Büyüklerimizden hep duyardım; “Gözden ırak olan gönülden de ırak olur.” Sahiden de öyle miydi?
Ben şimdiye kadar hiç görmemiştim dedelerimin bir zamanlar yaşadığı o toprakları. Hep büyüklerimin anlattığı hikâyelerden ve masallardan dinleyerek gözümde canlandırmaya çalıştım bu güzel memleketi. Ama hiç görmediğim halde gönlümden eksik olmamıştı Vatan sevdası. Vatan hasreti kuşaktan kuşağa geçmiş, artık bir zamanlar dedelerimin zorla sürgün edildiği topraklara şimdi ben gidip ayak basacaktım.
Yola çıktığımızdan beri içim içime sığmaz olmuştu. Yollar bitmek bilmiyordu sanki; uzadıkça uzuyor, vuslatın gerçekleşmemesi için beklenmedik engeller çıkıp duruyordu. Her engeli sabır ve duayla atlatmaya çalışıyorduk.
Bu vuslat yolculuğunda ben de yalnız değildim. Sonuçta benim gibi birçok farklı ülkeden Türkiye’ye eğitim için gelen Ahıskalı öğrenci arkadaşlarım vardı. Gece gündüz ihtiyaç molaları haricinde hiç durmadan ilerliyordu otobüs. Biz de durdurmak istemiyorduk. Zaten yolda kaybedeceğimiz zamanı orada, Vatan topraklarında geçirmeyi istiyorduk.
Artık uzun bir yolculuğun verdiği yorgunlukla sınır kapısına yaklaşmıştık. Saatler gece yarısını gösteriyordu ama biz gece de olsa sınırı geçip Vatan toprağına kavuşmanın heyecanıyla ne yorgunluğu umursar olmuştuk ne de dışardaki keskin soğuğu. Evet, dışarda keskin bir soğuk vardı, sonuçta aralık ayıydı ve birçok şehre kar yağmıştı. Yerler buz bağlamış, dışarıda durmak neredeyse imkansızdı.
Nedendir bilmiyorum ama o gün Posof’tan Ahıska’ya geçmemize izin vermediler, saatlerce sınır kapısında bekledik. Vatan hasreti içimizi o kadar yakıp kavuruyordu ki dışarda keskin soğukta saatlerce beklememize rağmen pes etmiyorduk. Ne olursa olsun biz bu sınırı geçip Vatan topraklarına kavuşacaktık. Yıllarca büyüklerimizin hayalini kurup da bir türlü gerçekleştiremediği hayallerini evlatları, torunları olarak biz yapacaktık.
Uzun bekleyiş sonrası sabah olmuştu. Artık sınırı geçmemize engel olan her neyse resmî kurumlarla uzun görüşmeler sonrası aradan kaldırılmış ve artık sınırı tek tek kontroller eşliğinde geçmeye başlamıştık. Aslında bu zafer bizim mücadelemizin, birliğimizin sonucuydu çünkü bir şeyi gerçekten istersen ne kadar engele karşılaşsan da o engelleri aradan kaldırmak için illâ ki bir yol bulunurdu. Yeter ki istemeyi bil ve sabırlı ol.
Karşılaştığımız engeli de arkamızda bırakarak dua ve gözyaşlarıyla Vatan topraklarına ilk adımımızı atmıştık. Otobüsteki herkes heyecanla etrafa bakıyor, karşılarındaki doğanın eşsiz güzelliği karşısında şaşkınlıktan nefesleri kesiliyordu. Otobüs dedelerimizin bir zamanlar yaşadığı köylerden tek tek geçiyordu. Herkes kendi köyünün ismini söylüyor, gördüğü manzara karşısında hem heyecanlanıyor hem de gururlanıyordu.
Hepimiz o kadar karmâşık duygular yaşıyorduk ki tarifi çok zor; ne yazarsam yazayım o duyguyu yaşamadan anlaması da anlatması da imkânsız. Önce Azgur kalesine geldik. Otobüsten iner inmez hepimiz kaleye tırmanmaya başladık ve en yükseğe çıkıp bir de oradan bakmak istedik güzelim Vatanımıza. Karşımızdaki manzara fevkaladeydi. Kış ayı olmasına rağmen yeşilin ve kızılımsı renklerle ağaçlar ovalara serpilmiş, başı karlı dağlar, uçsuz bucaksız yollar, tarlalarda otlayan inekler ve kuzular. İşte ben gördüğüm bu manzara karşısında Vatanımın her karışına tekrardan âşık oluyor, bu güzelim topraklardan bizleri sürgün edenlere içten içe lanet ediyordum.
Azgur kalesinden ayrıldıktan sonra sırayla Aspinza, Ahılkelek ve Hırtız gibi birkaç köye daha gittik, orada yaşayan bazı Ahıskalı ailelerle görüştük. Hem onların duygu ve düşüncelerini öğrendik hem de kendi duygularımızı paylaştık. Akşam olunca da hepimiz konaklayacağımız otellere geri döndük. Yemek faslından sonra bazı arkadaşlar dinlenmek için odalarına çekilmişti. Bazı arkadaşlarımız ise gün içinde Vatanımızda gördüklerini ve ailelerimizin bizlere yıllarca hikâye, masal olarak anlattıklarını paylaşıyorduk.
Ben birkaç saat arkadaşlarımın konuşmalarına katıldıktan sonra izin isteyerek yanlarından ayrıldım. Odaya geçtiğimde benimle kalan kızlar günün verdiği yorgunluktan dolayı çoktan uyumuştular bile. Sessizce çantamdan defter kalem alarak pencerenin kenarına oturdum. O gün yaşadığım olayları ve duyguları ifade etmeye çalıştım ama çok zordu. Karşımda ecdadımın yaşadığı topraklar vardı ve bu topraklardan haksızca sürgün edilen bir toplum.
Peki, ne olacaktı bundan sonra? Kendi öz Vatanımıza hep misafir olarak mı gelecektik? Bu hasret ne zaman bitecekti? Anam, babam, dedelerim Vatan diye ağlarken, ağlamaktan gözlerinde yaş kalmazken ben nasıl onların bu hasret dolu bakışlarına göz yumabilecektim?
O gece kafamda dolanan onca düşünceden uyuyamamış, Vatanımda ilk kez güneşin doğuşunu izlemiştim. Beni pencere kenarında elimde defter kalemle gören oda arkadaşım “Sen hiç uyumadın mı?” diye sordu. “Ben yıllarca bugünün hayaliyle yaşadım, şimdi gerçeğini yaşama fırsatım varken geçen zamanı uyumakla kaybetmek istemiyorum.” diye cevapladım.
Artık kahvaltıdan sonra herkes toplanmıştı. Bugün de birkaç köye ve Ahıska kalesini görmeye gidecektik. Ama yola çıktığımızda gideceğimiz köyler biraz uzak olduğundan, köylere gitmeyi iptal ettiklerini ve üniversite Rektörünün öğrencilerle hazırladıkları dans gösterisine davet ettiklerini ve davetlerini kabul etmesek ayıp olacağını söyledi arkadaşımız. Ben bu durumdan pek hoşnut değildim ama bu duruma itiraz edip tatsızlık çıkarmanın da doğru olmadığını düşündüm. Ama gösteriden sonra Ahıska kalesine kesin gidip gitmeyeceğimizi sordum. O da “Tabi ki gideceğiz.” deyince az da olsa moralim düzelmişti.
Üniversitede Gürcü şarkıcıların ve dansçıların performanslarından sonra tam kalkmaya hazırlanıyorduk ki arkadaşlarımızdan biri mikrofonu eline alarak “Evet, biz sizleri izledik ve dinledik, şimdi sıra sizde.” diyerek “Haydi bizim şenlik, şimdi halay çekmax sırasi bizde.” diyerek müziği açtı. Tabi bizim gençler de bu fırsatı kaçırır mı hiç! Hemen ortaya çıktılar ve tüm marifetlerini gösterdiler. O gün hepimiz çok eğlenmiştik. Vatanımızda kendi şarkılarımızı çalıp oynamak hepimizde çok güzel bir his bırakmıştı.
