Romantik Mücahit Hüseyin Cavid Üzerine

 

Özet

 

Ateş ülkesinin ateşten gömlek giyen edebiyat adamı Cavid, Azerbaycan edebiyatına getirdiği biçim ve üslup yeniliğiyle övgü alırken, Azerbaycan edebiyatı ve diline yabancı unsurları sokmaya çalıştığı ve toplum düşmanı olduğu ithamlarına uğratılmıştır. Eserleri dikkatle incelendiğinde, Cavid’in büyük bir şair ve dram dâhisi olduğu hemen anlaşılır.

Rus baskısının koyu bir gölge gibi Türk dünyası üzerine çöktüğü bir dönemde edebi bilincini İstanbul’daki muhitten alan Cavid, Azerbaycan’da yalın Türkçe kullanılan bir edebi dilin oluşturulması çabalarıyla, kendine has bir üşüp ve tarz oluşturarak tüm Türk dünyası edebiyatında kendine bir yer açmıştır. Cavid, Azerbaycan’ın batı edebiyatına açılan penceresi olmuştur. Ömrünü sanata adayan bu romantizm ustası, kullandığı yalın Türkçesi ile tüm Türk dünyasında bir birleştiriciliğin edebiyat ve dilde ortak paydaya varmakla mümkün olduğunu yarım asırdan fazla bir geçmişten bize bakarak göstermektedir.  

Anahtar kelimeler: Hüseyin Cavid, Azerbaycan, Türkçe, Azerbaycan Edebiyatı, Dilde Birlik.

TARİHTE AZERBAYCAN ADI VE BAĞIMSIZ AZERBAYCAN CUMHURİYETİNE VARANA DEK AZERBAYCAN HALKININ YAŞADIKLARI

Tarihte Azerbaycan adı, İÖ. 328 yılında bu toprakları ele geçiren Büyük İskender’in generali “Atrapates”in [1] adına dayandırılır. Bölge ilk önce “Atropatene” [2] adıyla anılır. 3.yy’dan sonra “Azurbagan” diye anılırken, Arapların bölgeye kendi dillerinde “Azerbaycan” adını verdiği belirtilir.

Birçok dilbilimci ve tarihçi Azerbaycan adının Farsça “ateş” anlamına gelen “Azer” sözünden türetildiği konusundaki düşüncelerinde anlaşmaya çalışır. Bu düşünceye göre Azerbaycan “Ateş Ülkesi” demektir. Bu ad, Zerdüşt tapınaklarının bu bölgede çok oluşu ve tapınaklarda bölgenin zengin petrol kaynakları dolayısıyla sürekli ateş yakılması ve ateşe tapılması geleneğine bağlanır. [3]

Öyle ya da böyle ismi ateşle bağdaştırılan bu bölge ve bu bölgenin insanları, İ.Ö 4.yy’dan günümüze değin gerçekten ateşle imtihan edilmişler; yaşadıkları bölgenin coğrafi, ekonomik ve siyasi değeri sebebi ile savaştan savaşa sürüklenerek ateşten bir gömlek giymek zorunda kalmışlardır.

Kafkaslarda Hazar kıyısında yer alan Azerbaycan toprakları, medeniyet savaşlarının merkez üssüdür. Çağlar boyunca, güçlenen bir medeniyetin bir diğerinin üzerine yürüyüşüne şahit olan bu topraklar, her seferinde kırılan bir kapı gibi kullanılmış, bu yüzden de sürekli el değiştirmiştir. İskitler, Bizans, Roma, Arap âlemi, Selçuklu ve Osmanlı imparatorluğu bu topraklardan savaşlarla geçmişler ve hüküm sürmüşlerdir.

Türklerin Azerbaycan ile ilk teması İ.Ö 1. yy ’da olur. İskit ve Sakaların göçleri sırasında Türkler bu bölgeye yerleşir. Kıpçak, Bulgar ve Oğuz boylarından değişik Türk oymakları yine bu bölgeye yerleşirler. İ.S 4. yy‘da Hun Türkleri bu bölgeye gelirler. Hazarlar ve Sabirler sonradan da Uygurlar 4.yy’da bölgeye yerleşen Türk boylarıdır.

7.yy’da bölge Hazarların yönetimindedir. Daha sonra Sasaniler bölgeye hâkim olurlar. Sasaniler savaşta yendikleri Göktürk ordusunun kalıntılarına saygı göstererek Azerbaycan’a yerleşirler.

10-11. yy’da Azerbaycan toprakları Oğuz akınlarına sahne olur. Selçuklular bu toprakları ele geçirir. Selçuk Bey’in torunu Çağrı Bey Azerbaycan’ı alan Selçuklu komutanıdır.

1064 yılında Alparslan’ın seferiyle Azerbaycan, Büyük Selçuklu Devletinin bir eyaleti konumuna gelir. Büyük Selçuklunun yıkılmasıyla Azerbaycan’da iki Türk devleti doğar: Başkenti Gence olan Atabeyler ve Şamahı’da yerleşen Şirvanşahlar.

Atabeyler beyliğini eski Kıpçak ordusu komutanlarından Şemsettin İldeniz kurmuştur.  Şemsettin İldeniz, Tuğrul Sultanı yetiştiren ve ona atalık eden kişidir. Bu yüzden kendisine “Atalık” sanı verilir. [4]

İldeniz, Gence ilini merkez yapar (1146). Azerbaycan’da bağımsızlığını açıklar. Ondan sonra yerini alan Muhammet, Azerbaycan atabeyi olarak yiğitlik ve kahramanlık gösterilerinde bulunur. Bu yüzden kendisine “Cihan Pehlivanı” denmiştir. Ve bu soy Pehlivanoğulları diye anılır. Devlet 1225’e değin hüküm sürer. Celalettin Harzemşah’ın Tebriz’i almasıyla Azerbaycan Harezm devletinin egemenliğine girer.

Bundan sonra Azerbaycan toprakları Moğol atlılarının akınlarına uğramaya başlar. Celalettin Harezm Şah birkaç kez onları püskürtmeyi başarsa da 1230’da Azerbaycan, Moğol egemenliğine girer. Cengiz Han’ın ölümü üzerine Altınordu’ya bağlanır.

Hulagu Han’ın kurduğu İlhanlı Devleti sınırları içerisinde, Azerbaycan, ekonomik ve kültürel açıdan büyük bir gelişim gösterdi. Tebriz, çağın âlim ve sanatçılarının merkezi haline geldi. Timur’un ölümü ile Moğol yönetiminden kopan Azerbaycan Akkoyunlu ve Karakoyunlu oymaklarına ev sahipliği yaptı. Kara Yusuf bu bölgede Karakoyunlular devletini, Uzun Hasan Akkoyunlu devletini kurdu. Bu iki kardeş oymağın savaşları sonunda Azerbaycan toprakları Akkoyunlular Devleti’nin denetimine girdi.

Bu sırada Erdebil’de Safevi Tekkesi kuruldu. Kızılbaş Türkler 1499’da kenti ele geçirdi. O dönemde Azerbaycan hanlıklara bölünmüştü. 1501’de Şah İsmail bu hanlıkları,  beylikleri teker teker bünyesine katarak Azerbaycan’a egemen oldu. Şah İsmail hem büyük bir devlet adamı hem de güçlü bir ozandı. Devletin sınırlarını batıda Erzincan, doğuda Horasan’a kadar genişletti.

