milyon dereceler) ve basınç ortamı oluşturarak onların birleştirerek  Helyum izotoplarına dönüşmesini saklamak.  İkinci durumda her bir ayrı tepkime sırasında daha fazla enerji ayrılır ve atom bombasındaki gibi kritik kütle anlayışı olmadığından, çok daha fazla yıkıcı ve öldürücü küvette sahip olan hidrojen bombası üretmek imkanı verir. Atom bombasının temelinde duran, ağır elementlerin izotoplarının kendi kendine (spontane) bölünme tepkimesi, her bir sıcaklıkta baş verir. En hafif elementlerin izotoplarının birleşmesi ise, yalnız birkaç milyon derece sıcaklık mertebesinde imkan buluyor. Bu nedenle de bu tip çekirdek tepkimelere, füzyon (termonuclear) tepkimeler ve bu tepkimeleri temelinde bulunduran patlamaya, füzyon (termonuclear) patlaması denir. Böyle büyük sıcaklığı elde etmek için hafif izotopların çevresinde atom bombası yakıtı yerleştirirler ve hidrojen bombasını patlatmak için atom yakıtını ateşliyorlar. Böylelikle atom bombası hidrojen bombasının tetikleyicisi oluyor. Atom bombasında kimyasal bomba olduğuna benzer.

Kasım 1952 yılda ABD, Dünyada ilk defa füzyon (termonuclear) patlama gerçekleştirdi. Bu patlamanın gücü 10 milyon ton kimyasal yakıt içeren bombaların güçlerinin toplamı kadardı. Bu patlama sırasında oluşan kimyasal elementleri inceleyen bilim adamları, doğada olmayan iki yeni kimyasal element bulmuşlardı. Bunlardan biri  Einsteinyum ( 99Es253), diğeri ise  Fermiyum (100Fm254).

Bu “Mayk” adıyla adlandırılan ve hidrojen bombası gibi patlayan kurkunun boyutları iki kat ev gibi ve kütlesi 65 ton olduğundan onun bomba olarak adlandırılması zordur. Çünkü termonuclear yakıtı mutlak sıfır (-273) dereceye yakın sıcaklıkta bulunan sıvı şeklindeki deteryum idi ve uçakla taşınması mümkün değildi. Bu deney gerçekte hidrojen bombasının yaratılmasında gereken bir adım idi. Sovyet bilim adamları bu ara adımı aşarak hidrojen bombasına ulaşmışlardı.

12 Ağustos 1953 yılda Dünyada birinci hidrojen bombası patlatıldı. Bu bombada V.L.Ginzburg’un (Nobel ödüllü) önerisi ile yakıt olarak Lityum (3Li 7) elementinin katı birleşmesi kullanılmıştı. Füzyon (termonuclear) patlayışı zamanı hidrojenin izotopu olan Trityum (1H) oluşurdu ve oda ateşlenerek ek enerjinin açığa çıkmasına neden olurdu. (Gerçekte Trityum elementinin kendisi değil, onun çekirdeği Triton oluşurdu, çünkü ortamın sıcaklığı o kadar büyük ki, elektronlar çekirdeklerle birleşip atom oluşturamıyorlar.) Bu bombada A.D. Saharov’un (Nobel barış ödüllü) daha önceden önerdiği yakıtların kat kat yerleşmesi (Rusça sloyka) fikri kullanılmıştı.

Bu bombanın kütlesi, eskiden (1949 yılında) denenmiş atom bombası dan fazla olsa da, boyutları onunkine benzer idi. Ama gücü ilk Sovyet atom bombasından 20 kere fazla idi, yani 20 kilo ton. (Bin tonluk kimyasal yakıtın patlaması gücünde) Kaydetmek gerekir ki, bu bombanın patlama gücünün yalnızca  %15-%20 si füzyon (termonuclear) yakıta bağlı idi, esas kısmı ise atom bombası yakıtından kaynaklanıyordu. Bu bombanın üretilmesinde İ.E. Tamin’da (Nobel ödüllü) fikirleri çok önemli olmuştu.

Sovyet hidrojen bombasının üretiminde keşif bilgilerinin önemi çok az idi, bunu ilk hidrojen bombasının Sovyetler Birliğinde elde edilmesi de gösterirdi. Hidrojen bombasının üretiminde füzyon (termonuclear) yakıtın çok büyük derecede sıkıştırılması önem taşıyor. Bazen yazıyorlar ki, bu bilgiyi Sovyet bilim adamları 1952 yılda Amerika’da ki füzyon (termonuclear) patlamanın sonucunda atmosferde rüzgar ile Sovyetler Ülkesine ulaşan havadaki izotopların kimyasal analizi sonucu elde etmişler. Ama böyle analizler o yıllarda Sovyetler Birliğinde bile yapılamıyordu ve böyle işler 50 yılların sonunda yapılmaya başladı. Örneğin Amerikalıların 1962 yılda Pasifik okyanusun kuzeyinde yerleşen küçük  Johnston adasındaki deneylerin sonuçları Sovyetler Birliğinde incelenirdi.

Hidrojen bombasının yakıtı olan, Hidrojenin izotoplarının dış kısımdaki atom yakıtını ateşleyerek sıkıştırmak gerekliğini 1946 yılında İ.İ. Gurevich, Ya.B. Zeldovich, İ.Ya. Pomeranchuk ve Yu.B. Hariton ileri sürmüşlerdi. Gurevich  ve Pomeranchuk yıldızlarda füzyon (termonuclear) tepkimelerin sıkışarak alıştığını Zeldovich ve Haritonla tartışırlardı. Bu fikirden yola çıkan Zeldovich ve Hariton,  füzyon (termonuclear) yakıtın atom yakıtının alışması ile sıkıştırılması gerektiğini ireli sürmüşlerdi.

Yukarıda  hidrojen bombasının ilki olan ve adı çekilen “kat kat” (sloyka) varyantı bir sürü zorluklar içerirdi. Patlama gücü ile kıyasta ölçüleri büyük idi, katlardan biri Trityum olduğundan hem maliyeti fazla, hem de radyoaktif sonucu Trityum izotopu zamanla azalıyordu.(Bombanın kullanılmadığı sürede.) Bu kusurlar Trityum içermeyen yakıt kullanmakla aradan kaldırıldı ve ilk böyle bomba Sovyetler Birliğinde 6 Kasım 1955 yılda denenmişti. Böylelikle Sovyetlerin hidrojen bombası kullanışlı ve demek oluyor ki kusursuz hale getirilmişti. Bu bombanın üretiminde en önemli fikirler Saharov ve Zeldovich’e ait idi.

Atom bombası dışında Süper bomba sözünün kullanışı, sözün hidrojen bombasından gittiğini hatırlatırdı. Keşif haberleri Amerika da (Los-Alamoss) Enrico Fermi ve özellikle Edward Teller ve Stanislas Ulamın çalışma alanlarının füzyon (termonuclear) tepkimeler ve hidrojen bombası olduğunu gösterirdi. Fermi 1945 yılda kapalı ortamda hidrojen bombası ile ilişkili fikirlerini anlatmıştı ve bu belgeler Sovyet istihbaratçılarının eline geçmişti. Burada Sovyet bilim adamlarının bilmedikleri bilgiler de vardı, özellikle Trityum ile bağlı olanlar. Bu belgelerin Eylül 1945 yılda C. Fux tarafından iletildiği düşünülmektedir. Daha da önemli belgeleri Sovyet keşifçileri Fux’dan Mart 1948 yılda almışlardı. Burada hemen hatırlatalım ki, Atom bombasının üretilmesinde en önemli pozisyonda olan Robert Oppenheimer, hidrojen bombasına karşı çok direnmişti.

b. Nötron Bombası

Şimdiki devirde farklı kullanış amaçlı atom bombaları vardır. Bunların içinde yıkıcı ve yakıcı kuvveti kısmen azaltılmış, radyasyon etkisinin zamanı kısaltılmış ama radyasyonu atom ve hidrojen bombalarından daha derinlere ve farklı malzemeleri geçerek canlıları daha fazla öldürebileni vardır. Böyle özel amaçlı atom bombasına nötron bombası denir. Bu nötron bombası savaş alanlarında kullanmak için taktik silahtır ve 1960-70 yıllarda üretilmiştir.

Normal atom bombaları düştüğü yerden yarıçapı yaklaşık 3 kilometrede olan bölgeyi tamamen yıkar ve yakar. Şok dalgasının yayılması (çok güçlü rüzgâr oluşturur) sonucu merkez bölgeden onlarca kilometreler uzaklıkta bina ve diğer yapıları uçurabilir. (Hidrojen bombasının gücünü çok daha fazla artırmak oluyor.) Rüzgârla yayılan radyasyon (radyoaktif iyonlar ve β  ışıması yüz kilometrelerle uzaktaki insanları (canlıları) öldürür veya hasta edebilir. Ama merkeze yakın bölgede yerleşen tanklar savaşla bağlı olan meselelerini hareket ederek çözebilirler. Çükü zırhlı araçların içindeki insanlar şok dalgasının, radyasyonun, çok parlak ışığın ve zehirli havanın etkisinden korunmuş olurlar.

Nötron bombası ise ilk önce böyle zırhla kapalı savaş makinelerini kullananları, yeraltında, kalınlığı birkaç metre olan beton içinde yerleşenleri ve benzer durumlarda korunanları öldürmek içindir. Nötronların elektrik yükleri olmadığından ve gama ışıması gibi elektromanyetik etkileşmesinde iştirak etmediğinden, malzemelerin çok derinliklerine geçebilirler. Nötron bombasında çok fazla öldürücü nötronlar üretilirler ve bu parçacıklar atom bombasının (nötron bombasının) şok dalgasının yıkıcı yarıçapından daha fazla uzaklıklarda insanları öldürmeğe ve hasta etmeye yeter.

Nötron bombası havada (yerden onlarca kilometre yüksekliklerde) patladığı zaman da diğer tiplerden daha etkilidir. Bununda nedeni seyrek ortamda oluşan şok dalgasının etkisi çok daha zayıf olması ve gamma radyasyon (çok büyük enerjili ışık parçacıkları) büyük ölçüde havada soğurularak kayıp olmasıdır. Öyle ki bu etkiler, nötronlara çok zarar vermiyorlar ve onlar yayılarak,  çok kolayca zırhı geçiyor ve en iyi şekilde zırhı olan tankın içindekiler, bombanın patladığı yerden yaklaşık bir kilometre mesafede, dakikalar içinde öldürürler. Aynı güçteki atom bombası bu işi iki defa daha yakın mesafede yapabilir. Ek olarak nötronlar zırhlı aracın malzemesinin içinde yeni radyoaktivite oluşturuyor. Bu nedenle de ölen takımın yerine geçen yeni takımın üyeleri de, aracın ne tipte olduğuna bağlı olarak, yaklaşık 24 saat içinde hayatlarını kayıp ediyorlar. Ama bilim adamları bu tehlikeye karşı zırhlı araçların malzemesi arasına bir kat Bor (5B11) içeren plastik levha koyuyorlar. Bor atomunun çekirdeği nötronları çok büyük ölçüde soğurur ve insanları nötronlardan kısmen korur. Borun etkisine benzer etki yapan bir sürü kimyasal elementler vardır ve bunlar da aynı amaç için kullanılırlar. Bilim adamları, diğer yandan da, radyoaktiviteyi güçlendiren elementlerden araçları arıtırlar.

