Ulusal Egemenlik: Bağımsızlık ve Özgürlük Sağlayan Tek Yönetim Düzeni

Sayı 74- Nisan 2022

ULUSAL EGEMENLİK: BAĞIMSIZLIK VE ÖZGÜRLÜK SAĞLAYAN TEK YÖNETİM DÜZENİ!

Prof. Dr. Özer Ozankaya

ADD Kurucu Üyesi, 4. Gnl. Bşk.

Ulusal Egemenlik Bayrağının en yüce gönderi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, 102. kuruluş yıldönümünde, ancak birlikte var olabilen hem ulusal bağımsızlığımızın, hem de yurttaş hak ve özgürlüklerimizin kurucusu, kurtarıcısı ve bir daha kurtulmak zorunluğuna düşmemelerinin güvencesi olarak kutluyoruz. Gerçekten de ulusal egemenlik ilkesi bize ulusal bağımsızlığımızı ve yurttaş ve insan hak ve özgürlüklerini sağlamakla kalmamıştır: bağımsızlığı ve yurttaş hak ve özgürlüklerini yitirmemenin de güvencesi ulusal egemenlik ilkesidir: yani Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin en üstün yönetim makamı konumunda olmasıdır.

Ne var ki, TBMM’nin üstünlüğü yerine “tek adam yönetimi” getiren 2017 anayasa değişikliğiyle, hepsi de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin önderliğinde ve ulusal egemenlik bayrağı altında gerçekleştirilen ve ulusal kimlik ve bağımsızlığımızla birlikte tüm gücümüzü ve saygınlığımızı sağlayan siyasal, toplumsal, ekonomik, eğitsel ve kültürel demokrasi kurumlarımızın ağır yıkımlara uğratılmış olduğunu görmenin derin üzüntüsü içindeyiz; hatta emperyal güçlerin dayatması eşliğinde 10 milyona yaklaşan yabancı göçmeni sürekli barındırma gibi nüfus bileşimimizi bile altüst edecek çapta uygulamalara da, Millet Meclisi Yönetimi yerine bu tek-kişi yönetimi altında girişilebildiğini görmenin üzüntüsü içindeyiz; bunun yanında, varlıklarını ulusal egemenlik düzenine borçlu olan siyasal partilerimizin de, bağımsız ulus ve yurt olarak yaşayabilmemizin temeli olan bu ulus egemenliği düzenine gereken bilinç ve özenle sahip çıkamadıklarını görmenin de derin üzüntüsünü yaşamaktayız.

Bu nedenle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 102. Kuruluş Yıldönümünde, bağımsız ve özgür ulusal varlığımızın Ulusal Egemenlik düzenine borçlu olduğumuz temel kurum ve değerlerini belirtmeyi ve vazgeçilmez önemlerini vurgulamayı görev biliyoruz:

“Ulusal egemenlik”, her şeyden önce Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin en üstün siyasal güç olduğu düzen demektir.

Hem ulusal kimliğimizin ve bağımsızlığımızın, hem yurt bütünlüğümüzün, hem de tüm yurttaş ve insan hak ve özgürlüklerinin güvence altında bulunabilmesi için, TBMM’nin en üstün siyasal güç olmasının zorunluluğunu belirtmek gerekir: Ulus egemenliği demek, ulusun temsilcilerinden kurulu TBMM’nin, daha kurulduğu gün vurgulandığı üzere, en üstün siyasal yönetim kurumu olması demektir.

Bu sunuşumda, Türk Kurtuluş Savaşı’nın zafere ulaşabilmesi için olduğu gibi, tümü de demokrasinin olmazsa-olmaz gerekleri olan Cumhuriyet Devrimlerinin de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin en üstün siyasal makam olması sayesinde gerçekleşebildiğini somut olarak göstermek istiyorum.

1- Bağımsızlık Savaşımız, anlında “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir!” ilkesi yazılı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yönetiminde, ULUSAL EGEMENLİK bayrağı altında yürütülüp zafere ulaştırılmıştır.

