Kalkınan  Almanya

Savaş sonrasında Almanya hızlı bir sınai, ekonomik kalkınma sürecine girdi. Savaşın kara bulutları ülkenin üzerinden henüz çekilmemişti. Şehirler alt yapısı, sosyal ve sınai tesisleriyle yerle bir olmuştu.Ülkeyi yeniden inşa etmek, hele hele toplumu yeniden ruh sağlığına kavuşturmak o kadar da kolay değildi.

Nasyonal sosyalizm şiarıyla şahlanmış, Prag’dan başlayarak Norveç’ten Kuzey Afrika’ya kadar işgal etmiş bu toplum, bu büyük histerik rüyadan 1945  Nisan’ında büyük bir yenilgiyle uyandığı zaman; etrafta yanmış, yıkılmış binalardan, dağılmış ailelerden ve milyonlarca ölüden başka birşey görmedi.

Bu korkunç travmanın etkileri elbette yıllarca sürecekti. Ama etkilerini en aza indirebilmek için bile, hemen ve hızla çalışmaya başlamak, ayrıca toplumu yalıtılmışlık psikolojisinden kurtarmak gerekti.Gerçi Almanya ve Alman toplumu bu konuda nispeten şanslı sayılırdı: Çünkü politik, coğrafi konumunun gereği olarak Amerikan yardımlarının birinci derecedeki alıcısı olmuştu. Bilindiği üzere Amerika, Sovyetler aracılığıyla komünizmin Avrupa’da yayılmasını istemiyor, bunun için Batıdan ve Güneyden Almanya ve Türkiye gibi ülkeler aracılığıyla Sovyetleri kuşatmaya çalışıyordu.

Görüldüğü üzere 1948’de daha yeni kurulan Federal Cumhuriyetin önünde sadece Temel Yasayı yapmak değil, böylesi büyük sorunlar da bulunuyordu. Bu sorunları iki ana başlığa indirgersek:

1-Ekonomik-Sınai kalkınma ve kentlerin yeniden yapılanması

2-Toplumun sağlığına kavuşturulması

Savaş sonrasında Almanya’nın önünde; dünyayla entegre olma, yüksek savaş tazminatlarını ödeyebilme, güvenlik ve kültürel alanlar olmak üzere elbette başka sorunlar da vardı. Ama biz konumuzla ilgili kısmı iki başlığa indirgedik. Amacımız; Almanya’ya özellikle 1960’lı yılların başından itibaren gelen yabancıların, özellikle Türkiye’den gelenlerin kaynaşma sorunlarını değerlendirirken, sistemli bir düşünme metoduna sahip olabilmekti.

Esasında iki başlığımız da birbiriyle doğrudan ilintili, hatta içiçedir. Örneğin moral değerleri yıpranmış, geleceğe umutla bakamayan bir toplumun,ülkesinin kalkınması için yeterince gayret gösteremeyeceği açıktır. Ama Almanya bu konuda savaştan yenilgiyle çıkmış diğer ülkelere göre nispeten şanslı sayılırdı. İşe büyük bir ekonomik atakla ve siyasal arenasına yeni partiler sunarak, o alana yeni çehreler kazandırarak başlayan Almanya, Alman nufusundan da yeterli desteği alıyordu.

Almanya endüstri dallarını yeniden inşa ederken ucuz işgücüne ihtiyaç duyuyordu. Çünkü Almanya’da üretici güçler azalmıştı, olan işgücünü de ucuza çalıştırmak pek mümkün değildi. Ağır endüstri dallarında kötü koşullar altında çalışacak ve toplum tekrar, modern anlamda da olsa ”BüyükAlman” psikolojisiyle kendine güveni sağlayıncaya kadar, alt hizmet sektörlerinde çalıştırılacak işgücüne ihtiyaç vardı. Bu konuda birçok yürek burucu örnek, Günter Wallraff’ın “En Alttakiler”adlı kitabında bulunabilir.

Bunlar elbette ki Türkiye gibi yoksul ülkelerden getirilecek işçilerdi. Böylece Almanya gelişen ekonomisinin ihtiyacını, ”Konuk İşçi” statüsüyle yabancı ülkelerden getirttiği işçilerle karşıladı. Önce İtalyanlar ardından İspanyollar, Portekizliler, Yugoslavlar ve en sonunda Türkiye’den gelenler, ”konuk işçi” olarak alkışlandılar… Ayrıca topluma renklilik, canlılık kazandırdıkları için de ilgiyle karşılandılar.

gelenler bir daha dönmediler…

Gurbetçilik Oluşuyor

Tekstil sektörü, makine ve tesis yapımı, biyo teknoloji ve özellikle de otomobil sanayiinde ucuz işgücü olarak istihdam edilen bu işçiler, herhangi bir entegrasyon programına tabii tutulmadılar. Çünkü, zaten “misafir” idiler ve geri gideceklerdi. Doğrusu Türkiye’den ilk kuşak olarak Almanya’ya gelen bu insanların da asıl ve öncelikli planları arasında, Alman toplumunun dili, kültürü ve sosyal yaşantısıyla kaynaşmak hedefleri olduğu da söylenemezdi.