Yavaştan toparlanıp Ahıska kalesini görmek için yola çıkmıştık. Tüm gün boyunca önümüzde ve arkamızda özel polis araçlarıyla izleniyorduk. Bu durumdan çok rahatsız olmuştum. Yıllar sonra öz Vatanımıza kavuşmuşuz ama rahat hareket edemiyorduk; sürekli izleniyor, birilerinin gözleri sürekli üzerimizde geziniyordu. Sanki ne yapacaksak?
Çok fazla detaya takılmak istemeyip anın tadını çıkarmaya çalıştım. Hiçbir şeyin yıllar sonra Vatanım Ahıska’da geçireceğim özlem ve mutlu dolu anlarımı bozmasına izin vermeyecektim. Ahıska kalesine geldiğimde ayaklarımın titremesine hâkim olamıyordum; adım atarken zorlanıyor, karşımda duran inci mimarlığın güzelliğinden gözlerimi alamıyordum. O an bir zamanlar bu topraklarda dedelerimin nasıl gezdiğini, neler yaptığını, bu koca kaleyi nasıl ince ince yaptıklarını gözümde canlandırmaya çalışıyordum. Parmaklarımla duvarlara dokununca sanki dedelerimle beraber dokunuyormuş gibi hissetmeye çalışıyordum.
İlerledikçe Ahıska kalesinden köylere ve şehir merkezine bakan manzara daha da güzelliğine güzellik katıyordu. Sanki ilerdeki duvarın köşesinden dedem çıkacak da “Bax, kızımcan. Bir vaxtlar buralarda biz yaşiyerdux. Sessiz sakin huzurlu hayatımız varidi. Abu görduğun tarlalarda delikanlilerimiz at yarışturiyerdiler. Şu derelerde de kadınlarımız şamaşur yaxiyerdiler. Şimdi boş kaldi oralar. Biz buralara hesret öldüx, siz ölmeyin kızımcan”…
Gözlerim yaşla dolmuş, kalenin her karışını hasretle gezer olmuştum. Biraz ilerledikten sonra kalenin sol tarafından uzanan Kür nehri dikkatimi çekmişti. Deli gibi akıyordu sanki. Belki o da kızgındı bir şeylere. Bilemiyordum. Belki de o anki duygu karmaşasından öyle düşünmek istiyordum. Sonra bir anda tren sesi duydum ve ses gelen tarafa baktım. En çok can acıtan görüntü o olmuştu benim için. Dedelerimin yıllarca ter dökerek yaptıkları tren yolu. Evet o tren yolu dedelerimi, sevdiklerimi, tüm halkımı sürgün yoluna çıkaran tren yoluydu. Hâlbuki tren yolunu yaparken hayalleri çok başkaydı halkımın. Nereden bilecektiler ki hayatlarının en büyük çilesini bu yaptıkları tren yolunda başlayacak. Bilseler yapar mıydılar bugüne kadar bitmeyen çilekeş hayatlarına bedel olacak o tren yolunu. Ben kendi içimde düşüncelere dalmış, zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Arkadaşlarım “Artık gitme zamanı. Herkes seni bekliyor. Hadi, çabuk ol.” deyince canım acıdı, ayrılmak istemiyordum ki buradan, Vatanımızdan. Hâlbuki bu Vatan bu topraklar benimdi, bizimdi. Ben buraya aitim. Neden yabancıymışım gibi muamele görüyordum. Bir an önce gitseler de kurtulsak bakışlarına maruz kalıyorum. Neden? Hem Vatan demek; ana demek, geçmiş demek, gelecek demek. Vatan demek atalarımızın kemiklerinin bulunduğu yer, onların edebiyatı, tarihi demek. Doğruluğu, namusu, vicdanı, hürlüğü, hak ve hukuku demektir. Vatan demek, her şey demektir…
____
[1] Edebiyatçı, yazar.