Her şeyden önce, 23 Nisan 1920’den başlayarak, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışından bu yana Türk halkı, ulusal bağımsızlığın ancak toplumsal yaşamın düzenleniş ve işleyişine, soy, sop, inanç, sınıf farkı olmaksızın eşit hak ve özgürlüklere sahip tüm yurttaşlar olarak katılmakla sağlanıp korunabileceği anlayışını ve kültürünü, bilinçle, kurumsal olarak ve uygulamasını yaparak kazanmaya koyulmuş bulunuyordu. O tarihten başlayarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde beliren ulusal istencin yurdun yazgısına doğrudan doğruya el koymuş olduğu, ulusun istencinin üzerinde hiçbir gücün bulunmadığı bir genel anlayış, bir kültürel değer olarak toplumumuzda yer etmiştir.

2- Bu yoldaki önemli bir tarihsel adım olmak üzere, 21 Haziran 1919’da Amasya’dan tüm Türkiye halkına “Ulusun geleceğini yine ulusun kendi azim ve kararı kurtaracaktır!” bildirisi yayınlanmıştır. Amasya Müftülerinden Abdurrahman Kâmil Efendi, “Artık ister halife, ister padişah olsun, unvanı ne olursa olsun; hiçbir hikmeti kalmamıştır. Millet kendi işini kendi eline almıştır!” demektedir. Bundan sonraki önemli adımlar da 23 Temmuz 1919’da Erzurum’da, 4 Eylül 1919’da Sivas’ta “Ulusal güçleri etken ve ulusal istenci egemen kılmak, temel ilkedir” diyen Ulusal Kongreleri kararı bayrak gibi dalgalandırılmıştır.

23 Nisan 1920’de de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla, ilke tam anlatım ve uygulanmasına kavuşmuştur.

3- TBMM’nin Kurucu Başkanı Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’dan başlayarak ulusal egemenlik kültürünün Başöğretmenliğini yapagelmiştir. Bugün de ulusal egemenlik düzeninin en etkili öğretmeni olmayı sürdürmektedir:

“Bireyler düşünen varlıklar olmalıdırlar; bireyler düşünen varlıklar olmazlarsa, bir toplumu iyiye de, kötüye de, herkes yöneltebilir.” demektedir.

İşgalci sömürgeci güçlerin ve onlara araç olan Halife-Sultanın çıkarttırdığı iç ayaklanmalar, bu ulusal egemenlik bayrağı altında yenilgiye uğratılmış, düzenli ulusal ordu kurulabilmiş ve ulus egemenliği 20 Ocak 1921 tarihli Anayasamıza girmiştir:

“Egemenlik kayıtsız ve şartsız ulusundur. Yönetim yöntemi, halkın kendi yazgısını eylemli olarak kendisinin yönetmesi ilkesine dayalıdır. Ulusun tek ve gerçek temsilcisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.”

Meclisin açılması çalışmaları sırasında, yakın arkadaşları Mustafa Kemal’e, “Daha ortada ordu yok; düşman işgali her gün genişliyor, her gün bir kasaba ve kent işgal ediliyor; siz ise orduyu düzenlemek yerine, Millet Meclisini açmaya çalışıyorsunuz; bu doğru mu?” uyarı ve eleştirisini yapanlara Mustafa Kemal’in verdiği yanıt şudur:

“Ordu demek, yurt çocuklarını ana kucağından, baba ocağından çekip ölüm cephelerine göndermek demektir; ordu demek, ulusun tüm maddi varlıklarına el koymak demektir. Böyle kararları almaya kim yetkili olabilir? Ancak ulusun özgür oylarıyla seçeceği temsilcilerinden kurulu Millet Meclisi böyle kararları alabilir. Onun için önce Meclis, sonra ordu!”

Ve ilk meclis, Mustafa Kemal’in “işgal altındaki İstanbul’da özgürce çalışamaz!” uyarısına karşın Sivas Kongresi’nce seçilen Temsil Kurulu’ndaki arkadaşlarının ve kimi ordu komutanlarının diretmesi üzerine, işgal altındaki İstanbul’da (Meclis-i Meb’usan) adıyla, 14 Ocak 1920’de açılıyor. Mustafa Kemal, katılmadığı bu meclisin açılışına gönderdiği bildirimde de, ulus egemenliği ilkesinin önemini vurgulamaktadır:

“Anadolu ve Rumeli Ulusal Hakları Savunma Örgütü altında güçlerini, amaçlarını ve ruhlarını birleştirmiş olan ulus, bugünden başlayarak yalnız kendi istencini temsil ve eylemli olarak egemen kılacak olan Meclis’in koruyucusu durumundadır ve bağımsızlık ve varlığının sonuna dek savunulması yolunda onun en özverili dayanağıdır.”