Nötronlar havada uzak mesafelere yayılınca, güçlü şekilde soğuruldukları ve saçıldıkları neden ile nötron bombalarını adeta çok küçük güçlerde yapıyorlar. Bu küçük yapıda olan atom bombasının içinde füzyon (termonuklear) tepkimeler başlar. Örneğin

D + T → He (3.5 MeV) + n (14.1 MeV)

Tepkimesinde 14.1 MeV enerjili nötronlar üretiliyorlar. Nötron bombasının malzemesini öyle seçmek gerekir ki, orada da nötronlar imkan kadar az soğrulsunlar. Adeta böyle bombaların enerjilerinin  % 25 ağır elementlerin bölünmesine (atom bombası, ama özel amaçlı) ve % 75 hafif elementlerin birleşmesine (hidrojen bombasına) aittir. Bombanın da yapısı ve malzemesi öyledir ki, doğan nötronların yaklaşık  % 97’si havaya yayılabilir.

Nötron bombasının içindeki füzyon yakıtı sadece yaklaşık 10 kilogramdır. Böyle küçük bomba kişiler tarafından gerekli yere kolayca taşınabilir.

Çekirdek Bombaları, Sovyet İdeolojisi ve Felsefesi, Gizlilik ve KGB.

L.V. Altshuller de atom projesinin yürütülmesinde çok büyük emeği olanlardan idi. Orada çalışanların sosyal ve parti hayatı ile ilgili gerekli seviyede bilgileri vardı. Bu nedenle de ara sıra parti ve Devlet kurumlarından gelenler ile bazı sohbetler etmek ve fikirlerini anlatmak gerekirdi. 1951 yılda böyle bir ideoloji komisyonu karşısında Altshuller Sovyet ideoloji ve Marksist felsefenin bilime bağlı bazı fikirlerini doğru bulmadığını söylemişti ve bununla da kovulma sınırına gelmiş olmuştu. O Lisenko’nun (bir zaman adı ortaokul kitaplarında geçen botanikçi)  fikirlerini çok aptalca olduğunu da söylemişti.  Altshuller atom projesi konusunda Beryan’ın yardımcısı olan P.F. Meshik’ten neden onu kovmak istediklerini sormuş ve cevap olarak: “Ne? Sen halen burada mısın?” cevabını almış.

Lavrentiy Beriya o zamanlar Partinin Siyasi Büro üyesi, İçişleri Bakanı (sonra KGB olarak bilinen korkunç istihbarat kurumu bu bakanlığa bağlı idi) ve Atom projesine bağlı Sovyetler Birliğindeki bütün işlerden sorumlusu idi. 1954’te ölüm cezasına mahkum oldu.

Bu zamanlar Arzomas-16 da bakan yardımcısı A.P. Zavenyagin varmış. Gece saat 12’de onun yanına Sukkerman ve sabah E.İ. Zababachin gitmişler ve Altshuller’in işine son verilmemesini islemişler. Sonra Zavenyagin’in yanına, aynı konu ile ilgili Saharov’da gitmiş ve Altshuller’in işe devam edeceği haberi ile dönmüş. Doğal olarak bu atom bilim adamları kendilerini riske atmış olurlardı, ama bu da onların adam gibi adam olduklarını gösteriyordu.

Birkaç gün sonra Altshuller’i Moskova’ya Bakan B.L. Vannikov’un yanına çağırmışlar. O Altshuller’e demiş ki: ”Başkanlık senin atom projesinde Arzomas -16’da çalıştığından telaş içindedir. Oraya gitmek İl Parti Başkanları için bile yasaktır. Ama sen biyoloji, müzik ve edebiyat konularında Partinin genel yolu dışında duruyorsun. Herkese senin gibi serbest konuşma izni verilse idi düşmanlarımız bizleri ezip geçerlerdi.” Bakanın son sözü böyle olmuş: “Git çalışmana devam et.” 1952 yılda ise, Altshuller’i beladan kurtarmak için Hariton direkt olarak Beriya ile konuşmuştu.

Yaklaşık 1952 yılda iyi bir matematikçi olan ve Atom projesine bağlı hesaplamalar yapan M.M. Agrest işten azat edilmişti. Agrest orada devamlı olarak Yahudilerin dininin gerektirdiği (hatırlatalım ki, atom projesinde direkt olarak bilimsel çalışanların çoğu, tepedekiler olan Hariton ve Zeldovich Yahudi idiler.) her şeyi yapıyordu. Anlatılanlara göre Agrest, Pazar günü Zeldovich’in bastırmasına rağmen dinin taleplerini üstün tutarak çalışmıyormuş. (Zeldovich kendisi dediğine göre pek bastırmıyormuş.) Bu zamanlar da Hidrojen bombasının hazırlanmasında önemli günlerdi.

Agrest’in evrakları incelenmeğe alınmış ve dehşet verici olay ortaya çıkmış. Bu olay ne olayı? Okuduklarımı doğrudan yansıtırsam en iyisi olur: 1930  yılında, 15 yaşında olan Agrest, Yahudi dini okulunu bitirmiş ve din hizmetçisi “Ravveina” diploması almış. Demek idi ki, atom projesi gibi gizli işin içinde, Allah ile direkt olarak ilişkide olan birisi yaşıyor ve çalışıyor! Burada biri diğeri ile ilişkide olan bilim adamları, özel yoklanmışlar ve gizliliği gereken zamana kadar hiç kimse ile paylaşmayacakları şartını içeren bayanını imzalamışlar. Ama Agrest’in ilişkide oldukları peygamberler ve özellikle de Allah, doğal olarak gereken prosedür dışında kalanlar idiler. Bu nedenlerle de Agrest’e  24 saat içinde oradan uzaklaştırılma cezası verilmiştir. Ama Allah’ın yardımı ve bilim adamlarının karışması bu 24 saati,  bir haftaya kadar uzatmış ve sonuçta Agrest Gürcistan’ın  Suhum şehrinde başka bir gizli işte çalışmağa başlamıştı.

1952 yılında Moskova’da “Doktor işi” adı ile geniş bilinen süreç başlamıştı. Bu iş genel olarak Yahudi doktorlara karşı açılmıştır ve onlar Komünist Partisi ve Sovyet Devleti üst düzey görevlerde çalışanlara karşı, ölüme kadar giden cinayetlerde suçlanıyorlardı. O zaman Atom merkezi Sarova’da  (Arzamas-16 da) bazı Yahudilere karşı işlemler başlanmıştı. Buradaki bazı Marksçı fizikçiler atom merkezindeki bilim adamlarının arasında Rus dilinin çok az kullanıldığından şikayetçi olmuşlar.

Bilimde Dil ve Kavram Sorunu

Rus dilinden söz etmişken bazı şeyleri hatırlatmak isterim. Bildiğim kadarıyla, Rus dili Türkçe’den çok daha zengin bir dildir. (Rusçam Türkçemden çok daha iyidir.) Rusça’da fikirler daha kesin ve güzel şekilde anlatılabilir. Rus dilinde yabancı dillerden gelme söz sayısı da çok fazladır. Örneğin matematik ve fizik terimleri çoğu yabancı dillerden gelmedir ve bu da en doğrusudur. 1950’li yıllarda Avrupa’nın doğu kısmı, Çin ve bazı diğer Uzak Doğu Ülkelerinde Rus dili çok yaygın olmuştu. Birçok diğer ülkelerde de Rus dili yabancı dil gibi öğrenilirdi.

1917 Devriminden önce Rus zenginleri (köy sahipleri dahil) Fransız, Alman ve Latin dillerini bilirlerdi. İkinci Dünya savaşı yıllarından sonra Parti ve Devlet yöneticileri matematik ve fizik terimlerine karşılık gelen Rusça terimler/kavramlar üretme kararı vermişlerdi. Ama bilim adamları buna protesto etmişler ve böyle işlem yapılmamıştı. Bilim adamlarına göre bilimdeki terimler, bilimin gelişmesini temin eden buluşlara bağlıdır. Kim (hangi toplum) bunları bilime kazandırmışsa, o toplum da buluşuna ad koymak (terimler oluşturmak)  hakkını kazanmıştır. Bu sözlerin (terimlerin) hiçbir milletin ana dili ile ilişkisi yoktur. Birleri bilimdeki terimlere karşı gelen sözler uydururlarsa onlar etik iş yapmamış olurlar. Sanki, diğer bir insanın çocuğuna yeni bir ad uydurmak gibi. İyi çalışmak ve buluşlar yapmak gerekir ki, kendi dilinde terim üretesin ve bu terim dünyada kullansın.

Türkiye’de gerçek bilim üreten insana rastlamak zor, ama bir sürü terim üretenler vardır. Örneğin fiziği iyi bilmeyenler bir sürü fizik kavramlarını yansıtmayan terimler üretmişler ve eğitim sürecini zorlaştırmışlar. Keşke terimler üretenler kadar fizik bilimine katkıda bulunan bilgin insanlarımız olsaydı.

Dönelim Rus diline ve onun zenginliğini anlatan birkaç örnekler verelim. Örneğin Rusların soyadlarından veya baba adının söylenişinden bile, kişinin cinsiyeti bilinir. Adından yaklaşık olarak kişinin yaşı belirli oluyor. Diğer alandan da örnekler verelim. Patatesin, şeftalinin kabuğuna “kojuha”,  soğanınkine “şeluha” ve fındığınkine (ceviz ve yumurta kına) “skorlupa” denir. Suyu dök (naley), kumu dök (nasıp). Böylelikle “naley” sözünü duyunca sözün sıvıdan gittiğini biliyoruz. Bir de Ruslar diğer milletlerden çok farklı konuşarak da, biri diğerini çok iyi anlayabilirler. Bu ekonomik, az söz ile fikir anlatmak dili özel (cahil ve kültürsüz) Ruslara ait dildir.

Rusları bu ek dillerinde kullanılan sözlerin % 80’i temel dildeki küfürlerdir. Rusya’da yaşayan birisi bu dili anlıyor. Ama bu küfür sözlerin ne olduklarını bilen, ama Ruslarla uzun zaman yaşamayan, özellikle alt tabakadakiler ile temasta olmayan, bu dilde söyleneni anlamaz. Örneğin İkinci Dünya savaşında Almanlar telefon kablolarına girerek Rus cephesinden bilgiler elde etmek istiyorlardı. Ama temel Rus dilini çok iyi bilmelerine rağmen bilgi toplayamıyorlardı. Aynen Rus esirlerinin kendi aralarında konuşmasından da bir şey anlamak onlar için çok zordu.