Almanya ya da “Gurbet”, gelenlerin hemen hepsi için, rahat ve zengin bir geleceğin anahtarı demekti. Gelenler dolgun ücretle fabrikalarda işe girecek, çok sıkı çalışacak biraz da dişini-kemerini sıkarak para biriktirecek ve Türkiye’de kalan ailelerini, analarını, babalarını, kardeşlerini, akrabalarını da yoksul ve zor koşullardan kurtarmanın yollarını arayacaktı.

Görünüşte her şey normal ve sorunsuzdu. Bu uygulamayla hem devlet hem de yabancı işçiler kazanır gibiydi. Kapitalist işletmeler kalkınacak, işçiler kazanacaktı. Ancak burada çok önemli bir sorun gözardı ediliyordu. Gelenler hissiz birer ekonomi  robotu   değil; ruhu olan ve belki de haddinden fazla umutla dolu, canlı birer insandılar. Bu anlamda örneğin, bir fabrikada şef tarafından dil bilmediği için azarlanan bir işçinin kendine güveni ve dolayısıyla çalışma azmi düşebilirdi.Ya da bürokratik bir işini halledemeyince ve memurun karşısında kötü, silik bir duruma düştüğüne inanınca, bir daha o makamla ilişkiye geçmek istemeyebilirdi.Ya da iş çıkışlarında, tatillerde kendini yabancı gibi hissetmeden, Almanların yaptığı gibi topluca eğlenmeyi, dahası kendi kültürel ya da dini geleneklerine, değerlerine yabancılaşmadan yaşamayı isteyebilirdi…

Ama Almanya bütün bu sorunlara dönük olarak, herhangi bir fikir veya proje üretmemişti. Öncelik kapitalist rekabetin çıkarlarındaydı. Önemli olan ekonomik ve teknolojik kalkınmaydı. Birçok ülkenin kapitalist dünyadan koparak sosyalizme kaydığı, özellikle de SSCB’nin gösterdiği hızlı bilimsel, sınai-teknolojik ilerleme düşünülünce, kapitalist ekonomilerin büyük bir panik içine düşmesi aslında rahatlıkla anlaşılabilir.

Başlangıçta umut çoktu. Aslında hiçbir zaman bitmeyecekti de. Ama Alman kapitalizminin amacı, baştan beri vurguladığımız gibi; zengin yabancı işçiler yaratmak değil, ekonomik-toplumsal kalkınma ve sürekli büyümeydi. Bu gerçek, çok geçmeden bütün yoksul yabancı işçilere bütün çıplaklığıyla kendini gösterdi. Zaten savaştan yıkıntıyla çıkmış Almanya’nın öyle fazla bir ekonomi politikası alternatifi yoktu. Üretim araçlarının kalifikasyonu veya işçilerin üretim sürecine daha moralli katılımını sağlayacak sosyal-mesleki “verim artış” projeleri üretebilecek durumda değildi.

Böylece Almanya’da işçiler, tıpkı Amerika’da 1929 büyük bunalımının ardından tarım işçilerinin kapitalizmin korkunç yüzüyle aniden ve adeta şok geçirircesine karşılaşmaları gibi tekellerin işgücü istismarı ve insan öğütücü özelliğiyle bir bakıma neye uğradıklarını şaşırarak karşılaştılar.

Doğal ki bu süreç, yabancı işçilerde ve giderek bütün yoksul göçmenlerde, önce bir dağınıklık ve bocalama yaratacaktı. Nitekim öyle de oldu. Örgütsüzlük, hak arama bilincinden  (en azından yöntem bilinmediğinden) yoksunluk, hep yabancı olarak kalış, tutunamayış, ikinci sınıflık hissi…