İşgal altındaki İstanbul’da toplanmakta direten bu Meclis’in tek önemli başarısı, 28 Ocak 1920’de (demek ki açılışından iki hafta sonra) Mustafa Kemal’in önderliğinde saptanmış olan ve bugünkü yurdumuzun sınırlarını belirleyen Misak-ı Milli’yi ilân ederek siyasal ve toplumsal kültürümüze sınırları belli bir yurt kavramını kazandırması, Türk ulusluğu kavramını pekiştirmesidir. Bu kararı aldıktan sonra da, Mustafa Kemal’in tam da uyardığı gibi, İngiliz işgalcileri tarafından dağıtılmış, üyelerinin birçoğu tutuklanarak Malta’ya sürülmüştür.

4- 23 Nisan 1920’de Ankara’da, Anadolu’nun merkezinde açılan ve AKP iktidarına gelinceye değin, hem hukuksal, hem de eylemli olarak ulusumuzun en üst yönetim kurumu olan Türkiye Büyük Millet Meclisi,

“Egemenlik kayıtsız, şartsız ulusundur. Yönetim yöntemi halkın kendi yazgısını eylemli olarak kendisinin yönetmesi ilkesine dayalıdır. Ulusun tek ve gerçek temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisidir.”

diyen anayasa ilkesine göre çalışmıştır.

Bağımsızlık savaşımızın dönüm noktası olan Sakarya Meydan Savaşı, tam anlamıyla bu Ulusal Egemenlik bilinci şahlandırılarak, “Türk ulusu düşüncesiyle, duygusuyla ve eylemli olarak, savaş cephesindeki ordu kadar savaşla ilgilendirilerek, bütün maddi ve manevi varlığını yurt savunmasına vermesi” sağlanarak kazanılmıştır:

“Savaş demek, iki ulusun bütün varlıklarıyla, bütün maddi ve manevi güçleriyle karşılaşıp birbiriyle vuruşması demektir. Bunun için bütün Türk ulusunu düşüncesiyle, duygusuyla ve eylemli bir biçimde cephedeki ordu kadar savaşla ilgilendirmeliydim. Yalnız düşman karşısında olanlar değil, köyünde, evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruşan savaşçı gibi kendini görevli bilecek, bütün varlığını savaşa verecekti. Bütün maddi ve manevi varlığını yurt savunmasına vermekte gevşek ve ağır davranan uluslar, savaşı ve çarpışmayı gerçekten göze almış ve başarabileceklerine inanmış sayılamazlar. Oysa bağımsızlık savaşlarının tek başarı koşulu en çok bu noktada yatar.”

İşte bunu sağlayan, Türk ulusuna “Bu savaş benim savaşımdır; sultanların, halifelerin keyfiyle sürüklendiğim bir savaş değil!” dedirtmiş olan, 102. Açılış yıldönümünü kutlamakta olduğumuz ulusal egemenlik ilkesidir.

Bağımsızlık Savaşımızın 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar Meydan Savaşıyla zaferle sonuçlanması da yine Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderdiği müjde telgrafında belirttiği gibi ulusal egemenlik yönetiminin ürünüdür:

“Ulusun geleceğini doğrudan doğruya üzerine alarak umutsuzluk yerine umut, dağınıklık yerine düzen, duraksama yerine kararlılık ve inanç koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin özverili ve kahraman ordularının başında, bir asker bağlılığı ve uysallığıyla buyruklarınızı yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan yüreğinin pek seyrek duyabileceği memnunluk içindeyim. Yüreğim bu sevinçle dolu olarak, pek değerli ve saygıdeğer arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil ettikleri özgürlük ve bağımsızlık düşüncesinin zaferinden dolayı kutluyorum.

“Bu Anadolu zaferi, tarihte bir ulus tarafından tam olarak benimsenen bir düşüncenin (ulusal egemenlik düşüncesinin, Ö.O.) ne denli büyük ve dinç bir güç olduğunun en güzel örneği olarak kalacaktır.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin bu gücü, aşağıda özetlendiği üzere, temelindeki ulus, yurt, uluslararası ilişkiler, eğitim, ekonomi kavramlarını ulus egemenliği ilkesine dayandırmasından kaynaklanmaktadır.