Atom projesinde çalışan bilim adamları baskı altında (büyük hızla ve çok saatler) çalıştıklarından çok zaman Alman, İngiliz ve ekonomik dili kullanıyorlardı. Gizlilik korunması için bilim dışı işlerde çalışanların, bilim adamları ile temasta olmaları minimuma getirilmiştir ve onlara bilim adamlarının kullandıkları sözleri kullanmak yasaklanmıştır. Böyle olduğundan bir de görmüşler ki yardımcı personel hiç küfür kullanmıyorlar. Bu tarihi bir olaydır. Yüksek eğitimi ve kültürü olmayan Ruslar küfür sözlerini hiç kullanmadan konuşmayı öğrenmişlerdi.

“Doktorlar işinin” uzantısı olan atom projesindeki ilk kurban adayları ateşleme, yanma ve detone konularında büyük uzman olan D.A. Frank-Kamenetski, çok sayıda deneysel yöntemler üretmiş V.A. Sukkerman ve  deney yapanları yöneten L.V. Altshuller  oldular. Frank-Kamenetskiy gelecek yüzyılda enerji krizlerinden söz ederek, Büyük Sovyet Birliği’nin parlak geleceğine kölüğe atmaktan, Sukerman, Agrest gibi adı gizli işlerde çalışanlar arasında geçmeyenler ile  (Peygamberler ve Allah) temasta olmaktan ve Altshuller,  Komünist Partisinin müzik ve biyoloji konularındaki genel yolun dışında olduğu için suçlanıyorlardı. Ama bunlara bir şey yapılmadı. Neden?

Birincisi en tepede duran Stalin ve Beriya büyük bilim adamlarına çok değer verirlerdi. Örneğin Stalin diyordu ki: “Çok büyük bilim adamı bulmak, imkansız kadar çok zordur, ama bakan bulunur.”  Sovyet ideolojisi ve Marksist–Leninci felsefe ile en fazla çelişkide olan A.D. Saharov idi, ama onun keyfini Beriya (KGB başkanı, Siyasi Büro üyesi)  bile bozamazdı, çünkü o çok gerekli idi. O da fikirlerini açıkça söylüyordu. Zeldovich konuşmazdı ama yaptığını yapardı. Mart 1953’te Stalin öldü, birkaç aydan sonra parti liderliğine N.S. Hruşev geldi ve atom projesinde çalışanların suçlanmasına son verildi. Altşuller, diğerleri gibi, Sovyet Devletini ve Partiyi Macaristan’da, 1956 yılındaki olaylar ve 1967 yılındaki 6 günlük Arap- İsrail savaşı ile ilişkili eleştiriyordu.

Zeldovich’in eşini, oğlunu ve kızlarını iyi tanıyordum. Evlerinde görüşüyorduk. Kızları ve oğlu (kızlardan küçük ve ben doktora öğrencisi olduğum zaman üniversitede lisans öğrencisi, ama şimdi ünlü fizikçi) fizikçi idiler. Eşi kristaller konusunda profesör idi. Zeldovich Sarova’da çalıştığı zaman Moskova’ya, evine ara sıra gelebiliyordu. O Sarova’da olduğu zaman Sarova’nın yakınlığında yerleşen Sibirya köyüne bir kadın, politik nedenlerle sürülmüştü. Bu kadının eşini halkın düşmanı saydıklarından öldürmüşlerdir. Normalde böyle insanlarla konuşmak bile tehlikeli idi. Örneğin benim eşimin babası da 1937 yılında “halk düşmanı” olarak Sibirya gönderilmişti (Kendisi Tıp Üniversitesini bitirmişti, suçu ise babasının,  1920 yılından önce köyde ağa olması idi. Almanlarla savaş bitene kadar onun ailesi ile de konuşmak bile korkulu idi. Savaştan sonra eşimin babasına Kazakistan’da yaşamak ve oraya ailesini getirme izni verildi ve eşim 1947’de doğdu. Azerbaycan’a dönme izni 1950 yıllarının sonunda çıkmıştı.) Bu tür durumda Zeldovich Sibiryaya gönderilmiş ve eşi “halk düşmanı” olarak öldürülmüş kadınla ilişkiye girmiş ve üç çocuğu olmuştur. Ama ona keyfini bozabilecek bir söz de dememişlerdi. Devlet ve millet için çok gerekli ve yeri doldurulamayan kişi olduğu için. Zeldovich 1962 yılda, tam olmayarak atom projesinden ayrıldı, ama Hariton ve Saharov işlerine devam ediyorlardı. Zeldovich her zaman onlardan çok daha fazla bilime katkıda bulunmuştu ve bu katkı 1962 yıldan sonra daha da fazlalaştı.

Sovyetler Birliğinde Atom Bombasının Kısa Tarihçesi

1. Giriş

Yeni silahlar tarih boyu ülkelere güven vermişlerdir ve savaşları tetiklemişlerdir. Yalnız atom bombası büyük bir savaşa, İkinci Dünya savaşına son koymuş ve öldürülecek insan sayısını, beklenene karşın azaltmıştır. Doğru, Amerikanlıların Japonya’da kullandığı (Ağustos 1945)  iki atom bombası büyük bir insanlık felaketidir. Bir anda baş veren felakettir. Ama aylarca devam edeceği beklenen Japonya savaşı her üç (Japon, Amerika ve Sovyetler Birliği, Çin’in savaşa katılmak olasılığını göz ardı etsek) taraftan daha da büyük kayıplara yol açacaktı. Bu daha büyük dağıntı ve insan kaybı zamana yayıldığı ve alışılmış tarzda olduğu için, çok daha normal karşılanacaktır. (Normal hayattaki örnekleri hatırlayın. Yoksulluktan, hastalıklardan, tedavi yetersizliğinden ve kalitesizliğinden, Ülkeler arası savaşlarda ölen ve sakat olanlar çok fazla olsa da normal gibi sayılır, ama özel bir durumlarda ki ölüm çok konuşuluyor.) Silahlar öldürmek için üretilirler, ama atom bombasının iki Süper Devlette olması (Sovyetler Birliğinde 1949’dan başlayarak) atom bombasını ve onun ardınca gelen daha güçlü hidrojen ve özel amaçlı nötron bombalarını kalkan gibi kullanmağı zorunlu yaptı.

Bilindiği gibi Nobel ödülü, insan toplumunun geleceğini sağlıklı ortamda ve barış içinde yaşamakla temin eden, onun kültürel ve ekonomik durumunu zenginleştiren bilim adamlarına, yazarlara ve politikacılara verilir. Matematik dalında ve teorik konularda sonuçlar ne kader önemli olursa olsunlar, onların sahipleri Nobel ödülü kazanmış olmuyorlar. Böyle işleri yapan bilim adamları farklı şekilde ödüllenirler. Silahın önemi ve onu ortaya çıkarmak için gereken bilim ne kadar mükemmel ve kapsamlı olursa olsun, biyoloji ve kimyasal bombalar dahil, bunları yapanlar asla Nobel ödülü alamazlar. Çünkü silahlar tabiiyeti ile savaşları tetiklerler, öldürürler, dağıtırlar ve yakarlar.  Ama bu silahlardan farklı olarak, atom bombasının üretimi (toplumlar arasında yaygınlaşması değil) Dünyada barışı bütün politikacılardan ve barışa hizmet eden kurumlardan daha fazla korudu. Rus-Japon savaşı 1905 yılda, Birinci Dünya savaşı 1914-1918 yıllarda ve ardınca da ikinci Dünya savaşı 1939-1945 yıllarda baş vermişlerdi. Ama sonralar hiç büyük savaşlar olmadı, çünkü atom bombaları Dünyada barışı 60 yıldan uzun zamandır koruyor. Bu bombanı ve ardınca daha güçlü olan, hidrojen bombasını insan toplumu için kazandıranlara Nobel ödülü verilmedi. Çünkü bu normal insan mantığına haykırıdır. Ama bu bilim insanlarının her biri,  kendi ülkelerinde Nobel ödülünü aşan şekilde ödüllendirildiler.

Amerikan atom bombasının sırları Sovyetler Birliğine sızdırılmasaydı, Sovyet atom bombası bir veya iki yıl daha gecikme ile elde edilirdi. Bu bombalarla ilgili makaleyi bir az detaylı yazmamın önemli bir nedeni vardır: Sovyet atom ve hidrojen bombalarını hayata getiren esas bilim adamları, üç defa Sovyetler Ülkesinin kahraman unvanını kazanan Yu. B. Hariton (1904-1996 yıllarda yaşamış ve kahramanlığı 1949, 1951 ve 1954 yıllarda kazanmış) Ya.B. Zeldovich (1914-1987, kahraman 1949, 1954, 1956 yıllarda) ve A.D. Saharov (1921- 1989, kahraman 1953, 1956 bombalarla bağlı ve1962 yılda, aynı zamanda füzyon tepkimelere dayanan enerji üretimine bağlı işleri için.) olmuşlar.

Zeldovich benim doktora tez danışmanım olmuş (1964-1966 yıllarda) ve onun ölümüne kadar onunla çalışmışım ve bana yakın konularda çalışan öğrencileri ile şimdi de temastayım. Hariton ile Zeldovich’in evinde 1974 yılında (Zeldovich’in 60. yaş günü kutlamasında) tanıştım. Saharov iki kere (1965 yılında) M.V. Keldış Uygulama Matematik Enstitünde, Zeldovich’in bizlerle (5-6 öğrencisi) yaptığı seminerde tanıştık. Bu problemlere büyük katkıda bulunan, süper iletkenlik üzere Nobel Ödülü Almış V.L. Ginzburg Zeldoviç’in dostu olduğundan ve bizlere yakın konularda da çalıştığından 1964 yıldan başlayarak yakından tanıyordum ve 1989 yılda Bakü’de  benim evimde misafirim olmuştu. Diğer bomba üzere çalışan fizikçileri de ya doğrudan, ya dolayı olarak tanıyor ya da sadece adını duymuşum.

Zeldovich atom bombasından önce, 1939- 1942 yıllarda “Katyuşa” olarak bilinen ve kamyonların üstünde kurulan rampadan atılan füze sistemi üzerinde çalışmıştı. Onun işi teorik olarak füzenin yakıtının yanma rejimini iyileştirmek, füzenin yıkıcı gücünü artırmak ve atış mesafesini artırarak hedefe en iyi şekilde yöneltmek idi. 1949 yılda ilk defa kahraman adını almadan daha önceden, Sovyet Devletinin bazı en saygın madalyalarını ve ödüllerini almağı başlamıştı. Daha sonra atom ve hidrojen bombası üretiminde teorik işlerin başında yer almıştı. Bizler onunla normal, savaş dışı fizik çalışan zaman, (1962 yıldan başlayarak, esas iş yeri Sovyetler Akademisinin Uygulama Matematik Enstitü olmuştu ve bizlerde orada çalışıyorduk, ama silahlar alanında danışmanlığını  sürdürmeği devam ediyordu.) O bomba işlerinden ayrıldıktan sonra, ömrünün son yıllarında, çok sayıda ülkenin bilim akademisine üye seçildi ve Uluslar arası madalyaları kazandı.  Zeldovich  1965, 1967 ve 1981  yıllarda Bakü’ye gelmiştir, ilk iki sefer esasen denize girmeye, tatil geçirmeye, son sefer büyük Ulusal kimya toplantısına (Mendeleyev Kurultayı) ve denize girmeye gelmişti.

2. Sovyet atom bombasının üretiminde önemli olan keşif (istihbarat) bilgileri

Evrende dört temel etkileşme vardır: Evrensel çekim (çok zaman Türkiye’de tam doğru olmayan kütleçekim ve hiç doğru olmayan yerçekim kullanılmaktadır), zayıf etkileşme, elektromanyetik etkileşme ve güçlü (baryon ve daha dar anlamda çekirdek) etkileşme. Kimyasal tepkimelerin temelinde elektromanyetik etkileşmeler duruyor. Ayrılan enerji, çok zaman, yanma olayı dediğimiz kimyasal elementlerin (moleküllerin) oksitleşmesinin sonucudur. Buna atom ve molekül enerjisi de denilebilir. Atom enerjisi dediğimiz, gerçekte çekirdek enerjisidir. Bu enerjinin kaynağı çekirdeklerin bölünmesi veya oluşmasına bağlıdır. Bu tepkimelerin temelinde kütlenin (parçacık fizikçilerin kullandığı kütle kavramı değil) enerjiye ve tersine, enerjinin kütleye çevrilmesi gerçekleşen zaman geçerli olan  E = mcbağıntısı (Poincare 1900 yılda yazdığı E = mcve Einstein 1905 yılda verdiği E0 = mc) duruyor. Bilmek gerekir ki, parçacık fiziğinde, serbest parçacıklar için Einstein’in E= mc2 formülü geçerlidir.

Becquerel Uranium tuzlarının α, β ve γ radyoaktivitesini 1989 yılında bulmuştu, ama ağır kimyasal elementlerin (Uranyum grubuna dahil) iki çok daha hafif elemente bölünerek nötronlar da üretmeleri, 1938 yılında bulundu. Bu çekirdeklerin radyoaktiviteliği ve bölünmeleri kendi kendine (spontane şekilde) çok düşük hız ile gerçekleşiyor. Bu durumda da Einstein formülü çalışıyor ve kütlenin azalması karşısında enerji açığa çıkıyor. Ama böyle çekirdek tepkimeleri enerji kaynağı gibi önem taşımıyor. Çekirdeklerin bölünmesi çok fazla hızlandırıla bilse, böyle süreçler zamanı ayrılan enerji çok büyük ölçüde olacağı hemen anlaşılabilir. Çekirdeklerin bölünmesi konusunda Sovyetler Birliğinde ilk ulusal toplantı Kasım 1939’da Ukrayna’nın batısında yerleşen ve o zamanlar atom fiziği konusunda gelişmiş Enstitü olan Harkov şehrinde oldu. Aynı zamanlardan başlayarak Avrupa’da bu konuda işler bütün hızı ile sürüyordu, özelliklede deneysel konularda.

Sovyetler Birliğinde kimyasal tepkimelerde zincirleme şekilde giden süreçler konusunda Nobel Ödülü almış Semyonov’un öğrencileri olan Zeldovich ve Hariton’un “Uranyumun zincirleme tepkimesinin kinetiği” adlı makalesi 1940 yılda yayımlandı ve bu iş atom bombası yolunda Sovyetlerde ilk en temel iş idi. (Onlar hemen zaman toplam üç iş yayınlamışlardı.) Bu işte çok hızla ve önemli ölçüde atom bombasının patlama şartını belirleyen kritik kütlenin üzerine çıkmanın önemi vurgulanırdı. Bu makalede aynı zamanda meselenin çözümü yolunda çok büyük teknik problemlerin olduğunun da altı çizilirdi.

Bundan hemen sonra Sovyetler Birliği’nin Akademi Başkanlığı, Bakanlar Kurulu Başkanı N.A. Bulganin’in adına 12 Temmuz 1940 yılında mektup yazarak şunu bildirdiler: ”Atom enerjisini kullanmada diğer ülkelerden geride kalmamak için hemen harekete geçilmesi gerekir.”  Ama Sovyet Hükümeti tarafından 1941 yılında bile bir adım atılmadı.

Sovyet devriminden önce, Çar Rusya’sının başkentinin Birinci Petro’nun, Baltık denizine Neva nehri dökülen yerde kurduğu şehir, yani Peterburg (Sovyetler Birliği yıllarında Leningrad adı taşıyan) olduğu bilinmekte di. (Neden Birinci Petro gibi çok akıllı, eğitimli ve çalışkan insana Türkiye’de Deli Petro diyorlar anlaşılmaz bir şeydir.) Doğal olarak, o zamanlar, eski Başkent bilimde halen lider pozisyonunda kalıyordu. Fizik konusunda Başkanı A.F. İoffe (Nobel ödüllü) olan, Akademinin büyük Leningrad Fizik-Teknik Enstitüsü Sovyet fiziğin merkezi sayılırdı. Burada atom probleminde öncül olanlar İ.V. Kurchatov, Flerov ve Petrjak idiler. Zeldovich ve Hariton ise Başkanı Semyonov olan Leningrad Kimyasal- Fizik Enstitüsü da çalışıyorlardı. 24 Ağustos 1940 yılda İoffe bu bilim adamlarını bir araya getirerek Kurchatov’un Başkanlığında birleştirmek ve yeni atom merkezi yaratılmasını teklif etti. (1939 yılda 25 yaşında olan Prof. Zeldovich bölümü ile birlikte Moskova’nın doğusunda yerleşen ve Tataristan’ın Başkenti Kazan şehrine “Katyuşa” füzelerinin yapımı için gönderilmişti. Bu Silah Üretimi üzere Başbakanlık Kurumunun kararı idi.) Kurchatov tecrübeli bilim adamı ve ilk Sovyet sinhroturonunu (temel parçacıklar hızlandırıcısı) kurmakta çok önemli rol üstlenmişti ve becerikli olduğundan önemli konumda idi.

Kayıt edelim ki, o zamanlar Dünyada, bir yılda 250-275 ton kadar uranyum elde edilirdi. Sovyetler Ülkesinde ise 1941 yılda yalnızca 0.5 ton. İkinci Dünya savaşının başlanması (1939 yıl) atom bombasını aktüel mesele yaptı ve bu konudaki işleri hızlandırdı. Savaş olmasaydı atom enerjisinden yaşam için kullanmağın ön planda olacağını düşünmek olurdu. Doğal olarak, her zaman idare edilen bir sürece dayanan teknolojini üretmek, bomba gibi kullanmak teknolojisinden daha zordur. Ama söz atom bombası oldukta, çok daha zor meselelerle karşılaşırız. Örneğin sıcaklığın ve basıncın hiçbir zaman rastlaşmadığımız kader büyük (birkaç milyon dereceye ulaşan) olmasını ve bu ortamda çalışan malzemeleri düşünün. Kaç binlerce normal bombanın kuvvetinde olan bombanın uçakla uzaklara taşınma gerektiğini ve tesadüfen kendi topraklarında patlaya bilmesi sonucu felaketi düşünün.

Atom bombasının yakıtını nasıl oluşturmak ve hangi rejimde ateşlenme, yanma ve patlayışı yapmak ki, dağıtıcı ve öldürücü etkisi mümkün kadar fazla olsun. Bu bombanın temelinde duran fizik ve kinetik süreçler bilim ve teknoloji için çok yeni ve incelenmesi çok zor olduğunu düşünün. Bu işlerin yapılması için çok büyük ekonomik imkanların, çalışan insan sayısının çok fazla olmasını ve işlerin en gizli şekilde yapılması gerektiğini hatırlayın. Birde Sovyetler Birliğinin, 22 Haziran 1941’de ağır Alman işgaline maruz kaldığını göz önüne alın.  Son 10 yılda atom bombası ile ilgili açılmış arşivdeki bilgiler Rus edebiyatında ve gazete makalelerinde kullanılmağa başlamıştır. Aşağıda biz de bu yazılarda geçen bilgilerden bazılarını kullanacağız. Doğal olarak, aynı zamanda önceden doğrudan bombayı üretenlerden duyduklarımı bütün makalede geniş şekilde kullanacağız.

Amerika  ve İngiltere’de atom projeleri hız kazanırdı, ama Sovyetler Birliğinde 10 Temmuz 1941 yılında ilk defa hükümet seviyesinde bir atom komisyonu kuruldu ve başına P.L. Kapitsa (Nobel ödüllü fizikçi) getirildi.  Ama 1942 yıla kader atom projesi ile ilişkili aktivite gösteren yalnız G.N. Flerov ve Kurchatov oldular. Flerev hemen aynı yıl atom bombası üzerinde çalışılmanın gerektiğini Sovyetler Birliğinin başında olan  Stalin’e yazmıştı.

Savaş başlamadan önce Sovyetler Birliğinde en yüksek vazife, Komünist Partisinin Birinci Katibi (lideri) idi ve lider de İ.V. Stalin idi (Gürcü olan Stalin’in soyadı Jugatşvili idi, Stalin onun takma adıdır. Stalin 1917 yılında devrimini gerçekleştiren Parti liderleri içinde Sibirya’da ve genelde ceza evlerinde mahkum olarak en fazla kalanı idi. En zor görevleri o üstlenirdi ve 1917 yıl Ekim devriminin de başında o durmuştu. Bu nedenle ona stal – “çelik” sözüne dayanan takma ad verilmişti. Lenin de takma isimdir, ama Rus dilinde bir anlam taşımaz. Lenin’in soyadı Ulyanov’dur.)

Almanlarla savaş başladığında bütün en önemli görevlerin başına Stalin getirildi. (Daha doğrusu kendi üstlendi. Çünkü bu yıllarda o artık bir diktatör idi, ama çok bilinçli, çok akıllı, çok çalışkan, bilinçli ve dürüst insanlara değer veren ve onları dikkat ile dinleyen.) Bunlardan en önemlisi de Devlet Savunma Komitesi idi. Stalin bu vazifenin başında olan bir kişi olarak 28 Eylül 1942 yılda  “Uran üzere işlerin organizasyonu” adlı kararı imzaladı. Bu kararın imzalanma tarihi Amerikanın büyük Manhattan projesinin başlama tarihinden yalnızca bir buçuk ay sonra idi. Ama bu zamanlar Hitler Almanya’sı büyük yaz hücumlarından sonra darbe yönünü direkt olarak Moskova’ya çevirmişti. Bu nedenle de Sovyet atom projesi Akademi çerçevesi ile kısıtlı kalmıştı. İşlerin Moskova’nın doğusunda yerleşen Tataristan’ın Başkenti Kazan’da  sürdürülmesi karara bağlanmıştır.

Sovyetler Birliğinde biri diğerinden bağımsız olarak çalışan iki keşif merkezi vardır. Bunlardan biri Baş Kumandana bağlı olan askeri keşif merkezi idi. Genel Kurmaya değil, devletin başında duran kişiye, yani o zaman direkt olarak Stalin’e. Savaş öncesi, yaklaşık olarak bir yıl zaman aralığında askeri keşif direkt olarak, o zaman Genel Kurmay görevinde olan G.K. Zukova bağlanmıştı. Bunun zararı çok büyük oldu. Bu yanlışlık aradan kaldırıldı ve Zukov çok daha verimli olarak askeri birlikler kumandanı olarak görevler yaptı.

O zamanlar KGB gibi bilinen (Komitet Gosudarstvennoy Bezopasnosti – Devlet Güvenlik Komitesi) yok idi. Bu fonksiyonu İçişleri Bakanlığı içinde olan özel birim üstlenmişti. İkinci bakımsız keşif birimi de elde edilen bilgileri aynı zamanda direkt olarak Devletin başkanına da iletirdi. O zaman İçişleri Bakanı vazifesinde Komünist Partisinin Siyasi Bürosu Üyesi olan Lavrentiy P. Beriya (Beria olarak da yazılır) idi. (Kafkaslarda ve Orta Asya’da kökenleri yerli halklardan olan, ama Yahudi dinini kabul edenlere Dağ Yahudileri denir. Örneğin Azerbaycan’da kökeni Fars olan Dağ Yahudileri ve kökenleri Güzey Kafkasyalı ve Fars olan Ermeniler vardır. Bu yakınlarda Dağ Yahudileri İsrail dilini öğrenerek İsrail’e ve farklı Batı ülkelerine göç ettiler. Aynen de Ermeni dinini kabul edenler Ermenistan gibi farklı ülkelere göç ettiler. Beriya da Gürcü kökenli Dağ Yahudi’si idi.)

Eylül 1941 yıldan başlayarak keşif kanalları ile İngiltere ve Amerikanın birlikte atom projelerinin hızla yürütüldüğü, atom enerjisinin askeri amaçla kullanılabilmesi ve çok büyük yıkıcı kuvveti olacak atom bombasının yaratılması üzere çalışmaların yapılması haberi geliyordu. 1941 yılında, İçişleri Bakanlığında bulunan keşif birliği kanalı ile çok önemli bir belge gelmişti. Bu belgede, İngiltere’nin “MAUD” olarak adlandırılan Komitesinin raporunda atom bombasının yapılma imkanının gerçek olmasından ve bombanın yakın yıllarda savaşın gidişatına etki yapabileceğinden söz edildiği bildirilirdi. 6 Ekim 1942’de Beriya, Stalin’in adına yazdığı mektupta uran projesinin nasıl organize edilmesi gerektiğini ve keşif bilgileri ile bu konuda çalışan bazı bilim adamlarını tanış etmek gerekçesini yazıyordu.

Genel Kurmaya bağlı olan Genel Keşif Kurumuna gelen bilgilerin de, ne kader doğru olabileceğini de, yalnız en bilinçli ve çok güçlü sezgisi olan atomcular anlayabilirlerdi. Bu nedenle de,  keşif bilgilerini elde eden birimler de çalışanlar da, Bilimler Akademisi ile birlikte çalışmalar sürdürmek istiyorlardı. Bu zamanlar bilim adamları da kuşku içinde idiler. Acaba neden birden bire atom çalışmalarına bağlı makalelerin yayımlanması durdurulmuştu? Doğal olarak bunu gizli olarak atom bombası üzerinde çalışmalar zorunlu yapmıştır.

1941-1943 yıllarında Sovyetler Birliğinin topraklarında ölüm dirim savaşı gediyordu. Milyonlarca insan binlerle uçaklar, binlerle tanklar ve Avrupa bölgesindeki topraklarının çok kısmını kayıp etmiş Sovyetler Birliği atom projesi üzerinde yeterli kadar çitti şekilde duramazdı. Atom bombası üretimi için ne ekonomi ne de insan gücü var idi. Ama bilimsel çalışmaları yürütmek gerekirdi. Yoksa sonradan bile Amerika ve İngiltere ile oluşan açıyı kapatmak imkanı bulmak olmazdı. O zamanlar Almanların propaganda kurumunun başında olan Goebels durmadan süper silah üretiminden konuşuyordu. Bu da atom bombası olmalıydı.

Bilindiği gibi İkinci Dünya savaşında kullanımda olan ne motorlu ordu birlikleri, ne de piyade askerler Rusya’nın kış aylarında oluşan şartlarda pek iyi savaş yapamıyorlardı. O zamanlar Rusya’da yollar kötü,  kış ise Avrupa’dakinden çok daha sert geçiyordu. Ruslar ise domuz yağı yemek ve votka içmekle daha da avantajlı durumda olurlardı. Bu nedenlerle de, Almanlar ilk büyük mağlubiyete 1941 yılın kışında Moskova altında ve ikinci daha da büyüğünü 1942 yılının kışında Volga nehri üzerinde yerleşen Stalingrad’da uğradılar. Almanların feldmareşal Paulis’in kumandanlığında olan altı ordusu Stalingrad’da bloke edildi, dağıtıldı ve esir alındı. Aynı zamanda Leningrad şehri iki yıl süren blokeden kurtuldu. Almanların yaz aylarındaki hücumlarına karşı koymak gücü artmıştı ve Sovyetler Birliğinin Başkenti Moskova’nın tehlikeden uzaklaştığı fikri muhkemleşmiştir.

11 Şubat 1943 yılda Partinin Siyasi Büro Üyesi, Dışişleri Bakanı ve Devlet Savunma Komitesi Başkanı (Stalin’in) yardımcısı olan V.M. Molotov, atom projesi ile ilgili Devlet Savunma Komitesi serencamını imzaladı. Bu serencamla Uranyum projesine bağlı bilimsel işler Kazan şehrinden Moskova’ya geçirildi. Adına 2 Numara verilen Özel Atom Çekirdeği Laboratuarı teşkil olundu ve başına İ.V. Kurchatov getirildi. Bu laboratuara 5 Temmuz 1943’e kadar, Devlet Savunma Komitesine, atom bombası veya Uranyum yakıtı üretilmesi yönünde görülen işlerin raporunun verilmesi istendi. Sonraki yıllarda bu laboratuarın temelinde Sovyet Bilimler Akademisinin İ.V. Kurchatov’ın adını taşıyan Atom Enerjisi Enstitüsü ve şimdiki adı ile sadece  “Kurchatov Enstitüsü” atomların incelenmesi ve özellikle füzyon tepkimelere dayanan enerji üretimi problemleri üzere çalışmalara devam ediyordu.

3. Atom bombasının yakıt problemi ve bombanın tehlike boyutları

Bilindiği gibi kimyasal elementlerin D.İ. Mendeleyev in tablosundaki sıra numarasını onun çekerdekinde ki proton sayısı belirliyor. Çekirdekteki proton (artı elektrik yükü taşıyan parçacık) sayısı değişen zaman, element ve onun kimyasal özelliği değişmiş oluyor. Her bir elementin çekirdeğinde nötron (kütlesi yaklaşık protonunki kadar, ama elektrik yükü olmayan parçacık)  sayısı farklı olabilir. Aynı sayıda proton, ama farklı sayıda nötron içeren çekirdekler aynı elementin izotoplarılar. İzotoplar genelde radyoaktifler, yani dayanıklı değiller ve belirli bir zaman içinde (kesin bilinmeyen ve çok yıllarda sürebilen zaman aralığında). Elementin çekerdeki içerdiği proton ve nötronların toplam sayısı onun kütle sayısını (kütlesini) belirliyor.

Bu konuyu biraz hatırlasak atom yakıtı problemi daha aydınlığa kavuşur. Örneğin hidrojen (1H1) atomunun çekirdeği yalnız bir proton içerdiğinden onun Mendeleyev tablosundaki sıra numarası birdir ve kütle sayısı da (atom çekisi ve ya kütlesi)  birdir. Hidrojenin çekerdekinde bazen bir tane nötron bulunabilir. Böyle hidrojen deteryum (1D2) olarak adlandırılır. Çok daha az durumlarda hidrojen atomunun çekerdeğinde, protron dışında iki tane de nötrona rastlanabilir. Böyle hidrojen atomuna trityum (1T3) denir. Normal hidrojen radyoaktif değil, ama deteryum ve daha büyük ölçüde trityum radyoaktivitelik gösterirler. Oksijenin radyoaktif olmayan izotopunun   (8O16) çekerdeki 8 proton ve 8 nötron içeriyor. Ama oksijenin  8O14 izotopundan 8O19 izotopuna kadar farklı izotopları vardır. Kimyasal elementin çekerdekinde ki nötron sayısı normal (yani en fazla rastlanan ve radyoaktif olmayan) izotoptakinden farklı ise, o bir o kadar daha dayanaksız (radyoaktif) olur. Hafif elementlerin normal (yaygın) izotopları aynı sayıda proton ve nötron içerirler. Yani içerdikleri nötron sayısının proton sayısına oranı birdir veya bire çok yakındır. Kimyasal elementin sıra numarası artıkça bu oranda artıyor.

Uranyum elementinin sıra numarası 92’dir. Onun izotopları  92U227 den   92U240 kadar uzanır. Bunların içinde doğada en fazla bulunan izotop  92U238’dir.  Böyle ağır elementlerin adete radyoaktif olmayan izotopları olmuyor. Sıra numaraları daha da büyük olan elementler daha fazla radyoaktifler ve bu nedenle de doğada sıra numarası 92’yi aşan elementler (Uranyum ötesi) bulunmuyorlar. Onları yapay yollarla alıyorlar ve kolay şekilde saklayamıyorlar, çünkü sıra numaraları 100’e yakın olanlar hemen bozulurlar. Hafif elementler birleştiği zaman çok enerji açığa çıkıyor, ama ağır elementler tam tersine, yani iki çekirdeğe bölünen zaman enerji ayrılır. Doğal olarak, atom enerjisi ve bombası açısından, her bir kimyasal elementin çekirdeğinin ikiye bölünen zaman daha fazla enerjinin elde edilmesi önemlidir. Diğer yandan bu tepkimelerin, kendi kendine (spontane) bölünerek sürmesi ve diğer çekirdeklerin bölünmesini tetikleyerek zincir gibi hızlanması önemlidir.

Aynı kimyasal elementin izotoplarının kendi kendinden bozulma zamanları (bozulma yarı periyotları çok farklılar. Örneğin Uranyum -227 için bu zaman 1.3 dakika, Uranyum -228 için 9.3 dakika, Uranyum -230 için 20.8 gün,  Uranyum -231 için 4.3 gün, Uranyum -232 için 74 yıl, Uranyum -233 için 1.62 10yıl,  Uranyum -235 için 7.13 10yıl, Uranyum -237 için 6.75 gün,  Uranyum -238 için 4.51 10yıl,  Uranyum -239 için 23.54 dakika ve Uranyum -240 için 14.1 saat dır. (Dünyanın yaşı yaklaşık 5 10yıldır.)