Bundan sonra Azer Türkleri batıda soydaşları Osmanlılarla amansız bir savaşa tutuştu. Yavuz Sultan Selim, Çaldıran savaşından sonra Tebriz’e girdi. Birçok Azer sanatçısını ve bilgini İstanbul’a getirdi. 

Kanuni Süleyman Bağdat seferine çıktığında (1534) Azerbaycan’ı Osmanlı topraklarına kattı. Doğu Anadolu ve Azerbaycan, İran-Osmanlı savaşlarında sürekli el değiştirdi.  1639 Kasrı Şirin antlaşması ile Safevilerin elinde kaldı. 1722’de Osmanlı ordusu Güney Azerbaycan’ı yeniden aldıysa da kalıcı olmadı ve Azerbaycan İran’ın egemenliğinde kaldı.

Bu dönem Azerbaycan topraklarında Safevi hanlarının hüküm sürdüğü, bu toprakların Osmanlı ve İran ordularının kıyasıya çarpışmalarına sahne olduğu bir dönemdir. Bu çarpışmalar her iki devletin de bu bölge üzerinde tam bir hâkimiyet kurmasını sağlamaz bu da yayılmacı ve sömürgeci bir politika izleyen Rus Çarlığının iştahını kabartmıştır.

Rusların bu bölgeyi istemelerinin birçok nedeni var. Bunların en önemlisi Kafkasların stratejik konumudur. Rus Çarı Petro, Rusya’nın hâkimiyet alanını Hint Okyanusu’na doğru genişletmek amacındadır. Bu amaç doğrultusun da attığı ilk adım 1720’de Hazar Denizi’ne açılarak Derbent’e yaptığı çıkarmadır. Böylece Ruslar Hazar Denizi kıyısında Lenkeran’a varan bir sınıra ulaşmıştır. Sonra Safevi Devleti ile birlikte Osmanlıları bölgeden atmaya çalışırlar. 1729’da İran şahı Nadir Şah, Osmanlı ordusunu Tebriz yakınlarında bozguna uğratır. İki yıl sonra Osmanlılar yeniden Tebriz’i alsa da 1734’de Nadir Şah yine Tebriz’i ele geçirir. Bu arada fırsatı değerlendiren Ruslar aşağılara inmişlerse de, Nadir Şah Rusları Terek Irmağına kadar geri atar. Azerbaycan’ın üzerindeki İran egemenliği Nadir Şah’ın bir saray darbesi neticesinde öldürülmesiyle (1747) sona erer. Bundan sonraki dönem Azerbaycan’ın hanlıklara bölündüğü bir dönemdir. Bu hanlıklar zayıf bir bağla İran’a bağlı olmakla birlikte gerçekte bağımsızdırlar. Ve yarım süren bu bağımsızlık dönemi de hanlıkların kendi iç savaşlarına sahne olacak, bu da Rusların parçala ve yut politikasına hizmet edecektir.

18.yy hanlıkların en parlak çağı olarak değerlendirilir. Karabağ, Gence, Şeki, Baku, Derbent, Kuba, Nahçıvan, Taliş, Erivan, Tebriz, Urmu, Erdebil, Hoy, Maku, Meracin hanlıkları 19.yy’da teker teker Rus orduları tarafından yok edilir.

Bu hanlıklardan Genci Hanlığı, İran ile Rusya arasında bir geçiş noktasıdır. Hazar kıyısı hanlıkları bu hanlığın etkisi altındadır. İran’ın, Azerbaycan hanlıkları üzerindeki gücünü zayıflatmak için Gence hanlığını ele geçirmesine karar veren Ruslar, Gürcü kökenli Tsitsilişli  “ Müthiş Knez” diye tanınan Tsitsianov [5] komutasında Gence Kalesi’ni kuşatırlar (1804).

Gence ’de savaş uzun ve kanlı geçer. Gence hanı Cevat Han ve oğlu Hüseyin Kulu Han, Gence burçlarında şehit edilir. Kale düşer. Ruslar Gence ’de büyük bir katliama imza atar. Genceli Hasan adlı bir ozanın şu dörtlüğü savaşı şöyle özetler:

“Baydakları burç üstüne gurdular.

Tıfıl uşakları hamı gırdılar.

O zaman ki Cevat Hanı vurdular.

Sanasın gırıldı beli Gence’nin.”

Gence savunması Azerbaycan tarihine eşi benzeri olmayan bir kahramanlık destanı olarak girer. Artık Ruslar, Kafkas halklarını teker teker ortadan kaldırmaktadır. 1806’da Baku, 1809’da Taliş, Ruslara geçer. 1812’de Osmanlıyla savaşı bitiren Ruslar, İran’a karşı bir harekete başlar. 1813’de Azerbaycan yüzünden İran’la yıllar süren bir savaşa tutuşan Rusya, sonunda galip gelecek, 10 Şubat 1828’de Türkmençay Antlaşması ile Erivan, Nahcivan ve Ordubad bölgesi Rusların olacaktır.

Böylece Azerbaycan ikiye bölünmektedir. Azerbaycan’ın yaklaşık üçte ikisi İran’da kalırken kalan kısım Rusya’nın olmaktadır. Böylece yarım milyon dolayındaki Azer, ilk kez Müslüman olmayan bir ulusun bir Avrupa devletinin egemenliğine girmiştir. Bundan sonda bir ulusun insanları iki ayrı halk, iki ayrı tebaa olarak yaşamaya mahkûm edilecektir.

KUZEY AZERBAYCAN:

Rus hegemonyasına karşı Azerbaycan sürekli bir başkaldırı içinde olmuştur. 1834’te Şeyh Şamil, tarihe geçen bir ayaklanma başlatmış ve ayaklanmanın ilk yıllarında büyük bir başarı kazanarak Rusları yarım yüzyıl önceki sınırlarına kadar sürmeyi başarmıştır.

Rus ihtilaline gelindiğinde Azerbaycan için şunlar söylenebilir: 

Azerbaycan’da geçmişte hiçbir zaman tam anlamıyla bağımsız bir devlet kurumu bulunmamıştır. Tarih boyunca Azerbaycan, İran, Osmanlı ya da Çarlık Rusya’nın yönetiminde kalmıştır. Gerçi Baku, Şirvan, Şeki, Gence gibi feodal yapılanmalara rastlıyoruz. Ancak bunlar birer devlet olma başarısını göstermemiştir. Bu hanlıklar her biri bir devletin himayesine sığınmış gölge otoriteler olarak yaşamıştır. Kendi aralarında yaşadıkları çatışmalar onları bir ulus devlet olma şansından mahrum ederken sonunda sömürge haline gelmeleri kaçınılmaz olmuştur.

Halk mezhep olarak da Sünni ve Şii olarak ikiye bölünmüştür. 1830’lu yıllarda Rusların yaptığı bir sayımda Sünni nüfusun Şiilerden biraz fazla olduğu ortaya çıkar. Rusya’nın Dağıstan’a girdiği yıllarda Sünniler, Osmanlı topraklarına göçe başlar. Rusların, Azerbaycan topraklarında hegemonyasını sürdürmek adına bu mezhep farklılığını dahi koz olarak kullanarak, sürekli bir çatışma ortamı oluşturmak suretiyle halk içinde ulusal bir ruh arayışını engellediğine şahit oluyoruz.

1905’te Rus-Japon savaşında Rusların yenilgisi, Rus topluluğu içindeki halklarda ulus kimliği kazanma arzusu doğurur. Bu durum Azerbaycan’a da yansır. Fakat Rusların kendi bünyesinde birleştirdiği topluluklar içerisinde, Türk kökenli halklara karşı uygulamış olduğu daha ağırlaştırılmış asimilasyon teknikleri yüzünden ki, bu cahil bırakma, dilde Ruslaştırma ve aydınların baskı altında olması ya da katledilmesi şeklinde kendini gösterir. Azerbaycan’daki ulusal akım dar anlamda bir eğitim seferberliğine dönüşür. Şiir, edebiyat ve özellikle tiyatro gibi yazılı eylemlerle sınırlanır.

Çarlık Rusya döneminde diğer Türk halkları gibi Azerbaycan’da, Kuzey Kafkaslılar, Ermeni ya da Gürcü halkları kadar eğitimden payına düşeni alamaz. Türkçe, yalnızca bir halk dili olarak kullanılır. Kurallarının oluşturulmasına izin verilmez. Rusçanın etkisiyle bozulmaya çalıştırılır. Rus okullarının ve liselerin sayısı az, yüksekokul ise yoktur. Aydın yetişmesini önlemek üzere her şey yapılmıştır.

Çarlık Rusya’nın çöküşü ile Rusya’nın iç yapısı karışmış, Ermeni ve Gürcü toplulukları gibi Azer aydınları da bu karışıklıktan ulusal bir yapıya geçiş düşüncesine sarılmışlardır. Bu düşünce ile Maverayı Kafkas Komiserliği kurulur. Başlangıçta amaç tüm Kafkas uluslarını içeren federatif bir devlet biçimi oluşturmaktır. Başkenti Tebriz olacak Kafkas federasyonunu, Ermeni, Gürcü ve Azerlerden oluşacak bir meclisin yönetmesi planlanmıştır.

Fakat kurulan hükümette Azerlere sadece Sağlık Bakanlığı verilmekte ve Azerbaycan’ın başkenti olan Baku’nun denetimi Azerlerden alınmak istenmektedir. Ayrıca dağılan Rus ordusunun silahları Ermeni ve Gürcülerin eline geçmektedir.

Eğitim imkânlarını sonuna kadar kullanmış, ulusal bütünlüğünü korumuş ve düzenli ordusunu kurarak bu orduyu silahlandırmış olan bu iki toplum Azer toplumuna göre birkaç adım daha ileridedir. Bu zor şartlar içerisinde 28 Mayıs 1918’de Kuzey Azerbaycan’da bağımsız Milli Azerbaycan Cumhuriyeti kurulur. Geçici hükümetin başkanlığı Mehmet Emin Resulzade’ye verilir. Devlet ulusal ant ile tüm dünyaya tanıtılır.

Daha, toprağına yeni kök salmaya başlamış bir fidan gibi olan bu Türk Cumhuriyeti, dış tehditlere karşı savunmasız bir haldedir. Bu sebeple hükumet Türk ordusunu Azerbaycan’a davet eder. Savaş bakanı Enver Paşa bu çağrıya kardeşi Nuri Paşayı göndermek suretiyle cevap verir.  10 bin kişilik düzenli Türk ordusu Nuri Paşa komutasında İran üzerinden Güney Kafkasya topraklarına geçer. Nuri Paşa, ordusunu, Azerbaycan tarihinde kahramanlık anısıyla ünlü Gence şehrine yerleştirir. Bu sırada Baku’da yerli bir Bolşevik yönetimi bulunmaktadır. İran’dan gelen İngiliz birlikleri Baku’yu ele geçirip mevcut yöneticilerden 26 kişiyi Kızılsu’da kurşuna dizer. Böylece Türk ordusu “Ermeni ve İngiliz” güçleriyle karşı karşıyadır. Enver Paşa savaş emrini verir. Nuri Paşa komutasındaki Türk ordusu büyük çarpışmalardan sonra Baku’ya girer.

Azerbaycan başkenti Gence ’den Baku’ya alınır. [6] Kurulan devlet, Ankara Hükumeti ve Japonya tarafından tanınır. Yeni kurulan devlet kısa bir süre içerisinde toplumsal, siyasal, kültürel ve ekonomik, askeri alanlarda hızlı bir gelişim süreci gösterdi.

Fakat Sovyet İhtilali, 27 Nisan 1920’de Rusların, Gürcistan ve Azerbaycan’ı tekrar ele geçirmesiyle sonlanacak; mecliste Mehmet emin Resulzade’nin, Azerbaycan’ın bağımsızlığı için tüm dünyadan yardım çağrısı Kızıl İhtilalin rüzgârında kaybolarak dünya milletlerinin kulaklarına ve yüreklerine ulaşmayacaktır.

Ruslar, Kuzey Azerbaycan’ı ele geçirdikten sonra Güney Azerbaycan’a girerek Şeyh Hiyabani’nin kurduğu Azadistan Devletini de ortadan kaldırdılar. Sovyet ihtilali Azerbaycan İcra Komitesi Başkanlığı’na Dr. Neriman Nerimanov’u getirir. Dr. Nerimanov, Azerbaycan Sovyetlere bağlandıktan sonra ölümüne kadar önemli mevkilerde görev alır. Azerbaycan’ın yetiştirdiği az sayıdaki aydınlardan biri olan Nerimanov, 1923’te Rusya Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi olur. Ardından Dış İşleri Bakanlığı Doğu Bölümü Başkanlığı’na getirilir.  Sovyet yönetimi kendi çizgisinde görmediği aydınların birçoğunu kurşuna dizdirir, kimilerini sessizce ortadan kaldırır. 1925’te Nerimanov, Moskova Azerbaycan’da hiçbir rahatsızlığı yokken aniden ölünce, Azerbaycan halkı onun bu ölümünü şüpheli bulur.  Dedikodular, mezarının Kremlin’in avlusuna yapılmasıyla engellenmek istense de yine de ölümü bir sır perdesi ardında kalmıştır.

Sovyetler birliğinin dağılma sürecinde Azerbaycan artık bağımsız olmaya hazır durumdadır. Dağılma yıllarında Karabağ yüzünden Ermenilerle bir savaş yaşanır. 18 Mayıs 1922’de Halk Cephesi Örgütü bir halk eylemiyle yönetimi ele geçirir ve Ebulfeyz Elçibey’i cumhurbaşkanı seçtirir. Ermenilerle savaşın sürdüğü, demokrasi geleneğinin tam oturmadığı, ekonomik sorunların hat safhada yaşandığı ülkede, Elçibey devlet çarkını işletemez ve görevden alınır. Yerine Aliyev geçer. Bu süreçte Karabağ, Ermenistan’ın olmuştur. Aliyev, Bağımsız Devletler Topluluğu’na kattığı Azerbaycan’a barışçı bir politika izletir. Rusya ve Batı devletleri arasında dengeli bir ilişki kurarak, bağımsız Azerbaycan’ı bu güne taşır. 

HÜSEYİN CAVİD’İN YAŞADIĞI DÖNEMDE AZERBAYCAN VE AZERBAYCAN EDEBİYATI ÜZERİNE

Ülkelerin edebiyatı, tarihi süreçleri içerisinde yaşanan mutluluk ya da acı getirecek her olayla, taşları teker teker örülen bir duvar misali yükselir. Başlangıçta, Azerbaycan’ın tarihi sürecinden bahsederken, bu toprakların ve bu toprağın çocuklarının oldukça fazla acı ve çok az mutluluk tattığını örmekteyiz.

Asırlar süren savaşları, esareti ve zulmü neredeyse kanıksamış olan; kurduğu bağımsız devletinde mutlu olma hayali çabucak elinden alınan, yeniden itildiği esaret ve zulüm çukurundan tekrar çıkmaya çalışan bir ülkenin şair ve yazarlarının oluşturacağı edebiyatın da çokça acı ve çok az mutluluk kokan eserler içermesine şaşırmamak lazım.

Azerbaycan’ın ateş ve kanla, zulüm, acı, yoksulluk baskı ve ölümlerle imtihan edildiği bir süreçte, 24 Ekim 1882 tarihinden Nahcivan’da doğan Hüseyin Cavid Rasizade’nin zorlukla geçen kısa hayatı, bu gün Azerbaycan Edebiyatına kazandırdığı sayısız değerli eserlerle doludur.

Cavid, edebiyat sahasındaki ilk mahsullerini 1898-1903 yılları arasında, Tebriz’de “Talibiyye” mektebinde öğrenci iken vermiştir. Nahcivan’daki muallimi Mehmettagısıdkı’ya yazdığı mektuplardan, genç Cavid’in bu tarihlerde şiirlerle meşgul olduğu anlaşılmaktadır. [7] Cavid bu dönemde şiirlerinde “Gülçin” ve “Arif” mahlasını kullanmıştır. [8]

Türk aydınların Türkçülük kavramı üzerine yoğunlaştığı Osmanlı Türkiye’sinde 1905 yıllarında eğitim gören Cavid, 1909 yılında Nahcivan’a dönerken, Osmanlının meşrutiyetle yaşadığı kültürel değişim rüzgârını yanında götürmektedir. Eserlerinde “Salik” mahlasını kullanan Cavid’in 1909’lu yıllarda yazdığı şiirlerde Arapça ve Farsça’dan uzaklaşarak Türkçe, özellikle İstanbul Türkçesi kullanmaya gayret göstermesi; onun Azerbaycan’ın; hatta tüm Türk Dünyası’nın içinde bulunduğu durumdan çıkış bulma çabaları olarak gösterilebilinir.

Cavid’in İstanbul’da iken K. Şerifzadeye gönderdiği mektuplarda “Salik” mahlasıyla yazılmış “Vatan” adlı şiir onun Farsça kaleme aldığı son şiirdir[9]. Bundan sonraki dönem şairin kendi yaratıcılığında başka bir yola yürüdüğü aruz kullansa da, yeni biçim ve konular üzerine eser vermeye gayret ettiği bir dönmedir.

20.yy başları, Şark Dünyasının, Batı medeniyetiyle çatışmasından doğan siyasi, içtimai, kültürel buhranların fert ve cemiyet planında kendisini en fazla hissettirdiği dönemdir. Hassas yaradılışlı bir insan olan Cavid de bu tesirlerden etkilenmiştir. Şiirlerinin ferdilikten içtimailiğe doğru kayan muhtevası Cavid’in şiir anlayışındaki değişimin göstergesidir. Zaten 1905-1907, 1917 Rus inkılâplarının ve Azerbaycan’da Aprel (-Nisan) devriminin yanı sıra, yakın şarktaki İran ve Türkiye (meşrutiyet) inkılâplarının geniş sosyal bağlamı olmadan, Cavid’in bedii irsine, geçtiği hayat ve sanat yoluna tam bir kıymet vermek mümkün değildir. [10]

Cavid ile ilgili yapılan araştırma ve yorumlarda, yazarın bir yandan Azerbaycan edebiyatına getirdiği biçim ve üslup yeniliği ile övgü aldığını diğer yandan Azerbaycan edebiyatına yabancı unsurları sokmaya çalıştığı ve toplum düşmanı olduğu ithamlarını görmekteyiz. Cavid’in yaşadığı dönemde, Türk dünyası üzerinde Rus baskısının, Sosyalizm realitesinin gölgesinin dolaştığı bir ortamdaki bu gölge siyasi, ekonomik, askeri kısaca yaşamsal her alanda kendini hissettirirken, edebi bilincini İstanbul’daki edebi muhitten alan Cavid, dili ve sanatı dışında, düşünce ve idealleri yönünden eleştirilmiştir. Eleştiriler, eserlerinde Azerbaycan’a yer vermediği ve topluma yabancı fikirleri yaymaya çalıştığı için halkın ondan nefret ettiği yönündedir. [11]

Tüm bu eleştirilere ve ithamlara rağmen, eserleri dikkatle ve derinlemesine bir bakış açısıyla incelendiğinde Cavid’in büyük bir şair ve dram dâhisi olduğu anlaşılacaktır. Klasik Azerbaycan tiyatrosuna ilk manzum dram örneklerini getirmesi, piyeslerinde soyut ve somut varlıkların iç içe olması, bunların büyük idealler için, görkemli tasvirler eşliğinde birbiriyle çatışmalara girmesi Cavid tiyatrosunun belirgin özelliklerindendir. Şiirle ilgili faaliyetlerinde lirik, epik, pastoral, didaktik ve dramatik türlerde belagat sanatının en ince örneklerini sergilemesi, Cavid’i döneminin önemli edebi şahsiyetlerinden biri yapar.

Cavid, Azerbaycan’ın siyasi anlamda en çetrefilli sürecini yaşamış aydınlarından biridir. O, 1917’de Baku’da kurulan Muharrirler ve Edipler Cemiyeti’nin Edebiyat Komisyonu’na üye seçilir. Dostları arasında Abdulla Şaik (1881-1959), Cefer Bünyazade, Seyit Hüseyin (1887-1937), Üzeyir Hacıbeyov (1885-1948), Neriman Nerimanov (1870-1925), Salman Mümtaz (1884-1937) gibi edebiyat adamları ve sanatçılar vardır. Bunların bir kısmı ve başka dostlarının katılımıyla, Tebriz Oteli’ndeki odasında bir araya gelirler, sıcak ve samimi edebiyat muhasebelerine dalarlardı. Birbirlerine Fars, Arap, Osmanlı ve Azerbaycan şairlerinin eserlerinden buldukları güzel örnekleri zevkle okur ve anlatırlardı. [12]

1918 Mart olaylarında, Ermenilerin Kafkasya’da yaptıkları “Türk Katliamı”nda[13], Tebriz otelinde kalan diğer insanlarla beraber esir alınır ve sokakta üzerlerine yaylım ateşi açılır. Katliamdan sadece kendisi ve Hüseyin Sadig kurtulur. Birlikte Enzeli’ye kaçarlar. Cavid oradan Tebriz’e sonra da Nahçivan’a geçer. [14]

1921-1922 yıllarında yeni bir eğitim propramı başlatan Baku’deki “Darulmuellim Mektebi”nde Türk Dili ve Edebiyatı derslerini okutmaya başlar. Önceleri, Türkiye’den davet edilen öğretmenlerin ders verdikleri bu okulda, Sovyet düşünce yapısına uygun eğitim yapılması amacıyla bu uygulamaya son verilir. Okulda Üzeyir Hacıbeyov, Abdulla Şaik, Azad Emirov, Semed Açalov gibi edebi şahsiyetler davet edilir. Cavid 1933’e kadar görevini sürdürür. Okulda “Dram Derneği” ni kurar. Bu dernek çeşitli tiyatro eserlerini başarıyla sahneye koyar. [15]

Azerbaycan’da Sovyet’e bağlı rejimin yapılanma sürecindeki, idarecilerin yazarlardan rejim lehinde eserler istediği bir süreçtir. Cavid’in bu türde eserler vermemesi ona duyulan tepkileri artırır.  Sovyet Dönemi’nin Stalin’le başlayan 1937-1941 kıyımından, samimi bir Türk Milliyetçisi ve aydını olan Hüseyin Cavid de “Türkçü, Turancı, Panislamist, vatan haini, ajan” gibi suçlamalarla ya öldürülen ya da sürgüne gönderilen “ Ahmet Cevad (1892-1937), Mikail Müşfik (1908-1937), Büyükağa Talıplı (1897-1939), Hüseyinağa Nezerli, Gafur Gantemir (1889-1944), Şahbazi Simurg (1892-1937)” [16] gibi payına düşeni alır. Zira, Stalin’e göre, ulusal kültürler “gericiliğin sembolü” sayılır. [17] Bu düşünceden hareketle Cavid’in bir müddet Türkiye’de bulunması, Türkiye’de tahsil görmesi, eserlerinde ortak Türkçe ’ye ait kelimeler olması, bazı eserlerinde Türkiye, Türk Tarihi ve İslamiyetle ilgili konulara yer vermesi onu ajan yapar. Türkçülük faaliyetlerinde bulunduğu ve Turancı olduğu suçlaması ile Sibirya’ya sürgüne gönderilir. [18]

Cavid’in vefatıyla ilgili kesin tarih tam olarak tespit edilememekle birlikte, araştırma sonuçları 20 Aralık 1941 ya da 1944 yılında Sibirya’da bir hastanende vefat ettiği yönündedir. Kızı Turan Hanım, Cavid’le ilgili bir televizyon programında, babasının 20 Aralık 1941’de vefat ettiğini teyit etmiştir.  Daha sonraları mezarı 1982’de İrkutsk’tan Nahçivan’a nakledilmiştir.

HÜSEYİN CAVİD’İN EDEBİ FAALİYETLERİ

Daha çocukluğunda babasından aldığı edebi eğitim temellerinin üzerine doğu batı sentezli bir edebi anlayış binası inşa eden Cavid, Azerbaycan Edebiyatı’nda kendi üslubuyla eserler veren, üslubu dolayısıyla hem kendi edebi çevresinde acımasızca tenkitlere uğrayan hem de Sovyet rejiminin, rejime boyun eğmeyen değerli kalemleri kırdığı bir dönemde Türk Dünyası’na, Azerbaycan’a ve tüm dünya edebiyatına adını altın harflerle işleyen bir yazardır.

İlk şiirleri lirik şiirler olan Cavid, Tebriz’de medrese eğitimi aldığı dönemde divan edebiyatının etkisinde farsça eserle verir. İstanbul’da devrin usta kalemi Rıza Tevfik (Bölükbaşı) tanışması (1907) onu, Abdülhak Hamit’ten başlayarak Avrupa romantik şiir ustalarına, Namık Kemal’den Mehmet Akif’e tüm ustaların, yazım, düşünüş, edebi istikameti üzerine bir araştırma ve özümsemeye iter. [19]

Türkiye’de Serveti Fünun Edebiyatı rüzgârları estiği bir dönemde İstanbul’da bulunan Cavid belli ki şiirlerinde dil, üslup, nazım şekli ve fikir yönünden Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Namık Kemal, Abdülhak Hamit vb. birçok ustayı kendine örnek alarak döndüğü Azerbaycan’da “ Hüseyin Salik” mahlasıyla yazdığı şiirini ilk kez “Füyuzat” adlı dergide yayınlatır. Şair sonraki yıllarda şiirlerini “Geçmiş Günler (1913)” ve “Bahar Şebnemleri (1917)” adlı iki şiir kitabında toplar. [20]

Cavid’in yenilikçi ve milliyetçi donanımla Azerbaycan’a dönmeden önce Nahcıvan ve Tebriz’de “Gülçin ve Arif” mahlaslarıyla Türkçe ve Farsça yazdığı şiirleri 1904 yıllarında İstanbul’da onu edebiyat camiasıyla tanıştırmış, “ Sırat-ı Müstakim Mecmuası” nın 24 Şaban 1327 (1909) tarihli nüshasında “İlm-i Beşer” adlı şiiri yayımlanmıştır.

Edebi yönü ve dünya görüşünü yeni bir ufka çeviren Cavid, Salik mahlaslı şiirlerinde romantik ve idealist bir örüntü sergiler.

Cavid, şiirin yanı sıra mensur ve manzum dram eserler de kaleme almıştır. Bunları tarih sırasıyla “Ana (1910)”, “Maralı (1912)”, “Şeyh Sen’an (1914)”, “Uçurum (1917)”, “Şeyda (1917)”, “İblis (1917-1918)”, “Peygamber (1923)”, “Azer (1926-1937)”, “ Topal Teymur (1926)”, “Knyaz (1929)”, “Seyavuş (1933)”, “Hayyam (1935)” ve “İblisin İntikamı (1937)” olarak sıralayabiliriz. [21]

Hüseyin Cavid’in 1913’te Tiflis’te çıkan iki kitabı “Ana”, Azerbaycan’ın ilk manzum dramı olma özelliğini taşır. Bu eselerin kaleme alındığı yıllar yazarın ekonomik zorluklarla boğuştuğu bir süreçtir. İstanbul’dan memleketine dönen Cavid, 1912 yılına kadar sürekli bir iş arar. Baku, Tiflis, Gence ve Nahcıvan’da dostlarının yanında kalır. Bu arada makaleleri gazetelerde yayımlanır. 1912 yılında Gence’de muallimlik yapmaya başlar. Birkaç ay sonra vazifeden çıkarılır. 1912 yılı sonlarında Tiflis’te “Aliyev” mektebinde muallim olur. 1915 yılında Baku’da “Sefa” mektebine gelir. 1918 olaylarında ölümden döner. 1918-1919 yıllarında Nahcıvan’da “Rüştiye” mektebinde muallimlik yapar. 1926’da Sovyet Azerbaycan’ı yetkililerince Avrupa Edebiyatı’nı inceleme görevi ile Berlin ve Paris’e gönderilir. Eserlerinde kullandığı yenilikçi ve Türkçü üslup ve dil seçimi onun sonunu belirler. 1932 yılında Azerbaycan Yazarlar Birliğine kabul edilir. Ancak ona itiraf edilen burjuva edebiyatçısı, idealist romantik ithamları yüzünden sürgüne gönderilir ve ölür. [22]

İlerici dünya görüşü, Cavid’in kendi dönemdaşı olan şair ve yazarlardan, toplumcu edebiyat anlayışı olarak çok farklı olmasa da ele aldığı konular ve izlediği yöntem ve üslup onu Azerbaycan Edebiyatçıları yelpazesinde yeni bir renk olmaya iter.

Çerçevesi ve konuları önceden belirlenmiş sığ bir edebiyat anlayışını kabul etmeyişi ve gerek şiir gerekse piyeslerinde toplumsal ve evrensel aydınlanma adına geniş açılımlar sergilemesi, onun edebiyat ve sanata duyduğu saygı ve sevginin göstergesidir.

Yazarın şiir sanatına ve şiir yorumlarına yer vereceğim makalede Cavid’in dram eserlerine değinmeden geçmek saygısızlık olacaktır. Bu sebeple dam eserleri hakkında kısa bir bilgi sunmak istiyorum.

Yazarın dram eserleri ile ilgili edebi faaliyetlerini iki döneme ayırmak mümkündür. 1905-1920 İlk Dönem Edebi Faaliyetleri ve 1920-1937 Sovyet Dönemi Edebi Faaliyetleri.

İlk dönem edebi faaliyetleri içinde verdiği eserleri sosyolojik ve felsefi ürünler diye kategorize edersek sosyolojik eserler arasında “Şeyh Sen’an” “İblis” adlı eserlerini söyleyebiliriz.

Sovyet dönemi edebi faaliyetlerini de gruplandırdığımızda yine “Sosyolojik ve Tarihi” ve “Dini Eserler” olarak iki başlık atmak mümkündür.

Sosyolojik eserler içerisinde “Afet”, “Kinyaz” gibi eserlerini; tarihi ve dini eserlerde “Peygamber” , “Topal Teymur”, “Hayyam”,  “Seyavuş”, “İblisin İntikamı”, “Azer” adlı eserlerini sınıflamak doğru olacaktır.

Cavid’in Azerbaycan Edebiyatında ortak bir Türkçeyi edebi dil haline getirme çabaları devrin aydınları arasında bölünmelere, gruplaşmalara rastlanılan bir döneme rastlar.

Bu dönemde Osmanlı-Türk dilini tercih edenler 1900’lü yıllarda, Hüseyinzade Ali Bey’in “Füyuzat” mecmuasında, 1910’lu yıllarda “Şelalen” ve “Dirlik” gibi dergilerde, Azerbaycan’da diyalektik hususiyetler çerçevesinde yeni bir dil yaratmak isteyenler ise “Molla Nasrettin” de toplanmıştır. [23]

1920’li yıllar Türkiye’de edebi dilinin Azerbaycan edebi dili üzerinde hâkim olduğu yıllardır. Tevfik Hacıyev’e göre önceleri bu dile karşı çıkan yaşlılarla Cafer Cabbarlı, Süleyman Rüstem, Semed Vurgun, Mikail Müşfig, Resul Rıza, Mehmet Rahim gibi genç nesil bu rüzgâra kapılarak eserlerini bu yönde bir dille oluşturur.

1936’da Türk Dili tabiri kullanılmaya başlanır. Bu yıllarda Azerbaycan aydınlarının pek çoğu hapse, sürgüne ve ölüme gönderilir. Bu baskılar altında Türk kelimesinden ve Türk Edebi Dili’nden uzaklaşmaya kimse itiraz edemeyecektir. Türk edebi dili ile eserle veren Cavid de sürgüne gönderilmiş ve sürgünde ölmüştür.

HÜSEYİN CAVİD ŞİİR ANLAYIŞI ÜZERİNE

24 Ekim 1882’de Nahcivan’da doğan Cavid, Arap ve Fars dilleri üzerine eğitim almış, Tebriz’deki eğitimi esnasında tarih, edebiyat ve şark felsefesi hakkında belli bir donanımı edinmiş ve ilk şiir denemelerini divan edebiyatı tarzında yapmıştır. Fakat kısa bir süre sonra, Azerbaycan Türkçesi ile hem biçim hem de konu açısından çağdaş şiire gönül veren Cavid, 1905’te Tebriz’den ayrılarak geldiği İstanbul’da kendini Azerbaycan’ın en büyük şairleri arasında yer almasını sağlayacak bir eğitim sürecinden geçmiştir.

1910 yılına kadar İstanbul’da yaşayan, dönemin cereyan eden edebi akımlarını ve bu akımların güçlü isimlerini kendi sanat süzgecinden eleyerek kendisine has bir şiir anlayışı ve dünya görüşü oluşturan Cavid, Romantizm akımının en güçlü ismi olarak Azerbaycan Edebiyatı’nda kendine bir yer açar.

1910 yılında İstanbul’dan Nahcivan’a dönen, 1912’de Baku’da ilk şiirler kitabı çıkan Cavid, Azerbaycan şiirine yenilikçi ve orijinal bir şair sıfatıyla dâhil oldu.

Tebriz’de bulunduğu dönemde Firdevsi, Sa’di, Hafız, Fuzuli, Nesimi, Hayyam gibi şarkın tanınmış şairlerinin eserlerini incelemiş, İstanbul’da bulunduğu dönemde Rıza Tevfik (Bölükbaşı) ile tanışıp, Tevfik Fikret’i, Namık Kemal’i, Mehmet Akif’i ve onlar üzerinden tanıştığı Fransız Edebiyatını kendi şairlik ateşinde eriterek kendine bir yol çizen Cavid, romantik akıma kendini bırakarak eserler veirken kullandığı üslup ve dil açısından eleştirilere maruz bırakılmıştır.

Kullandığı dilin İstanbul diline çok yakın oluşu yüzünden Azerbaycan Edebiyatı’na yabancı unsurlar somakla suçlansa da, eserlerinde Türkçülük kokan Cavid, bu yazım dilini bir daha değiştirme gereği görmemiştir.

Üslup bakımından döneminin şairlerinden farklı olan Cavid, bu farklılığın getirisi olan birçok tenkidi edebi anlamda üzerine çekerken, dönem rejiminin beklentilerine yanıt vermeyen tarzda bir sanat anlayışı taşıması Stalin döneminde yaşanacak olan aydın kıyımında, onun da hayatını kaybetmesiyle sonuçlanacaktır.

Lirik, aşikane gazellerle şiire başlayan, âlemi, varlığı ve insanları güzellik penceresinden seyreden “Benim Tanrım güzelliktir, sevgidir.” Diyen ve böylece romantik edebiyat anlayışına yaklaşan Cavid, fikir içerikli şiirler yazarak idealist tarafını da gösterir. Bu türde yazdığı şiirlerden biri olan “Kadın” şiirinde Cavid, sadece Azerbaycan kadınlara değil tüm kadınlara:

Kadın! Ey sevgili hemşire, oyan!

Ana! Ey nazlı kadın, kalk! Uyuyan

Daima mövtle hemduş oluyor,

Zill ü möhnetle hemakuş oluyor.

Çalış, öğren, ara bul, hakkını al!

Perdeyi-zulmet içinden sıyrıl!

Kahramanlar gibi kavgaya atıl!

Cehli yık, gafleti yak, aczi bırak!

Kimseden gözleme yardım asla!

Yalnız kendine endin ağla![24] Cümleleri ile cahillikten sıyrılmak için uğraşmalarını telkin etmektedir. Başka şairler tarafından toplumsal meselelerden uzak durduğu tenkidine uğrayan Cavid’in kaleminden dökülen:

Sen nesen? Kendini bil ze’fi bırak!

Hep nesibinmi senin sille, dayak!

………………………………………………….

Oluyor işte hukukun pamal,

Çalış, öğren,ara,bul,hakkını al.  Satırlarında adeta bir feministin iğnesi gibi topluma batırılmaktadır.

Yine de, sanat sanat içindir tezi üzerindeki romantik tarzı kendine yol edinmesi hasta ve maraz aşk hikayeli şiirler, ölüm temalı şiirler yazmasında önemli bir sebeptir.

“Geceydi” şiirinde aşka tutulmuş bir gencin sevdiği kadının penceresi önünde kendini vuruşu da kavuşamayan aşık temasına örnek olarak verilebilir.

Nihayet, oldu rehakarı ıztırabı onun

Elinde patlayan ateşli bir cılız kuşun…

Cavid’in şiirlerinde sevinç, keder, ümit hayal gibi insan psikolojisine yönelik kavramların yanında, hak, hukuk, adalet ve eğitim gibi toplumsal içerikli temalarda işlenir.

Yazarın “Harp ve Felaket” adlı şiiri savaşın ne derece zorlu bir olgu olduğunun altını çizerken bu kavramların birçoğu bu şiirde işlenmiştir. Birçok şiirinde kullandığı mecaz, teşbih ve istiare, canlandırma, tezat, kinaye gibi sanat dallarının kullanılışına bu şiirin bütününde rastlarız:

Önümde dalgalanır tayflar, kızıl anlar.

Başımda patlıyor ateşli, sisli volkanlar.

Yazar bu şiirde savaşı tasvir ederken o acıyı öylesine bir resim çizerek anlatır ki, sadece insanların değil cansız nesnelerin, dağ, taş, toprak, ağaç her şeyin bundan etkilenişini gösterir. Sonra, gelen niçin soruları ve “Temeddün sonu vahşetimdir, nedir acaba?” yazarın uygalık kavramına değişik bir gözle bakışı olarak kaşımıza çıkmaktadır.

Cavid şiirlerinde yalın gerçekliği edebi motiflerle süsleyip daha görsel, tiyatrovari bir havaya ve duygusallığa sokar. Buna örnek “Öksüz Enver” şiirini verebilmekteyiz.

Müellim ekşi çatık yüzle pür-itap ü gazep

Görünce Enver’i kaldırdı:

-Ey çocuk mene bak! Konuşmalarında bu hava kendini hissettirmektedir.

Her ne kadar Cavid’i romantik akım şairi olarak sınıflandırsak da o şiirlerinde klasik şiirin ve sözlü halk edebiyatının hemen hemen türlerinden istifade eder. Şiirlerinde on ikilik, on dörtlük, on beşlik, on altılık hece vezinlerini kullanarak bu tür şiirin yaygınlaşmasını sağlamıştır.

Çoban Türküsü adlı şiirini sözlü halk edebiyatına yaklaştığı şiirlerinden biri olarak gösterebiliriz.

Açmasın, çiçekler, gülmesin güller.

Ötüşmesin şiirin dili bülbüller.

Derdim çoktur eller, eller, ay eller

Yar-yar deyip gece-gündüz ağlarım.

Yine yüksek vezinli şiirlerinden “Son Baharda” dan örnek olarak” : “Kederli sisli bir akşamdı, ağlıyordu sema” ya da “Get” adlı şiirinden “ Beni anlatma ki aşk, âlemi-sevda ne imiş?” mısralarını örnek göstermek ve bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür.

Cavid’in bazı şiirlerinde kavram üzerinde manzum kelimeler yardımıyla felsefe yaptığına şahit oluyoruz. Bu tarz şiirlerinden biri olan “Elmi Beşer” şiirini günümüz Türkçesiyle nesir olarak okuduğumuzda bu özelliği daha iyi anlamaktayız şöyle ki;

İLMİ BEŞER

Bilgili olmak için, iyi insan olmak için,

Durma, uğraş diyorsun… İşte benim,

En büyük, en önemli isteğim,

Amacım, uğraşım budur. Fakat

Neden saklayayım ki yeter artık.

Ne kadar sabırsız ve kararsız,

Gece gündüz, çalışsam, uğraşsam

Yine en son netice hiçliktir.

Aramak, bulmak, sonuna dek çalışmak

Bilgi sahibi olmak diyordum, işte bu bir

Cana can katan sevimli bir hülyadır.

Ki inanmak abes… Nasıl, ne demek

İstediğimi anlıyor musun? Mesela!

Şimdi yerden göğe doğru derin,

Çok derin bir boşluk hayal edin.

Yükselip bir beyaz kanatlı kuş

-Cennet katındaki bir melek gibi-

Öylece dalsın o derinliğe.

Ne olur? Şüphesiz kanatları

Yorulur, çabalar ve bayılır.

O yükselme isteğini kaybeder.

Uçamaz artık, işte son nefesi

Hazırlıksız insan da böyledir.

İnsanlık zavallı, çok masum…

Daima bir hayalin peşinde

Koşar, sanki bir denize dalmak ister gibi.

Bilmek, öğrenmek öyle bir uçurum,

Ki, onun sonu yoktur, dipsizdir.

“Bilirim” diyen de var hem d çok.

Neme lazım… O bir hayalettir.

İlim, irfan nedir, ben anlamadım.

Çünkü bu uğurda atılan adımlar hep cehalete doğru.

HARP VE FALAKET

Uçar, uçar yine ruhum hüzünlü bir diyara koşar.

Uzak, uzak, çok uzak bir çevrede yaşar.

Soğuk, soğuk! Gece geçmiş bütün cihan susmuş.

Uzaklardan zavallı bir baykuşun iniltileri gelmekte

Uykularım kaçmış, kalbim çarpmakta

Nedense bir ızdıraba, sıkıntıya kapılmış haldeyim.

Gözümün önünden dalga dalga askerler geçer kanlar içinde

Kafamın içinde patlayan silah sesleri, kızgın volkanlar gibi

Karşımda acılar içinde bir dünya şekillenmekte

Sanki dünya tersine dönmüş ateşler içinde yanmakta.

İnsanlık yığın yığın olmuş ölümle pençeleşmekte

Kendinden vazgeçmiş insanlar, hak için savaşıyor.

Yakıp, yıkar, ezilir, mahvolur, basar, basılır.

Vatan uğrunda ölür, öldürür, asar, asılır.

O silahlar, o bombalar ne için?

Ne için böyle patlıyor?

Bu çile ne için, bu kuraklık ne için?

Bu düşmanlık ne için? Bunca dert, bela ne için?

Korkunç bir manzara bu! Vicdanları sarsar.

Bu nasıl bir dehşettir! İnsanı çıldırtır.

Uygarlaşmanın sonu vahşet mi çıkar dersiniz?

Hayır hayır… Ne diyor meclislerde mevki sahibi büyük adamlar;

Siyaset adamları bağıra bağıra diyorlar ki

Bu kanlı savaşın sonunda saadete ulaşılacak

Bütün bu karışıklık onlarca bir haberdir.

Yarınki bayramı tebrik için işarettir.

Büyük, küçük, kara, ak, Hristiyan, Müslüman,

Şehirli, köylü, âlimi, cahili hepsi,

Bütün herkes ne istiyorsa, hepsi olacak

Yanmış, yıkılmış, zayıf, güçsüzler hep mutlu olacak.

Demek ki, zulümden iz kalmayacak

Ne güzel masal, ne süslü yalan.

Evet, bu güzel hem de şairane bir hayal

İnsanın hayal etmek istediği bir duygu, gölgesi rüya

Sanat ve felsefeden zevk alan büyük edipler

Zayıf için didinip, çırpınıp yorulmuşlar.

Fakat sonuçta hep aynı şeyler tekrarlamış

Kucak dolusu tatlı vaatler edilmiş

Sakın inanma! Yalan! Zayıfta hak yok!

İnsanlık doğruyu buldu denir…

İşte ispatı, delili! Bu günde bir kanun keşif olunmuş…

Lakin Yunus’un hikmeti biter mi?

Bir gerçek bu gün herkesçe kabul görse de,

Onu, mutlaka, yarının getirisi olan hikmetle

Alay eden gülüşüyle, örseler, zedeler, yıpratır.

İki gün sonra bu hikmetten de

Daha fazla şüphe ve tereddütler,

Duyar insan, işte insan ilmi böyle bir şeydir.

Cavid için toplumsal meselelerden uzak kalan bir romantik yakıştırmasının ne denli yanlış olduğunu yine “Harp ve Felaket” şiirinde hala yaptığı sesleniş kıtalarından anlamak mümkündür.

Kalk, oyan! Sönmemişse imanın.

Kalk, oyan! Gör ne fikre hadimsin.

Kimlerin oğlusan? Nesin? Kimsin?

Sürünüp durma böyle bir yüksel!

Bir düşün gör beş-altı esr evvel,

Ne idin? Şimdi nerdesin? Bu ne ye’s?

Cavid’in şiirlerinde bir dönem bulunduğu İstanbul’un ve Türkiyeli şairlerin etkilerini gördüğümüzü söylersek bu yanlış olmayacaktır. Gördüğü ve kendi şiir dünyasına uygun bulduğu birçok özelliği kendi yeteneğine dahil etmekten çekinmeyen şairin Tür şiirinde, Hamid’le başlayan ve Fikret’le Mehmet Akif’in başarıyla uyguladıkları “cümlenin beyit birimini taşıması” “beyit bütünlüğünün kırılması” şeklindeki yenilik Cavid’in şiirlerinde sıkça kullanılır.

Bu özelliğe örnek olarak “Çiçek Sevgisi” şiirini gösterebiliriz. 

Sevimli, neşeli, dört-beş yaşında bir sarışın,

Melek bakışlı güzel bir kız işte oynayarak

Koşardı bağçada…

Fakat o nazlı melek nerede ?!

-Şimdi yapayalnız

Derin bir uykuya dalmış mezar içinde o kız!

Cavid’in İstanbul eğitimi sırasında kahramanlık, vatan sevgisi, kadın hakları, fikir hürriyeti, öğrenme isteği vs. gibi temalara eğilen şairleri incelemiş olması ona sosyal faydacı bir nitelik kazandırır.

Sosyal bir teze sahip olan edebiyatçının dili, ister istemez halkın konuşma diline yakın olmalıdır. Cavid de söyleyeceği olan bir yazardır. Fakat o bu toplumcu yanını romantizmi ile iç içe geçirmiştir.

Devrin Rus rejiminin istediği tarzda değil, kendi iç dünyasında şekillenmiş bir edebi akımı benimseyen Cavid; Azerbaycan Edebiyatı’na, şahsi üslubunu oluşturmuş, taklitçilikten uzak, orijinal, edebi değeri haiz eserler meydana getiren bir edebiyat adamı olarak damgasını vurmuştur.

Fotoğraflar (İkram Çınar), Bakü’de Hüseyin Cavid’in müze evinde çekildi. Anıt mezar ise Nahçivan’dan.


[1] Fuat Bozkurt, Türklerin Dili. Syf: 291

[2] Gelişim Yayınları Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi. Syf: 324

[3] Zerdüştlük Dini Hakkında.

[4] Atalık: Selçukluda devlet kurucularına ve bu uğurda üstün hizmet gösterenlere hakanlar tarafından verilen bir onur ve saygı nişanıdır.

[5] Rus ordusunda Rusya adına savaşan ve tarih kitaplarına geçen büyük komutanların neredeyse tamamının gerçek Rus olmayışı; hatta bu insanların kendi ırkının insanlarını dahi acımadan kılıçtan geçirebilmesi, Rusya’nın bünyesine kattığı milletler üzerinde nasıl bir asimilasyon çalışması gerçekleştirdiğinin, insanlara öz benliklerini nasıl unutturduğunun bir ispatı olsa gerek.

[6] Bu gün 2015. Azerbaycan Cumhuriyeti’nde o gün, o cumhuriyeti korumak adına şehit düşen Türk askerlerinin bir anıt mezarlığı mevcuttur. Başkent Baku’daki bu şehitlik, Azerbaycan hükumeti ve halkı tarafından saygı ve sevgiyle ziyaret edilmekte ve korunmaktadır.

[7] Hüseyin Cavid Eserleri (Tertip eden Turan Cavit) 4.cilt Bakı, Yazıçı 1985, s. 243-250

[8] Gulam Memmedli, Cavid-Ömrü Boyu, Bakı, Yazıçı, 1982, s. 26-27

[9] A.Şerif, “Geçmiş Günlerden” Baku, s. 59

[10] Gulam Memmedli, Cavid-Ömrü Boyu, Bakı, Yazıçı, 1982, s.7

[11] Memmed Arif, Heyder Hüseynov, Azerbaycan Edebiyatı Tarihi, Baku, 1944. S.245

[12] Rıza Tehmasib “Dostluğumuz” Cavidi hatırlarken, Gençlik, Baku, 1982, s. 217

[13] Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, Cilt 18, İstanbul, 1998, s. 535

[14] Abdulla Şaik, “Hüseyin Cavid”, Cavid’i Hatırlarken, Gençlik, Baku, 1982, s.225-226

[15] Camo Cebrayılbeyli “Derin Düşünceli İnsan” Cavidi hatırlarken, Gençlik, Baku, 1982, s.214-215

[16] Mustafa Hakkı Türkekul, Azerbaycanlı Türk Şairi Hüseyin Cavid, Azerbaycan Gençlik Derneği Yayınları, İstanbul, 1963, s. 73-74

[17] Helene Carraed’ Encausse, “Parçalanan İmparatorluk”, çeviren: Nezih Uzel, İstanbul, 1984, s. 50

[18] Maarife Hacıyeva, 20. Asır Azerbaycan Edebiyatı, Samsun, 1994, s.50

[19] Bu gün, Cavid hakkında çıkan Azer tenkitçilerinin yazılarında onun Avrupa romantizm ustalarıyla bağdaştırılmaya çalışılırken, yabancı bir dil öğrenmediği, bu sebeple Avrupa’daki edebi yenilik ve fikirleri İstanbul’daki Türk aydınlarından öğrendiği hususu göz ardı edilmektedir. Kendini Avrupa’da dahi usta bir kalem, bir romantik olarak tanıtan şairin ışık kaynaklarına gereken saygının Azer tenkitçilerince biraz daha gösterilmesi hepimizin beklentisi olmalı.

[20] Eli Sultanlı, Magaleler, Azerbaycan Devlet Neşriyatı, Baku, 1917, s. 104

[21] Erdoğan Uygur, Hüseyin Cavid Edebi Faaliyetleri ve Topal Teymur Piyesi, s.12

[22] Cavid’in, Stalin döneminde tutuklanarak Sibirya’ya sürgüne gönderilişinde eserlerinde Türkçe kullanması, öyle ki Azerbaycan Türkçesinden çok Türkiye Türkçesine yakın oluşu önemli rol oynar. Toplumlar, sanatçıların değerlerini maalesef kaybettikten sonra anlama geleneğini Cavid’le sürdürdüğü gibi bu gün de yaşatmaya devam ediyor.  Ne kadar acı.  

[23] Azerbaycan Edebi Dili Tarihi, T.İ.Hacıyev, Baku, 1987, s. 184-188

[24] KIRZIOĞLU Banıçiçek, AZERBAYCAN’IN ÜNLÜ ŞAİR-DRAM YAZARI RESİZADE HÜSEYİN CAVİD, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 16, Erzurum 2001, s. 136