5- 8 Nisan 1923 günü Mustafa Kemal’in Anadolu ve Rumeli Ulusal Hakları Savunma Derneği (Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti) adına yayınladığı bir seçim bildirgesi niteliğindeki 9 madde tümüyle ulusal egemenlik ilkesinin temel alındığını anlatmaktadır:

“Egemenlik ulusundur; TBMM’den başka hiçbir makam ulusal yazgıya egemen olamaz; bütün yasalarda, örgütlerde, yönetimde, eğitimde, ekonomide ulusal egemenlik içinde hareket edilecektir; saltanatın kaldırılması kararı, değişmez bir ilkedir; yargı kurumları, yasalar düzeltilecek, köylünün üzerindeki âşâr vergisi kaldırılacak, öğretim birleştirilecektir; barış konusunda mali, ekonomik, yönetsel bağımsızlığımızın kesin olarak sağlanması şarttır.

Bu tanımlar, Türk Devriminin ulus egemenliğini bayraklaştırmakla, iç yaşamında özgürlük, bilim, bayındırlık ve toplumsal adaleti, dış ilişkilerinde bağımsızlık ve barışı ülkü ve ilke edindiğini ve bunları hem tutarlı, hem de etkin biçimde gerçekleştirebilecek nitelikte olduğunu göstermektedir.

6- Ulusal Egemenlik bayrağı, 1 Kasım 1922’de saltanat yönetimine son vermiş, 29 Ekim 1923’te de Anayasa değişikliğiyle:

“Türkiye Devleti’nin hükümet biçimi Cumhuriyettir. Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi’nce yönetilir.”

diyerek Cumhuriyeti ilân etmiştir.

Bütün Türkiye halkı olarak, bu ulusal egemenlik bayrağı altında, Misak-ı Milli ile sınırları belirlenmiş ülkemizi ulusal yurdumuz olarak benimsemek ve zengin ortak tarihsel anılar kalıtını birlikte yaşayarak geliştirmek istencini sürdürmek kararlılığıyla, Türk Ulusluğu kimliğinde bilinçle birleşmek düzeyine ulaştık.

7- Ulusal egemenlik bayrağı altındadır ki bir “çağdaş yurt” kavramına ulaşarak “Artık yurt bayındırlık istiyor, zenginlik ve gönenç istiyor. Bilim ve beceri, yüksek uygarlık, özgür düşünce ve özgür düşünüş istiyor… Dünyada her ulusun varlığı, değeri, özgürlük ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı uygarlık yapıtlarıyla orantılıdır.” bilincine ulaştık.

Bu bilinçle sürdürülen Türk Çağdaşlaşması atılımları, hep ulusal egemenlik temeli üzerinde yükseldi:

   a) Halifelik ve Şeriat Bakanlığı kaldırılarak, ulusal egemenlik ilkesinin en temel zorunlu gereği olan laik devlet ve hukuk düzeni güvenceye alındı: insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen yasaların, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından ve kutsallık bağlanmadan, değişmeye açık olmak üzere yapılması kabul edildi.

   b) Eğitim-Öğretim Birliğini gerçekleştiren yasalarla ortaçağcıl medreseler, tarikat ve tekkeler kapatılarak temel eğitimden yüksek öğretime değin tüm eğitim kurumlarıyla bilim özgürlüğüne dayalı çağdaş ulusal eğitim düzenine ulaşıldı.

   c) Ulusumuzun yarısını, hem de daha iyi yarısını oluşturan kadın yurttaşların insanlık ve yurttaşlık haklarını tanıyan Türk Medeni Yasası ve kadınlara seçme-seçilme hakkı tanıyan yasalar kabul edildi;

Cumhuriyet’in ilânından daha ancak bir kaç gün geçmişken, Eğitim Bakanlığı’nın “Maarif Misakı = Eğitim Andı” adı altında yayınladığı bir genelgede, yeni devletin eğitim alanındaki amaçları, yine ulusal egemenlik ilkesinin gereği olarak, şöyle saptandı:

   aa- Ulusçu, halkçı, devrimci, laik ve cumhuriyetçi yurttaşlar yetiştirmek;

   bb- İlköğretimi gerçekten yaygınlaştırmak ve herkese okuma-yazma öğretmek;

   cc- Yeni kuşakları bütün öğrenim basamaklarında genellikle bilimsel, özellikle de ekonomik yaşamda etkin ve başarılı kılacak bilgilerle donatmak;

   çç- Toplum yaşamında korkuya dayalı ahlak yerine, özgürlük ve düzen arasında uzlaşma kurmaya dayalı gerçek ahlak ve erdemi egemen kılmak;

   dd- Türk ulusunu uygarlıkta en ileriye götürmek ve yeni kuşakları Türk olmak onurunun gerektirdiği aşk, istenç ve güçle yetiştirmek.