Uranyum-238 in bozulma zamanı Dünyanın yaşına yakın olduğundan, o doğada bulunur. Uranın diğer izotopları Uranyum-238 in radyoaktivitesi sonucu oluşuyor. Bu izotoplardan en fazla yaşayanı Uranyum-235 olduğundan, onlar Uranyum yataklarında Uranyum -238 ile birlikte elde edilirler.  Acaba atom yakıtı gibi bu izotoplardan hangilerini kullanabiliriz? Doğal olarak ilk önce fazla sayıda bululanlarını ve her bir çekirdeğin bölünmesi sonucu daha fazla enerji açığa çıkanını düşünmek gerekir. Bir tane Uranyum -227 bozulan zaman 6.8 MeV (milyon elektron volt) enerji açığa çıkıyor ve bu Uranyum izotopları için ( α, β, γ gibi tepkimeleri sırasında) en büyük değerdir. Uran -235 için bu değer 4.4 MeV,  Uranyum -237 için 0.22 MeV ve Uranyum -238 için 4.18 MeV dir. Bu,  α, β, γ gibi tepkimeleri sırasında açığa çıkan enerjiler, Uranyum çekirdeğinin iki yaklaşık aynı kütleye bölünen zaman ayrılan enerjiden çok azdır. Örneğin Uranyum-235 nötronu soğurarak Uranyum-236’a dönüşür ve bu yenice doğmuş çekirdek hemen bozularak 54Xe139 (Ksenon)+  38Sr95 (Stronsiyum) +2 nötrona dönüşüyor. Yani:

92U235 +n → 92U236 → 54Xe139 + 38Sr95 +2n

Böyle bölünme zamanı ayrılan enerji 196.16 MeV oluyor. Böylelikle çok enerji açığa çıkmak için önemli olan sadece çekirdek tepkimesinin oluşması değil (örneğin radyoaktiflik), çekirdeğin büyük kütleli kısımlara parçalanması gerekir.

Kimyasal tepkimelerinde atomların en üst enerji seviyelerinde yerleşen elektronlar etkileştiğinden, bir tepkime oluştukta ayrılan enerji 1eV (elektron volt) mertebesinde oluyor. Yani bir çekirdek bölündüğü zaman ayrılandan yaklaşık 2 10defa daha az. Bu farkı basit şekilde anlamak için kaba bir hesaplama yapalım. Çekirdek etkileşmesinin kat sayısı elektromanyetik etkileşmeninkinden 137 defa fazladır. Diğer yandan çekirdekteki nukleonlar arasındaki mesafeler, atomdaki elektronlar arasındaki ortalama mesafeden 10000 defa daha küçüktür. Bildiğimiz gibi Coulomb etkileşmesinde potansiyel mesafe ile ters orantılı olarak azalıyor, ama çekirdek (Yukawa) potansiyeli üstlü fonksiyon  (exponensel) şeklindedir, yani çok daha hızla artıyor ve azalıyor. Böyle mesafelerde de protonların çekirdek (baryon) etkileşmeleri onların elektriksel etkileşmelerinden fazladır.  Bunları göz önüne alsak bir tepkimedeki açığa çıkan enerjinin farkının milyon defa den çok daha fazla olmasına varırız. Bunlardan anlaşılıyor ki, bir atom bombası, ayrı ayrılıkta eşit kütleli 100 milyon normal bombanın toplam yıkıcı kuvvetini  taşıyor. Ama atom bombasının ek olarak radyoaktiflik sonucu öldürücü özelliği vardır ve rüzgarın yönüne ve gücüne bağlı olarak 100 kilometreden daha fazla mesafede olan canlıları telef edebiliyor. Radyoaktif bölgenin uzun zaman sonra da insan sağlığına zarar verdiğini unutmamak gerekir.

Doğada bulunan Uranyum içinde  %99.28 kısmı Uranyum-238 izotopu ve  %0.715 kısmi Uranyum-235’dir. Diğer izotoplar hepsi birlikte  % 0.006’nın altındadırlar. Böylelikle atom yakıtından konuşulan zaman yalnız Uranyum -235 ve 238 izotopları göz önünde bulundurulmalıdır.

Çekirdekleri iki yere bölen nötronlardır. Bu nedenle de çekirdek tepkimeleri sürecini devam ettirmek ve hızlandırmak için tepkimelere girerek kayıp olan nötronların yerini fazlası ile doldurmak gerekir. Bu işi tepkimeler kendileri üstlenebilirler, ama bunun için gereken şartları oluşturmak lazımdır. Atom bombalarında yakıt olarak Uranyum-233, Uranyum-235 ve Plütonyum-239 (94Pu239) kullanılmaktadır. Çünkü diğer izotoplardan farklı olarak bunlar bir nötron soğurdukta iki büyük parçaya ayrılırlar. Plütonyumun bu izotopunun bozulma yarı periyodu 24360 yıldır. Plütonyumun diğer izotoplarının bozulma yarı periyotları 26 dakika  (Plütonyum -235) ile 7.5 10yıl (Plütonyum -244) arasındadırlar.

Plütonyum izotopları doğada bulunmuyor denebilir ve atom santrallerinde Uranyum -238 den üretilirler. (Plütonyum-239 Uranyum fosillerinin içinde Uranyum-235 spontane şekilde parçalanması sonucu oluşan nötronu, Uranyum-238 soğurmasından dolayı doğar. Ama Plütonyumun miktarı, Uranyumun yalnızca milyarda biri kadar olur.) Uranyum-235 bir nötronu soğurur, ikiye bölünür (bu sırada farklı olasılıklarla farklı çekirdekler oluşuyorlar) ve ortalama olarak 2.5 nötron doğurur. Uranyum-238 parçalanarak çok zaman, ortalama olarak birden az nötron doğurur. Adete Uranyum- 238 bir nötron soğurarak bir Plütonyum-239 üretir. Plütonyum-239 genelde  α-radyoaktiflik yaparak parçalanır, ama ısısal enerjili nötron bulunan bölgede onlardan birini soğurarak iki büyük parçaya bölünür. Böyle bölünme zamanı  ya 2 ya da 3  nötron ve büyük değerde enerji açığa çıkar.

Nötronların enerjileri büyüklerse (birkaç MeV den fazla) Uranyum izotoplarının (233, 235 ve 238) ve Plütonyum-239 onları soğurma kesitleri (çarpışan zaman nötronu soğurma olasılıkları) yaklaşık aynıdırlar. Nötronların enerjileri 1 keV (kilo elektron volt) civarında olanda Uranyum-238 nötronu soğurma kesiti yaklaşık 10 bin defa azalmış oluyor. Böyle enerjilerde Uranyum-235 ve Uranyum-233 bölünme kesitleri (yaklaşık olarak anlatsak bir tepkimenin olasılığı) birkaç defa artır, ama Plütonyum-239 ki,  yaklaşık 30 kere. Nötronların enerjileri 0.1-0.01 keV olan zaman Uranyum-235 ve Uranyum-233 için bu kesit 5-7 kerede artmış oluyor. Plütonyum-239’ise yaklaşık 10 kere artıyor.

Nötronların enerjileri 1 eV civarında olduğunda Uranyum-233 ve Uranyum-235 in kesitleri yaklaşık aynı kalıyorlar, ama Plütonyum-239’unki 10 kere azalır. Enerjiler 0.1-0.01 eV olan aralıkta Uranyum-233 ve Uranyum-235 in bu tepkimedeki kesitleri 4-10 kere artarak en büyük değere ulaşıyorlar. Plütonyum-239’in bu enerjilerdeki kesiti de Uranyumun adları geçen izotopları ile yaklaşık aynı oluyor. Böylelikle incelediğimiz izotopların nötron soğurma tepkimesi kesiti birkaç MeV enerjilerde yaklaşık aynılar, ama 0.1-0.01 eV enerjilerde (yanı oda sıcaklığına uygun enerjilerde) Uranyum-238’inkinden milyon defadan fazla olurlar.

Çekirdeklerin iki,  biri diğerine yakın kütlesi olan çekirdeklere bölünme olasılığı ve böylece de büyük enerjilerin açığa çıkması onlar tarafından soğrulan nötronların enerjilerine bağlıdır. Örneğin Uranyum-238 yalnız enerjileri 1 MeV in üstünde olan nötronları soğurunca yakın kütleleri olan iki parçaya bölünebilir. Ama böyle yüksek enerjilerde diğer yakıt gibi kullanılacak izotopların da nötron soğurma tepkimelerinin kesitleri yeterli kadar büyük değiller ve Uranyum-238 de her zaman bölünmüyor. Bu nedenle de yeteri kadar ikinci kuşak nötronlar doğmuyor ve zincire benzer şekilde yanma süreci hızlanamıyor. Böyle durumlar, Uranyum-238’nın diğer kimyasal elementlerden (bölünemeyen ve sadece nötronları soğuranlardan) arıtılmış olduğu halde bile oluşabilir. Bu nedenle de doğada bulunan Uranyum, miktarından bağımsız olarak, diğer elementlerden temizlense bile patlama anlamında tehlikesizdir. Ama radyoaktif  (α, β, γ) olduğundan canlılar için çok tehlikelidir.

Bilindiği gibi ışığın atomlar tarafından soğurmasında olduğu gibi, nötronların soğrulmasında da öyle rezonans enerji değerleri var ki, tepkimenin kesiti birden bire sıçrayışla çok artıyor. Uranyum ortamında doğmuş nötronlar çekirdeklerden çok kere saçılarak küçük porsiyonlarla enerjilerini kayıp ediyorlar ve rezonans soğurma enerjilerinden birine ulaşarak Uranyum-238 izotopu tarafından soğurulurlar. Böyle süreçler zamanı çekirdek bölünmediği için nötron ortadan kayıp olmuş oluyor. Böyle süreçlerin etkisi atom santrallerinde azaltılmalıdır.

Atom santralının kazanında Uranyum-235 (veya kısmen zenginleştirilmiş Uranyum) blokları nötronları hızla yavaşlatan (onların enerjilerini daha fazla porsiyonlarla alan) su, ağır su veya grafit ortamına yerleştirirler. Bilmek gerekir ki hafif çekirdeklerden saçılan nötronlar (veya diğer parçacıklar) her bir çarpışma sırasında daha fazla enerji kayıp ederler. Böyle büyük porsiyonlarla enerji kayıp eden nötronlar rezonans enerji değerlerini atlayarak yavaşlayabilirler.  Öyle yavaşlıyorlar ki enerjileri 1 eV değerlerinin altına düşüyor ve soğurularak Uranyum -235 çekirdeklerini iki yere kolaylıkla bölebilirler. Bu tepkime sırasında 2-3 yeni nötron doğuyor ve sonuçta nötron sayısı ortamda artıyor ve kazan iyice ateşlenir, yani zincire benzer süreç oluşmuş oluyor. Bazı tip atom kazanlarında hızlı nötronlar böyle süreci alıştırabilir.

Atom bombasına nötronları yavaşlatan malzemeler koyarak, onun boyutlarını ve kütlesini büyütmek olmaz. Çünkü orada sıcak nötronlar Uranyum 233 ve 235 izotopları ile birlikte, Plütonyum-239 kontrolsüz şekilde ve çok hızla alışarak patlama sürecine sokar.