Bütün bu biçim, oluşum ve ruh halleri beraberinde belirli sorunları da getirdi.Ya da zaten var olanları büyüttü, tanımlanabilir hale getirerek şekillendirdi. Böylece örneğin göçmenlerde, en belirgin olarak anavatanlarına özlem ve derin umut yıkıntılarıyla karakterize olan “gurbetçilik” oluşurken; Alman toplumunun hepsinde elbette değilse de, azımsanmayacak bir kısmında ise “yabancı allerjisi” oluşuyordu. Bu birbirini olumsuz yönde besleyen iki kutuplu bir gelişmeydi. Böylece çok geçmeden Neo-Naziler diye adlandırılan grupların, yabancılara dönük şiddet ve kundaklamaları da kendini gösterecekti. Neo Nazi saldırıları (bu grupların bazı politik çıkarlara hizmet ettiğini bir kenara bırakırsak) ellbette ki psiko-sosyal tepkinin örgütlü bir dışavurumuydu. Çok gerilere gitmeye gerek yok; daha 13 Şubat 2005’te Dresden’de içlerinde NPD’nin, Alman Halk Birliği’nin ve Cumhuriyetçilerin eski bir liderinin de bulunduğu yaklaşık 7000 yabancı karşıtı, Neo-Nazinin yaptığı protesto gösterisi, bize hala bu fenomenin örgütlendirilebilir olduğunu büyük bir açıklıkla gösteriyor.

Zaman, başından beri uyum problemleri yaşayan “Gurbetçileri” biraraya gelmeye zorluyordu. Başka topraklarda, yeterince, belki de hiç tanınmayan geleneklere sahip bir toplumda yabancı olarak bölük pörçük ya da yalnız kalmak yürek burucu sonuçlara neden olabiliyordu. Hem de tehlikeliydi artık.

Tehlike sadece yabancı aleyhtarı saldırılarla ilgili değildi. Tehlike aynı zamanda bu toplumun kendi içinde büyüttüğü çatışma kaynaklarındaydı. Gelip de geri dönmeyen/dönemeyen “Gurbetçiler” Türkiye’den eşlerini, çocuklarını da getirmiş ya da burada evlenip çoluk çocuk sahibi olmuşlardı. Bu genç nesil daha başlarda, Alman kültürüyle kendi ailevi-toplumsal kültürü arasında kalmış hissetti kendini.

Almanya sosyolojik ve ekonomik gelişmesinin bir sonucu olarak, liberal kapitalizmin vazgeçilmez bir unsuru olan bireyciliği, özellikle kendi genç  potansiyeline nispeten daha sağlıklı biçimde aşılayabilmişti. Bireycilik, elbette Alman toplumu açısından da istenmeyen sonuçlara yolaçabilecekti; kültürel dejenerasyon, aile parçalanmaları, yalnızlaşma ve birçok insani değere yabancılaşma en açık belirtiler olacaktı. Örneğin büyük aileler halinde birarada yaşama isteği sürekli azalacaktı.Ya da başka bir örnek olarak eğer 1 centiniz çıkışmazsa bir Kiosk’tan aldığınız ürünü geri vermek zorunda kalacaktınız.

Yeni nesille birlikte, ”Gurbetçiler”in kişisel sorunlarına, yeni kaygılar, yeni çatışma noktaları da ekleniyordu. Alman toplumunun gelenek ve değerleriyle kaynaşma bir kenara, bir arada yaşayabilme konusunda dahi sorunlar yaşayan aileler; kendi çocuklarının alışkanlıklarındaki, yaşam tarzlarındaki farklılıkları gördükçe daha fazla kaygılanıyorlardı. Kötü alışkanlıklar edinen gençlerin sayısındaki artışa bakılırsa, aslında haksız da sayılmazlardı. Ne var ki bambaşka bir toplumun bağrında, kendi düşün-görüş alanlarının, törelerinin sınırlarına gömülmek; dış algılara, değişim ve uyum çağrılarına bütün duyu organlarını kapatmak asıl korkunç tehlikenin ta kendisiydi. Bu tür davranışlar, bir bakıma “gurbetçilerin” toplumsal reflekslerinin ürünüydü. Onlar, Türkiye’den ayrıldıklarındaki bilinç ve değerlerine saplanıp kalmışlar, yıllarını böylece adeta Alman toplumunun değişik ve aykırı görünen kültürüne karşı hiç dinmeyen bir savaşla geçirmişlerdi. Bu aslında, kendilerine karşı yürüttükleri bir savaştı. Hem de hiç bitmeyecek bir savaş. Almanya’nın ideolojik-politik, sosyal, kültürel ortamı, cografyası, iklimi onları değişime, en azından uyuma zorluyor; onlarsa bunu dejenerasyon  baskısı ve bir asimilasyon politikası olarak algılayıp kendi iç duvarlarını kalınlaştırıyorlardı.Yine de bu anlamsız, ama kaçınılmaz savaştan yenilgiyle çıkmak, savaşın galiba en belirgin sonucu olacaktı.