8- Ulusal egemenliğin kendisinin de, ancak başka ulus ve devletler karşısında bağımsız bir devlet olmakla, tam bağımsızlıkla olanaklı olduğu kavrandı. Bu bağlamda Türk Devriminin tam bağımsızlık tanımı, ulusal egemenlik ilkesine temel olacak değerdedir: “Tam bağımsızlık dendiği zaman doğal olarak siyasal, mali, ekonomik, yargısal, askeri ve bunlar gibi her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksun olmak, ulus ve ülkenin gerçek anlamında bütün bağımsızlığından yoksun olması demektir.”

Türk Devrimi, ulusal egemenlik ilkesinin bu gereğini de yerine getirerek ulusal ekonomimizi sanayi üretimine, demiryolu ve denizyolu ulaştırmasına ve tarım alanında çiftçinin işlediği toprağın sahibi olduğu, o toprağı çağdaş bilimsel yöntemler ve ileri teknolojiyle işleyeceği bir tarım düzenini sağlayacak kurumlar kurmaya yöneldi.

9- Ulusal egemenlik bayrağı, genel olarak ulusal kültürün, dil, yazı ve bunlarla anlatıma kavuşturulan bilim, sanat ve felsefi inançlar ögeleriyle özgür yurttaş, özgür toplum gelişimine uygun olması zorunluğunu da ortaya koydu. Bu zorunluluğun gereği olarak Türk devriminin ulusal egemenlik özü, Türk dilinin bir yönetim, bilim, sanat ve teknoloji dili olarak işlenip gelişmesinin yollarını da açtı. O zamana değin gelişmesi engellenen, çünkü doğru yazılıp doğru okunmasına bile olanak vermeyen, ama “kutsal olduğu” yolundaki hem baskıcı, hem de yanlış dinsel gerekçeyle Arap yazısıyla yazılmak zorunluğunda tutulan Türk dili, ulusal egemenlik düzeninde doğru yazılıp doğru okunmasını sağlayan Türk abecesine kavuşabildi. Türk dilinin böylece bir bilim, sanat, felsefe, yönetim, yasa, tüze ve teknoloji dili düzeyine ulaşabilmesi de ulusal egemenlik ilkesinin kurtarıcı verimlerinin başta gelenleri arasındadır.

10- Ulusal egemenlik düzeni, İslam dininin de yanlış sunulup yanlış uygulanmasına son vermenin ortamını hazırladı:

a) Ulusal egemenlik düzeninin sağladığı özgürlük ortamında İslam dininde, Tanrının muradını anlayıp açıklamak ve topluma dayatmak ayrıcalığına sahip din adamı (ruhban) sınıfına yer olmadığı, tersine, böyle bir din adamlığı savının “Tanrıya ortaklık koşmak” (şirk) gibi en ağır günah sayıldığı toplumun bilgisine ulaştırıldı;

b) İslam dini gereğince her bireyin, hiçbir aracıya bağ vurmaksızın inancının gereklerini öğrenmek, yorumlamak hak ve yetkisine sahip olduğu gibi, o gerekleri yerine getirip getirmemenin bireyin kendi sorumluluğuna bırakılmış olduğu gerçeği de, başka deyişle İslam dininin “Dinde zorlama yoktur!” diyen bu özgürlükçü niteliği de yine ulusal egemenlik düzeninde ulusun bilgisine engelsiz ulaşabildi.

c) Böylece devlet yönetiminin, göksel, kutsal, anlaşılmaz bir gizem alanı olmayıp bilimsel olarak incelenip anlaşılmasının hem olanaklı, hem gerekli olduğu ve her bireyin eşit yurttaş olarak devlet yönetiminin nasıl olduğunu inceleyip öğrenmesi gibi, nasıl olması gerektiği konusunda da görüş ve oy sahibi olmaya hakkı olduğu, kısacası laik devlet düzeni, yine ulusal egemenlik bayrağı altında güvenceye kavuştu.

   ç) İslam dininin “Bilim Çin’de bile olsa alınız!” çağrısının ve “Bilim iki türlüdür: Maddelerin bilimi ve sonra dinlerin bilimi.” saptamasının da gösterdiği üzere müsbet bilimi yapmayı ve öğrenmeyi yüceltici özü de yine ulusal egemenlik düzeni ortamında öğrenilebilmiş, öğretilebilmiştir. “Kendine ne dilersen, herkese onu dile – Dört kitabın mânâsı budur, eğer var ise.”; ya da “Şeriat bir gemidir, gerçekse denizidir – Ne denli sağlam olsa geminin tahtaları – Ona dalga vurdukça aşınıp gidesidir” diyen Yunus Emre’ler; “Yürü bre Hızır Paşa, senin de çarkın kırılır – Güvendiğin padişahın, o da bir gün devririlir” diyerek baskıya karşı başkaldıran Pir Sultan Abdal’lar, “Kaldır nikabını ( örtünü) göster yüzünü – Aç başını yaradanı seversen..” diyen Karacaoğlan’lar .. ulusal egemenlik düzeninde eğitim ve kültür kurumlarında kamunun bilgisine ulaştırılabildi. Ve bu özgürlükçü özüyle İslam dininin örneğin 12. Yüzyılda Endülüs’te “Kâinat yaratılmadı, çünkü hep vardı” diyen İbn-i Rüştler, görgül (gözlem ve deneye dayalı) ve ussal yöntemi uygulayan İbn-i Sinalar, bu yöntemi toplumu anlamaya ve açıklamaya uygulayan İbn-i Haldun’lar, ancak ulusal egemenlik düzeninde eğitim ve iletişim kurumları aracılığıyla kitlelerin bilgisine ulaştırılabildi. İslam dininin özgürlükçü özünü kavrayarak yetişen bu İslam bilginlerinin Avrupa’ya bir daha elinden çıkarmadığı dünya üstünlüğünü sağlayan dinsel özgürlük (Reformasyon), bilim ve sanat özgürlüğü (Rönessans), Coğrafi Keşifler, Bilimsel Buluşlar, Sanayi Devrimi atılımlarını yapmasına temel oluşturan katkılarda bulunduğu da yine ulusal egemenlik düzeninde Türk ulusunun bilgisine ulaştırılabildi.

SONUÇ YERİNE

Ulusun özgür oylarıyla seçilen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, devlet ve toplum yönetiminde en yüksek erk ve yetkiye sahip kurum olduğu ulusal egemenlik düzeninin yerine, 1950’den başlayarak önce siyasal parti disiplini yoluyla parti başkanlarının artan ölçüde baskıcı yönetiminin alması, yargı bağımsızlığının büyük ölçüde zedelenmesi, ve özellikle AKP iktidarı döneminde 2017 tarihli anayasa değişikliğinde bağımsızlığı tartışmalı yargının “mühürsüz oyları son anda geçerli sayan” kararıyla başkanlık düzenine geçilmesi, ulusal egemenlik bayrağının Türkiye Cumhuriyeti Devletine, Türk toplumsal kurumlarına ve Türk siyasal, toplumsal ve kültürel yaşamına sağlamış olduğu yukardaki kazanımları her alanda baltalamış olsa da, Atatürk’ün gözlemlemiş olduğu gerçek hükmünü yürütmektedir ve ilk seçimlerde ulusal egemenlik düzeninin tüm gerekleriyle onarılması konusunda çok geniş bir ulusal uydaşma gerçekleştiği görülmektedir:

İsmet İnönü’nün ölümsüz anlatımıyla “Devletimizin kuran, ulusumuza özveriyle, bağlılıkla hizmet eden, insanlık ülküsünün tutkun ve seçkin kişiliği” Mustafa Kemal’i sonsuz saygı, gönül borcu ve bağlılık duygularımızla anarken, ulusal egemenliğin yenilmez gücünü yine O’nun ölümsüz açıklamasıyla vurgulayalım:

“Meşru haklarının bilincinde olan bir ulus karşısında, yeryüzünün en güçlü orduları, en etkili silahları âciz kaldığı”gibi,

“Ulusal egemenlik öyle bir ışıktır ki, onun karşısında zincirler erir, tac ve tahtlar batar, yok olur. Ulusların tutsaklığı üzerine kurulu kurumlar her yerde yıkılmaya yazgılıdırlar.”

Bknz.: Özer Ozaankaya, Cumhuriyet Çınarı – Mustafa Kemal’i “Atatürk” Yapan Uygarlık Tasarımı, CEM Yay.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.