Amerika da 2 Aralık 1942’de, Chicago şehrinde E. Fermi’nin ilk atom kazanı çalıştırıldı ve atom bombası için gereken Plütonyum-239 izotopunun üretimi başladı. Keşif bilgileri Sovyetler Birliğine 1943 yılında ulaşmıştı, ama atom bombasında Uranyum-235 yerine Plütonyum-239 geçerli olabilmesine güvence gerekirdi. Bu nedenle de Kurchatov  problemin araştırılmasını Zeldovich’den istemişti. 1943 yılının kışında Almanlar devamlı olarak geriye çekiliyorlardı ve 1944 yılının yazında da onların büyük hücumlara geçmesi beklenmiyordu. Sovyetler Birliğinin Almanya’yı yenebileceği hiç kuşku uyandırmıyordu. Böyle olduğundan atom projesi üzere işler genişlenme imkanı bulmuştu.

1944 yıl atom projesi planında şunlar yazılmıştı:  Atom bombasının ve kazanının teorik işleri Zeldovich,  Pomeranchuk ve Gurevich tarafından yürütülsün. Metodik ve deneysel işler güçlendirilsin. Ağır su üretimi kurgusu ve Uranyumun izotoplara ayrılması için fabrikanın projesi hazırlansın. 500 kg metalik Uranyum hazır olsun ve metalik Uranyumun daha fazla üretilmesi için 1 Ocak 1945 yılına kadar yeni fabrika kurulsun. On binlerce ton yüksek kaliteli grafit blokları elde edilsin.

Şimdi okurların bazıları farklı düşüncelere kapılacaklar. Diyecekler ki keşke insanlarda karıncalar gibi milyar yıl önceden Dünyada yaşasaydılar. O zamanlar Uranyum elementinin az yaşayan izotopları doğada çok olacaktı. Özelliklede bombalar ve yakıt için gereken Uranyum-235. Milyar yıl önce Uranyum elementlerini diğerlerinden arıtarak ve metalik hale getirerek patlamağa ve yanmağa hazır duruma getirmek olurdu. Ne Uranyum-235’in arıtılmasına, ne de Plütonyum üretmeğe gerek kalırdı. Diğerleri ise bunun hiç de iyi olmadığını düşünürdü. Çünkü çevre sağlıklı olmazdı, radyoaktiflik seviyesi fazla olduğundan hastalıklar fazla olurdu ve herkes yanında basit şekilde düzeltilmiş öldürücü madde taşırdı.

4. 1944 yılın sonundan sonra atom projesinin hızlandırılması

1944 yılının sonunda atom problemi ilk defa olarak en yüksek (Stalin) seviyesinde karara bağlandı. Bu karar Devlet Savunma Komitesinin 3 Aralık 1944’te İ.V. Stalin tarafından imzalanmıştı. Kararla atom projesinin başında olan Kurchatov’un laboratuarı için gereken inşaat ve yol işlerinin yapımının hepsi İçişleri Bakanlığına (Komünist Partisinin Siyası Bürosu Üyesi ve Bakan L.P. Beriya’ya) verilirdi. Laboratuarın Leningrad’da ki merkezi ve Sverdlovsk şehrinde ki İ.K.Kikoin in de laboratuarı Moskova’ya Kurchatov’un başkanlığında çalışmak için taşınırdı. Kararın son kısmında Uranyum ile bağlı işlerin hepsinin Beryan’ın serencamında yürütüleceği kayıt olunurdu.

15 Mayıs 1945 yılında Beriya ve Kurchatov   Stalin’e gönderdikleri raporda yapılanları ve yapılması gerekenleri anlatmışlardı. Yeni plana göre 1 Temmuz 1946’ya kadar Uranyum üretimi 1 Ocak 1945 yılında üretilenin 20-25 misli olmalıydı. Bu raporda temel parçacıkların hızlandırarak ulaşabildiği enerji limitine göre, Dünyada ikinci olan Siklotronun (hızlandırıcının tipi) inşaatının yapılmasının gerek olduğu yazıyordu. Bu Siklotron da atom bombasının yıkıcı küvetine ilişkili bilgiler alınması ve az miktarda da olsa, Plütonyum-239 izotopunun elde edilmesi planlaştırıldı. Yılda 50 ton metalik Uranyum elde etmek için yeni fabrikaların kurulması gerektiği gösterilirdi. 1945 yılda 500 kg böyle Uranyum elde edilmişti. Bu yazıyı temel alarak Devlet Savunma Komitesinin kararı çıktı ve bu karar ile atom bombası üretiminin bilim konusunda başkanı görevine Yu.B. Hariton getirildi.

Sovyetler Birliğinde, 1946 yılında iki tür şekilde atom bombası üzerinde çalışmalar yapılırdı ve her iki tür için gereken ve çoktan bilinen bir şey göz önünde bulunduruluyordu. Atom yakıtı kritik kütleden az olan (kendi kendine patlayamayan, yani atomların bölünme sırasındaki üretilen nötron sayısı patlama için gerekenin altında kalan) şekilde belirli hacmin iki farklı bölümde duruyorlar. Bunların dış kısımlarında, bombanın kabuğunun içinde, normal bombalarda kullanılan kimyasal yakıt bulunur. Bu kimyasal bomba patlatılan zaman, kabuk çok kalın ve sert malzemeden yapıldığından kırılmıyor ve atom bombasının içindeki Uranyum-235 veya Plütonyum-239, veya bunların karışığı bir araya gelerek çok büyük derecede sıkışmış oluyorlar. Bu süreç sonucunda yakıtın kütlesi kritik değeri aştığından ani olarak atom bombası patlaması baş verir.

Birinci tür bombanın yapımını uzun silindir şeklinde düşünüyorlardı. İki ucu kapatılmış silindirin orta kısmında biri diğerinden yaklaşık 0.5–1 metre uzaklıkta iki parça halinde kritik kütleyi aşmayan atom yakıtı yerleşen şekilde. Bunların kenar kısımları kimyasal yakıtla doldurulur. Bombanın çalışması için her iki uç kısımlardaki kimyasal yakıtlar aynı anda ve aynı hızla alışarak patlıyorlar ve atom yakıtlarını büyük hızla bir araya getirirler. Bu yola Amerikalılar da gitmişlerdi ve sonucun atom bombası patlamasına dönüşmeyeceğine, Sovyet bilim adamlarından yaklaşık 1.5-2 yıl önce varmışlardı. Güçlü patlamanın olmamasının nedeni, atom yakıtının gerekli kadar sıkışmaması ve nötronların silindirin duvarlarına ulaşarak kaybı idi. Bomba yapısının ikinci ve doğru şekli, bombanın küresel olması ve dış kısımda bulunan kimyasal yakıtın patlayarak atom yakıtını tam merkezde sıkıştırıp ateşlemek idi. Japonya şehirlerine atılan bombalar küresel şekilde, ama ateşlenmeleri farklı idiler.

Sovyet bilim adamları o zaman kritik kütlenin kesin değerini bilmiyorlardı ve 1-10 kg arasında olduğunu düşünüyorlardı. Kimyasal yakıtın ateşlenmesinden sonra, atom bombasının patlamasına gereken zamanın binde bir saniye kadar olması bekleniyordi. Bombanın toplam kütlesi 3-5 ton olacağı düşünülürdü. Küresel şekilde bomba haberleri keşif belgeleri ile Şubat 1945 yıldan sonra gelmeğe başlamıştı. Bu zamanlar keşif bilgileri (istihbarat) o sırada atom bombasının bilim konusunda başkanı olan Hariton’a bile ulaştırılmıyordu.

30 Mart 1945 yılda gelen keşif bilgilerinden Almanların küresel şekilde olan atom bombası üzerinde çalıştıkları haberi geldi. Böylelikle Almanların da bu meselenin çözümünde daha ileride oldukları sanki bilinmişti. Ama bir kuşku vardı. Almanlar atom yakıtını kimyasal yakıtın ateşlenmesi ile değil, hızlı nötronların kaynağı ile yapmayı düşünüyorlardı. Bu da yanlış fikir idi. Belki de Almanlar atom bombası probleminde pek ilerlememiş fikri oluşturmuştu. Gerçekte ise Almanlar doğru yolda idiler. İlk Amerikan ve Sovyet atom bombalarının ateşlenmesi için nötron kaynakları kullanılmıştı.

Bilindiği gibi 16 Temmuz 1945’te Amerika ilk atom bombasının denemesini yaptılar, ama bu denemeden toplumların haberi olmadı. Dünyaya dehşet getiren, 1945 yılın 6 Ağustosunda Hiroshima’ya ve ardınca da 9 Ağustosunda Nagasaki’ya küçük atom bombalarının (“Little Boy” ve “Fat Man”) uçakla atılması haberi oldu. Dünya inanılmaz kadar tahrip edici ve öldürücü bomba üretiminde tekel olan Amerika’nın gerekirse kararlı şekilde kullanacağına inanmıştı. Sovyetler Birliği 8 Ağustosta Japonya’ya savaş ilan etti ve onların işgali altında olan Mançurya (Çin toprakları) ve Kore’yi hızla almaya başladı. 2 Eylül 1945’te, atom bombalarının ilk etkisi ile Hiroshima’da 200 bin ve Nagasaki’de 80 bin insan kayıp eden Japonya teslim oldu ve bununla da İkinci Dünya savaşı bitmiş oldu. Çok küçük atom bombasının patlayışının dıştan görünen manzarasının bile çok dehşetli olması, atom bombalarının birisini atan pilotun tımarhaneye düşmesi gösterir. İyi ki insanlar çok  çok güçlü olan hidrojen bombasının mega  kentlerden birine atılmasını görmediler!

20 Ağustos 1945 yılında Stalin Devlet Savunma Komitesinin 9887 numaralı kararını imzaladı. Bu kararla atom projesi ülkenin birinci numaralı devlet meselesi haline getirildi. Bu kararla yeni devlet kurumları organize edildiler. Devlet Savunma Komitesine doğrudan bağlı olan (sonralar, savaş bitmesi nedeni ile  DSK’si kaldırıldı ve onun görevlerini Başbakanlık  üstlendi.). Bu yeni kurumlardan biri Birinci Baş Komite idi. Bu Komitenin serencamları bütün Bakanlıklar ve  Komiteler tarafından hemen gerçekleştirilme zoruna  getirilmişti. Bu özel komitenin başına L.P. Beriya getirildi. Komite üyeleri içinde Komünist Parti Siyasi Büro üyelerinden, Stalin’in Başbakanlık birinci yardımcısı G.M. Malenkov, Sovyet Akademisi Üyelerinden İ.V.Kurchatov ve P.L. Kapitsa (Nobel ödüllü) vardılar.

Kurchatov kararlı şekilde Sovyetler Birliğinin en büyük fizikçisi olan Dünyada çok iyi tanınan L.D. Landau’yu (Nobel ödüllü) atom bombasına bağlı teorik işlerinin başına 1946 yılda getirdi. Hatırlatalım ki, Hariton atom bombası (kuramsal ve deneysel) işleri başında kalmağa devam ediyordu. 1946 yılından başlayarak atom projesi üzere çalışan ve yenilikler getiren bilim adamlarına büyük ödüller verilmeye başlandı.

5. Atom bombası üretimindeki başarılı yıllar

9 Nisan 1946’da Başbakanlığın kararı ile Amerika’daki atom bombasını yapan Los Alamos Laboratuara (1942 yılında oluşturulmuş) benzer, Sovyetler Birliğinin atom Mühendislik Proje Dairesinin kurulması başlandı. Amerika’da teorik fizikçi Robert Oppenheimer’ın görevini burada teorik fizikçi Yu. B. Hariton üstlenmiş oldu. Bu atom merkezi gözden uzak, ulaşılamayan yer olarak Gorkiy (eski ve şimdiki adı Nizniy Novgorod,  Gorkiy ünlü proleter yazardır)  ili ve Mordova bölgesi sınırında Sarova köyü yakınlığında (şimdi Sarov şehri) yerleştirildi. Buranın adı daha fazla Arzamas-16 olarak bilinir. Burada savaş yıllarında mermi fabrikası vardı.

Sovyet atom bombalarının yapımına doğal olarak keşiflerden (istihbarattan) gelen bilgiler yardım etti. Sovyet bombalarının Japonya’ya atılan bombalara benzer olmaları isteniyordu. Doğal olarak keşif bilgileri ne kadar zengin olursa olsun, ülkedeki teorik bilim seviyesi çok yüksek, deneysel imkanlar çok uygun ve mühendislik işler mükemmel olmasa bomba üretilemezdi. Hazır bombayı söküp bakmak imkanının olması bile, onun yenisini yapmak için yüksek eğitim, bilim, mühendislik seviyesi ve ekonomik imkanlar gerektirir. Orada atom bombasının yapılabileceğini Amerikalılar bilseydiler Sarova’ya atom bombası atmazlardı mı?

Savaş bittikten ve Amerikalıların atom bombasını denediklerinden sonra, Sovyet Devleti karşısında atom projesi birinci plana çıktı. Daha önceleri Almanları kendi topraklarından tezlikle çıkarmak,  Avrupa ve Asya da söz sahibi olmak birinci planda idi. Şimdi hemen atom bombası üzerinde çalışmaları genişlendirmek, onun yakıtı olan Uranyum-235 ve Plütonyum-239 izotoplarının üretimini artırmak gerekirdi. Uranyum-235 izotopunu elde edilmesi için onun difüzyon metodu ile diğer izotoplardan ayıran yeni fabrikaları çalıştırmak,  Plütonyum-239 üretimi için yeni atom kazanları, radyasyon kimya ve metal fabrikası kurmak gerekirdi. Bu amaçlara yarayan bir çok şeyi yenilmiş olan Doğu Avrupa’dan getirmişlerdi. Avrupa ve Asya’da ilk olan atom (çekirdek) kazanı 25 Aralık 1946 yılda işe başladı. Bu kazana yaklaşık 34 ton, tam olarak temiz metal şeklinde Uranyum, yaklaşık 13 ton Uranyum dioksiti ve  42 ton temiz grafit koyulmuştu.

Bu beceriye  Stalin yüksek değer verdi ve  9 Ocak 1947’de atom projesi ile direkt olarak bağlı çalışan Parti ve Devlet yöneticilerini, öylece de bilim adamları olan İ.K. Kikoin’i, Yu.B. Hariton’u, İ.V. Kurchatov’u ve L.A. Artsimovich’i kabul etti. (Burada hatırlatmak isterim ki o zamanlar hiçbir önemli göreve insanlar millet, hemşehrilik ve benzer özelliklere göre getirilmiyordu. Bu toplantıda da hiçbir Gürcü ve Müslüman yok idi, ama Ruslar dışında bir dağ Yahudi’si, bir Avrupa Yahudi’ ve bir Ermeni vardı. Gürcü olan Stalin’in yakın çevresinde, bu toplantıda olan Ermeni değil, diğer ünlü birisi,  Siyasi Büro Üyesi A. Mikoyan vardır. Burada Mik uçaklarının proje başkanı küçük kardeş olan Mikoyan tanınır. Beriya’nın  KGB deki birinci yardımcısı da Ermeni idi.)

Atom bombasının teorik çalışmaları büyük ciddiyetliği ve başarıları 10 Şubat 1948’den sonra kazandı. Bu tarihte Stalin’in kararı ile atom bombasının teorik işlerinin başına Ya.B. Zeldoviç getirildi. 10 Haziran 1948’de Stalin’in üç atom bombasının hazırlanması ve hidrojen bombası üzerinde çalışılma kararını imzaladı. Moskova’da atom üzerinde çalışan grupların, Moskova ve Leningrad’daki seçilmiş matematik grupların hepsinin Hariton ve Zeldovich’in  gösterişleri ile gerekli hesaplamaları yapmaları görev olarak belirlendi.

Sovyet atom bombasının (çok daha az seviyede hidrojen bombasının) elde edilmesinde 1945 yılında T. Holl, K. Fux ve D. Greenglas ve  Mart 1948’de K. Fux’un Sovyet Devleti istihbarat organlarına verdikleri bilgiler büyük önem taşımıştı. Ama dıştan keşif (istihbarat) yolu ile gelen ve incelikleri içermeyen bilgiler bir işe yaramazdı, eğer bunlar çok kesin fiziksel düşünceleri ve güçlü sezgisi olan insanların ellerine gelmeseydi. Sovyetler Birliğinde atomun parçalanması üzere ilk makaleler 1939 yılında yazılmıştı. Diğer yandan bombanın üretilmesi yolunda gereken deneyleri yapmak ve yeni malzemeler üretmek yolunda hızla ilerleme potansiyeli vardı.

Fux, Almanya’da yaşayan ve komünist olan genç teorik konularda çalışan fizikçi olmuş. 1934 yılda Faşist partisinin hakimiyete gelmesinden korkarak İngiltere’ye göçmüş ve orada vatandaşlık almış. Fux İngiltere’de atom projesinde çalışmalara başlamış ve daha sonra diğer atomcularla birlikte Amerika’ya davet edilmişti. İngiltere’de olduğu zaman, Sovyet elçiliğine gitmiş ve bomba ile ilgili bildiği verileri iletmiş. Daha sonralar Amerika’da atom bombası üzerinde çalıştığı zamanlar da raporlar hazırlayarak Sovyet keşifçilerine (istihbaratçılara) iletmişti. Bu nedenle de ilk Sovyet atom bombası sanki Amerikalıların ilk bombasının kopyası idi. Ama o zaman, Fux tutuklanarak ceza evine koyulmuştu.

Bombayı ilk defa üretebilmek için onun yakıtının ne olması dışında, çok daha fazlasını bilmek gerekir. Özellikle atom bombası için. Birincisi milyonda bir saniyeler aralığında çekirdek tepkimeler sürecinin nasıl gittiğini, açığa çıkan enerjinin ve basıncın değişmesini bu tür kısa zamanlarda teorik olarak değerlendirmek ve deneysel olarak izlemek gerekirdi. Bombanın kabuk kısmı öyle malzemeden, öyle kalınlıkta ve şekilde yapılmalı ki, yakıtın imkan kader büyük kısmı kullanılmış olsun ve bombanın patlayış gücü imkan kader fazla olsun. Bu nedenle kabuk’un malzemesinin içinde, sıcaklığın ve basıncında nasıl değişeceği, onun deformasyonu nasıl olacağı da böyle küçük zamanlar için değerlendirilmeli ve test edilmeli idi. Sovyet atom ve hidrojen bombaları üretildikte bu işlerde öncü hep Zeldovich olmuştu. Hariton diyordu ki,  gereken bilgilerden yaklaşık on kes fazlasını bilmek gerekirdi ki atom bombasını yapabilesin. Atom bombasının (kurgusunun) patlama zamanı çok yüksek basınçlarda (100-500 Mega bar kader. Basınç birimi 1 bar = 0.1 N /m2 = 0.1 Pascal) malzemeler ve ölçüm cihazları patlama merkezinin 5-10 metre uzaklığında yerleştirilirdi.

Ağustos 1949’da ilk Sovyet atom bombası deneme için hazır oldu. Beriya bir kaç defa onun denenmesi için kararın Stalin tarafından imzalanmasını istedi. Ama Stalin atom bombasının denenmesi problemini Parti Siyasi Bürosunda tartıştı ve kararı kendisi imzalamadı. Atom bombası, gelecekte de diğer bu tür bombaların denenmesi yapılan Kazakistan’ın doğusunda yerleşen, şimdiki Semipalatinsk şehrinin yaklaşık 170 kilometre yakınlığında ve batısında gerçekleşti. Bu olay 29 Ağustosta 1949’da, Moskova zamanı ile sabah saat 4’de (yerli zamanla saat 7 de) yapıldı. Beriya ve diğerleri bu patlayışı yerinde izlediler. Alınan bilgiler patlayışın beklenenden % 50 daha güçlü olduğunu gösterdi.

Ertesi gün Stalin atom bombasının hazırlanmasında büyük emeği olanları ödüllendirmeleri ile ilgili Başbakanlık kararını imzaladı. Bu karara göre örneğin Kurçatov ve Hariton, her ikisi ayrılıkta şöyle ödüllendirildiler: Sovyet Kahramanı adı;  1 milyon ruble para;  o zamanın en iyi Sovyet arabaları- ZİS-110;  her birine birinci derecede Devlet ödülü;  her biri için ayrı köşk ve yazlık evleri, içlerinin her şeyi de Devlet tarafından temin edilmekle; Atom projesi üzere ömür boyu çalışsa bile  çift maaş; kendileri ve eşleri için ömür boyu bütün ulaşım araçlarında bedava seyahatler.

Bilim adamları içinden büyük ödülleri ve Sovyet kahramanı adını Zeldovich, G.N. Flerov, V.G. Chlopin ve Alman bilim adamı N.V. Rill  almış oldular.

1949 yılında Amerika’da yaklaşık 200 atom bombası vardı, ama Sovyetler Birliğinde ikinci bombayı hazırlamak için atomların gerekli izotopları yoktu. Atom bombası patladıktan sonra,  havada radyoaktif elementler çok büyük derecede artmış oluyor ve bunlar, rüzgar ile binlerce kilometrelere taşınıyorlar. Amerika’da havanın kimyasal bolluğunun analizi, Dünyanın hangi bölgesinde ise atom bombasının patladığını kesin şekilde ortaya çıkarmıştı. Doğal olarak bu deneyi Sovyet bilim adamları yaptığı biliniyordu, ama yapılan patlamanın kesin tarihi ve yeri kesin şekilde bilinmiyordu.

Amerikan Başkanı Sovyetler Birliğinde atom bombasının patlaması hakkında 23 Eylül 1949 beyanat verdi. Buna cevap olarak Sovyet Telgraf Acentesi 25 Eylül 1949’da haber yayınladı. Haberde diyor di ki,  Sovyetler Birliği atom bombasının yapımına gereken bütün bilgileri 1947 yılında elde etmişti ve hazır üretilmiş bombaları da vardır. Şimdi bu deneyle bağlı olarak yurt dışındaki rahatsızlığa hiçbir neden yoktur. Sovyet Devleti atom bombasının kullanmasına yasak koyulması üzerinde durmuş ve her zamanda duracaktır. Görüyoruz ki, bu en dehşet verici bomba 60 yıldan fazladır Dünyada barışı koruyor.