Örneğin, insanların sokaklarda, umuma açık yerlerde rahatlıkla öpüşmeleri, ”gurbetçilerin” toplumsal reflekslerinin ürünü olarak sert karşı koyuşlarla karşılanır, olumsuz yorumlanırken, bugün en azından kanıksanır olmuştur. Başka bir örnek olarak; camilerde “Biz ecdatlarımızın ayak bastığı topraklardayız, bu topraklar bizimdir..” gibi nutuklar veren imamların söylediklerinin tersine, çoktandır birçok inanan bu toprakların kendilerinin olmadığını, burada daima adı başka, kültürleri başka halkların yaşadığını ve artık Müslümanıyla Hristiyanıyla kardeşçe birarada yaşamak gerektiğini anlıyor.

Toplumsal doku içinde sürdürülen bu bitmeyen savaşta ”gurbetçiler”, kendi dayanaklarını-siperlerini çeşitli örgütlülükler, dernekler, cemiyetler veya ‘80’lerin sonunda kurulacak olan “Yabancılar Meclisi” gibi oluşumlar aracılığıyla güçlendirmeye çalıştılar. Onlar çogu zaman kendilerini çaresiz hissetse de, bu savaşı sürdürebilecek enerjiye sahiplerdi. Çünkü umutluydular: Çalışıp para kazanacak, ev-araba alacak, çocuklarına iyi bir gelecek bırakacaklardı…

Almanya’da doğan ya da çocuk yaşta Almanya’ya gelen kuşak ne durumdaydı? Onlar için, her şey öyle ebeveynlerinin öngördüğü gibi olmadı. Aile içi yaşantılarını; katı disiplinli, anti-demokratik ve geri olarak adlandırıp uzaklaşmaya veya mücadele etmeye başladılar. Bu gençler, kendilerinden önceki olumsuz sosyal-tarihi geçmişin ceremesi olarak kendilerinden uzak duran Alman gençleriyle kaynaşabilmek için, birçok “ödünler” vermeye başladılar. Bu itilimin etkisiyle, Almanların her davranışını daha baştan, sorgulamaksızın, doğru-güzel olarak addedip onlar gibi olmaya çalıştılar. Ailelerinin nasihatlerine rağmen, giyim biçimlerini, eğlence anlayışlarını hızla değiştirmeye başladılar. Dahası birçok genç giderek “Ben Türk değilim, sadece Türkçe biliyorum..” demeye başlayacaktı. Böylece iki kültürlü ya da çarpık kültürlü genç nesil oluştu; ne Almanlaşabiliyorlar ne de Türk olarak kalabiliyorlardı. Bu acımasız çelişkinin sonucu olarak; aile içi çatışmalar, evden kaçmalar artıyordu.

“Gurbetçilerin” sorunları katlanarak artıp ciddi boyutlara ulaşırken, Almanya’nın  yönetme politikasının ürünü olarak oluşturulmuş ya da faaliyetlerine izin verilen “Yabancılar Meclisi”, dernekler veya cemiyetler gibi oluşumlar hiçkimsenin sorununa çözüm olamayacaktı. Böylece birçok filmde ya da halk ozanlarının sazında-sözünde dillendirildiği gibi “Almanya acı vatan ,yalancı vatan.” olmaya devam edecekti  “gurbetçiler” için.

Nihayetinde Almanya ağır sanayii toplumundan teknoloji toplumuna geçmeyi başardı, ama şimdi bağrında yığınlarla göçmen var. Yarı sosyalize edilmiş liberal iktisat politikalarıyla, yıllardır göçmenlerin sorunlarına yeterli çözümlerin üretilemediği ortada. Bu sorunun çözümü olarak Almanya zaman zaman paralar vererek geri dönüşü özendirmeye çalışıyor. Örneğin ‘84’te bu şekilde dönenler, Türkiye’de hiç birşey yapamadılar ve daha da yoksullaştılar.

Şimdiki teşvikin de değişik bir sonuç yaratmayacağı açık. Zaten bu özendirmelerin esasta mültecilerin yararına olan bir düşünceyle yapılmadığını herkes biliyor. Amaç; Alman ekonomisinin yükünü hafifletmek. Ama birtürlü gerçek çözümler üretemeyen  Almanya, burjuva demokrasisinin özüne uygun olarak baskıcı, tehditkar yanlarını uygulamaya koyuyor.Hazırlayıcısı rüşvetten suçlanan HartzIV gibi, kazanılmış haklarda dahi kısıtlamalar öngören yasalar yapıyor. Vatandaş olmuş göçmenlerin, vatandaşlıklarını iptal etmek istiyor…

Ama bu kez de, baslangıçta yaptığı, gelenleri insan olarak düşünmekten çok birer ekonomi robotu olarak görme hatasından ayrı olarak, bu soruna nasyonal yaklaşma hatasını işliyor. Çünkü yıllardır belki milyonlarca göçmen nezdinde “Gurbet”, artık yurda dönüşmüştür…

08.07.2005

Dortmund

Yurda Dönüşen Gurbet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir