Edirne’nin Fethi (Piyes)

Yazan

Cafer CABBARLI

(Yazar bu eseri 1917 yılında tamamlamış ve aynı yıl içinde Bakü’de sahnelenmiştir. )

Türkiye Türkçesine aktaran: Yaşar Ahıskalı

Kaynak: Cəfər Cabbarlı. Menim Tanrım Gözelik. Bakı, 2000

© Behlül Abbasov, Bakü / Azerbaycan

ALTI BÖLÜMLÜK DEVRİM TRAJEDİSİ

O Y N A Y A N L A R

Rıfat

Halit

Zühre

İnci

Kemal

Şükrü Paşa

Kamil Paşa

Nazım Paşa

Nemazi Muhtar Paşa

Molla Süphan

Molla Hacıbaba

Şeyhülislam

Galip

Ziya

Hasan

Muhammet Emin

Dimitri

Vasili

Yaver, subay, birinci bakan, ikinci bakan, halk, halk, ses vs.

B İ R İ N C İ    P E R D E

Olay Edirne’de bir hastane bahçesi önünde vuku buluyor: Sağ tarafta Edirne sokaklarından biri, önde minareli bir mescit. Hastanenin kapısı görünüyor. Zühre ve İnci geçiyor.

Zühre. Tam yedi ay, İnci! Bu kadar zaman bana birkaç dakika gibi geliyor. Sanki daha dün kale ablukaya alınmış ve ben de darülfünundan buraya gelmişim.

İnci. Yerinde olsaydım dün değil, belki de bu gün geldiğimi zannederdim.

Zühre. Biliyorum, İnci! Yine bana gülmek istiyorsun. Fakat inan ki, bu kadar hayattan memnun olduğum yoktu. Vatan için çalışmak, vatanın namusu için ölümün gözüne süngü gibi sokulup sevdiği bir toprağın savunması için yaralanan gazileri kanlar içinden, ayaklar altından çıkarıp kurtarmak az bir şey midir? Daima bir korku içinde, daima bir savaşta, topların gürültüsü, mermilerin vızıltısı, ölüm tehdidi, yaşamak arzusu bu hislerin hepsi insanın kalbinde karışıp dövüştükçe öyle bir ferahlama oluyor ki, insan bütün varlığını kaybediyor.

İnci. Bunların üzerine bir de şu genç subay Rıfat’ın muhabbeti eklenirse, daha da…

Zühre.  (Sözünü keser) Ah, İnci! Yine bana hatırlattın, ben suçlu değilim. Hayatım… Ah! Lanetliyorum ve ama yine de Rıfat’la karşılaştığım o dakikayı da seviyorum. O dakika daima aklımda cilveleniyor ve düşündükçe bazen kendimi dünyanın bir bahtiyarı zannedip gülüyorum ve bazen de mutsuz felekzade gibi ağlıyorum.

İnci. Zühre, senin böyle üzülmene hayret ediyorum. Bir de, sen böyle metin iradeye sahip bir kadınken, nasıl oldu da, ölmeye gelmiş bir subayı sevdin? Hâlbuki sen erkek bir subay kimliğine sahipsin.

Zühre. Ani bir dakika diyorum ya o dakikayı hem seviyor, hem de lanetliyorum. İnci, kışın şiddetli bir günü, toplar ve mermilerden bir ateş deryası vücuda gelmiş bir yerde, cehennemler zuhur eden bir mekândan vatan sevgisiyle, münevver bir halde, vatan uğrunda çalışan yiğitleri seyredip, düşenleri kurtarmaya çalışırdım. Bu aralık arkadan bir şey dokunduğunu ve genç subayın yıldırım gibi üzerime coştuğunu görüp kendimi kaybettim, bayıldım. Ayılınca kendimi subayın kolları arasında görüp kalktım. Etrafa bakındım, artık savaş bitmiş, düşman kaçmıştı. Subayın sevimli yüzünde bir samimiyet, bir kızartı olduğu halde, yüzünü bana çevirip dedi: “Hanım efendi, bendenizi kurtarmaya çalıştığınızdan dolayı size teşekkür ederim. Varsın da bütün Türk çocukları sizin gibi cesur olsunlar.” Ben kendimi kaybettim, bir söz söyleyemedim. Yüreğimde anlaşılmaz bir his doğdu. Eve geldim. Biliyor musun, İnci, şu genç subay kimdi? İşte söylediğim Rıfat.

İnci. Gerçekten, Rıfat değerli ve sevilmeyi hak eden bir gençtir. Darülfünundan gönüllü geldiği halde eğitim eksiğine rağmen, subay gibi subay olması bunu ispat ediyor.

Zühre. Of, ondan sonra birçok dakikalar ona rastladım. Yaralandı, gece sabaha kadar başında bekledim. Fakat kendine karşı beslediğim sevgiyi söylemeğe cesaret edemedim. Öyle ki, bir gün kala artık devam edemiyor, bu gün kesin muharebe olacak. Tam yedi ay birinci safta savaşmış bir adam böyle müthiş bir günden sağ salim çıkabilir mi? Ah, İnci! Bu gün, Allah göstermesin, Edirne’yi kaybedersek, ben de mahvolurum. Zira ben bir dakika Rıfat’tan ayrı yaşayamam ve istemiyorum da! Gidelim, gidelim, İnci. Yine yüreğim sıkıldı. Beni sevmediğini bilseydim, yalnız azap çekerdim. Ben Rıfat’ı yalnız burada değil, İstanbul’da, kendi evimizde de bir defa görmüştüm. İşte o zamandan benim yüreğimde bir his uyanmıştı. Fakat onu o zaman unutmuştum.  (oturur).  Oh, umutlarım, fakat bir hayal olarak mı kalacaksınız?

İnci. Korkma, inşallah bugün düşmanı yeneriz ve şimdilik kurtuluruz. Peki, Zühre, gitmek istiyordun, ama yine oturdun.

Zühre. Sen git, ben biraz daha yalnız kalıp düşünmek istiyorum (İnci gider. Sokakta Rıfat, Kemal ve Halit konuşarak gelirler.)

Rıfat. Evet, tam yedi ay savunduğumuz Edirne’nin kaderi bugün belli olacak.

Halit. Acaba, bizim iyi günümüz olmayacak mı? Allah bizi ölmek için mi yaratmış? Ölene kadar savaşıyoruz. Gücüm yetmezse, kendimi öldürürüm, yeter ki Bulgar rezaletini görmeyeyim.

Rıfat. Yok, Halit, ben buraya ölmek için geldim, intihar etmeğe gelmedim. Milletimiz zaten bizim gibi gençlere muhtaçtır, biz yaşamalıyız. Ölsek de ya savaş meydanında yahut da millet, vatan menfaati ölmemizi gerektirirse, birlikte ölmeliyiz.

Kemal. Doğru diyorsun, Rıfat, ne mutlu o millete ki, senin gibi kahraman yiğitleri var.

Rıfat. Bu gün artık her şey belli olur, düşmanların taarruza hazırlandığı artık keşf olunmuş, kalede büsbütün yiyecek tükenmiş, bu gün ya şu düşman süngülerinden yapılmış lanetlenmiş halka kesin bir şekilde parçalanacak ya da şehir teslim olacak. Şimdilik, arkadaşlar, Allah’a ısmarladık. Benim şu hastanede küçücük bir işim olduğunu söylemiştim. İnşallah, savaş meydanında görüşürüz (gider).

Halit (Kemal’e) İşte gördün mü, bu herif Zühre’yi seviyor. Ha, ha, ha! Git görüş, veda et. Fakat onu bil ki, bu son görüşündür. Zühre benim olacak. Seni, yiğitlikle üzerine atıldığın Bulgar süngüleri, bir sürur ile karşıladığın savaşın kurşunları öldürmese de, Halit’in kılıcı öldürecek. Gidelim, şimdi bu iki sevgilinin vedalaşmasına bakalım. Şunu bil ki, Rıfat olmazsa, Zühre belki de beni sever. Gidelim  (Kemal’in elinden tutuyor ).

Rıfat  (içeri girer). Rahatsız ettiğim için özür diliyorum, hanım efendi (Zühre irkilir).

Zühre. Rıfat, defalarca sizden bana hanım değil, yalnız ismimi söylemenizi rica etmiştim. Acaba, ismimden iğreniyor musunuz ya da ismimi kullanmayı kendinize hakaret mi sanıyorsunuz?

Rıfat. O yok, cesaret etmiyordum, fakat bu gün ihtimal ki, son görüşümüz ve son defa olarak konuştuğumuz için söyleyeceğim ve daha çok şeyler demeye cesaret edeceğim. İlk ve belki de son defa söylüyorum, Zühre.

Zühre. Son defa mı, dediniz? Rıfat, son defa mı?

Rıfat. Evet, son defa. Artık Bulgar askerleri şehrin kapılarına kadar geldi. Bu gün son bir savaş olacak. Ben, Zühre, bu savaşta son damla kanıma kadar savaşacağım.

Zühre. Rıfat, Sizin kahramanlığınızı biliyorum. Sizin savaşta yararlılığınızı da biliyorum. Sen vatan uğruna, Türklerin şeref ve namusu uğruna ölmek istiyorsun. Of, Rıfat, ben senin vatan uğruna ölmene engel olmayacağım. Git, Fakat ben nereye gideyim?

Rıfat. Zühre, ağlıyor musun? Acaba, vatan savaşı için canını feda eden bir genci böyle mi uğurlarlar? Sus, Zühre, Türkler her bir felaketi sakin bir yürekle, açık alınla, soğukkanlılıkla karşılarlar. Zühre, ağlama, Türkler ağlamayı adet etmemiştir.

Zühre. Rıfat, şu yedi ayda ben daima bir azap, daima bir korku içinde iken, yalnız iki şey beni teselli ediyordu. . . Biri vatan uğruna çalışmam, biri de sen. Şimdi birlikte savunduğumuz kale teslim olmak üzere, sen de son görüşümüzdür diyorsun.

Rıfat. Zühre, ben seni yalnız burada değil, İstanbul’da da görmüştüm. Oh, hatırlıyorum, ilk defa sizin evinize kardeşin Tevfik’in yanına gelmiştim. Kapıyı açtın, seninle karşılaştım. İşte o zamandan benim yüreğimde bir his uyandı. Artık orada dayanamayıp sizdeki ziyafetten ayrıldım. Fakat o günden bu güne kadar o his beni terk etmedi. Ben o hisle yaşıyordum ve bir umutla yürek tesellisi buluyordum. Sonra vatan hizmetini vicdan mecburiyeti bilip, darülfünunu bırakarak buralara geldim ve o hissi de kendimle getirdim. Burada da ilk defa kanlar, kıyametler arasında benim imdadıma yetiştin. İşte bu tesadüf yüreğimde olan hissi daha da alevlendirdi. Fakat ben sana bir söz demeğe cesaret edemiyordum. Ah, Zühre! O zamandan beri benim ne kadar acı çektiğimi yalnız arkadaşım Halit ve bir de tanrım biliyor.

Zühre. Rıfat, İstanbul’da ben de seni gördüm! Ah, Rıfat, hiç bir şey demiyorum. Fakat son görüşümüz diyorsun. Sadece şunu derim: Ya ben? !

Rıfat. Zühre, bu gün bütün Türk dünyası Türklerin namusu ve haysiyetini ayaklar altına almak isteyen canavarlara karşı savaşmayı senden talep ediyor. Vatan uğruna ölüm olmasaydı, yüksek dağlar, derin dereler bizi bir birimizden ayıramazdı. Fakat böyle bir günde ki, bütün Türklerin kaderi belli olacak, damarlarında Türk ve İslam kanı dolaşan bir Osmanlı sakin duramaz (çok uzaklardan top gürültüleri duyuluyor).  Ah, Zühre! Artık savaş başladı, ben gidiyorum.

Zühre. Rıfat, git! Ben ve sen Edirne’ye ancak ölüm için gelmiştik, ama yüreğimdekilerin hepsini söyleyemedim. Git, eğer sonunda sağ kalırsan. . .

Rıfat. Zühre, toplar şiddetleniyor. Gidiyorum, bana yirmi yıl terbiye veren, kendi kucağında besleyen şefkatli bir anayı savunmaya gidiyorum. Ben bu gün, Azrail’in kara kanatlarını açtığı ve ölüm ve tufanların cilvekâr olduğu bir mekâna yüksek idealler ile çırpınan yürek götürüyorum. Varsın olsun. Gidiyorum, Zühre, elveda!  (Gider. Zühre onu uğurlayıp geri döner.)

Zühre. İşte Türk adını taşımaya layık bir aslan (odaya geçer, top sesi şiddetlenir .)

Halit. Sanıyorum ki tam altı aydır beklediğim şey bu gün olacak. Edirne alınacak. Bu gün Rıfat ölecek, savaşta ölmese de, ben onu öldüreceğim ve bu gün Zühre benim olacak.

Kemal. Halit, bu zamana kadar ben seninle her yere gittim, birlikte çok suç işledik. Ben bir Arnavut’um, Türkler bana zulüm ettiler. Ben de onlardan intikam almak için geldim. Ama yine de arada bir din bağlılığı olduğundan yüreğim fazla dayanamıyor. Halit, bu son dakikadır, gel yaptıklarımızdan tövbe edip vatan yolunda dökülecek bir damla kanımızla belki bu suçları temizleyelim. Halit, biliyorsun ki, Türkler benim meşru haremimi çaldılar ve ben de bunlara karşı Türklere bir darbe indirmeği düşünmüştüm.

Halit. Fakat sen Türklere darbe indirmek için daha çok fırsatlar bulursun. Ama sen ufak şeylerle uğraşıyorsun.

Kemal. Ben bütün Türklerin mahvolması için yemin etmişim. Fakat şimdi, eskiden olmuş bir yanlış ve noksanlık için dindaşlarımın namusunu yunanlı ayağına atmayı vicdanım bana uygun görmüyor. İşte, Halit, son dakikadır.

Halit. İhtiyarlayınca zayıf bir adam olduğunu büsbütün gösterdin. Sen intikam alacaksın, ola ki, unutursun ama ben seviyorum. O kızın muhabbeti beni bu işe mecbur ediyor. Versinler bana o dünya perisini, göndersinler beni ölüme. Gitmezsem, şerefsizim! İşte onun Rıfat’a gitmemesi için bu alçakça ihanete mecburum, Kemal!

Kemal. Halit, zaten biz de öyle bir ihanette bulunmadık ki. (dışarı.)  Mahkemeden kaçamaz.

Halit. Ah, Kemal, biliyorsun ki, bu kız İstanbul güzellerinin yıldızıdır ve ilk olarak bu kızı bana sen gösterdin. Onun arkasından İstanbul’dan buraya geldik. Şimdi onu terk edip beni ölüme mi davet ediyorsun? Hani, sen bu işte ölene kadar bana yardım edeceğini söylemiştin? ! Şimdi sözünde durmuyorsun? ! Sen git, fakat ben ondan vazgeçmeyeceğim. Bu toplar atıldıkça benim kalbim alevleniyor, o kanlar döküldükçe benim yüreğimin ıstırabı sönüyor. Seviyorum, ben onu seviyorum. Muradıma ermem ve onu tezvic etmem de yalnız Rıfat’ın ölümüne bağlıdır ki, onu öldürmeyi de bana yasaklıyorsun. Yalnız Bulgarların buraya gelmesi kalıyor ki, onlar gelince Tahsin bey beni her arzuma ulaştıracağına söz vermiştir. Ben o dakikayı bir vicdan azabı ve bir muhabbet ıstırabı içinde bekliyorum. İşte o dakika gelmiş, sen ise beni ölüme davet ediyorsun! Yok, yaptığım bu kadar ihanet ve suçlar yalnız onun için değil miydi? Evet, o da bu gün benim olacak. (top sesleri şiddetleniyor, Halit yüksek yere çıkıyor.) Bak, kapılardan içeri giriyorlar. Toplar imkân verirse, siz burada olun, ben ne olduğunu haber alayım  (gidiyor.)

Kemal. Sen beni bir Arnavut bil. Fakat ben bir Türküm, sen benim Türklerden intikam aldığımı zannet, fakat ben senin kardeşinin intikamını senden alacağım. (Galip gelir.) Oğlum, sen benim burada olduğumu nereden bildin?

Galip. Gelirken Halit’e rastladım, Halit söyledi.

Kemal.  Sen savaşa katılmadı mı ki, buraya gelmişsin?

Galip. Düşman savaşı durdurmuş ve teslim şartları sunmuştur. Fakat Şükrü Paşa hazretleri bence asla razı olmayacak. Adeta, bu adam, şu kara toprakları kendi hayatından daha çok seviyor ve son nefesime kadar Edirne’yi vermeyeceğim diyor yahu! Emin ol ki, baba. Kendisi katılıyor. İhtimal ki, savaş şu an yeniden patlar ve ben de size veda edeyim diye, izin aldım, geldim. Yolda da Halit’e rastladım, biraz da konuştuk.

Kemal. Oğlum, Galip! Sen Halit’le asla konuşma ve onunla yakınlaşma.

Galip. Baba, Halit, adeta, güzel ve iyi reftarlı bir gençtir. Niçin bana onunla görüşmemi daima yasaklıyorsunuz?

Kemal. Çünkü Halit haindir, casustur.

Galip. Öyleyse onu öldüreyim, fakat sen niçin onunla görüşüyorsun?

Kemal. Ben de hainim.

Galip. Seni de öldürürüm, böyle tehlikeli zamanda milletime ihanet eden her bir adamı lanetler, onu it gibi helak ederim (kılıcını çekmek ister.)

Kemal. Dur, oğlum. Ben millet haini değilim! Millet haini Halit’tir.

Galip. Öyleyse, ben onu hemen bulur, öldürürüm.

Kemal. Oğlum, onu ihanete ben mecbur ettim.

Galip. Neden?

Kemal. Çünkü ondan intikam almak istiyorum! Oğlum, Halit’in ihaneti ile kocaman Türkiye’ye bir şey olmaz ve onun yerine millete senin gibi kahraman bir fedai verdim! . .

Galip. Acaba, Halit’ten ne intikam almak istiyorsun? Söyle, bilmek istiyorum!

Kemal. Sonra, oğlum. Sen yiğitsin, bir kahramansın, böyle çirkin işlere karışma.

Galip. Hayır, hayır, anlamak istiyorum!

Kemal. Öyle ise, dinle! Oğlum, sen bilmiyorsun ama ben İstanbul’da büyük ve anlı sanlı bir adam idim. Genç bir kızı kendime para ile tezvic ettim. O kız ise Tevfik’e âşıktı ve Tevfik o kızı benim resmi haremim iken evimden alıp kaçtı ve bütün İstanbul halkını bana güldürdü. Bak, hâlâ da bana gülüyorlar. Ah, o günden beri intikam almağa uğraşıyorum. Bu Halit o Tevfik’in küçük kardeşidir. Çocukken bu evden firar etmişti. Bir gün kalabalık bir yerde buna rastladım, dikkatimi çekti, ahbap olup evime getirdim. Halit’in çocukken gömleği tutuşup yanmış ve onun eseri olarak, omzunda kuşa benzer bir iz kaldığını biliyordum. Bir bahane ile omzuna bakıp o izi gördüm. Halit olduğunu anladım. O zaman benim düşüncemde, başıma öyle intikam hissi geldi ki, bütün dünya hâlâ bu intikamın mislini görmemiştir. O, bana ana baba ve akrabasının kim olduğunu bilmediğini söyledi. O, epeyce darüleytamda okumuş, bir zamanlar haydutlara, kaçaklara katılmış, sonra onlarla beraber bir yemin edip, tövbe edip İtalya muharebesine asker olarak katılıp, gayet reşit ve zeki olduğu için çete subaylığına terfi etmişti. Şimdi anladın mı?

Galip. Onu öldürmekle intikamını alacağını mı sanıyorsun?

Kemal. Yok, oğlum! Benim intikamım daha dehşetli olacak. Buradaki hemşireyi tanıyor musun? İşte bu Halit’in öz kardeşidir. Ben onların bir birini tanımamalarını fırsat bilip, İstanbul’dayken Zühre’yi ona gösterdim. Buraya da onun peşinden geldi. Halit’i hainliğe ve Zühre’ye âşık olmaya ben sebep oldum. Beni gülünç ve rezil ettiklerine karşılık olarak bu neslin bütün dünyada lekelenmesini istiyorum ve bütün Türkiye’de sonra bu işimi bağırarak bildireceğim: Şimdi anladın mı?

Galip. Zühre? O masum kız suçlu mu?

Kemal. Evet, birkaç defa Halit Rıfat’ı habersiz öldürmek istedi, ben engel oldum. Çünkü Rıfat yiğittir, aslandır! Sen de onun gibi ol, fakat bizim işimize karışma.

Galip. Haşa! O, melek kadar masum bir kız. Sizin suçlarınızla bağlantılı olmasına ölene kadar müsaade etmem. Siz ölmeyi hak etmişsiniz, siz yok olmayı hak etmişsiniz.

Kemal. (oğlunun ayaklarına yıkılır.) Oğlum, ben senin babanım. Benim yüreğim intikam baskısıyla taşlardan daha sert olmuştur. Ben bir ihtiyarım, benden insan olmaz. Fakat son olarak babalık diliyle senden talep değil, rica ediyorum, çocuk gibi yalvarıyorum. Git, git Rıfat’la beraber ki iki kahraman olun, arkadaş gibi el ele verin, vatanı müdafaa edin. Ancak benim bu sırrımı kimseye açma ve müdahale de etme!

Galip. Sus, artık sen benim babam değilsin.  (toplar atılır.) Ben kendi babamı vatan uğruna canını feda eden biri olarak görmek isterdim. Fakat sen alçak bir hainsin. Artık savaş başladı, ben gidiyorum ve eski oğlun olarak son iyiliğimi yapıp seni öldürmüyorum  (Galip gidiyor, toplar atılıyor, Halit geliyor.)

Halit. İşte kaleye giriyorlar, Kemal! Son defa Şükrü Paşaya teslim olmayı teklif ettiler, ama o reddetti. Bak, Tahsin beyden onun birliğinden olduğum için kâğıt aldım. Bu evrakları Bulgar komutanları da imzalamışlar. Gidelim, artık zaman geldi.

Kemal. Of, Edirne, Edirne! (düşünür)  Evet, zaman geldi, fakat acele etme, biraz daha beklemeliyiz.

Halit. Yahu, şehrin sokaklarında da tüfek, hatta top atışmaları devam ediyor (saklanıyorlar, sahnede bazen Bulgar askerleri, birkaç Türk askeri, bazen tersine olarak atışarak vuruşarak geçiyorlar. Bu arada birkaç Bulgar askeri Türk kızlarını sokakta sürüklüyorlar. Galip çıkıyor.)

Galip. Bırakınız! Galip sağ iken Türk kızlarının namusuna tecavüz olunmaz (Galip atışır vuruşur, ona kurşun isabet ediyor, o yıkılıyor.) Ah, öldüm!  (ölür. Bir subay, birkaç asker hastaneye girip Zühre’yi dışarıya çıkarıyorlar. Tüfek atışları devam ediyor, ara sıra top sesi de duyuluyor.)

Zühre. Bırakınız beni, bırakınız beni)

Halit.  (Çıkıyor.) Durun!  (Zühre Halit’in yanına koşar)

Zühre. Oh, Halit! Sen burada mıydın? Bize onları yaklaştırma!

Halit. Korkma, Zühre! (Hücum eden subaylara kâğıt veriyor, subay alıp okuyor )

Subay. Affedersiniz, efendim, bilmiyorduk, demek siz Bulgar casususunuz?

Halit. Rica ederim bu kıza dokunmayın.

Zühre. (Geri çekilir) Öyle mi Halit, sen Bulgar casusu musun?

Halit. Ben seni kurtarıyorum, Zühre.

Zühre. Defol, alçak, benim casus yardımına ihtiyacım yoktur. Bırak öldürsünler beni!

Halit. Kimse seni öldüremez, benim sevgilimi öldürmeğe kimse cesaret edemez.

Zühre. Beni ancak erkekler sevebilir. Sen ki, şu kılıcı taşımağı hak etmiş değilsin, niçin taşıyorsun? Bana silah ver, ben kendimi savunurum. Ah, Rıfat, neredesin? Senin yoldaş dediğin herif casusmuş, casus!  (Bayılır.)

Halit. Bana birkaç asker veriniz, bu kızı benimle yan odaya götürsünler.

Subay. Efendimin emrine itaat ediniz  (iki asker Zühre’yi götürüyor.)

Kemal (çıkarken.) İşte intikamın basiti, düşmanın eli ile kendine harem etmek istiyor, ah! (Dışarıya, sokağa çıkıyor, oğlu Galip’i ölmüş görüyor.) Ah, oğlum, Galip! Vuruldun mu? Bak, işte Türk evladı, şanlı Türk kahramanısın, baban gibi alçak değil (Gider. Subay ve askerler İnci’yi dışarıya çıkarır. Birkaç Bulgar askeri sahneden koşar, Rıfat birkaç askerle onları takip eder ve sahneden geçerken İnci’nin ağlama sesini duyar, dönüp içeri girer.)

Rıfat. Durun, siz asker değilsiniz! Siz erkek değilsiniz, kadınlara tecavüz mü ediyorsunuz?

İnci. Rıfat, bırakma  (Rıfat onlarla dövüşür, Bulgar subayı ile bir asker vuruşur, diğerleri kaçar.)

Rıfat. İnci, peki Zühre nerede?

İnci. Zühre’yi götürdüler.

Rıfat. Yarabbim, kadınlara güç kullanan bu alçaklar da kendilerine asker diyorlar! Ah, Zühre’yi götürdüler mi? Ah, Zühre! (çıkar. Şükrü Paşa birkaç Türk subayı Bulgar askerleri arasında gelir. Rıfat onları görür, durur.) Ah,  Paşam! Sizin halinizi, en doğrusu, Türkiye’nin bu felaketini görmektense ölseydim daha iyi idi. Oh, bundan sonra ben artık yaşayamam. Bırakın, şu canavarlarla son nefesime kadar dövüşeceğim  (hücum eder.)

Şükrü Paşa. Rıfat, yeter! Savaşı terk et, kendini boşuna öldürtme. Senin gibi kahraman gençler Türk milletine lazımdır. Ben kendimi çoktan helak ederdim, Fakat biliyorum, bir zaman gelir ki, Türkler lekelenmiş namuslarını kendi kanları ile yıkarlar. Ben o günleri görmek umuduyla intihar etmedim. Gerçi, hakikaten ölümden korkmuyorsan hayat güncündeki planları al, esaretten kaç, ölümden korkma, İstanbul’a ulaş! Fakat ihtiyar Kamil Paşaya ve korkak Nazım Paşaya değil, İttihat Terakki Cemiyetine teslim et. Şimdilik savaşı terk et ve dediklerimi yap. . .

Rıfat. Yapacağım, evet yapacağım! Şerefsiz hayat ölüm demektir, şerefli ölüm hayat! Yemin ederim ki, düşman kanı ile kızarıp yakuta dönmüş kılıcıma ve vatan yolunda madalya yerine göğsüme vurulmuş yaraya, bu günden sonra ya Rıfat karanlık mezarlar kucağına atılacak ve yahut Edirne mescitleri minarelerinde Bulgar haçları yok olup yine hilal parlayacaktır, hilal. . .

P E R D E    K A P A N I R

İ K İ N C İ   P E R D E

Olay İstanbul’da, Sultan Ahmet bahçesinde vuku buluyor, Halit ve Kemal konuşuyorlar. Birçokları gelip geçiyor.

Halit. Senin konuşmandan, Kemal, öyle anlaşıyor ki, sanki Rıfat’ın ölümü Zühre’yi teslim olmaya mecbur etmez, öyle mi? Fakat bence Zühre, nihayet, her şeyi unutup beni sevecek!

Kemal. Halit, sen çocuk gibisin, Zühre ise inatçı bir kızdır. Onu zor ve güçten başka hiçbir şey mecbur edemez. Sen o kadar çekingen davandın ki, Zühre’yi zorla teslim ettin. Kim bilir, belki de biz Edirne’ye gidene kadar Zühre fırsat bulup intihar edecek.

Halit. Fakat mümkün değil. Yanında sürekli bir kadın olacak, kapıları kilitli, bir asker bekçilik yapacak ve yanında da keskin bir silah yok. Böyle olduğu için kendine hiçbir şey yapamaz ve yaparsa da başkası da onu kurtaramaz. Zaten, kim sağ ki? Sadece Rıfat, o da kim bilir Edirne’nin hangi köşesinde ölmüş gitmiş. Ölmüş olmasa da, esir alınmıştır demek. Bir de biz İstanbul’da çok kalmayacağız ki. . .

Kemal. Doğru, biz çok kalmayacağız, zaten, bize havale edilen işler artık bitmiş demektir. Biz barış istiyoruz diye, tebligatta bulunursak da, birkaç kişiden başka herkes savaş istiyoruz diye, kıyamet koparıyorlar. Görüyorsun gençler, ihtiyarlar, kadınlar, hatta çocuklara kadar herkes yas tutup ’’Ya Edirne ya ölüm’’diyorlar. Barış isteyenler büyük ihtimalle, para ile tutulmuş harpçılar ve işsizlerdir. Kalanlar ise, demek olur ki, bütün Türkiye, Yüksek İttihat ve Terakki partisi ve Enver başta olarak heyecana gelip, hepsi bu gün ölüme hazırdırlar.

Halit. Her halde barış taraftarları da çoktur, nihayet bu gün ölüme hazırdırlar.

Kemal. Ben bu gün mitinge katılmayacağım. Zaten, bir az da hastayım.

Halit. Kemal! Bizim her birimiz ayda bin lira maaş alıyoruz. Fakat bize verilen işlerin hiç birine katılmıyorsun, insan söz verdi mi, onu yerine getirmelidir.

Kemal. Ben hastayım ve bir de Tahsin Bey bizi mecburi gönderdi. Sen bin lira değil, on bin lira da olsa da, kendi rızanla Zühre’den ayrılır mıydın? !

Halit. Kemal, biliyor musun seni dinlemediğim ve Zühre’yi zorla teslim etmediğim için çok pişmanım. Ne yapayım, ona taraf gidince, yüzüne bakınca sanki müthiş bir güç beni niyetimden sakınmaya mecbur ediyordu. Nedense onun yüzüne bakamıyorum, ama söz veriyorum ki, Edirne’ye ulaştığım gün senin sözlerini yerine getireceğim.

Kemal. Seni men eden güç cesaretsizliktir! İşte halk geliyor, artık ben gidiyorum (gidiyor. Molla Süphan ve bir başka kişi içeri giriyor. Halit birisine. )

Halit. Efendiler, yeni bir haber yok mu? Barıştan, harpten ne konuşuyorlar? Savaş yine devam edecek mi?  (halk birer birer içeri giriyor.  )

Molla Süphan. Yeni haberler yoktur, yalnız hükümet resmi olarak bildirmiştir ki, artık savaşı durdurmaya ve barış yapmaya mecburdur. Halkın da çoğu barış istiyor. Duyduğuma göre, şurayı vükela da çoğunluk barıştan yanadır. Kamil ve Nazım Paşalar bile. Hiç kimse harp etmek istemiyor.

Halit. Tabii ki, savaşı durdurmak gerektir, halkın gücü kalmadı, halk bitti. Ne zamana kadar savaşacağız?  (türlü sesler )

Halk. ’’Böylelikle kaldık’’, ’’Bizden ne olur!’’, ’’Barış istiyoruz’’, ’’Savaş istiyoruz’’, ’’Savaş devam edecek! ’’

Halit. Efendiler, Bulgarlar şimdi Çatalca’dadır. Eğer barış yapmazsak İstanbul’u alıp bizim hepimizi öldürürler, her şeyimizi alırlar. Ne zamana kadar biz savaşacağız? İstanbul Edirne’den dayanıklı mı olacak? Edirne’yi aldılar, İstanbul’u almak mümkün değil! ? Halk, gelin hep birlikte barış talep edelim!

Halk. ’’İstemiyoruz! ’’, ’’Yaşasın barış’’, ’’Yaşasın savaş! ’’

Molla Süphan. Hazretler, bizim artık savaşma iktidarımız kalmadı.

Halkten biri. Para almaya var mı?

Molla Süphan. Oğullarımız kırıldı, analarımız yavrusuz, kızlarımız kardeşsiz ve oğullarımız babasız kaldı, aç susuz feryat ediyorlar. Acaba, bu ne zamana kadar devam edecek, ne zamana kadar savaşacağız?

Biri. Edirne’yi geri alıncaya kadar! ’’Ses yapma! ’’, ’’Biz halkı tanıyoruz’’, ’’Siz çok anlıyorsunuz, eski baykuşlar’’.

Molla Süphan. Eğer biz barış yapmazsak, İstanbul’u alacaklar, o zaman daha da kötü olur. Biz hükümetten çok bilemeyiz ki, hükümet barış istiyor.

Halk. Hükümet korkuyor.

Molla Süphan. Hayır hükümet korkmuyor, hükümette bizim için korkuyor. . .

Halk. ’’Bizim için korkmasın! ’’, ’’Kim savaş istiyorsa gitsin savaşsın, biz barış istiyoruz’’.

Molla Süphan. Hükümet biliyor ki, barış olmazsa Türkiye olmayacaktır. Kafasında az çok akıl olanlar, âlim kimseler barış istiyor. Bizim görevimiz hükümeti idare edenleri dinlemek ve onların sesine ses vermektir. Barış istemeyen, savaş talep eden yalnız, yalnız İttihadı tenezzül mü, İttihadı terakki mi? Onun başına toplananlar, birkaç kanı kızgınlar, hiçbir şey dert etmeyen gençler ve çocuklardır. Efendiler, kendi mukadderatımızı bir takım çocukların eline vermeyiniz, bizi felakete sürüklüyorlar.

Halk. Çocuk sizsiniz, doğru değil! Defolsun konuşan! .Devam ediniz. Biz Edirne’yi istiyoruz (vükela şurası karşısında karışıklık. Rıfat geliyor)

Rıfat. Durunuz, ey gafiller.  (Halit bir tarafa çekiliyor.)’’Barış istiyoruz’’ kelimelerin arkasında ne kadar felaketler saklandığını biliyor musunuz? Siz Edirne’de masum Türk kızlarının namusları savaş canavarlarının kaba ellerinde çiğnendiğini görmediniz? Siz Edirne’de hilalin minarelerden indirilip çamurlara çarpıldığını görmediniz? Acaba, barış istemekle, yaşamakla daha neler görmek istiyorsunuz? Size diyorum: Ey düşman çarıkları altında sefilce yaşamak, rezilce sürünmek için barış isteyenler, ölümden korkanlar evlerinde saklansınlar. Fakat Osmanlı’nın istikbali bize bağlıdır. Biz gençler ya Edirne’yi geri alacağız ve yahut da Edirne istihkâmlarının korkunç uçurumları önünde son ferdimize kadar hayatımızı feda edeceğiz.

Halk. Yaşasın savaş!  (Mustafa içeri giriyor.)

Mustafa kaptan. Efendiler! Bu gün Türkiye âlemi bir vücut gibi ’’Ya Edirne, ya ölüm’’ diye feryat ediyorlar. Bu gün kocaman bir ulusun arzusuna, azmine karşı kimse sınır çekemez. Millet ve vicdanın derin köşelerinden konup gelen şu intikamın önünde devam edecek bir istihkâm tasavvur edilemez. Hükümet millet içindir ve milletin arzusunu yerine getirmelidir. Özellikle, böyle bir zamanda ki, düşmanlarımız bir birini çiğniyor. Onlar büyük Türkiye’yi ölmüş zannedip onun mirasını aralarında bölmek için boğuşuyorlar. Lakin biz onlara göstermeliyiz ki, Türkiye ölmemiş, onu korkaklar bu hale getirmişler. Türkler bundan daha kötü, daha ağır felaketleri görebilir, Türkler bundan daha derin uçurumlara düşebilir. Türkler daha güçlü düşmanlara rastlar, ezilir, dövülebilir. Fakat Türk milletinin yüreğinde uyanmış bu günkü intibah onu kıyamete kadar yaşatacak.

Halk. Doğrudur, yaşasın savaş!

Mustafa. İşte efendiler, hükümet barış istiyor, hükümet milletin arzusuna saygı göstermiyor, hükümetimiz korkaktır. Ben teklif ediyorum ki, bir araya gelelim. Şurayı vükelada barış ilanı hususunda müşavere yapalım. Edirne’yi Bulgarlara vermek istiyorlar. Şurayı vükelanın önüne gidelim. O hükümete söyleyelim ki, millet barış istemiyor, millet Edirne’yi istiyor ve son ferdine kadar ölmek istiyor.

Halk. Gidelim! Gidelim! Yaşasın savaş, savaş istiyoruz!  (Enver Bey geliyor, konuşmağa başlıyor.)

Enver. Kardeşler! Ey birkaç aileden ibaret ufacık bir aşiretten kocaman Türkiye hükümranlığını kuran Sultan Osman’ın yavruları, bu gün Türkiye’nin secdegâhı olan Edirne düşmanların kaba çarıklarının altında ezilmektedir. Masum Türk kızlarının namusu düşmanlar ayağında çiğnenmektedir. Osmanlı hilali ayaklarda, Bulgar haçları Sultan Selim minarelerinde yürekleri delmekte iken, siz hâlâ ’’Barış yapalım’’, ’’Savaş yapalım’’diye düşünüyorsunuz? Acaba? Kanınız dondu mu? Ey sefalet uçurumu karşısında kendilerini kaybeden gafiller! Lekelenmiş namusla dünya üzerinde yaşamaya da hayat mı diyorsunuz? Hayır, namuslu bir Türk bunu kabul edemez. Ben böyle hayatı istemem, bu gün bütün Türkiye askerleri adına konuşarak diyorum: Ölümünden korkanlar namussuzdurlar, evlerine girip karılarının yanında saklansınlar. Fakat biz askerler, son ferdimiz kalana kadar savaşacağız. Edirne’yi geri alana kadar silahımızdan ayrılmayacağız ve bütün dünyaya bildirmeliyiz ki, Türk gençlerinin, Türk kızlarının, Türk askerlerinin yüreğinde bir ’’ideal’’, dilinde bir söz vardır: Ya değerli bir hayat ya da şerefli bir ölüm!

Halk. Savaş istiyoruz, yaşasın savaş!  (Mustafa’ya )

Enver. Arkadaşlar, halkın Şurayı vükela binasının karşısına gitmesini sağlayınız. Ben de askerleri hemen oraya getirip hükümetten ya savaş etmeği veya istifa vermeği talep etmeliyiz.

Mustafa. Peki, efendim!  (Enver gidiyor, Molla Hacıbaba içeri giriyor.)

Molla Hacıbaba. Hazarat! Çatalca askerlerinin ruhunu yükseltmeğe giden ulema heyetinin başkanı gibi, bu gün geri dönüp Çatalca askerleri tarafından Osmanlı hükümetine ve halka şöyle bir haber getirdim: İşte diyorlar ki, barış olamaz. Biz, Osmanlı askerleri, kılıçlarımızı açıp, kadınlar gibi düşmanlar önünde başımızı aşağı indirmeği kabul etmedik, biz muharebe istiyoruz. Son ferdimize kadar dövüşüp, ya şerefli yaşarız veya şerefli ölenden sonra düşmanlar bizim cesetlerimizin üzerinden atlayıp İstanbul’a girerler. O zaman bütün dünyaya ve Avrupa’ya da ispat olur ki, Osmanlılar kendi şeref ve namuslarını kendi hayatlarından çok seviyorlar. Biz Osmanlı askerleri, sağ iken Edirne alınıncaya kadar savaşacağız. Biz Edirne’yi istiyoruz. Onu da diyorlar ki, hükümet şerefsiz bir barışa ikdam ederse, o zaman biz hepimiz toplarımızı İstanbul’a doğru götürüp bütün İstanbul’u bir dakikada yerle bir edip bir harabeye çeviririz. Hazarat! Bakın, bakın asker kardeşlerimiz ne istiyorlar. Daha doğrusu, kardeşler, ben de diyorum: Bu gün Türklüğün namusu ayaklar altındadır, Himmet vaktidir. Ecdadımızın kemikleri düşman çarıkları altında çiğnenmektedir. Kardeşler! Çatalca’da asker kardeşlerimiz son nefeslerine kadar pençeleşmektedirler. Biz de onların imdadına yetişmeliyiz. Biz bu gün bütün dünyaya göstermeliyiz ki, biz Müslümanlar yaşamak istiyoruz ve şerefli bir hayat için de ölürüz. Gerek bu gün gençlerimiz, ihtiyarlarımız ellerine silah ve askerlerimiz mitralyözlerini, kızlar, çocuklar elinden ne gelirse, kadınlar erkek elbisesi giyip ve ruhanilerimiz de kendi sarıklarını boyunlarına salıp Çatalca askerlerinin yardımına ve Edirne imdadına gitmeliyiz. Kardeşler! Bak, vatan yolunda şerefli ölüme ilk önce ben gidiyorum.

Kaptan. Gidelim! Gidelim!  (gidiyorlar, Halit ve Kemal içeri giriyorlar )

Halit. Kemal gördün mü? Rıfat’ı gördün mü? İşte bütün hesaplarımız bozuldu. (Halk Mustafa ve Rıfat’ın arkasından meclisin karşısına gider. Bakar) Görüyor musun ahali gittikçe onlara katılıyor, izdiham daha da artıyor. Rıfat Edirne’yi geri alıp Zühre’yi bulmaya kararlı. Hala bu herifin öldürülmesini yasaklayacak mısın?

Kemal. Halit, sen sürekli çocuk gibi tedbirsiz iş yapıyorsun. Böyle bir izdihamın karşısında Rıfat’ı nasıl öldürürsün? Serçe gibi etini parçalarlar. İşte çare bul, görüyorsun ki, halk Edirne’nin istiklalini talep ediyor.

Halit. Ben hemen demedim mi? Bu gece ben ne yapmalıyım? Bu işin başında Enver Bey gibi ciddi bir adam var, belki, de Edirne’yi geri almayı başarır.

Kemal. Doğru ihtimaldir, Türklerin kanı coşmuş. Özellikle gençler öyle bir ruhta ki, Osmanlılar bu ruha mütenasip güçle demirden yapılmış kalelere kılıç indirseler, dağlara ses yayılacak ve o zaman, felaket Osmanlıların boğazına çıkıp onları ya hayat, ya ölüm demeğe mecbur eder, o zaman bütün dağlar, taşlar kılıç olup kemiklerine çırpılsa da, asla etki yapmaz.

Halit. Ya şimdi ne yapmalı?

Kemal. Rıfat’ı öldürmekten ve bu gibi şeylerden bir şey çıkmaz. Türklerin Edirne’yi geri almasından korku yoktur, zaten bizim işlerimizi kimse bilmez. Lakin Rıfat Edirne’ye gelirse, galiba Zühre’yi götürecek. Senin tek bir çaren varsa, o da bu gece İstanbul’dan Edirne’ye kaçmaktır. O, Zühre’yi bulsa da, birbirine yaklaşmazlar. Çünkü ismeti lekelenmiş bir kız utandığından kimsenin yüzüne bakamaz ve senin de işlerini kimseye söylemeyip, sürekli seninle kalmağa ve emrine boyun eğmeye mecbur olur. Edirne’de kalmak tehlikeli olursa, Zühre ile beraber Bulgaristan’a kaçarız.

Halit. İyi, öyleyse bu gece buradan çıkarız.

Kemal. Yine mi Zühre’ye karşı cesaretsizlik göstereceksin? Eğer bu defa da Zühre’yi kendine teslim etmezsen, o zaman ya Zühre kendini helak eder ve yahut Edirne’yi alırlar. Sözün kısası, işler doğru gitmez. Eğer beni dinlersen, Zühre, tabii ki, senin olur.

Halit. Yemin ederim ki, bu defa hiçbir his, hiçbir güç beni men etmez.

Kemal. Öyleyse gidelim, erteleme zamanı değil, gidelim.  (kenara.). Bu defa artık her ikisinin de işi bitti. Gidelim, Halit (ayak sesleri geliyor ).

Halit. Bu ne sestir? Gelenler kim? Aha, anladım, Şurayı vükela binası karşısına gidiyorlar.

Kemal. Enver beydir. Kendi askerleriyle. Gel, Halit, tereddüt etme. Gerekirse, Zühre’yi teslimden sonra Rıfat’ı da Edirne yolunda gece… Anladın mı? Ve yahut subaylar önünde yüzüne karşı, onu ihanetle itham ederiz. Onun şerrinden, anlıyor musun? Hadi, gidelim.

Halit. Gidelim. Edirne’ye, Zühre’nin yanına gidelim! (Halit ve Kemal gidiyorlar. Enver Bey askerleri ile sahneden geçiyorlar.  )

P E R D E  K A P A N I R.

Ü Ç Ü N C Ü   P E R D E

Olay Şurayı vükela binasında vuku buluyor, toplantı var. Kamil Paşa başkanlık yapıyor. Nazım Paşa, Nemazi Muhtar Paşa ve iki diğer bakan ve Şeyhülislam. . .

Kamil Paşa. Efendiler! Size bu gün müttefiklerden aldığım son notayı takdim etmek istiyorum  (kâğıdı okuyor ). İşte nota. Fakat notada olan maddelerin size belli olduğunu göz önünde bulundurarak, yalnız bu son nota… Esasen, kabul edilen maddeyi okuyorum ki, bu da tabii hudut belirlenmesi hususundadır. Müttefikler son defa olarak Midiya Artos hududunu teklif ediyorlar ve ilave olarak diyorlar ki, 24 saat zarfından tarafımıza kesin cevap verilmezse, İstanbul üzerine yürüyecekler. Şimdi bu hususta kesin şekilde durumu kabullenip, barış taraftarıyım.

Nemazi Muhtar Paşa. Bu yalnız sizin fikriniz midir?

Nazım Paşa. Zaten mesele savaş ve barışa ait olduğundan ve harbiye nazırı olmak nedeniyle askerlerimize herkesten yakın ve onların halini herkesten fazla bildiğim için arz edeyim: Askerlerimiz artık savaşa muktedir olmadıkları için barış yapmağa mecburuz. Burada, işbu esaslara istinaden başka fikir olamaz, zannederim.

Muhtar Paşa. Bence, yalnız askeri işleri göz önünde bulundurmaktansa, bir o kadar da siyasi durumu ele alınmalıyız. Askerlerimizin zayıflığını ve yorgunluğunu inkâr etmemekle beraber, düşman ordusunun da bir o kadar güçlü olmadığını bilmeliyiz. Fakat bundan başka bir şey daha arz edeyim: Demin vükela hazretleri, müttefiklerin arasında ki ilişkilerin bir hayli gerginleştiğini buyurdu. Birkaç yerde müttefik askerlerinin birbiri ile çatıştıklarını da eklediler ve Türkiye’den zapt ettiği yerleri aralarında paylaşmak için muharebe olacağına da ihtimal veriyorlar. Anadolu’dan askerlerimiz daha yeni geliyor. Bir daha milletin: ’’Edirne’yi vermeyin’’diye bir tek vücut gibi talep ettiklerine istinaden, politik durum daha belirgin bir duruma gelinceye kadar barışı ertelemeği teklif ediyorum.

Birinci bakan. Müttefikler arasında muharebe olacak demiyorlar.

Muhtar Paşa. Fakat ihtimal dışında olmadığını söylediler.

Nazım Paşa. Arada olan politik akımlardan idare etmek veya birkaç serserinin sözleriyle milleti felakete sürükleyemeyiz.

Muhtar Paşa. Birkaç serseri değil, yalnız buradaki bakanlardan başka İttihat ve Terakki partisi, Mahmut, Şevket, Enver Paşa olmakla, bütün Türkiye savaş istiyor.

Nazım Paşa. Fakat millet felakete sürüklenirken bir köylüyü değil, bizi sorumlu tutacaklar.

Kamil Paşa. Efendiler! Ben fikrimi demin arz ettimse de, meseleleri bir az daha aydınlatmayı kendime vazife addediyorum. Ben siyasi durumdan bahsederken müttefikler arasında mutlaka bir savaş patlaması devam edecek, dedim. Ben yalnız meselenin müttefikler arasında kan döküleceğine bahis olacağının ihtimal ve ara sıra tokuşmalar, çatışmalar, yalnız askerler arasında olduğunu söyledim. Bu çatışmalar küçük şeylerdir. Siyasete o kadar da etkilemez. Fakat her halde iş yalnız müttefiklere kalırsa, aralarında muharebe olacağını cesaretle söyleyebilirim. Şunu da unutmamalıyız ki, arada bir Avrupa nüfuzu vardır. Zaten bizi Bulgar, Karadağ, Yunan harp ittifakı değil, Avrupa’nın siyaseti mağlup etti. Müttefikleri harbe sokan Avrupa ve bizi mağlup eden de Avrupa’dır. Bence, efendiler, bugün Edirne ve civarının Bulgarlar veya Yunanlarda kalması ile mesele bitmiş olmamalıdır. Bu meselelerin hepsi gelecekte derin düşünülecek ve her dakika beklenen dünya muharebesinde çözülecektir. Lakin şimdilik ihtimallere dayanarak milleti boşuna kırdırmak olmaz. Bunun yanı sıra bir de İttihat ve Terakki partisinin muhalif devrimci bir durum aldığını ve bir ihtilal yapma ihtimali olduğunu ilave ederek, bu mesele hususunda kesin bir karar almayı rica ediyorum.

Nazım Paşa. Artık müzakereye lüzum yok, yeni bir mesele değil ki… Barış kesin olmalıdır. Aksi takdirde İstanbul’u tahliye etmeğe mecburuz (Kamil Paşa sıra ile soruyor)

Kamil Paşa. Efendiler! Rica ediyorum, her kes kendi fikrini söylesin.

İkinci bakan. Mademki, harbiye nazırı askerlerin harbe hazır olmadıklarını buyurdular, artık kimle ve hangi güçle harp edeceğiz? Öyleyse onların şartlarını kabul etmeğe mecburuz.

Kamil Paşa. Peki, demek, zatınız hududun Midiya Artos olması ile barış şartlarının kabulü taraftarısınız. Zatınız, efendim?

Birinci bakan. Ben fikrimi daha dün dedim ve yeniden söylemeğe gerek yok, zannediyorum.

Kamil Paşa. Peki, demek taraftarsınız. Siz, efendim?

Şeyh. Demek, Edirne Bulgarlara kalıyor, öyle mi?

Muhtar Paşa. Evet!

Şeyh. Zavallı Türkiye, düşmanlarını kahkaha ile güldüreceksin. Dostlarını öksüz çocuklar gibi için için ağlatacak bir durumda bulunuyorsun.

Kamil Paşa. Siz, efendim.

Muhtar Paşa. Ben tarafsızlığı tercih ediyorum!

Kamil Paşa. Demek, çoğunluk kabul ediyor. Bu gün onlara telgraf gönderirim.

Şeyh. Demek, Türkiye’nin namusuna bir leke vurulsun deye, bu kâğıdı imzalıyorsunuz, öyle mi?

Nazım Paşa. Bizim gücümüz yoktur! Onlar galip durumdalar, biz ise mağlup olduk.

Şeyh. Ben her ne kadar sessiz kalmaya karar vermiştiysem de, artık devam edemem. Zira, milletin hali yüreğimi parçalıyor. Söylemeğe mecburum. Bizim gücümüz yok mu? Acaba, bütün Osmanlılar kırıldı mı? Acaba, düşman toplarına karşı yalın ayak, yalın el ile bağrı açık gitme cesaretine sahip olan Türkleri ölü mü sandınız? Askeri değerini bütün dünyanın alkışladığı Türkleri bir avuç Yunanlara mı mağlup ettiriyorsunuz? Acaba, mübelliglerin tebligatına rağmen ’’Ya hayat, ya memat’’, ’’Ya Edirne ya ölüm” diyen Türkiye’nin oğullarını düşmanın ayaklarına kapanacak kadar namussuz mu addettiniz? Ey Türkiye’nin mukadderatını ellerine alan Paşalar, milletin gazabından korkunuz! Ben sizi hain biliyordum fakat bu davranışları ihanetten daha beter addediyorum. Bu ihanet, hatta cinayet değil mi ki, Yunan hükümeti kendi büyükelçisini başkentimizden çağırırken siz Trakya’da olan iki muntazam orduyu terhis edip evlerine gönderdiniz. Acaba, bu ihanet değil miydi ki, yedi ay aslan gibi Edirne’yi savunan askerlerimize bu kadar zaman yardım yetiştiremediniz? Siz hain değilseniz bile korkaksınız. Korkaklar memleketi, milleti idare edemezler. Nazım, senin gibi Paşalara sahip bir millet bir avuç cereyanlara boyun eğer mi? Başaramıyor ve korkuyorsanız, çağırın milletin arasında olan kahramanları. Çağırın İtalya gibi güçlü bir hükümetin üç yüz binlik muntazam ordusunu. Bir avuç çıplak Arapla tarumar edip denizlere döken Enverleri, bırakınız onlar da milleti ya büsbütün mahvetsinler yahut şeref ve namusla yaşatsınlar.

Nazım Paşa. Bir millet idaresinin şeriat kadar kolay olmadığını biliyoruz ve hakaretinize karşı bir ruhani babaya saygı gereği cevap vermiyorum. Lakin her halde biraz nezaketle hareket etmenizi arzu ediyorum.

Şeyh. Benim yüreğim parçalanıyor. Evet diyorum ve ağlıyorum Türklüğün bu haline. Zavallı vatanım, bu beceriksiz ellerde mahvolup gidiyor.

Nazım Paşa. Hakaretinize hudut koymanızı tekraren rica ediyorum, efendim.

Şeyh. Sizin düşmanın hakaretine hudut koyduğunuz gibi, değil mi?

Nazım Paşa. Bir defa anlaşılmalı ki, memleket idaresi gibi ateşten işler kafadan atılan bir iş değildir. Biz milleti ateşin nutuklarla mahvedebiliriz. Mademki, gücümüz yoktur, barış yapmalıyız.

Şeyh. Hayır, gücümüz var, onu kullanamıyorsunuz (dışarıdan ses geliyor. ’’Yaşasın savaş, kahrolsun barış! ’’ )

Kamil Paşa. Bu mesele artık bitti, durum kabul olundu, daha tartışmak gerekmez.

Nazım Paşa  (Yaver’e). Cemal bey, bakınız dışarıdan gelen sesler nedir?  (Yaver gidiyor )

Kamil Paşa. Hemen barış durumunun kabulü hususunda müttefiklere telgraf göndereceğim (Yaver içeri giriyor.  )

Nazım Paşa. Nedir o? . .

Yaver. Efendim, Şurayı vükela binası ahali, öğrenci, asker, kadın, çocuk ve ihtiyarlar tarafından araya alınmıştır.

Kamil Paşa. Şurayı vükelanın önünde toplanmanın yasak olduğunu bilmiyor musun? Ne istiyorlar?

Nazım Paşa. Bak, ne istiyorlar? !  (Yaver gider. )

Halk. Yaşasın harp, kahrolsun sulh!  (Yaver gelir.)

Yaver. Hepsi’’ Yaşasın harp, kahrolsun sulh! ’’ diye bağırıyorlar ve bir kişi ’’Milletin temsilcisiyim’’diye içeri girmeye izin istiyor.

Nazım Paşa. Kimmiş?

Yaver. Mustafa kaptan.

Nazım Paşa. De ki, Şurayı vükelaya kimsenin girmesine izin verilmez (Yaver gider ve gelir ).

Yaver.  Paşa hazretleri, ısrar ediyorlar.

Nazım Paşa. Bekçi takımına emret, silah gücüyle gösteriyi dağıtsınlar. . .

Yaver. Baş üstüne,  Paşam  (gidiyor.  )

Ses. Yaşasın!

Kamil Paşa. Nazım efendi! Rica ediyorum, milleti susturunuz (Nazım Paşa pencereden )

Nazım Paşa. Efendiler! Ne istiyorsunuz?

Halk. Biz savaş istiyoruz, barış istemiyoruz. . .

Nazım Paşa. Efendiler, biz barışı kabul ettiğimizde bir esasa dayanıyoruz. Osmanlı devletinin son siyasi durumu ve askerleri…

Halk. İstemiyoruz! Savaş istiyoruz, savaş. . .

Nazım Paşa. Eğer dinlemeyecek olursanız ve eğer talebinizde ısrar edecek olursanız, ben askeri güçle sizi…

Halk. İstemiyoruz. Kahrolsun barış, yaşasın savaş!  (bu an Mustafa kaptan elinde tabanca içeri giriyor ve tabancayı Kamil Paşaya doğru tutup, bir kâğıt uzatarak )

Mustafa. Millet sizi istemiyor! İstifanızı yazınız!.. (Kamil Paşa kalemi almak isterken Nazım Paşa arkasından bir kişinin, yani Mustafa’nın geçtiğini hissedip, döner. Onu görür görmez tabancasını ona çevirir. Arkadan Nazım Paşaya ateş açar. Enver ve Rıfat içeri girer. Nazım, Mustafa ve Yaver düşerler. Rıfat Kamil’e tabanca çekerek)

Enver. Millet sizi istemiyor, siz milleti yaşatmıyorsunuz, siz milleti idare etmiyorsunuz. İstifanızı yazın!  (Kamil Paşa imza atıyor, bakanlar öteki odaya çekiliyorlar.)

Şeyh. Yaşayınız, oğullarım! Yaşayınız!.. Gelin şu kahraman alnınızdan öpeyim (Enver’e) Enver, bu gün millet sizden imdat istiyor. Oğlum, Allah kolunuza güç versin. (Öpüyor, halk dışarıda sesler çıkarıyor. Rıfat Mustafa’nın yanına, Enver pencereye doğru gidiyor. Şeyh Enver’i takip ediyor.)

Rıfat. Zavallı Mustafa! Millet ve vatan uğrunda!

Enver. Kardeşler! Korkak Kamil Paşa kabinesi yıkıldı, onun bütün Türkiye’nin namusunu lekelemek, ecdadımızın medfeni olan Edirne’yi Bulgarlara vermek için imzaladığı kâğıdı işte önünüzde parçalayıp ve ayaklar altında eziyorum. Artık bu günden kendi gölgesinden korkan Kamil Paşa kabinesi değil, vatan ve millet uğrunda hayatını feda etmeğe hazır olan İttihat ve Terakki partisinin en faal kişilerinden Mahmut Şevket Paşa kabinesi iş başına geçecektir ve eminim ki, bu gün hükümet hiçbir şeyden korkmaz ve bütün varlığı ile millet secdegahı olan Edirne’nin medet ve yardımına güç verir.

Halk. Yaşasın İttihat ve Terakki! Yaşasın Enver Paşa! Yaşasın harp komutanlığı!

P E R D E  K A P A N I R

D Ö R D Ü N C Ü   P E R D E

Olay Edirne’ye giden ve her iki tarafı orman olan bir yerde vuku buluyor. Uzaklardan Edirne istihkâmları ve minareleri gözüküyor. Askerler çadır kurmuş. Sabaha az kalmış askerlerin bir kısmı çadırlarda, diğer kısmı da dışarıda uyuyor. Rıfat’ta açık havada uyumuş ve sayıklıyor.

Rıfat. Hayır, ben yorulmadım. Vatan uğruna çalışmaktan insan yorulur mu?  (sessizlik) Asker, süngü tak, ileri… Korkmayın, kardeşlerim, ileri. Allah. Halit! Hain!  Sağ taraftan düşmana doğru hücum! Allah. Düşman bozuldu. İleri, kardeşler. . .  (Halit yavaş yavaş geliyor )

Halit. Ah. Uyumuş, çocuktan ihtiyarlara ve kızlardan tutun ihtiyar kadınlara kadar bütün Türkiye silaha sarılmış, işte benim de kalbim uyuyor… Evet, biçareler üç gündür duraklamadan yol geliyorlar. Buna insan tahammül eder mi? Oh, ne güzel şey vatan için savaş, ne uludur vatan sevgisi. Ben alçağım, ben hainim. Yok, Rıfat beni öldürecek! Hayır, emin ol! Sen silahını benim için hazırlasan da, benim silahım artık sancılıyor.  (ona taraf gidiyor, bıçakla vurmak isterken kâğıdı görüyor.) Bu kâğıt ne mektubu?  (okuyor.) ’’Kardeşim Rıfat beye! Azizim, kardeşim! Sizin Şükrü Paşanın Edirne’den İstanbul’a firar ettiğini duydum ve başka birisinin de firar edeceğini bilerek, bu mektubu size gönderiyorum. Kardeşim, Bulgarlar bize vahşicesine muamele ediyorlar. Kardeşim, Zühre’yi Halit zorla kendi evine götürdü. Evet, arkadaşın Halit casusmuş. Bineva sanki hapiste saklanıyor. İşbu mektubu size gönderen, sizi bacı gibi seven, düşman esiri; İnci. Birader, Allah aşkına, bize bir çare… ’’Ah… Bütün dünya bana casus diyor. Rıfat merttir, onu her kes seviyor, bense casus! Ya ne yapmalı? Ah, aşk budur. Niçin Kemal’e kandırılıp Rıfat’ı öldürmeğe geldim?  (Rıfat sayıklıyor. )

Rıfat. Halit, sen casussun! Sen hainsin! Hainlerin cezası budur, al!.. Geber, alçak…

Halit. Ha, ha, ha… Uykuda, uykuda beni öldürürsün, senden önce ayıklığımda ben seni öldürürüm (Rıfat’a taraf gidiyor. Rıfat sayıklıyor, Halit duruyor.  )

Rıfat. Korkmayınız, kardeşler! Son tepedir! Hücuma. . .

Halit. Bak, işte hayat buna derler. Mertlik, yiğitlik budur. Uykuda da vatan mücadelesini unutmuyor. Ah. Böyle bir kahramanı hainlikle öldürmek olur mu?! Ah, artık ben de alçaklıkla yaşamak istemiyorum. Ben mertliğin, erkekliğin ne olduğunu şimdi anladım. Her kes bu gün vatan için ölümü kendine bir saadet zannediyor. Ben niçin hain olayım?

Rıfat. Düşman kaçıyor, takip ediniz! Hadi kardeşler. 5. bölük, hücuma, Allah, Allah! Oh, yaralandım. Zararı yok, ufak bir şey!

Halit. Ah! Yeter, hain (kılıcını kınına koyar) Rıfat!

Rıfat. Halit! Zannediyorsun ki, ben bilmiyorum, hayır biliyorum, sen hainsin.

Halit. Rıfat, ben hainim, doğrudur! Beni öldür, Fakat öldürmeden önce birkaç kelime konuşmama müsaade ediniz. Rıfat, doğru, ben haindim. Lakin bu gün kendi kabahatimi anladım. Fakat bu günden sonra ben de senin gibi mert olmak istiyorum. Rıfat, beni affediyorsun, değil mi? Ben de vatanım için yiğitler gibi ölmek istiyorum. Rıfat, beni affediyorsun, değil mi?

Rıfat. Masum bir Türk kızını düşman eliyle kendi hanesine götüren bir haini de affetmek olur mu?

Halit. Ah, Rıfat, ne yapayım, seviyorum, senin sevdiğini ben de seviyorum ve beni de her bir ihanete sürükleyen yalnız o sevgidir. Seviyorum o kızı.

Rıfat. Şu an benim gözümde vatandan başka hiçbir şey yoktur. Peki, onu seviyorsan benim yanıma niçin geldin?

Halit. Ben seni öldürmeğe geldim. Lakin senin vatana olan muhabbetin ve mertliğin beni fikrimden büsbütün taşındırdı. Artık ben de mert olmak istiyorum, ben de size katılıp vatan yolunda ölüme gitmek istiyorum.

Rıfat. Peki, mademki, sen günahını itiraf edip onu temizlemek için vatan uğruna ölüme gidiyorsun, git, binlerle hususiyet vatanımda yaşayan Türk umumiyetine feda. Ben vatan için ölmek isteyen bir Türkü atmak istemem ve artık sana dokunmam.

Halit. Ben önceleri seninle arkadaştım, şimdi kardeş oldum. Biliyorum, sen vatan uğruna kesin ölüme gidiyorsun ve hiçbir şeyden korkmuyorsun. Yüzde 99 sağ kalman tehlikededir.

Rıfat. Halit, ne olsun! Yoksa beni de kendin gibi savaştan çekindirmek mi istiyorsun? !

Halit. Hâşâ! Sen ölüme gidiyorsun, git! Tanrı biliyor ki, ben de ölüme gidiyorum. Fakat ya hiç birimiz savaşta ölmezsek, sonra?

Rıfat. Ne demek istiyorsun?

Halit. Ben, Rıfat, Zühre’yi seviyorum ve biliyorum ki, sen de onu, o da seni seviyor. Bu iki rakibin birisi bu dünyadan yok olmalıdır. Ya sen ya ben. Zühre bana kalmazsa, sana da kalmasına razı olmam. Dünya ne kadar geniş olursa olsun, ikimizi yerleştiremez. İkimizden birimiz mutlaka ölmeliyiz, ya sen, ya da ben. Fakat alçaklıkla, hainlikle değil, mertlikle Zühre ikimizden birinin olmalı.

Rıfat. Halit, öyle ise dinle: Şimdi ikimiz de savaşa gidiyoruz. Her ikimiz savaşta ölürsek, ne ala. Birimiz ölüp diğerimiz sağ kalırsak, Zühre onu istese onun, başkasını sevmiş olursa, sağ kalan kendi azabına katlanıp, Zühre’ye her bakımdan yardımda bulunmalı. Yok, eğer her ikimiz sağ kalırsak, bir düello yaparız. O zaman talih kime yar olsa, Zühre onun olur, anlaştık mı?

Halit. Pek iyi. İşte delikanlılık buna derler, öyle de olsun.

Rıfat. Artık karara bağladık, demek!

Halit. Evet, hadi, şimdi uyu. Biliyorum, üç gündür gece gündüz demeden yol gelmişsiniz. Ben ise gidiyorum  (Halit gidiyor).

Rıfat. Allahaısmarladık. Zavallı ne yapsın? Metin bir terbiyesi yok, ufacık bir şeyden başka eğitim gördüğü yok, Fakat ne olursa olsun, yine damarlarında olan Türk kanı kendisini iyice gösteriyor. Uyuyayım mı? Ama zannediyorum ki, artık hava soğuklaşıyor, şu an askerler uyanır.  (Bir subayın geçtiğini görüyor.) Nereye gidiyorsun, Ziya?

Ziya. Başkomutanlığa, efendim!

Rıfat. Ne olmuş?

Ziya. Merak edecek bir şey yok, efendim!

Rıfat. Ne o? Söyle, niye acele ediyorsun? Savaş sırrı olmasın?

Ziya. Hayır, efendim. Bizimkilere bir adam yaklaşmış, askerlerimiz arasından çıkıp acele Edirne’ye gidiyormuş. Kendisi Türk subayıyım diyor. Ama sahiden Türk gibi konuşuyor fakat hangi bölüğe ait olduğunu bilmiyoruz. Herif enteresan bir şey, efendim. Casus zannediyorum, ama kendisi Türk. . .

Rıfat. Subay elbiseli miydi?

Ziya. Subay elbisesinde, Fakat Edirne’ye gidiyor. Bir emir götürdüğü yok, bir bölüğe mensup olduğu yok, başıbozuklulardan da değil, zaten resmi elbisesi de çok enteresan bir şeydir. Şüpheli bir adamdır.

Rıfat. Ah. Ben onu tanıyorum. Canım, o şüpheli bir şahıs değil.

Ziya. Nasıl değil, efendim!

Rıfat. Az önce benim yanımda idi. Askerlerimize bir zarar gelmez. Yalnız benimle özel bir işi vardı.

Ziya. Herif, özünü, sözünü kaybetmiş, vallahi, o şüpheli bir adamdır.

Rıfat. Hayır, hayır. Efendim, değil, ben iyi biliyorum. Emret, onu bıraksınlar.

Ziya. Bu yüzbaşı olarak emrediyorsanız, itaat etmek borcumdur, ama bir arkadaş gibi söylüyorsanız, kabul edemem, efendim.

Rıfat. Hayır, sözlerimi bir yüzbaşı emri hesap et! Söyle bıraksınlar.

Ziya. Baş üstüne, efendim  (gidiyor ).

Rıfat. Herifi ’’casus’’ diye yakaladılar mı? Kumandan yetişmemiş askerler onu parçalar  (Ziya geliyor ).

Ziya. Bıraktım, efendim.

Rıfat. Peki, işin yoksa, otur, biraz konuşalım.

Ziya. Hiçbir işim yok, efendim. Yalnız uykusuzluktan gözlerim kararıyor. Uyursam, artık korkmam zannediyorum. Hem de açım, efendim.

Rıfat. Yolda oturmadık ki, yemek de yiyelim. Öyle bir hızla geliyorduk ki. .

Ziya. Fakat ağırlıkları da yetiştiremediler. Adeta bir lokomotif hızıyla gidiyorduk. İstesen de yemeğe bir şey yok ki. Hepsi arabalarda…

Rıfat. Şimdi askerler uyanır, açım dedin, yarım ekmeğim var. Ben de savaştan önce az da olsa yemek istiyorum (çıkarıyor, yarısını Ziya’ya veriyor .)

Ziya. İstemiyorum, efendim, siz aç kalırsınız.

Rıfat. Hayır, hayır, arkadan yemek ulaştırırlar. Benim de yüreğim acele ediyor. Bölükte şu neferi biraz da olsa hasta görüyorum, ona vereceğim. Ama uyandırmak istemiyorum, zavallı yorulmuş. Fakat uyumaktansa yemesi daha iyi, onsuz da şimdi kalkacak. Hasan!  (Hasan atılıyor )

Hasan. Efendim!

Rıfat. Uyumuştun?

Hasan. Hayır, efendim!

Rıfat. Niçin?

Hasan. Savaşa gitmeğe acele ediyorum, efendim, uyumuyorum.

Rıfat. Yoruldun mu?

Hasan. Hayır, efendim.

Rıfat. Üç gündür ki, yol geliyor, hem de hastasın, biliyorum.

Hasan. Zararı yok, efendim! Alıştık, bu bir askerlik.

Rıfat. Açsın, değil mi?

Hasan. Hayır, efendim!

Rıfat. Bir şey yedin mi?

Hasan. Hayır, efendim!

Rıfat. Yarım ekmeğim var, sana vermek istiyordum.

Hasan. Teşekkür ederim, efendim, istemem, efendim.

Rıfat. Niçin?

Hasan. Zatınız aç kalırsınız, efendim, ben onsuz da şimdi, inşallah, şehid olacağım, artık ne yiyeyim? Cennette yerim.

Rıfat. Hastasın, yemezsen yürüyemezsin.

Hasan. Hayır, hasta değilim, efendim. Allah yediriyor. Askerlikte her şeye alışığız.

Rıfat. Koşabiliyor musun?

Hasan. Hay hay, efendim!

Rıfat. Koş da bir bakalım?

Hasan. Baş üstüne, efendim, bu tarafa mı?  (Edirne’yi gösteriyor. )

Rıfat. Bu tarafa koşamaz mısın?

Hasan. Koşarım, efendim! Lakin Edirne bu tarafta ha, işte gözüküyor. Koşayım mı, efendim?

Rıfat. İstemez, al ye. Yarın gâvurlar ile iyi dövüş.

Hasan. Gâvur ne ki, efendim? Onsuz da yüzünecen vermem vallahi, efendim.

Rıfat. Niçin, onlar senin gibi asker değil mi?

Hasan. Hayır, efendim, onlar top mermisinden korkuyorlar, kaçıyorlar.

Rıfat. Sen mermiden korkmuyor musun?

Hasan. Hayır, efendim, ecel kurşunu bir tanedir. Alnında ne yazılmışsa o olacak.

Rıfat. Onların alınlarında yazılmamış mı?

Hasan. Bilmem, efendim! Gavurların alnında yazılıyor mu? Fakat yazılsa da, onlar gavurdur. İnanmazlar ki, işte ona göre de onlar korkuyorlar. Biliyorlar ki, ölseler cehenneme gidecekler. Benim içinse fark etmez, şehit olsam da, cennete gideceğim, efendim! Cennete gitmeği kim istemez?  (borazan çalınıyor ). İşim yok mu, efendim, borazan çalınıyor.

Rıfat. Yok, gidebilirsin  (Hasan kaçıyor, silahını takıyor .)

Ziya. Bana da müsaade ediyor musunuz, efendim?

Rıfat. Hadi, beyim, buyurunuz. Şehit olmazsanız, görüşürüz. (Ziya gider). Askerler, silah başına!  (Enver içeri giriyor.)

Enver. Hazır mısınız, oğullarım?

Askerler. Ölüme hazırız, efendiler!

Enver. Oğullarım, kardeşlerim! Biliyorum, bu üç günde büyük eziyetler çektiniz. Fakat ne yapalım? Biz hainlik kastinde değiliz, yalnız ayaklar altına alınmış namusumuzun iddiasına çalışırız, görüyor musunuz şu önünüzde semalara yükselen minareleri? Onlar bizim şanlı ecdadımızın medfenidir ki, hâlâ düşman ayaklarında ezilsek de, onlar size haklı olarak nifrin ediyorlar. Diyorlar ki, biz sizin için büyük Osmanlı memleketi kurduk, biz Türk bayrağını göklere kaldırdık. Fakat siz bizim kemiklerimizi bir avuç Bulgar canavarlarına çekan ettiniz. Biz, bu gün onlara ispat etmeliyiz ki, bizim damarlarımızda olan Türk kanı donmamış, o kan Rezalet kabul etmez. O kan bütün Türklerin düşmana karşı boyun eğmesine yol vermez. Kardeşler, bu gün bütün Türk âlemi gözünü bize çevirmiş. Bizden ayaklar altına alınmış hukuklarının, şereflerinin geri alınmasını talep ediyor. Bu gün memleketin umudu yalnız sizedir. İşte vatan secdegahı Edirne’ye bakınız. Düşman önünüzde, silah elinizde, şu imtihan meydanında Türklüğünüzü bildirmelisiniz. Hadi, kardeşler, ileri gideceğiz, Edirne’ye doğru! (geçiyor. Muhammet Emin elbisesinin bir kolunu giymiş, başı açık, yalınayak başıbozuklarla geliyor ).

Muhammet Emin. Kardeşler! Düşman Allah’ın şamarını yiyerek yıkılmak üzere, şanlı ecdadımız sizden yardım beklemekte, memleket sizden umut etmekte, bacılarınız, anneleriniz ellerinde Kur’an asıl yaşlı gözlerle sizlere dua etmektedirler. Herkes sizden yardım diliyor. Dediğiniz yerlerden bütün Türklük, göklerden bütün melekler, Edirne’nin kutsal toprakları altında şanlı ecdadımız hepsi bir sesle diyor:

Arş, askeri islam, ulu Kâben gidiyor, arş!

Azminde Muhammet sana, Allah sana yoldaş!

Rıfat. Silah omuza, ileri, marş  (gidiyorlar ).

Muhammet Emin.

Bulgar çarığı, kabri Süleyman’a mı baksın?

Yunan haçını minberi  Eyyuba mı taksın?

Harpler ayağı zilli kerameti mi silsin?

Arş, İslam askeri, ulu Kâben gidiyor, arş!

Azminde Muhammet sana, Allah sana yoldaş!

(Perde kapanınca Muhammet Emin konuşur ).

P E R D E     K A P A N I R.

B E Ş İ N C İ   P E R D E

Olay Edirne istihkâmı karşısında vuku buluyor. Tarafsız bir bölgede iki Bulgar subayı konuşuyorlar.

Vasili. Ama diyorlar ki, bu defa Türklerin ruhu pek yüksektir.

Dimitri. Türklerin ruhu yüksekliğinden düşmese de, bizim askerlerin ruhu daha da düşecek. Çünkü bir taraftan Balkan devletleri bizim üzerimize hücum ediyor, diğer taraftan da bizi yardımımıza gelen Rus kazakları terk ediyor. Hatta Rus doktorları bile yaralıları bırakıp: ’’Biz kardeşkanı akıtanlara yardım etmiyoruz’’ diye gittiler. Haklıdırlar da, sanki bu yerleri silah ile bölemezlerdi. Teme. . .

Vasili. Boş versene, canım, onların bize yardım göndermeleri gerçekten de bize yardım amacıyla değil, belki Türklere bir darbe indirmekti. Siyaset din, mezhep takip etmez. Yalnız herkes kendi siyasetini, kardeşinin ölümü pahasına olsa bile, yapmalıdır.

Dimitri. Fakat her halde onlar Türkleri bize mağlup ettiler ve biz de onları dinlemeliyiz (Halit gözüküyor ve saklanıyor.)

Vasili. Zaten bir subaya yakışmayan konuşmalar yapıyorsunuz. Bak, ne oluyor, Avrupa’da karşı karşıya savaş durumunda olan iki ittifaktan biri, Rusya başta olarak, kendi siyaseti icabı olarak bizi birleştirip Türkiye’yi yıkmak istedi, öteki ittifak da Almanlar başta olarak, kendi siyaseti icabı olarak bizi vuruşturdu. İşte biz. . .

Dimitri. Boş versene, canım! Siyaset bizim nemize gerek. Bırak onunla bizden büyükler, Radiko Dimitriyevler, İvanovlar uğraşsınlar. Biz ufak bir subayız, yalnız askerlikle uğraşmalıyız.

Vasili. Hayır, insan her şeye fikir vermelidir. İvanov olan gibi, belki de gelecek de bir general olduk ve ona doğru yürümeliyiz de! İnsan daima her şeyi öğrenmeğe ve yükselmeğe çalışmalıdır.

Dimitri. Ne olursa olsun, ancak şu var ki, Türkler geliyor, şehirden ağırlıkları çıkarmışlar mı?

Vasili. O kadar da değil, çünkü Türkler imkân vermediler. Yahu, üç günde İstanbul’dan Edirne’ye geldiler, bunu umut etmek olur muydu? Fakat bu böyle de olmalıydı. Ben Enver’i çok iyi tanıyorum. Bir işin başında Enver oldu, o işten ister istemez korkmalı. Lakin generalin bu defa ki planını çok beğeniyorum.

Dimitri. Orası doğru, onu ben de takdir ediyorum.

Vasili. Çünkü biliyorsunuz, adeta, Enver bey çok iyi bir harp uzmanı ve bu işte pek ustadır. Bu yerleri de o iyi biliyor ve burası dağlık olduğundan kayıp çok olacak. Ona göre de General İvanov Enver’in kuvvetlerini dağdan indireceği ihtimali ile orasını bomba, dinamit, mermi, mina, kısaca çok miktarda patlayıcı ile berkitti. Burada ise her ihtimale karşı bir kadar asker bırakılmış ki, bir şey olursa, yardım gelince mukabelede bulunsunlar. Şimdi keşifçilerin sözünden, Türk askerlerinin tuttuğu mevkilerden gerçekten Enver’in sağ taraftan hücum edeceği anlaşılıyor.

Dimitri. Ama Türk canavarlara ne ise bir kayıp vereceğiz ha! . .

Vasili. Evet, yalnız umut bunadır ve ben eminim ki, Türkler ayak bastığı anda birçoğu havaya uçacaktır ve geri kalanı ise tarafımızdan hazırlanmış çabuk ve kati hücumdan sonra İstanbul’a kadar kaçacaktır.

Dimitri. Bırak canım, şimdilik bir yaklaşsınlar. Bulgarlar ne kadar yalnız olursa olsun yine de kaçmazlar, ama aniden buradan taarruz etseler. . .

Vasili. Etmezler, canım! Enver gibi mahir bir harp uzmanı kendi askerlerini bu dağlar arasına sokmaz. Fakat kim bilir, ederse, her ihtimale karşı burada biraz asker var ve onlarla uğraşırken biz de Türkün burada olduğunu görüp çabuk asker göndeririz. Lakin onda bizim de kaybımız çok olmakla beraber, o zamana kimin tanrısı kaderi kucaklarsa, o sevinecek. Ama korkma, inşallah, Türklerin anasını ağlatırız.

Dimitri. Türklerin ne zaman taarruza geçecekleri belli mi?

Vasili. Hayır, fakat yorgun olduklarından ihtimal var ki, birkaç gün geçer ve o zamana kadar biz de hazırlanırız. Şehre gidiyor musun?

Dimitri. Gidelim, zaman varken gidelim! Savaş başlar, gidelim!  (gitmek istiyor. Vasili bakıyor)

Vasili. Dur canım, o kim? Türk’e benziyor.

Dimitri. Nerede? Ha. Bilmiyor musun, bizim şeydir, adı nedir? Canım tanıyor musun, şey. Halit! . .

Vasili. Bizim casuslar arasında olan değil mi?

Dimitri. Evet, lakin teessüf ediyorum ki, nasıl olur ki, bir askerin namusu casus olmasına müsaide ediyor. Özellikle ben Türklerden hiçbir casusa rastlamadım.

Vasili. Belki de orada bir mecburiyet veya bir kaçınılmaz nedenler var. Casus her millette var. Ne biliyorsun bizden yok mudur, belki de yüzlerce var.

Dimitri. Allah göstermesin. Bu kadar ihaneti Bulgarlar kabul etmezler.

Vasili. Dimitri, acaba bu herif bu erken saatte burada ne yapıyor? Şafak yeni atmış, şehrin kenarında ne yapıyor. Herif iki taraflı casus olmasın? ! . .

Dimitri. Nasıl?

Vasili. Şöyle ki, bir zamanlar bizim için casusluk ederken, şimdi de Türkler için casusluk ediyordur.

Dimitri. Belki de, Türklerin yaklaştığını görüp canının korkusundan evde yaşamıyor.

Vasili. Her halde ihtimal dışı değil. Çünkü casus dediğin artık arı, namusu, vicdanı atmış bir şeydir. Acaba herif bizim konuştuklarımızı duydu mu?

Dimitri. Bizi ne duyabilir? Görmüyor musun çok uzaktan geliyor, bir de ben onunla yakından tanışıyorum. Onun casusluğuna rağmen, öyle sözünün üstünde duran adamdır ki, ölse de sözünden kaçmaz.

Vasili. Fakat her halde ben şüphe ediyorum. Sözlerimi duymamış olsun. Çünkü biliyorsun, kolay değil, bütün savunma umutlarımız yalnız bu plana bağlı.

Dimitri. Yok, yok duymaz, duysa da bir kimseye söylemez ve bir de o ancak canının derdindedir. Onun için geziniyor. Bu konuda sözlerime güvenebilirsiniz.

(Halit geliyor.) Halit Efendi, bu kadar erken vakitte ne geziyorsunuz?

Halit. Durumu öğrenmeğe çıktım.

Dimitri. Türklere nasıl bakarız?

Halit. Horoz kuyuya bakar gibi, yandan.

Dimitri. Siz de. Öğle değil mi?

Halit. Değil.

Dimitri. Nasıl? Türklerin Edirne’ye girmelerini istiyor musunuz?

Halit. Çıkmalarını istemeyen, girmelerini de ister.

Dimitri. Demek, Türklerin Edirne’den çıkmalarını istiyordunuz, şimdi girmelerini istiyorsunuz, değil mi?

Halit. Evet, bir zamanlar Türklerin Edirne’den çıkmalarını istiyordum. Şimdi ise girmelerini istiyorum.

Vasili. O zaman niçin öyle, şimdi niçin böyle?

Halit. Çünkü o zaman öyle idi, şimdi de böyledir. Dün kanına susadığım bir adamla bu gün kardeşim, dün bahçeler gördüğüm yerlerde bu gün harabeler, dün mezarlık gördüğüm yerlerde bu gün hayat şenlikleri görüyorum. Dün hilal gördüğüm minarelerde bu gün haç, belki de, bu gün haç gördüğüm yerde yarın yine hilal göreceğim; dün başka, bu gün başka, yarın ise bambaşkadır.

Vasili. Bu yalnız işsiz güçsüz felsefecilere mahsus bir şairane hayaldir. Özel şahıslar bundan uzaktır ve olmalıdır, zannediyorum.

Halit. O da kim?

Vasili. Adam olan herkes. Tabii insanın kalbinde devrim olabilir. Fakat bu devrimlere rağmen insan verdiği sözden kaçmamalıdır. Şimdi siz de bu defa Türklerin buradan çıkmalarına çalışacağınıza söz verdiniz, o sözü sonuna kadar tutmalısınız, değil mi?

Halit. Evet, ben Türklerin Edirne’den çıkmalarına söz verdim, kaçmadım da! Ama Türklerin Edirne’ye girmeleri için çalışacağıma söz verdim.

Dimitri. Öyle niye? İnsan daima bir karar ile yaşamalı ve bir meslekte olmalıdır.

Halit. Bir kararda yaşamak mümkün olsa idi, şimdi siz Türklere çobanlık ediyordunuz, hâlbuki onlara ağalık etmek istiyorsunuz.

Vasili. Orası öyle de olmalı, Fakat biz Türklere daimi esir olmağa söz vermedik. Ama siz Türklerin aleyhine çalışacağınıza söz verdiniz.

Halit. O sözü ben ölünce görevime verdim.

Vasili. Ya ondan neden kaçtınız?

Halit. Hain, rezil ve casus adını kazandığım için kaçtım.

Dimitri. Mademki, bir defa kaçtınız ve o adı kazandınız, artık devam etmelisiniz.

Halit. Hayır, artık ben hain olmak istemem.

Dimitri. O zaman öyleydi, şimdi niçin böyle?

Halit. Tekrar edeyim: O zaman başkaydı, şimdi başka. O zaman ben kendimi Bulgar zannettim, şimdiyse biliyorum ki, Türküm.

Vasili. Yahu Bulgarlar da aslen Türk’tür.

Halit. Öyleyse bu kadar Bulgarlar için çalıştığınız yeter, artık siz de Türkler için çalışmalısınız.

Vasili. Bu herif fikrini değiştirmiş mi ne?

Dimitri. Yok canım, fikrini değişmiş olsa, bize neden desin ki. Belki de, şaka yapıyor veya korkusundan kendini kaybetmiş zannediyorum. Halit Efendi, şaka ediyorsunuz, değil mi?

Halit. Türk kanı ile Yunan savaş kanı arasında da şaka olur mu?

Vasili. Şüphe ediyorum heriften, sözlerimizi duymasın?

Dimitri. Yok canım, uzaktaydı. Ne korkuyorsun?

Vasili. Her halde ehemmiyeti var.

Dimitri. Hiçbir şey yok, gidelim artık, Halit efendi. Şehre gidiyor musun?

Halit. Evet, fakat biraz burada dolaşıp, halimi düşünmek istiyorum.

Dimitri. Gördün mü, herif korkudan kendini kaybetmiş, başına çare düşünüyor. Gidelim, Vasili  (giderler.)

Halit. Her şeyi duydum, zaten biliyordum işte ihanetimi tümüyle temizleyebilecek bir hizmette bulunabilirim. Oh, bu gün öyle bir fedakârlık göstereyim ki, demirin pasını suhan götürmesi gibi, o fedakârlık benim vicdanımda olan siyah lekeyi temizleyip parlatsın. O gelenler kim?  (bakar). Rıfat’la Enver. Askerlerden daha ileriye, tarafsız bölge hattına kadar korkmadan gelmiş, ihtimal ki, taarruz hattı belirlemek istiyorlar (sahnede sağa gidiyor ve onlarla beraber geri dönüyor.  )

Enver. Lakin burasının pek sağlam ve sert olduğunu biliyorsunuz.

Halit. Türklerin böyle düşüneceklerini göz önünde bulundurup, burasını Bulgarlar muhkemletmemişler.

Rıfat. Sen burayı kesin biliyor musun?

Halit. Evet.

Enver. Siz bunları nereden biliyorsunuz, efendim?

Halit. Burada yalnız biraz asker olacak.

Enver. Öyle, gerçi burada askerler az da olursa, mevkiinin tabii muhkemleşmesinden kaybımız çok olacak.

Halit. Bey efendi! Bendenin arz edeceği gibi olursa asla kayıp vermeyeceğiz. Ancak

birkaç adamın fedakarlığı gerektir.

Rıfat. Birkaç adamın fedakârlığı ile iş görebilecek misin?

Halit. Evet, yalnız iki kişinin fedakârlığı yetiyor.

Enver. Fakat sizin planınızın neden ibaret olacağını söyler misin?

Halit. Ben bu gün burada konuşan iki Bulgar subayını tam duydum ve kendim de şehirde idim. Sağ taraftan hücum bekleniyor.

Enver. Sağdan ihtimal olunuyordu?

Halit. İşte hücumumuzu boşa çıkarmak ve belki de bizi büsbütün kırmak için orasını bir cehennem, bir ölüm deresine çevirmişler. İşte artık kalmış dinamit, bomba ve gayri patlayıcıları oraya gömüp öyle bir şey kurmuşlar ki, bir saniyede bütün askerlerimizi havaya uçurabilirler. Ama burada hiçbir şey yok.

Enver. Peki, ama söylemediniz birkaç adamın fedakârlığı nerede gerekecek?

Halit. Bey efendim! Ben de gece şehirde idim. Orada kalan Türk askerleri ve Halit’ten ibaret ufak bir birlik toplamıştım, az da silahları var. Şimdi Rıfat’la ben şehre gidip onlara kumanda edelim! Ve arkadan saldırınca siz de mermi sesi duyup, buradan imdadımıza gelirsiniz. Bu zaman düşman iki ateş arasında kalır.

Enver.  Peki, burası fena değil, Fakat sizi şehre kim bırakır?

Halit. Kimse engel olmaz efendim.

Enver. Neden?

Halit. Kimse engel olmaz.

Enver. Sebep, sebep nedir ki, korunan bir kaleye girmeğine kimse engel olmuyor?

Halit. Benim elimde… Belge.

Enver. Ne belge, bakabilir miyim?  (Halit belgeyi çıkarıyor.) Zatınızda binden biri Bulgarları dinlerim: şehirde idim, şehre gideyim diyorsunuz. Fakat siz kimsiniz? Ben burada hiç size tesadüf ettiğim yok!

Halit. Bey efendim, ben de yeni bir Türk subayı, çete zabitiyim.

Enver. Lakin ben sizi nerede ise görmüş gibiyim. Trablus’ta mı? Süz Ramiz’in Trablus’ta çete birliğinde subay değil miydiniz?

Halit. Evet, bey efendim, tamam sizin kulluğunuz (okuyor ).

Enver. Casus mu? Acaba Türklüğün böyle bir gününde, böyle bir halinde onun savunucuları arasında hain bulunur mu?

Halit. Evet, bey efendim, ben hain idim.

Enver. Lakin şimdi?

Halit. Şimdi Trablus’ta olduğu gibi, Türk evladı Türk, fedakâr bir Türk evladı.

Enver. Hain bir adamdan böyle kendisini ateşe atması gibi fedakârlıktan şüphe ediyorum.

Halit. Artık hain değilim, günahımı kendi kanımla temizlemek istiyorum.

Rıfat. Bey efendim, Halit’in sözlerine ben inanıyorum ve onunla gitmek istiyorum. Rica ediyorum müsaade edesiniz.

Enver. Mutlaka Rıfat mı olmalıdır? Başkası ile gitmez misiniz?

Halit. Evet, benimle mutlaka Rıfat olmalıdır.

Rıfat. Ben hazırım, efendim. Gitmeği pek arzularım. (Halit’e gizlice.) Her ikimizin helak olması düşünülmüş, değil mi?

Halit. Evet, ikimizin ölümü düşünülmüş, fakat diğerlerini ölümden kurtaracağız.

Rıfat. Beyefendim, mademki, büyük Türk ordusunun başarısı benim fedakârlığıma bağlı, mademki, bir Türk ordusunun ölümden kurtarılması yalnız benim ölümümü gerektiriyor, o zaman âcizane rica ediyorum, beni bu şehabetten ve böyle bir saadetten mahrum etmeyesiniz. Rica ediyorum, bey efendim.

Enver. Rıfat, ben bir Türk askerini o kadar değerlendiriyor ve esirgememek isterim, ne var ki, kendimi, özellikle bir subayı o da senin gibi fedakâr ve yardımcı bir subayı. Şimdi seni direk ölüm olan böyle korkunç bir yola şüpheli bir adamın sözü ile gönderebilir miyim? Seni bilerekten böyle bir yangına, böyle bir ateşe atabilir miyim?

Halit. Bey efendim, ben bir zaman hain idim, ben bir zaman casus idim, şimdi mert oldum, ben bir zaman iblis idim, şimdi melek oldum, artık ben hain değilim. Bir Türk evladıyım. Gerçi bana itimat etmiyorsanız, alın bu kılıcımı öldürün, belki o zaman vicdan azabından kurtulurum. Lakin öldürmeyip bir de bana hain deseniz, o zaman kendimi helak ederim.

Rıfat. Bey efendim! Halit’in sözüne inanabilirsiniz. Rica ediyorum, bana müsaade edesiniz.

Enver. Hadi, kardeşlerim, vatan uğruna verilmiş sayısız kurbanlar üzerine daha iki kurban, Allah yardımcınız olsun!

Halit. Bey efendim, askerleri daha yakına sevk etmek için Bulgarlar ötededirler, Kaleden mermi atılırken bizim yardımımıza gelirsiniz, biz değil, bizimle olacak Türklerin imdadına.

Enver. Peki, Fakat Rıfat, mümkün olursa cevap bekliyorum.

Rıfat. Peki, efendim.

Halit. Ya Rabbi! Bana inanmıyorlar, ya Rabbi, beni bu ihanete sevk edip, alnıma kara leke vurulmasına sebep olan nebisi ben öldürmeği başaramazsam da, sen rezil et. Bey efendim, cevap bekleyiniz. . . Allahaısmarladık.

Enver  (sağa ). Askerler hazır olsunlar, hareket edeceğiz. Subaylar da hepsi çabuk yanıma gelsinler.

Arkadan ses. Baş üstüne, efendim!  (Enver gidiyor, Rıfat ve Halit geliyorlar )

Halit. İşte her ikimizin ölmesi için iyi bir fırsat, değil mi?

Rıfat. Evet, iyi bir fırsat, senin böyle fedakârlığından düşmana karşı gösterdiğin erkekliği takdir ediyorum.

Halit. Doğrudur, ben senin ölmeğini istiyorum ve seni ölüme sevk ediyorum, lakin kendim de seninle ölüme gidiyorum ve şimdi önceki gibi görünüşte dost, arkada düşman değil, aksine, görünüşte düşman, içimde kardeş gibi seni seviyorum. Fakat ne çare ki, ne kadar düşünüyorsam, dünya bu iki vücudu, bizim ikimizi bir yerde birleştirmeyecektir, zannediyorum (Enver geliyor.)

Rıfat. Bey efendim, Halit’in planı çok güzel ve zafer kazanılabilir.

Enver. Peki, artık kesinleşti, gidiniz.  Geliniz önce alnınızdan öpeyim.

Halit. Bey efendim! Bendeniz ölürse, ya kalırsa, yalnız hain adını üzerimden kaldırmanızı rica ederim.

Enver. Kendi kardeşlerinin hayatını kendi ölümü ile satın almak isteyen bir Türk evladına artık kimse hain demez, Türk fedaisi demelidir. Ey savaş tanrısı! Kanlı kurbangahına iki değerli kurban daha! Onlara yardım et. Allahaısmarladık.

Rıfat. Bekleyin, kardeşler! Bir saatten sonra Rıfat ya ölümün kanlı şarabını içecek ve yahut Edirne üzerinde Osmanlı hilalini görecektir. (ikisi de) Allahaısmarladık.

Enver. Hadi, kardeşler! Millet duacınız, Tanrı yardımcınız!  (gidiyorlar, Enver kâğıt yazıyor ve diyor.)Askerler cenaha, subaylar yanıma!

Bir subay. Baş üstüne, efendim!

Enver. Askerler geldi mi?

Bir subay. Evet, efendim!

Enver. Kardeşler! Artık son saatte birkaç kelime söyleyeceğim: Bu gün biz Edirne üzerinde öyle bir kıyamet, öyle bir tufan koparmalıyız ki, Edirne’nin kutsal toprakları altında yatan Türk kahramanları karanlık mezarlardan başlarını kaldırıp, bize “merhaba, Türk evlatları” desinler. Hadi, kardeşler, asker başında, ülüvv üzerine!  (subaylar gidiyorlar, çatışmalar başlıyor. Şehrin bir tarafından birkaç mermi atılıyor. Enver kumanda ediyor.) Sağ istihkâmlar bombalanacak. 70. alay sağ istihkâmlara doğru hareket manevrası, sol cenaha batarya, bütün toplardan ateş!  (değişik kumandalar )

Sesler. Nişangâh üç bin dört yüz! Birinci top, ateş! İkinci top, ateş! Nişangâh üç bin iki yüz, ateş. Ateş. Nişangâh bin sekiz yüz, birinci top, ateş. Ateş, dördüncü top!

Enver. Hadi, kardeşler! 90. alay, tepe solundan hücuma! 40. alay, 90. alayın imdadına hücuma, Allah. . . 45. alay, sol tepeye hücuma, hadi kardeşler, son darbeye. Bütün istihkâmlardan, sengerlerden hücum! (tepeye çıkıyorlar, Enver elinde kılıç önde, askerler de arkasında sancağı tepeye dikiyorlar).

P E R D E  K A P A N I R

A L T I N C I  P E R D E

Olay şehrin bir tarafında mezarlık, diğer tarafında şehre gören bir yerde vuku bulur. Burada halk, askerler ve gayri milletler toplanmışlar. Enver nutuk söylüyor.

Enver. Ey kahraman Türklüğün yiğit evlatları! Siz şanlı Türk evlatları olduğunuzu hâlâ savaşa girmeden bu kadar uzun yolu üç gün yaya gelirken ispatladınız! Kardeşler, biz Edirne’ye kimseyi ezmeğe gelmedik, biz kimseye hücum etmek, kimseyi ayaklar altına almak istemedik ve kendimizin de ayaklar altında ezilmemize müsaade etmeyiz. Bunu görmektense ölümümüzü görmek isteriz. Ey Doğu güneşinin hararetli koynunda beslenen özgür Asya’nın sıcakkanlı, yiğit evlatları! Karıncalar gibi ayaklar altında ezilmeye de hayat mı deriz? Hayır, Türk olduğunu anlayan hiç kimse bunu kabul etmez! Yerin üzerinde yatmaktansa, altında yatmak daha iyi değil mi? Biz kimseden merhamet ummuyoruz. Acınacak olmak bir milletin ölmesi demektir. Silahına davranmayan bir millet yüksek dağlara bile dayanırsa, nihayet yıkılacaktır. Bugün Edirne’yi bütün Avrupa’nın talebine rağmen kurtaran kimdir? Nedir, biliyor musunuz? Türk milletinin kalbinde canlanan uyanış! Gerçek bir insan gibi yaşayan uyanma hissidir! Onu yaşatacak ve üzerine bütün Avrupa, bütün dünya çullansa da susturamayacaktır. Olabilir ki, bundan sonra bizi dövsünler, ezsinler, fakat umutsuz olmamalı, korkmamalıyız. İspat etmeli ve emin olmalıyız, etki altından kalkarak varlığıyla bütün dünyaya karşı seyredip deyecekler ki: Ya Türkiye şeref koynunda, ya Türkiye ölüm koynunda!  (halk:’’Yaşasın Enver Bey! diyor) Hadi, kardeşler, kahraman askerler, yorulmuşsunuz, dinlenmeğe. Yarın ise tersa kilisesine doğru hareket edeceğiz (gidiyorlar. Rıfat, Halit kalıyor)

Rıfat. Halit, elve’detü nin el vefa. Artık Edirne alındı, Fakat bu kadar kanlar, kıyametler arasında dolaşmamıza rağmen harp tanrısı bizi esirgedi. Hiç birimiz ölmedik. Şimdi biz kendi işimizi halletmeli ve birimiz öbürünü öldürmelidir.

Halit. Evet, ben hazırım ve bu yerden de uygun bir yer olmaz. Herkes gitti, yalnızız. Hadi, başlayalım, yardım Allah’tan.

Rıfat. Dur, bu kıyafette bizim hiçbir hususi işle uğraşmağa hakkımız yok, şimdi biz bir askeriz ve bu elbiseler bize ancak vatan müdafaasına giderek giymeğe ve kılıçlar bize ancak vatan namusunu müdafie ederken verilmiştir. Asker ancak askerdir. Erkeğin vatan ve millet savunmasından başka işi olamaz.

Halit. Ya ne yapmalı? Benim kendimden başka elbise ve kılıcım yoktur.

Rıfat. Ben getirdim, giy!  (arkada giyinip geliyorlar.) Şimdi biz büsbütün başka bir adamız. Şimdi ölebiliriz. Çünkü biz şimdi sivil bir vatandaşız,  bir asker değil.

Halit. Tamamen doğru. Şimdi biz sevebiliriz de, hususi işlerimizle uğraşmağa hakkımız da var.

Rıfat. Peki, kılıçla mı? Tabanca ile mi istiyorsun?

Halit. Kılıçla çok zaman geçer, bence tabanca iyi!

Rıfat. Tabanca ile ses olur!.. Bizi duyarlar, şehir ahalisinin henüz hepsi gitmemiş, Zühre de kabristandadır. Bizi duyar, engel olurlar.

Halit. Onlar çoktan gitmiş, yakında kimse yok, bizi duymazlar, duysalar da, birimiz vurulduktan sonra gelecekler, o zaman da önemi yoktur. Zaten yanımızda bir birimizden kâğıt var, birimizin ölümüyle öteki sorumlu tutulmasın diye. Rıfat, helal et! Fakat Zühre’yi. Ah, Zühre. Hadi! (uzaklaşıyorlar ve atışıyorlar ).

Rıfat. Oh, muhabbet, hadi say.

Halit. Bir, iki, üç! (Rıfat düşüyor. Halit hemen ona taraf gidiyor. Rıfat kalkıyor.)

Rıfat. Hiç, önemsiz, sol kolumdan, uzaklaş, yeniden atışmalıyız.

Halit. Bir, iki, üç! (Halit yıkılıyor.) Bana da önemsiz yerden isabet etmiş, omzumun üstünden. Üçüncü kez uzaklaş. Bir, iki. (tam bu zaman Zühre acele içeri giriyor, ortaya atılıyor )

Zühre. Of, bırakmam! Beni öldürün! Bırakmam! Acaba, siz yeniden kardeş ve yoldaş olduğunuzu söylememiş miydiniz?

Rıfat. Biz şimdi de öyleyiz, Fakat ne çare ki, bu iki kişiden biri ölmelidir. Zühre, sana yemin ediyorum aramızdaki muhabbetimize, bize engel olma.

Zühre. Bırakmam! ! ! Önce beni öldürünüz!

Halit. Zühre, ben sana her ne yapmışsam, affedersiniz zannediyorum. Fakat yalvarıyorum sana, bize engel olma.

Zühre. Ben hayatta olduğum sürece bırakmam! Atın! Her ikinizin mermisi bana isabet edecek etsin! Fakat bırakmam! ! !

Rıfat. O zaman herkes kendini öldürür. (Her ikisi tabancayı kafalarına tutuyorlar.)

Zühre. Durun! (bayılıyor. )

Kemal. (içeri giriyor.) Bütün suç bende, evet bende! Yok, bende değil, bana baskı yapan hasette!

Halit. Alçak ihtiyar, yine mi gelip beni buldun, hadi, Rıfat!

Kemal. Rica ediyorum, tek bir kelime. Evet, bu işleri ben yaptım. Ah, intikam hissi! İntikam almak istiyordum.

Rıfat. Peki, ne söyleyeceksiniz, yeter!

Kemal. Halit, dinle! Benim bu kadar hilemden amacım senden kardeşimin intikamını almak için idi. Ben dünya nazarında seni değil, bütün neslinizi rezil etmek istiyordum, olmadı. Ben kendi ihanetimi sadakatle değiştim. Ah, bu gün benim taşa dönmüş yüreğim senin ölümünün kastinde yoktu. Artık intikam almak istemiyorum, affediyorum. Sen de affet… Ah… Zühre senin öz be öz bacındır…

Zühre. Ah, Rıfat, Rıfat!  (bayılıyor.  )

Herkes. Nasıl?

Halit (Kemal’i yakalıyor.) Nasıl, nasıl?

Kemal. Evet, doğru, bacındır. Yeter ihanet!  (bıçağı göğsüne saplıyor.) Sen Ahmet beyin kaybolmuş oğlusun. Zühre ise onun kızıdır. . Özbeöz bacın oluyor  (Zühre ve Halit kucaklaşıyorlar. )

Halit. Ah! Ben, ben! Kendi bacıma talip olmuşum. Oh, Rıfat! Yarabbi, ulu tanrı! Ne kadar alçaklık! Bağışla beni. Oh, bu kadar deli hayattan ölüm!  (mermiyi kafasına sıkıyor, düşüyor.  )

Rıfat. Dur! ! !  (ona taraf gidiyor)

Halit. Ben suçlu değilim, o hilekâr ihtiyar. Rıfat, Zühre senindir. Benim bacımı… Ah, affediniz, Rıfat? Kardeşim. Can. Senin. Can. Zühre emaneti… (ölür )

Rıfat. Hayat, hayat! Sonun bu mu?  (Rıfat, Zühre Halit’i kucaklar ).

P E R D E  K A P A N I R.

S O N

Trablus Muharebesi (Piyes)

Yazan:

Cafer CABBARLI

(Tiyatro)

[Trablus Muharibesi veya Ulduz]

Türkiye Türkçesine Aktaran:

Yaşar Ahıskalı

Bu oyun ve yazarı hakkında bilgi için lütfen tıklayınız

Kaynak: Cabbarlı Cefer. Menim Tanrım Gözelik. Bakı, 2000.

© Behlul Abbasov Bakü / Azerbaycan

Trablus’ta Türklerle İtalyanlar arasındaki savaşın tasviri

Beş perdelik trajedi

 

Oyun Kahramanları

Ramiz

Yıldız

Halit

Haris

Abdurrahman

Şemse

Şuayb

İzzet Paşa

Senusi

Enver

Cinner

Yaver

Bir subay

Arap

BİRİNCİ BÖLÜM

İstanbul etrafında dağlar arasında bir mağara. Haris ayakta, Yıldız ise rahatsız bir şekilde oturmuş.

Yıldız. Ah! Niçin Ramiz gelip çıkmadı? Akşamdan gittiler, sabah oluyor, hâlâ bu vakte kadar gelmediler. Allah’ım, başlarına bir şey gelmesin. . .

Haris. Neden sabırsızlanıyorsun? Gelirler, elbet. Diyelim ki gelmediler, ne yapalım?

Yıldız. Oh, Haris! Öyle söyleme. Yüreğim çatlayacak.

Haris. Yıldız! Ramiz bir hayduttur. Haydudun yaşaması zaten tehlike demektir. Her dakika ölüm korkusu var. Bu gün değilse yarın, öbür gün. Sonunda ya vurulacak, ya da tutuklanacak. Sen daha bir şey olmadan böyle huzursuzsun, ya öldürüldüğünü duyarsan ne yaparsın?

Yıldız. Kendimi öldürürüm! Benim bütün hayatım onun için değil mi? Ben sadece onun için yaşıyorum. Onsuz bir dakika bile nefes almak istemiyorum. Ah, hâlâ gelip çıkmadılar. Yarabbi, sen Ramiz’i koru! (dinler). Galiba dışarıdan ses geliyor. Belki de geldiler. (Gider)

Haris. Ah! Yıldız, sen Ramiz için yaşıyorsan ben de senin için yaşıyorum. Niye Ramiz senin gibi bir meleğe sarılır da ben sarılamam, niye? Haris insan değil mi? Yok yok! Yıldız benim olacak! Öyle sanıyorum ki, Ramiz ya vuruldu ya da tutuklandı ki, şimdiye kadar gelmedi. Şimdi tedbir almalı. Onun için de Yıldızı… (Yıldız üzgün halde girer)

Yıldız. Allah’ım, Ramiz niye gelmedi? Buradan bu kadar uzun ayrıldığı hiç olmamıştı.

Haris. Yıldız, niye böyle sabırsızlanıyorsun? Ramiz ve arkadaşları camiye namaza gitmediler ki, mutlaka geleceklerini bekliyorsun. Ramiz hırsızlığa gitmiş. Belki de vuruldu.

Yıldız. Hayır! Ramiz hırsızlığa gitmedi, Ramiz mazlumları savunmaya gitti. İkide bir ’’vurulmuş’’ demekten kastın ne? Beni daha fazla üzmek mi istiyorsun? Yoksa, sahiden böyle bir haber mi duydun?

Haris. Kastım seni her zaman, her şeye karşı soğukkanlı bakmaya alıştırmaktır. Yoksa, bir şekilde Ramiz’e bir şey olursa, kendini kaybedip başını belaya sokarsın. Başka bir Ramiz’le yaşamak mümkün olduğu halde!

Yıldız. Yeter! Bir daha benim yanımda böyle sözler söyleme, anlıyor musun? Ramiz’e bir şey olursa intihar ederim.

Haris. Bak, Yıldız, sana acıdığımı söylemek istiyorum. Bilmeni isterim ki, sana bir şey olursa, Ramiz’den başka da senin için kendini feda edecek birisi var. Yeter ki ona biraz cesaret ver.

Yıldız. Yanılıyorsun, defol karşımdan, şeytan! Sen Ramiz’e, kendi arkadaşına ihanet etmek mi istiyorsun? Hak yolunda mücadele edenlere hiçbir şey olmaz. Defol! Yüzüme nasıl bakabiliyorsun? Şimdi anladım. Sen burada kalmaya layık değilsin!

Haris. Yıldız, benim sözlerimi ihanet sanma. Sen bu dağlar arasında, engeller içinde, bense vatanımda büyük bir aşiret reisi, zengin bir adamım. Bu ince vücudu…

Yıldız. Defol! Uzak dur diyorum sana, şerefsiz! (Gider)

Haris. Yok, olmadı. Artık burada kalmak olmaz. Ramiz duyarsa beni öldürür. Yıldız söylediklerimi ona anlatacak. Ancak Ramiz bu kadar geç kaldığına göre vurulmuş olmalı. Onun için de konuyu açtım. Herhalde, başlanan şey bitmeli! (Bir şey görmüş gibi telaşla gitmek isterken Abdurrahman girer)

Abdurrahman. Haris, burada mısın? Niye Ramiz gelmedi? Bir şey olmasından korkuyorum…

Haris. Abdurrahman, gel seninle biraz konuşalım.

Abdurrahman. Dinliyorum.

Haris. Abdurrahman, sen Arapsın, değil mi?

Abdurrahman. Babam Arap idi, ben de ona benzer bir şeyim.

Haris. Şakayı bırak, dinle, söyleyeceklerim var. Sen de Arapsın, ben de. Burada sadece ikimiz Arap, dört tarafımızda ise Türkler! Onlar bizden birini incitirse, bizimkine yardım eder misin?

Abdurrahman. Mazlum kimse onu savunurum.

Haris. Ya özellikle bir Arap ise?

Abdurrahman. Ben ‘’özellikle’’ bilmem. Mazlum hangi milletten olursa olsun, mazlumdur. Ona yardım edilmelidir.

Haris. Öyleyse dinle, Abdurrahman. Biliyorsun ki, ben büyük bir aşiret reisiyim. Şeyh İdris gibi bütün Yemen diyarına hükmeden bir şahıs benim dayımdır. Ben Bingazi’de oturuyordum. Fakat, bu olay beni geçici olarak oradan alıp İstanbul’a gelmeye mecbur etti.

Abdurrahman. Onları boş ver. Bir şey söyleyecektin?

Haris. Dinle, ben İstanbul’a geldim. Seni çocukluktan tanıyordum. Seninle buluştum. Sen beni bu haydut mağarasına getirdin. İki aydır buradayım.

Abdurrahman. Burası haydut mağarası değil. Burada olanlar zulme karşı çıktıkları için cezalandırılıp, hükümet tarafından takip edilenlerdir. Onlar da mazlumları savunma heyeti kurmuşlar. Onun için burası hak taraftarlarının mağarasıdır.

Haris. Ne olursa olsun ismi haydutlar mağarasıdır. Bize “haydut” diyorlar, öyle değil mi?

Abdurrahman. Onun içindir ki, burası önceleri gerçekten de, haydutların yuvası idi. Biz de gelip onlara katıldık. Fakat, Ramiz geldikten sonra işler büsbütün değişti. Buraya gelen bir mazluma zulmettiğimizi gördün mü? Her zaman zalimleri ezip mazlumları koruduğumuzu görmüyor musun? Halkın sözüne ne bakıyorsun?

Haris. Her halde burada sadece ikimiz Arabız. Başkanımız Ramiz ve bütün yoldaşlarımız Türklerdir. Herhangi bir şey olursa, ikimiz, tabii ki birbirimizden yardım isteyeceğiz.

Abdurrahman. Burada hepimiz yoldaşız. Birisine gereken yardımı herkes yapmalıdır. Farz edelim ki ikimiz yardımlaşıyoruz. Söyle şimdi ne var? Bir şeye ihtiyacın varsa, başım gözüm üste.

Haris. Abdurrahman, Yıldız, kumandanımızın sevgilisi, beni seviyor. Ben de onu. Bu zamana kadar da sadece onun için burada kaldım.

Abdurrahman. Ne, Yıldız mı? Yıldız seni mi? Seviyor mu dedin? Hayır, hayır, yanılıyorsun! O, herkesi sever, herkesi güler yüzle, tatlı dille karşılar. Sen başka türlü görmüşsündür.

Haris. Ben çocuk değilim ki, beni seviyor diyorum sana. Hatta. . .

Abdurrahman. Asla! Yanılmışsın. Ya da yalan söylüyorsun. Yıldız mı? Seni ha? Rüya mı görüyorum? Sen Yıldız’ın kim olduğunu biliyor musun?  O bir Paşa kızıdır. Ramiz bir teğmen. Bunlar birbirini sevmişler. Paşa, kızını tabii ki, teğmene vermez. Bir de bu Yıldız sultan saraylarında şehzadeler tarafından hasreti çekilirken bile gitmedi. Halkın haydut dediği bu mahlukun arasına Ramiz’le beraber gelmeğe razı olmuş. Bu haydutlar, hayvanlar yürüyemediği dağların arasında, mağarada yalnız Ramiz’in hatırı için yaşıyor ve hayatından da memnundur. Babasını, annesini, ismini, hayatını bile yalnız Ramiz’e feda eden bir kız, şimdi seni mi seviyor diyorsun? Asla!..

Haris. Abdurrahman, Yıldız kim olursa olsun, fakat, bana inanmalısın. Abdurrahman, dış görünüş yüreğin aynasıdır.

Abdurrahman. Yüreğini de gördük! Kendi kumandanının, kendi arkadaşının helaline ihanet gibi bir namussuzluk ediyorsun, şerefsiz!

Haris. Abdurrahman!

Abdurrahman. Yeter, sus! Artık biliyoruz, arkadaşına ihanet eden bir haini bu mağara kabul etmez! Arap olduğun için sana dokunmuyorum. Sabaha kadar bu mağarayı terk et. Yoksa, seni it gibi mahvederim. (gider)

Haris. Bu da işe yaramadı. Fakat, işler zorlaştı (düşünür, aniden). Ha, ha, ha! Sen de git Ramiz’e şikayete. Ben kendimi kaybetmem Yıldız’ı alacağım, vesselam! (dışarıdan ses gelir.) İşte, galiba Ramiz geliyor. Ben şimdilik gideyim. Sonra. (gidiyor.)

Ramiz (dışarıdan). Hadi, kardeşler! Sabaha az kaldı. Gidin yatın, tatlı uykular! (Ramiz ve Halit girerler) Oh! Bu gün kendimden ne kadar memnunum. Yoruldun mu?

Halit. Tabii, efendim! Bu kadar çalıştıktan sonra insan yorulmaz mı?

Ramiz. Ben hiç yorulmadım. Zavallı Tevfik’in sevgilisini ağlayarak kucaklaması ve sevincinden dili tutulup teşekkür ederek, ayağıma kapanıp öpüşünü görünce kahroldum, ağladım. Ah, bir zamanlar ben de onun gibi sevgilimden zorla ayrılmıştım. Bu yüzden onu çok iyi anlıyordum. Gece gündüz bu yolda çalışsam yorulmam. Yıldız nerde acaba? Sevincimden kendimi o kadar kaybetmişim ki, Yıldız’ı göremedim. Hâlâ da nereye gittiğini sormuyorum. Halit, baksana Yıldız nerede? (Halit gider.) Ne yapmalı? Her şey bir korku yaratıyor. Hayatımız böyle, her dakikası bir azap, her azabı bir sevinç, her sevinci bir göz yaşı. Acaba, Yıldız nereye gitmiştir? Bakalım ne oldu? (çıkarken Halit girer.) Ne oldu? Halit, gördün mü?

Halit. Hayır, efendim. Abdurrahman ile gittiğini söylüyorlar.

Ramiz. Belki de geç gelmemden endişelenip beni aramaya gitti. Zavallı Yıldız! Sahiden de, ona çok acıyorum. Daha dün anasının koynundan ayrılan bu kızcağız, bu dağlar, kayalar arasında yaşıyor, sürekli bir azap, korku, tehlike içinde çırpınıyor, inciniyor. Onun bu halini görünce ciğerim parçalanıyor. Ama ne yapmalı? Ah, İzzet Paşa! Beni de bedbaht edip, dağa taşa attın, kendi kızını da! Ah, hâlâ da Yıldız gelmedi. Yüreğim daralıyor. Başına bir şey gelmiş olmasından korkuyorum. Halit, yorgunsun ama bir bak arkadaşlardan kim varsa birini onları aramaya gönder. Zahmet olacak ama. . .

Halit. Hayır, zahmet olmaz, efendim! (gider)

Ramiz. Zavallı Yıldız’ın benim için bu kadar incinmesi beni mahvediyor. Saraylarda şehzadeler ona hasret iken o, bu haydut adı taşıyan harabeye gelmiş, haydut denen bu kitle ile yaşıyor. Oh, haydut! Bu çirkin ad benim vicdanımı parçalıyor. Ben dün kimdim? Alnı açık bir asker! Bugün kimim? Yüzü kara bir haydut! Ne kadar çirkin bir ad! Ne kadar mazlumlara yardım ediyorum, zalimleri eziyorsam, zenginlerden alıp fakirlere veriyorsam, yalnız Yıldızımın hatırı için bu mağarada kalıyorsam da bu menfur adın üzerimde olduğunu düşündüğüm zaman varlığım sızlıyor, acılar içinde kalıyorum (Halit girer.)

Halit. Gönderdim, efendim! Doğru mudur diyorlar, nereye gitmek istiyorsunuz?

Ramiz. Halit, bu menfur haydut adını üzerimde taşıyamıyorum!

Halit. Biz ki, her zaman mazlumlara yardım ediyoruz. Boş verin ne diyorlarsa desinler.

Ramiz. Yaptıklarımıza bakan mı var? İnsanlara melekler gibi sevgi gösterip, peygamber gibi iyilik yapıyorsun, yine de sana haydut diyorlar. Namuslu bir adama bir defa bile haydut deseler, hayatı boyu vicdan azabı çekmesine yeter. Ne yapmalı, nereye gitmeli? Ah, İzzet Paşa, İzzet Paşa! Acaba, bu Yıldız neden gelip çıkmadı? Yoksa zavallıyı yakaladılar mı? Aman Allah’ım, çatlayacağım! Arkasından gideceğim!

Haris. (girer.). Ya reis! Birkaç kelime sizinle gizli konuşmak istiyorum.

Ramiz. Konuşunuz! Ne iştir? Benim Halit’ten, hatta arkadaşlarımızın hiç birinden gizli bir işimiz yoktur.

Haris. Ya reis, sözlerim son derece gizlidir.

Halit. Efendim, ben onsuz da yoruldum. Müsaade ederseniz, giderim.

Ramiz. Peki, hoşça kal! (Halit gider.). Söyleyin, yoksa Yıldız’dan bir haber mi getirdiniz?

Haris. Doğru anladınız, Yıldız’dan!

Ramiz. Zavallı Yıldız tutuklanmış mı? Hayır, hayır, şu an bütün İstanbul’u birbirine katıp ya Yıldız’ı kurtarır, ya da kendimi öldürürüm. Söyleyin Yıldız nerede?

Haris. Ya reis, söyleyeceğim. Yıldız’ın tutuklanması veya mutsuz olması hakkında değil. . . Sizin. . . Sizin. . . (susar.)

Ramiz. Söyleyiniz? Söyleyiniz, ne olmuş? Yüreğim daraldı!

Haris. Ey reis, biliyorsunuz ki, ben Arabım. Bilirsiniz ki, Araplar kendi reislerini ne kadar severler. Özellikle sizin gibi merhametli bir reisi! Bir de, birkaç aydır ben sizinle ekmek yedim. Yoldaş oldum. Söyleyeceklerim sizin için arzu olunmayan şeyler olsa da, bana kızsanız da, size olan muhabbetim ve yoldaşlık görevim beni açık konuşmaya mecbur ediyor.

Ramiz. Nihayet, konuşacak mısın? Yoksa beni azap ve intizar altında öldürmek mi istiyorsun?

Haris. Ya reis! Yıldız. . . (şeytani bir sesle geri çekiliyor ve cesaret edemiyormuş gibi susar.)

Ramiz. Ne olmuş? Yıldız vurulmuş mu?

Haris. Hayır!

Ramiz. Tutuklanmış mı? Tehlikede mi?

Haris. Ya reis, hayır?

Ramiz. Tamamen serbest mi?

Haris. Evet, ya reis!

Ramiz. Şükürler olsun, Allah’ım! Nihayet söylediniz, ne olmuş?

Haris. Ya reis, Yıldız… E, cesaret edemiyorum, doğrusu, size acı çektirmek istemiyorum. Bağışlayınız.

Ramiz. Bu ne tereddüt? Vallahi, biraz daha konuşmasanız, deli olacağım.

Haris. Söylemeye cesaret edemiyorum. Bırakın, bu bende sır olarak kalsın.

Ramiz. Ey Allah’ım! Bağrım çatladı. Beni işkenceyle öldürmek mi istiyorsun? Söylesene, emrediyorum!

Haris. Ya reis, Yıldız’dan… Yıldız’dan emin misiniz?

Ramiz. Anlamadım, açık konuşunuz. Ne demek istiyorsunuz?

Haris. Ya reis, Yıldız başkasını seviyor!

Ramiz. Nasıl? Yıldız başkasını mı seviyor dedin? !

Haris. Evet, ya reis! (Ramiz kızmış halde.)

Ramiz. Sus, melun! Yoksa şu an seni gebertirim.

Haris. Evet, ya reis! Gerçekler acı olur! Ben önceden biliyor ve söylemek istiyordum.

Ramiz. Allah’ım! Yıldız’da bana ihanet eder mi? Of… Yıldız… Yıldız…

Haris. Bu acı gerçeğin sizi kızdıracağını ve beni dinlemeyeceğinizi biliyordum. Fakat, benim size olan bağlılığımı, bu acı gerçeği dinlemeseniz de. . .

Ramiz. Gerçek mi? Söyle! Söyle! (üzülür.)

Haris (dışarıya). Kendini kaybetti. Şamar tam yerini buldu! (Ramiz’e) Ya reis! kızacaksan, konuşmayayım.

Ramiz (üzgün). Söyle!.. Söyle, dinliyorum!

Haris. Ya reis, Yıldız sizin helaliniz. Sizin helalinizin başkasıyla kırıştırması…

Ramiz (konuşmasını kesiyor.) Yeter! Allah aşkına sus, zalim! Benim hayatımı mahvettin, yeter! Ah, Yıldız! Yolunda çirkin haydut adını alıp bu vicdan azabı ile dağlara taşlara sürüklenen bedbaht Ramiz’i. Söyle! Kiminle?

Haris. Abdurrahman ile.

Ramiz. Allah’ım! İkinci darbe! Canım gibi sevdiğim bir adam! Abdurrahman kendini bana melekler gibi masum, peygamberler kadar da doğru gösteren bir adam! Abdurrahman… Böyle bir adamın da ihanetini gördükten sonra insanlara güven mümkün mü?

Haris. Ya reis, Abdurrahman Arap’tır. Ben de Arabım. Bilirsiniz ki, Araplar ne kadar birbirine tutkun olur, birbirini korurlar. Bakınız ne kadar size muhabbetim var ki, kendi hemşerimin, bir Arabın ihanetini gizlemeyip size söylüyorum. Ben bunun karşılığını almak için her ikisiyle de mücadele ettim. Mümkün olmadı. Gerçek şu ki, Yıldız’ın Abdurrahman ile nereye gittiğini bilmiyorsunuz. Belki de, gelip, sizi aramaya gittiklerini söyleyecekler. Amma…

Ramiz (sözünü keser.) Yeter! Ah, şanssız Ramiz! Yalnız onun için yaşadığın bir kız da, Yıldız da, sana ihanet ediyor. Artık niçin yaşıyorsun, öl! Ramiz, öl.

Haris (sessizlikten sonra). Ya reis! Dünyaya güven yok. İnsan bugün bir türlü, yarın başka türlü. Bugün dürüst, yarın hain. Bugün birinin yolunda hayatını feda eder, yarın aynı adamın hayatını yok etmeye çalışır. Bugün sever, yarın bıkar veya kaçıp gider. Bu gün birini sever, yarın diğerini. Dilde başka, yürekte başka. Sözde başka, işte başka. . .

Ramiz. Yeter, yeter! Artık benimki nasihati geçmiş. Abdurrahman. Ah, Yıldız, Yıldız.

Haris. (kenara). Bitti. Ölümden kurtuldum. Ok hedefi on ikiden vurdu!

Yıldız (gelir ve gülerek). Abdurrahman, çok memnunum, git dinlen. Ramiz’i sorguya ben çekerim.

Haris. Ya reis, ben gideyim. Gördünüz mü ne dedi? Sizin hayatınız için de korkuyorum. (Haris gitmek isterken Ramiz eliyle onu durdurur. Haris saklanır gibi bir köşeye çekilir. Yıldız onu görmez, sevinerek Ramiz’e doğru gider ve masumane bir sesle).

Yıldız. Ramiz, neden bu kadar geç geldin? Bilmiyor musun ki, zavallı Yıldız sensiz azap çekiyor.

Ramiz. Azap mı çekiyorsunuz, yoksa başkaları ile kırıştırıyor musunuz?

Yıldız. Bu nasıl söz! (bakınır, Haris’i görür.) Anlamadım, ah! Paşa kızı iken uğruna haydutlar mağarasına gelmeye razı olduğum bir adam, bir hainin sözü ile benden şüphe ediyor! Daima bir azap, korku, meşakkat içerisinde bu son mükafat! Ölüm! Ölüm böyle diri olmaktan daha iyidir!

Ramiz. Söyle, Abdurrahman’la nereye gittin?

Yıldız. Sen biliyorsun ya, sormana ne gerek var?

Ramiz. Abdurrahman’ı seviyor musun?

Yıldız. Seviyorum!

Ramiz. Ya beni? Beni sevdin mi?

Yıldız. Bir taraflı, bir renkli hayat insanı usandırır. Bir zamanlar seni seviyordum. O kadar seviyordum ki, vahşiler gibi dağlarda, çöllerde yaşamaya razı oldum. Şimdi ise usandım. Artık onu seviyorum!

Ramiz. Yeter! Allah’ım, Ramiz’in kurşunların parçalayamadığı yüreğini bir kadının sözleri ile mi parçalayacaktın? Of, kadınlar! Abdurrahman. . .

Yıldız. O suçlu değil. Ben onu seviyorum! O ise benim sevgimi geri çeviriyor.

Ramiz. Yeter! Git sevgilini de al, istediğiniz yere gidin. Git, artık bana gözükme!

Yıldız. Ben bir teğmene köle miyim ki, ona itaat edeyim? Seninle burada olduysam, onunla da burada olmak istiyorum.

Ramiz. Ah, alçak kadın! Konuşmaya nasıl cüret ediyorsun? (kalkıp boğazından tutar, elleri boşalır, bırakır) Ah, Yıldız, Yıldız! Allah’ım, benim ki, bütün varlığım, bütün hayatım ona bağlıdır! Haris, götür öldür! Ancak onu yaralama!

Haris. Ya reis, zehir ile (kendi kendine). Zehir yerine bayıltıcı. Bayıldı mı onunla beraber vatanım Trablus’a! İstediğim de bu! Gidelim!

Yıldız. Ha, ha, ha! Erkekler, erkekler! Yüreğiniz o kadar kötü ki, bu iftiraya inanırsınız. Benim saf sevgimi unutup sokaklarda gezinen kötü kadınlar gibi konuşursunuz! Böyle bir yerde yaşamak ölümden güzel mi? Haşa! Ölürüm! Sevdiğimden son mükafat! Gidelim, gidelim, hain! (giderler.)

Ramiz. Ah, Yıldız! Sevgi deye beslediğin alevli, yakıcı hislerinin sonu bu mu? Benim, ki bütün hayatım senin içindi. Zalim, şimdi sen ölüme mi gittin? Sus, ey benim yüreğim, niçin çırpınırsın? Niçin dövünüyorsun? Niçin inliyorsun? Senin sevgine hakaret ettiler. Seni sevmiyorlar! Ey, kara duvarlar! Niçin gülümsüyorsunuz? Mutsuzluğa mı? Hayır, hayır, ağlıyorsunuz, Yıldız’ıma yas mı tutuyorsunuz? Haris, cellat, yırtıcı! Nasıl da kıyıp o zarif vücudu öldürecek! O bir zamanlar sevgiyle çırpınan yürekciği susturacak! O sıcak bedeni soğutacak! Allah’ım, Allah’ım, bütün varlığım onun içindi. Ah, Yıldız, Yıldız! Bu taş yürekli korkunç insanın elinde ölmek için mi beni seviyordun? Yıldız! Yok, bırakmam! Belki yeni sevgi onu mutlu edecek, bu bana yeter! Bırakmam! (gitmek ister, durur.) Artık vakit geçti, bitti. Artık benim de yaşamam anlamsız! (intihar etmek ister.) Oh, yararsız, rezil bir haydut kendini öldürmüş! Yıldız!.. (Halit girer)

Halit. Efendim, Ahmet Rahmi gelmiş. Tevfik’i sevgilisiyle İstanbul’dan yolcu ettiğini söylüyor. (sessizlik) Efendim, Ahmet Rahmi diyor ki, bugün İtalya devletimize savaş ilan etmiş. Trablus’u işgal etmişler. İki kruvazör bizi habersiz bombalamışlar. Diyor ki, Trablus’ta askerimiz az, göndermeye yol yok, düşman kuvvetli. Bugün şehirde halk aşırı heyecanlıymış.

Ramiz. Buldum, Halit! Arkadaşları uyandır, yanıma çağır, söyleyeceklerim var. (Halit gider.) Güzel tesadüf, ölüm arıyordum, işte ölüm! O çirkin “haydut” adını silmek, yiğit bir asker gibi düşmanlarla savaşıp vatanım için ölmek! Pak askere iyi bir ölüm arıyordum. İşte bu, istediğim ölüm. Gönüllü gideceğim.

Halit (içeri gire.) Geldiler, efendim (arkadaşları gelir.)

Ramiz. Kardeşler! Siz de biliyorsunuz ki, ben çoktandır bir askere yakışmayan bu çirkin haydut adından rahatsızdım ve bu çirkin bir ad ile anılıyordum. Artık, kardeşlerim, ben bu adı taşımak istemiyorum! İtalya, devletimize harp ilan etmiş. Ben şerefli ölmenin yolunu buldum! Vatan yolunda ölmek gibi büyük bir saadeti ben çoktan bekliyordum. Zaman geldi ve ben gidiyorum. Kardeşler, kendinize başkan seçin.

Halit. Efendim, vatan yolunda ölmeye ben de gidiyorum!

Abdurrahman. Trablus sizden önce benim vatanımdır. Ben sizden de önce giderim!

Sesler. Ben de gidiyorum! Ben de! Ben de gidiyorum! Ben de!

Ramiz. Abdurrahman! Sen de mi buradasın? Hadi kardeşler! Madem ki, hepiniz vatan uğruna ölmek istiyorsunuz, gidelim! Elveda, ey kara duvarların arasında, haydut olarak Yıldızımın koynunda olduğum için bahtiyar olduğum mağara! Haydi kardeşler, gidelim!

Perde kapanır

İKİNCİ BÖLÜM

Bingazi. Zengin bir Arabın evi. Yıldız ve Şemse.

Yıldız. Ah, Şemse! O zaman benim bütün varlığım titriyordu. Bela ve işkence beni boğuyordu. Bu çirkin adın üzerime atılması, daha doğrusu, Ramiz’in buna inanmış görünmesi keskin bir hançer gibi bağrımı deldi. Ben onu aşağılamaya çalışıyordum. İstiyordum ki beni öldürsün. Sonradan her şeyi anlayıp pişman olacağını biliyordum. Günahı için yıllarca vicdan azabı çeksin istiyordum. Abdurrahman’ı seviyorum deyince, o… zavallı yıldırım çarpmış gibi çırpınıp:  ”Ya ben” diye bağırdı. Şemse, bu ses benim kulağımda hâlâ da çınlıyor! Oh, bu seste hem öfke, hem de göz yaşı vardı.

Şemse. Öyle adamı ben parçalardım! Fakat zavallı kendini kaybetmiş. Olayı anlatsaydın, belki anlardı. Erkeklere hanımlarının ihanet haberinden acı bir şey olamaz.

Yıldız. Kim derse desin, Ramiz bunu yapmamalıydı. Çünkü onun uğruna ne kadar azap çektiğimi biliyordu. Canımdan çok sevdiğim bir adamdan böyle bir şey görünce ölmek istedim. O da öldürmek istedi. Kıyamadı. Beni öldürmeyi senin kardeşine buyurdu. Zavallı son sözünde dayanamayıp, ”ama onu yaralama” dedi. Kardeşin mağaradan çok uzakta, bardakta bir ilaç verdi. Ben zehir bilip sevgilim tarafından son armağan diye, son damlasına kadar içtim. Meğerse, ilaç zehir değil, uyuşturucu imiş. Ayılınca kendimi onun kölesi ve vatanımdan çok uzakta gördüm ki, sonunda buraya geldik.

Şemse. Yıldız, o benim üvey kardeşimdir. O kadar adidir ki, fitnelerinden şeytan bile kendini kurtaramaz. Öz kardeşimin yerinde reis olmak için onu öldürdü. Sonradan geçici olarak buradan kaçtı. Kardeşimin öcünü almak istiyorum. Ancak o kadar uyanıktır ki, fırsat vermiyor. Hiç bir şey beni onu öldürmekten vazgeçiremez. Ancak seni o kadar sevdim ki, seni serbest bırakırsa, intikamdan bile geçmeye hazırım.

Yıldız. Şimdi ben öyle bir terslik yapmaktan pişman olduğum gibi onun da pişman olduğunu biliyorum. Hatta kendini öldürmesinden korkuyorum. Ah, şimdi düşünüyorum da, asıl suçlu benim. Zavallı ben, kendi sevgilimi zehirli yılan gibi kalbinden vurdum. Ah, bir kez Ramiz’i görseydim, hiç olmazsa özür dilemeye…

Şemse. Yıldız, seni onun elinden kurtarmak için bütün gücümle çalışacağım. Bunun için de ne kadar korkunç yol varsa, hatta onu öldürmek bile gerekse, sakınmam. Onsuz da yüreğimde kardeş acısı… Ne olursa olsun korkma! Ben Arap kızıyım, dediğimi yaparım!

Yıldız. Benim burada senden başka kimsem yok. Ben nere, İstanbul nere, Bingazi nere! Tek umudum sende, o da olmazsa , kendimi öldürmektedir.

Şemse. Yıldız, Arap kızları kocaları kadar metin ve yiğit olurlar! Şimdi Türklerle İtalyanlar savaştıkları için İstanbul’dan buraya bir çok gönüllünün geldiğini duydum. Sen rahat ol. Adam gönderip, belki Ramiz’i tanıyan birini bulup haber öğreneyim. Artık sen çok üzülme!

Yıldız. Git bacım, seni Allaha havale ediyorum, git belki Ramiz’den bana bir haber getiresin. Ah, ömrümün sonuna kadar senin kölen olurum. Köle, zincirlenmiş köle! (Şemse gider.) Ah, zavallı, bir bacı gibi benim için uğraşıyor. Fakat, o da güçsüz! Ah, Ramiz nerededir? Bir dakika ayrılığına, incinmesine razı olmadığın Yıldız’ın acılar içinde! Gel, sevgilini kurtar! (Diğer odaya geçer, Haris girer.)

Haris (oraya dikkatle bakar.) İzzet Paşa… Yıldız’ın babası… Gönüllü… İstanbul haydutları… Abdurrahman… Yıldız… Şemse… (şeytani düşünce ile ara sıra susarak sonra aniden bir şey bulmuş gibi kararlı) Burada da kalmak olmaz! Bingazi tehlikelidir! Gitmeliyim (ellerini bir birine vurur, Araplardan biri gelir. Emreder.) Arkadaşı kalsın, kendini yalnız bırakın! Artık dışarıdan içeri, içeriden dışarı kimseyi bırakmamalısınız. Yoksa… Çağır! (Arap sakince eğilip çıkar.) Galiba dayımdan mektup getirmişler (Şuayıb içeri girer ve eğilir.)

Şuayıb. Ya reis. Cerden, dayınız Şeyh İdris’ten mektup getirdim.

Haris. Hoş geldiniz, oturunuz. Önce dayımın emirlerini ve orada olan durumdan etraflı bilgi verin, sonra dinlenmeğe gidersiniz.

Şuayıb. Ya reis! Şeyh İdris’in eskiden beri Şeyh Senusi ile rekabette olduğunu biliyorsunuz. Epeydir bizimle Şeyh Senusi’nin arasında savaş oluyor. O güçlüdür. Ondan kurtulmak için Şeyh İdris İtalyanlarla irtibat kurmuş. İtalyanlar vaat etmişler ki, Trablus’u işgal ettiklerinde hakimiyeti tamamen bize verecek, yalnız ticaret işlerini ellerinde tutacaklar. Şeyh İdris de var gücüyle ve adamları ile onlara yardım etmeye söz vermiş. Şeyh Senusi ise bütün gücünü Türklerin emrine vermiş. Dayınızın tek bir varisi sizsiniz. Yani ondan sonra bu kadar büyük bir ülke sizin olacak. Onun için Şeyh İdris emrediyor ki, Trablus’a girip oradaki taraftarlarınızı bir araya getirip, İtalya komutanlığının emirlerini yerine getiresiniz. Bu da size inanmak için İtalya komutanlığının kendi imzası. Bu da dayınızın mektubudur. Ben de burada sizinle kalacağım. Fakat, buranın durumunu ve cevabınızı yazıp arkadaşlarımla göndermem gerek.

Haris. Burada Türkler, serçelerin karakuş korkusundan yuvaya doluştuğu gibi, Trablus’tan Derne’ye kadar her yerden kaçıp buraya, Bingazi duvarları arasına sığınıyorlar. Buradan kaçacak yerleri yoktur. Askerleri çok azdır. Gelmeye yer yok. Bu günlerde savaşmak niyetiyle İstanbul’dan buraya epey bir gönüllü gelmiş. Hatta diyorlar ki aralarında İstanbul’un haydutları da var. Bir de Enver bey gelip Şeyh Süleyman el Barani’nin tebligatı sayesinde Şeyh Senusi’nin yardımıyla Araplardan gönüllü topluyor. Ancak bana silahlarının olup olmadığını söylemediler. Korkarım ki, yağmurdan kurtulup doluya tutulmayalım. Türklerin elinden kurtulup İtalyanların pençesine düşmeyelim!

Şuayıb. Hayır, ye reis! Anlaşma yapıldı, hatta İtalyanlar birkaç milyon para verdiler. Şeyh İdris diyor ki, Arap toprakları Arapların olmalıdır. Türklerden ve Senusi’den kurtaralım. İtalyanlar sözünü tutmazsa, onları da kovalamak zor değildir, diyor.

Haris. (kâğıdın birini yere koyar, diğerini okur). Aziz yiğit bacımın oğlu! Bu mektup sana ulaşır ulaşmaz Trablus’a hareket et. Orada nasıl hareket edeceğini İtalya kumandanlığı ile konuşmuşuz. Bu hereketimiz gelecekte Trablus’ta bizim hakimiyetimizi sağlayacak. Acele et! Yaz! Mektup yaz ki, bu gün dediklerini yapacağım. Kendin de hazır bulun, bekle, gideceğiz. (Şuayıb gider.) İyi oldu, bu uğursuz Türklerden kurtulmak kolay değildi. Yok, yok, bura İstanbul değil ki, Türkler hakim olsunlar. Burası Trablus. Onu İtalyanlar alıp İdris’i hakim edecekler. Ondan sonra da Haris hakim olacak! Haris gibi bir reisin de Yıldız gibi bir hanımı olmalıdır. Yıldız’ın güzelliği bütün Afrika’da dilden dile dolaşmalıdır! Trablus’a hareket etmeliyim. Ancak şimdilik Türkler burada güçlüdürler. Şehirden çıkarken yakalanmamak için tedbir gerekir.(Şemse içeri girer.) Şemse, niçin geldin? Bir haber mi var? Söyle, Yıldız nasıl?

Şemse. Haris, ne zamandır ben sana kardeş demedim. Ancak bu gün Yıldız’ın hatırı için diyorum. Kardeş, gel sen onu bırak, yazıktır. Kalsa da sana bir hayrı olmaz. Ya kendini öldürür ya da çıldırır.

Haris. Şemse, ben Yıldız’a bir kötülük etmedim! Ölümü emredildiği halde kurtarıp getirdim ki, isterse bana hanım olsun. Bir suç işlemedim ki! (kendi kendine) bu kıza güvenemiyorum!

Şemse. Haris, hepsini biliyorum. Bizim ailede sen ne yaptınsa hepsini bağışlıyorum. (Haris tiksinir.) Ancak o zavallıyı serbest bırak! Çünkü dediğine göre, o, başkasını seviyor, Onun da seveni var!

Haris. Şemse, ben de seviyorum! Ya ben? Abla, Arabın kalbi yok mu? Ben insan değil miyim? Benim sevmeğe hakkım yok mu?

Şemse. Yok!

Haris. Niçin? Sebep? Bu Afrika çöllerinde olan vahşilere, yırtıcılara, hatta küçük sineklere bile birbirini sevmeği kimse yasaklamıyor da, niçin benim sevdiğime engel olsunlar? Sebep?

Şemse. Çünkü, onu senden çok seven var!

Haris. Şemse, bu benim elimde değil. Yüreğimi mi parçalayayım? Kendimi mi öldüreyim? Seviyorum, işte o kadar!

Şemse. Öldür! Kendine acıyorsun da, başkasına neden acımıyorsun? Vazgeç o zavallıdan! O, zaten bedbahttır.

Haris. (Yan tarafa.) Ah, hain kız, sabret! Seni de…Şemse, ben onu getirdim ki, istiyorsa bana hanım olsun, istemiyorsa gitsin! Engel olmayacağım.

Şemse. Doğru mu diyorsun, Haris? Gitmesine razı mısın?

Haris. Ne zaman ben sana yalan söyledim? Madem öyle istiyorsun, öyle olsun, ne diyebilirim ki? Onun gibi binlerce kız var, senin kalbini kırmam.

Şemse. Öyleyse, ben hemen onu İzzet Paşa’ya teslim edeyim.

Haris. Yok, yok! İzzet Paşa’nın burada olduğunu biliyor mu?

Şemse. Yok, galiba bilmiyor.

Haris. Onu İzzet Paşa’ya göstermek olmaz. O onun babasıdır. Yıldız ondan habersiz başkasıyla kaçtı. Onu görürse didim didim eder. Kalsın, kendimiz Ramiz’in yanına göndeririz.

Şemse:  Fark etmez. Öyle olsun! Kendinden sorarız. Herhâlde bir iki gün sabreder.  Kardeş artık senden çok memnunum.

Arap:  (İçeri girer). Ya reis! Gelen düşmandan kenti savunma hususunda İzzet Paşa’nın odasında toplantı var. Bütün Arap reislerini çağırmışlar. Sizi de oraya davet ediyorlar.

Haris:  (Düşünür). Geleceğimi söyleyin! Şemse, Yıldız gitmek isterse biz göndeririz. O, kendi çıkarını bilmiyor. Elden ele düşüp acı çekmesin!

Şemse:  Çok iyi…

Haris:  Şimdi ben İzzet Paşa’nın evine gidiyorum. Kendine de söyle, gitmek istiyorsa, ona bir diyeceğimiz yok.

Şemse:  Çok güzel! (Haris gider, fakat hemen kapıdan dönüp gizlenir.) Yok, biliyorum bu katilin yüreğinde insaf yoktur. Reis olmak için kuzu gibi kardeşimi öldürdü. Ancak bedbaht kızı ben kurtaracağım! (Arap içeri girer).

Arap. Hanım, Abdurrahman sizi görmek istiyor. (gider).

Şemse. Cevap getirmişler (gider, Haris saklandığı yerden çıkar).

Haris. Ah, melun kız! Seni öyle susturayım ki! İlk fırsatta kardeşini ebediyen susturan Haris, seni, üvey bacısını susturamaz mı? Hedefine ulaşmak isteyenlerin yüreklerinde acıma olmamalıdır. Olsaydı Muhammed’i öldürmezdim. Güzel, İyi huylu bir adamdı. Gece ikimiz bir odada yatarken güçlü parmaklarımı boğazına yerleştirip boğdum, öldürdüm! Onun yerine reis oldum. Bunun da elinde aciz kalmam! ! O, İzzet Paşa’nın yanına gittiğimi sanıyor. Hayır, İzzet Paşa’nın yanına koy Senusi gitsin. Haris ise… Her şeyin hazırlanmasını emrettim. Trablus’a gideceğim (ses gelir. Saklanır).

Şemse. (telaşla çıkar.) Ah, Allah’ım! Ne kadar mutluyum, Ramiz burada! Abdurrahman’ı gördüm. Yıldız, Yıldız! (çağırır, Yıldız girer.) Yıldız, bacım, korkma!

Yıldız. Ne var?

Şemse. Yıldız, Ramiz buradadır. Sağ salimdir, gönüllü gelmiş!

Yıldız. Ah, Ramiz burada mı? Ah, Ramiz (Şemse’nin boynuna sarılıp ağlar.) Şemse, kıyamete kadar Afrika köleleri gibi sana hizmet edeceğim! Şemse, bacım ölüyorum! Beni Ramiz’e ulaştır. Ah, Şemse, bana acı!

Şemse. Yıldız, korkma! Abdurrahman gelmişti. Ne kadar da iyi bir insandır. Haris beni aldatarak ‘bırakırım’ diyor. Ama biliyorum, yalan söylüyor. Abdurrahman’a söyledim. Belki o Ramiz’i geç buldu. Haris’in hilesinden korkuyorum. O, şimdi İzzet Paşa’nın yanına gitti. Şu an ben de gizlice gidip Türk karargahına haber veririm. Gelip seni kurtarırlar.

Yıldız. (tiksinir.) İzzet Paşa? Benim babam mı? Ah, fark etmez, bırak beni öldürsünler, yeter ki bu yırtıcıdan kurtulayım! Şemse, Allah rızası için beni Ramiz ‘e ulaştır! Eğer mezarımda mezar melekleri; ‘Tanrı kimdir?’ diye sorarsa, derim ki;   Şemse! Ah,  Şemse…

Şemse. Korkma, Yıldız, gidiyorum (gider).

Yıldız. Allah’ım, Ramiz’e bir şey olmasın! Yakındadır, belki şimdi gelir. Ah, yarabbi! Yüreğim daraldı! (eli göğsünde öbür odaya geçer. Haris çıkar).

Haris. Ha, ha, ha! Haris öleceği günü bilmiyor! Git! Sen karargaha yetişene kadar, Haris Yıldız’la kenti terk edip öyle saklanır ki, Azrail bile fenerle arasa bulamaz! Telaşlanma, Şemse! Lanet kız benimle kavga edersin, ha? Kabilenin şüphelenmesinden korkuyorum, acele etme. İlk fırsatta seni de… (Dışarıdan dört Arabı çağırıp geri döner).

Arap. Ramiz, gel, gel (Yıldız yıldırım gibi dışarıya koşar).

Yıldız. Ah, Ramiz! (Haris hemen Yıldız’ın boynunu kucaklayıp elindeki ilacı burnuna tutar. Yıldız bayılır).

Haris. Ha, ha! Bekle. Ramiz gelecek! (işaret eder Araplar onu götürür.) Hava karardı, gören olmaz. Söylediğim yolla kentin kenarına, oradan da Rahmal tepesinin eteğiyle Trablus’a doğru! Haydi! (giderler, Şemse, Ramiz, Abdurrahman, Halit içeri girer).

Şemse. Yıldız! Yıldız! Ya bu nereye gitti? Yıldız! (diğer odaya girer.)

Ramiz. Allah’ım, acaba bir daha Yıldız’ın o ince vücudunu, sevimli yüzünü görebilecek miyim! Oh, ben bedbaht bir iblisin sözüyle zavallı Yıldız’ı aşağıladım, acılar çektirdim (Şemse çıkar).

Şemse. Çok tuhaf! Bilmiyorum nereye kayboldular?

Ramiz. Oh, yine o vahşinin hilesi!

Halit. Sen Yıldız’a nereye gittiğini söylemedin mi? Belki fırsat bulup kaçmıştır?

Şemse. Mümkün değil. Dışarıda bekçiler var. Bir de, benim nereye gittiğimi biliyordu.

Abdurrahman. Yine o iblisin kanlı gözleri. Uğursuz gözlerimde soysuz ruhlar gibi canlandı. Her ne yapılmışsa, o yapmıştır (Ramiz mebhut duruyor).

Şemse (birden kağıdı bulur). Anladım, ah melun! Yıldız’ı alıp Trablus’a kaçmış!

Halit. Ah, zavallı Yıldız! Korkarım o vahşi kızgınlığından zavallıyı öldürsün!

Şemse. O katilden her şey beklenir.

Ramiz (ayılmış gibi). Önemli değil, sağ ol, bacım, sizden çok memnunum, bu kadar yakınlık gösterdiniz. Lazım olursam, her dakika hizmetinize hazırım. Hadi, kardeşler, gidelim! Sen de git, cani! Fakat emin ol ki, bulut ne kadar kalın olursa olsun, güneşin ışığını tamamen kapatamaz! Yıldırım ne kadar güçlü olursa olsun, bir saniyeden fazla sürmez!.. Deprem ne kadar güçlü olursa olsun, bütün dünyayı yıkamaz! Hile ne kadar güçlü olursa, her zaman alt edemez! Git, fakat emin ol ki, ruhlar gibi göğe kalksan, Azrail gibi Allahın sarayına kadar seni kovalayacağım. Keseğen gibi yere batsan, yıldırım gibi komayın duraklarına kadar seni takip edeceğim! Balıklar gibi sulara girsen, su perisi gibi Atlas denizinin karanlık derinliklerine kadar seni kovalayıp yakalayacağım ve sana kanıtlayacağım ki, hile ve zulüm ne kadar güçlü olursa olsun, onlara karşı iki kat daha güçlü savaşanlar her zaman mücadelesinde galip çıkar. O da hileye karşı hak, zulme karşı ceza! Haydi, kardeşler! (giderler).

Perde kapanır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Elmünasire İstihkâmı. İzzet Paşa, yaveri, Şeyh Senusi

İzzet Paşa. (devam eder). İşte, Batı devletleri Revel[1] toplantısında İslam ülkelerini bölüp Mısır’ı İngiltere’ye, Kuzey İran’ı Rusya’ya, Fas’ı Fransızlara, Yeni Pazar sancağını Avusturya’ya, her yeri bir devlete vermişler. O zaman Trablus da İtalyanlara verilmiş, İngiltere, Rusya, Fransızlar yerlerini tutmuş gibidirler. Avusturya tutmaya uğraşıyor. Bu da İtalya.

Senusi. Öyle… Hazırlıksız işin sonu sıkıntılı olur!

İzzet Paşa. Bugün Trablus’u 24 saat içinde boşaltmak için ültimatom veriyorlar. Bu kadar az bir zaman bile bitmeden, iki gemimizi denizde bombalayıp, aynı gün üç yüz bin asker çıkarıp Trablus’u işgal ediyorlar!

Senusi. Güçsüz güçsüzlüğüne inanıp oturursa, daha da güçsüz olur!

İzzet Paşa. Güçsüz çalışırsa, birine, ikisine karşı çıkar. Yok, bütün dünyaya karşı… her tarafa bakıyorsun her kesin fikri aynı! Ezmek, ezmek, ezmek! Mümkün oldukça, fırsat buldukça ezmek!

Senusi. Doğru! Böyle oldu, böyle de olmalıydı. Böyle devam edersek, böyle de olacaktır!

İzzet Paşa. Evet, başka türlü de olamaz. Karanlık güneşe tabi olmayınca, gece de olacak, gündüz de! Ya hakikat silaha, ya da silah bir defalık hakikate tabi olmayınca güçlü güçsüzü ezmeye, güçsüz de mücadeleye çırpınacaktır. Fakat, önemli olan şu ki, düşman bir değil! Bir taraftan Avrupa’nın vahşileri, diğer taraftan da kendimiz! Tamam da, Şeyh İdris kendi adamlarıyla İtalyanlara yardım ediyor. Hangisiyle savaş etmeli? Gördünüz mü, o gün toplantıda ben; “Şehri teslim etmekten başka çaremiz yoktur’’ derken, Enver konuşmasında beni tersleyip topladığı üç dört bin silahsız, nizamsız gönüllü ile kenti müdafaa edeceğini söylüyordu. Fakat, bundan bir şey çıkacak mı?

Senusi. Gerçekten de! O genç benim de dikkatimi çekti. Onun için de kendi Araplarımı onun emrine verdim. Sözlerinde bir metanet, bir cesaret çınlıyordu.

İzzet Paşa. Enver demek, canlı cesaret demektir. Oldukça metin ve yiğittir.

Senusi. Demek, onun sadece cesareti az değil.

İzzet Paşa. Doğru, Enver yiğittir, cesaretlidir, fakat kanı çok coşkundur. Hiç olmazsa silahımız olsaydı. Çalışmasından hayır çıkacak mı, çıkmayacak mı? (Halit girer)

Halit (acele geçerken paşayı görüp şaşırır) Bağışlayın, paşam!

İzzet Paşa. Nereye? Ne oldu?

Halit. Paşam, komutanımızla Trablus’a doğru gidiyorduk. Düşman Derne’ye doğru silah götürüyordu. Biz az idik. Komutanımız emretti, düşman üzerine atılıp onları kaçırdık. Silahları; birkaç bin tüfek, mermi, top ve mitralyöz aldık!

Senusi. Galiba İdris’in Arapları için gönderilmiş?

İzzet Paşa. Belki de! Siz oraya niçin gidiyordunuz? Hangi bölüktensiniz? Düzenli ordudan mı?

Halit. Gönüllülerdenim, paşam! Bizim bölüğümüz yoktur. Biz ayrı bir birliğiz (arkadan).

Enver. Ne olursa olsun, kim olursa olsun, kimse yerinden kıpırdamayacak.

Senusi. Gelen Enver değil mi?

İzzet Paşa. Evet, o!

Enver. Onlar gidebilirler! Biz onlara zincirle bağlanmadık. Hadi, ne dedimse! (girerek, arkasına.) Herkes olduğu yerde. Paşam, ağırlıkları yüklüyorlar!

İzzet Paşa. Ben emretmedim, istemedim!

Enver (Halit’e). Gelmedi mi?

Halit. Ben hâlâ gitmedim.

Enver. Git, onu yanıma gönder. (Halit gider.). Hiç olmazsa, paşam, vaktinden önce kararınızı bilseydik!

İzzet Paşa. Son raporu bekliyorum. Fakat, herhalde durumun değişmesi mümkün değil.

Yaver. Paşam, rapor gelmiş, subaylar toplanmış, harp konseyi zatı alilerini bekliyor.

İzzet Paşa. Hemen şimdi son rapora bakacağız. Fakat, her halde kalabilmemiz çok şüphelidir.

Enver. Arada tereddüt varsa kalmaktan da bir fayda yok!

İzzet Paşa. Enver, oğlum! Siz çok sertsiniz. Bir defa durumu öyle dikkatle ele alın ki yüze beş yüz çekilmek mecburiyeti doğsun. Biz ölümden korkmuyoruz. Fakat, sonunda ölmekten ne fayda var? (Ramiz acele girer. Paşayı görür. İzzet Paşa da onu görür. İkisi de o an müteesir olur. Ramiz döner)

İzzet Paşa. Dur, nereye? Sen burada mısın? Ya o? (sessizlik.) Duyuyor musun, ya o?

Ramiz. Duyuyorum! O, sizin inatlarınızın alevlerinde! O, sizin rütbelerinizin, madalyalarınızın cehennemleri arasında!

İzzet Paşa. Öyle mi? Beni takip et!

Ramiz. Gerek yok!

İzzet Paşa (Yaver’e). Çadırıma götürülecek!

Ramiz. Ben değil, benim cesedim!

Enver. Paşam, ben onu size takdim ederim.

İzzet Paşa. Konseye gidecek, geliniz.

Enver. Son kararınızı bekliyorum, paşam! (İzzet Paşa, Yaver gidiyorlar.)

Ramiz, Paşaya bir şey mi yaptın?

Ramiz. Oh, beyim, ben yapmadım. Onun kendisi. O, benden kızını talep ediyor. Ama Yıldız’ı götürdüler, takip ettim. Orada da silahlara rastladım. Ama onu bulamadım! Kim bilir nerede? Oh, beyim, kime ne cevap vereyim? Ona mı, yüreğime mi, yoksa üstlendiğin göreve mi?

Enver. Yeter, korkma! Burada özel duruma kimse feda edilemez. Asker askerlik zamanı yaptıklarından sorumludur. Sen Trablus’a gitmek isterken durumu bana anlattılar. İzzet Paşa ile ben konuşurum.

Ramiz. O beni bir defa öldürdü! Bundan sonra da öldürecek olursa, ancak bir ölüyü öldürecektir ki, onun da hiç korkusu yoktur! Ah, niçin ben ona rastlayamadım! Allah’ım, bütün Afrika kanlarla boyanırken niye bana acıyorsun?

Enver. Bunların zamanı gelmedi. Hâlâ sorun büyük bir milletin şeref ve namusu üzerinde dönüyor. İzzet Paşa kenti teslim etmek istiyor. O, hain değil, fakat korkaktır. Şenusi’nin Araplarına silahlar dağıtılmış. Arkadaşlarını ayarla, askerler çekilirse kenti biz savunacağız. Son nefesimize kadar!

Ramiz. Beyim, son nefesimiz azdır! Ben isterdim ki, düşman atları vücudumun üzerinden atlarken bedenimin alevi de birkaç düşmanı yaksın!

Enver. Hadi, hazırlan! İzzet Paşa geldiğinde bana haber veriniz. Ben çadırda biraz düşünmek istiyorum.

Ramiz. Benim arkadaşlarım şimdi değil, her dakika ölüme hazırdırlar.

Enver. Öyleyse gidelim. Yaşamak ölmek için, ölüm yaşamak içindir! (giderler. Haris, Şuayıb, bir Arap çıkarlar)

Haris (Şuayıb’a). Bu daha güzel! O, yatmaya gitti. Bomba hazır! Çadırdan içeriye atar, hemen öteki Araplara koşulursun. Sen burada kimse tanımıyor. Artık hava karardı.

Şuayıb. Ya reis! Biz Araplar her işte basit hareket etmeğe alıştık. Bu ise bana çok zor geliyor. Enver’i, onun gibi bir kahramanı öldürmek? !

Haris. Şuayıb, benim de elim onun için soğumuş! Ben de isterim düşmanla yüz yüze açık savaşarak mağlup edelim. Fakat İtalyanlar biliyorlar ki, İzzet Paşa şehri savunamaz. Şehirde savaş olursa, ancak Enver edecektir. Onunda da yeterli gücü olmadığından bir şey yapamayacaksa da, önce onu öldürmekle binlerce askerlerini ölümden kurtarmak istiyorlar. Dayım onların emirlerini dinlemeyi buyurmuş. Burada zorluk da yok. İşte çadır! Galiba uyumuş.

Şuayıb. Her neyse, kıyamıyorum.

Haris. Şuayıb, deli olma! Enver, Türkiye’de Enver’dir. Arabistan’da ise hiçbir şey! (Ramiz ve Abdurrahman gözükürler)

Abdurrahman. Bunlar kimdir?

Ramiz. Dur, bu Haris değil midir? (bakarlar)

Haris. İnsan da her şeyden korkar mı? Cesur ol, Şuayıb!

Şuayıb. Ya reis, size de cesur olmak gerek. Siz niçin korkup gitmiyorsunuz?

Haris. Yok, ben korkmuyorum. Ancak gitmesi için böyle yapmam gerek.

Abdurrahman. O, yine o melun!

Ramiz. Evet, o, saklan! (saklanırlar)

Haris. Şuayıb, yine durdun. İmansızlık edilecek yer değil. Bak, orada kimse yok…

Şuayıb. Gidelim, ancak siz de yakında durun.

Haris. Onu söylemek gerekmez. Bir şey olursa yardıma geleceğim!

Şuayıb. Artık yeter! Gidelim, madem ki. söz verdim… Gidelim! Yalnız ona yardım olursa. . .

Haris. Ondan korkma! Bir şey olursa, bu Elmünasire istihkamından gölgem de gözükmez. Ecinni gibi ya göğe uçarım, ya da haydutların altına sokulurum. Korkma, Şuayıb gidelim (giderler, Ramiz ve Abdurrahman çıkarlar).

Ramiz. Ah, bu melun neler yapmaya müsteid değildir!

Abdurrahman. Adı ihanet olan her şeye, ancak dürüstlükten başka. . .

Ramiz (yaklaşır). Ah, melun! İhanete karşılık bir ceza vereceğim ki! Gidelim! (Giderler. Az sonra bağırtılar kopar, Şuayıb Abdurrahman’ın, Haris Ramiz’in elinde gelirler).

Haris. Ya reis, affediniz!

Ramiz. Melun katil! Bundan da alçak bir şey bulamadın mı?

Haris. Affedin, ya reis!

Abdurrahman. (Şuayıb’a) Yaptığınıza karşı ödül alacaksınız, öyle değil mi? İhanetin ne tür bir ödül olduğunu galiba bilmiyordunuz? Ben size öğretirim! İşte ödül! (bıçağı kalbine sokar)

Şuayıb. Benim bunda suçum yoktur, ya reis! (düşer ve ölür)

Haris. Affediniz, ya reis.

Ramiz. Melun! Patlatacağın bombanın Türkiye’nin kalpgâhında patlayacağını bilmiyor muydun? Ah, senin bütün varlığın, bütün canın ihanetten meydana gelmiş. Ele dokunacak bir zerresini bile bütün Atlas okyanusunun suyu ile yıkasan temizlenmez!

Haris. Affedin, ya reis, bilemedim. Bir de yemin ederim ki!

Ramiz. Yeter! Yemin etmek gerekmez! Tanıyorum seni. Ah, ellerime acıyorum. Bu kadar alçak bir iblisin kanı ile boyamak istemiyorum.

Abdurrahman. Ya reis, ben bu işi iyi yapıyorum. Siz Atlas denizi ile yıkayamayacağınız o çirkin lekeyi ben bir küfürle temizlerim! Bana bırakın, çekilin.

Ramiz. Hadi, Abdurrahman! (Abdurrahman yakılaşırken)

Haris. Ya reis, ya Yıldız? Beni öldürürseniz, Yıldız ne olacak?

Ramiz. Dur, dur! Ah, iblis! Zehirli hançerini yüreğimin ince noktasından soktun. Ah, hain, niçin onu bana hatırlattın! Allah’ım, sinirlerim sarsıldı! Yıldız! Söyle, katil. Yıldız nerede? Söyle!

Haris. Ya reis, beni öldürürseniz Yıldız da ölü demektir! Ben onu Trablus’a gönderdim. Bensiz onu ya öldürürler, ya kimseye teslim etmezler. Hiç kimse de bulamaz.

Abdurrahman. Konuştuklarının bir kelimesine inanırsam, alçak olduğun kadar aptal değilsin!

Ramiz. Pis. kanlı vahşi! Niye o zarif vücudu bu kadar acılara uğratıp incitiyorsun? Sen de merhamet yok mu?

Haris. Ya reis, bu defa beni affedin, onu kendim size teslim edeyim.

Abdurrahman. Melun, er geç bu bıçak senin melun kalbine saplanacaktır!

Haris. Ya reis, suçluyum, günahlarımı iyilikle temizlemek istiyorum. Affedin beni.

Ramiz. Abdurrahman, bırak! Hain, ona atacağın bombayı yüreğimde patlattın! Yıldız! Abdurrahman, söyle bu haini şimdilik korusunlar.

Abdurrahman. Gidelim hain! Fakat, sevinme, senin vücudun öğle yoğrulmuş ki, gelecekte ancak kendinden günah, başkadan ceza bekleyeceksin. Gidelim!

Haris. Teşekkür ederim, ya reis! Yeminimi yerine getireceğime bir daha yemin ederim! (giderler)

Ramiz. Allah’ım, bu cin midir, Azrail midir benimle karşılaştırdın? Oh, bu kadar şerefsiz, yüreksiz bir alçağın elinde benim zavallı Yıldız’ım. . . (Enver girer)

Enver. Ne gürültüsü bu, kim kavga ediyor?

Ramiz. Hiç, beyim, önemsiz şeyler.

Enver. Harp şurasının kararı açıklandı. Çekilecekler. Benim kararım da bellidir. Kalacağım! Benimle kalacak mısın?

Ramiz. Ben sizinle kalmaya gelmedim. Ben savaşa geldim. Savaş burada olacaksa, ben de burada olacağım!

Enver. Emret, gönüllülerden hiç kimse yerinden kıpırdamasın! İşte, İzzet Paşa da geliyor. O, çekilecek, fakat ben! Ben Bingazi’de iken yaBingazi Türkiye’de kalacak, ya İtalya müzisyenleri sevinç marşı ile cesetlerimizin üstünden geçip Bingazi’ye girecekler! Ramiz, durma!

Ramiz. Oh, o yine geliyor! (Gider. İzzet Paşa ve yaver gelir)

İzzet Paşa. Enver, hazırlan. geri çekileceğiz.

Enver. Uğurlar olsun, paşam! İyi yolculuklar!

İzzet Paşa. Siz çekilmeyecek misiniz?

Enver. Asla, bir karış bile!

İzzet Paşa. Durumu değerlendiriyor musunuz? Yüz elli bin savaşa hazır, nizami düşmana karşı on bin yarı silahlı askeri kırdıracak mıyız? Bunlardan ben sorumluyum!

Enver. Siz çekilebilirsiniz!

İzzet Paşa. Sen de. . .

Enver. Acaba, nereye? Bundan öte bir yer mi var? Atlas okyanusuna mı döküleceğiz, göğe mi uçacağız, yere mi gireceğiz? Rezil korkaklar gibi başı önünde İstanbul’a kaçmaktansa, bir asker gibi Bingazi’nin kumları altında saklanmak daha iyi değil mi?

İzzet Paşa. Ölmek olur, fakat sonuç vermez. Arapsız Arabistan çok mu lazım?

Enver. Mesele şu ya da bu değil. Türkiye’nin askeri namusunun çiğnenmemesi gerekir!

İzzet Paşa. Ben askerlerimin öldürülmesine izin veremem.

Enver. Nereye çekileceksiniz? Bakınız, arkada sonu, ucu gözükmeyen denizler dalgalanır. Çekilecek bir yer var mı?

İzzet Paşa. Bence, geri çekilip askerleri öldürmemek şartıyla anlaşma yapmalıyız.

Enver. Bence, öyle değil. Direnip hepimiz ölmek şartıyla Bingazi’yi savunmalıyız. Yolunuz varsa, siz çekilebilirsiniz (giderler).

Halit. Hücum var! Düşmanlar soldan altıncı tepeye saldırıyorlar (gider).

Bir subay. Paşam, saldırı var! Düşman merkezden hareket ediyor!

İzzet Paşa. Artık geri çekilme düzensiz kaçışa dönüşebilir. Saldırı beklenen zamanından önce oldu. Mecburen savunmalıyız. Karargahtayım (gider).

Enver. Paşam, şimdi gidebilirsiniz! Biz ise, ya İtalyan askerleri kadın çizmelerini yüreğimize basıp “yaşasın İtalya” veya Türk askerleri sert ayaklarını yerlere vurup yiğit sesleriyle bağıracaklar ‘’yaşasın hilal!’’ (dağa doğru atılır.) Hadi, kardeşler, korkmayın! (top sesleri duyulur)

Halit. Beyim, sol taraf devam edemiyor.

Enver. Diri olan herkes yerinden kıpırdamamalı! Haydi! (Halit gider.) Korkmayın, kardeşlerim! (top atılır) Sol taraftan çok müthiş bir saldırı var. Söyleyin İzzet Paşa’ya askerleri sağ taraftan saldırsın. (kumandanlar, toplar, mitralyözler.) Sol taraf dayanamıyor! (Ramiz girer.) Bir asker bile geri atılırsa, bütün savaş hattı bozulur. Ramiz, savaş ölmeyi becerenlerden korkar! Adamlarını al, sol cenah üzerine savunma için değil, tersine taarruz ile yıldırım gibi düşman hattını yarıp arkaya geçmelisin! Savaşın kederi şu anda ve sendedir.

Ramiz. Emin olun, beyim! Ölüme karşı asker gibi, düşmana karşı Azrail gibi gidiyorum! Ölmezsem, yalnız savaş hattını değil, düşmanın bağrını yarıp ileri yürüyeceğim!

Enver. Hadi, kardeşim! Sol cenah devam etmiyor. (gider, toplar atılır). Korkmayın, kardeşlerim! (kumandanlar, toplar.) Atın, atın! Ey medeniyyet adı altında bütün dünyayı kara güçlere tabi etmek isteyen ejderhâlâr, atın! O siyah zincirlerin atında beyaz çehreli, kara vicdanlı Batı durmuşsa, senin de arkanda zengin çehreli, parlak yürekli gelecek Doğu durmuştur! Haydi, atın! Sizden zülüm, bizden ödül! Tüh, merkezden birinci istihkamlar parçalandı. Asker devam edemiyor. Haydin, kardeşlerim! Biraz daha dayanırsanız Ramiz soldan hücum hattını yaracak. Korkmayın, kardeşlerim! Merkez eriyor! Toplar doğru nişan almış, asker dönüyor. Ateş! O karanlık dumanlar hilalin sert ışıklarını perdeleyemez! Aman Allah’ım, asker bozuldu. (kılıcı çekip yürür.) Dayanın, kardeşler! İleriye! (toplar, sesler, bağırışlar. Haris ve Arap içeri giriyorlar.)

Haris. Sen neredeydin?

Arap. Beni vurdular, yıkıldım! Ölü sanıp gittiler. Seni götürdükleri gördüm. Korkudan kıpırdayamıyordum. Sonra o, harbin gürültüsünden coşup seni bağladı, tüfeğini alıp ileriye yürüdü. Ben de kimse olmadığını görüp geldim seni kurtardım.

Haris. Kimse yok. Gel, durma, yoksa yeniden. . . (gidiyorlar. Enver yaralı, Şemse ve Halit girerler.)

Enver. Korkum yok. Düşman kaçtı, bana o yeter! Çıkarın beni oraya, savaşı seyretmek istiyorum.

Halit. Beyim, asker geri çekilecekti. Sizi görüp cesaretlendiler. Bir de Ramiz soldan düşmanın arkasına geçip topları susturdu.

Enver. Ramiz süngüsünü düşmanın ciğerine değil, savaş tanrısının gözüne sapladı. Çıkarın beni oraya (çıkarırlar.)

Ramiz (girer.). Kumandanım, düşman toplarını, silahlarını bırakıp kaçtı! Oh, beyim yaralandınız mı?

Enver. Ramiz, senin yiğitliğin bana yaramı unutturdu. Gel, kardeş alnını öpeyim! Düşman göz açmaya fırsat bulmamalıydı. Düşmanı takip ile Derne’ye doğru hareket edilecek!

Şemse. Abdurrahman sizinle gelmedi mi?

Ramiz. Kanlı kıyametler içinde dövüşürken gördüm. Oh, beyim, demir vücudunuzu öyle görmektense, daha doğrusu, Türkiye bağrında hançerler görmektense, göz bebeklerimde şarapneller patlasaydı!

Enver. Ramiz! (göğü gösterir.) Bak, görüyor musun? Bu hilal o düşman toplarının dumanları altında tutkun, mahzun bir halde bana bakıp sanki ağlıyordu. Şimdiyse aydınlaşmış, şafaklarının hafif nefesle sanki yaralarımı öpüp gülümsüyor. Demin çok alçakta ağlıyordu, şimdiyse yükseklere kalkıp gülümsüyor! Ramiz, dünya üzerinde tek bir Türk kalsa bile, onu deminki hale düşmeye aldırmayıp, süngüsü elinde, bombalar, şarapneller, kıyametler arasından bağırmalıdır:  Yüksel, hilalim, yüksel!

Perde kapanır.

DÖRDÜNCÜ PERDE

Trablus altında tarafsız bir hat. Şemse ve Abdurrahman.

Abdurrahman. Bingazi altında Enver’e suikast yapacakken onu yakaladık. Ama fırsatını bulup kaçtı. Oradan Derne’ye hücum ettik, aldık, sonra Trablus’a yürürken Ramiz aynı Şeyh Saleh’e hareket planı ulaştırmak, hem de Yıldız’dan bir haber öğrenmek için Trablus’a gönderildi. Daha doğrusu, kendisi gitti. Çünkü bize Yıldız’ın öldürüldüğü haberi gelmişti. Bir süredir ne Yıldız’dan bir haber var, ne Ramiz’den, ne de o vahşiden. Ne öldü haberleri var, ne kaldı.

Şemse. Ben Yıldız’ın ölüm haberini yine Haris melununun bir hilesi sanıyorum. Ama kendisi bilir. Ondan her şey beklenir! Şimdi ben gidiyorum. Şeyh Saleh’i görüp görevimi bitirdikten sonra onları arayacağım.

Abdurrahman. Şemse, Arap kadınlarından kurduğunuz gönüllü birlik Bingazi muharebesinde bugüne kadar büyük kahramanlıklar göstermiştir. Özellikle, siz kaç aydır ki, savaşıyorsunuz. Basit bir askerden İzzet Paşa’ya kadar, önce Enver, sonra Ramiz, ondan sonra sizi methediyorlar. Bu kahramanlığınız için herkes sizi seviyor! Bu görev her şeyden ağırdır. Bana dediler ki mümkünse ben de sizinle gideyim.

Şemse. Bana birisi ‘’Trablus’e git’’ demedi. Ben kendim yalvarıp bu görevi istedim. Bu yolun tehlikeli olduğunu biliyorum. Özellikle, Haris bile Bingazi’den bana kızgındı. Orada babamın taraftarlarının korkusundan bana dokunamadı. Şimdi beni görse, galiba bir şey yapar. Ancak hemen öleceğimi de bilsem, yine giderim! Çünkü söz bir, Allah birdir! Eğer o beni öldüremezse, ben kardeşimin, Ramiz’in, Yıldız’ın intikamını ondan alacağım. Gidiyorum! Allah ya ona verir ya da bana!

Abdurrahman. Şemse! Bu uğursuz duvarlar altında iki defa hücumumuz kırıldı. Ne ise, bu duvarlar arasına, düşman içine sizi yalnız bırakmağa korkuyorum. İzin  verin ben de geleyim.

Şemse. Abdurrahman, Allah alnımıza ne yazmışsa, o olur.  Yakalansam, Haris için düşman imzasıyla gelen yazı bendedir. Haris’in bacısıyım deyip, yazıyı gösterirsem beni bırakırlar. Ancak seni görürlerse şüphelenirler. Fakat, yalnızlıktan ne olacaksa olsun, korkmuyorum. İslam yolunda kafirlerle de savaşmazsam ne iş yarayacağım!

Abdurrahman. Oh, Şemse! Herkesin tek gitmesine razı olurum da, sizin tek gitmenize razı olamam.

Şemse. Niye?

Abdurrahman. Evet, niye? Söyleyemem, dilim tutmuyor. Allah’ım ne kadar zor imiş bir yüreğindeki duyguları olduğu gibi o birine söylemek… Hiç…

Şemse. Artık gidiyorum.

Abdurrahman. Gidiniz, ancak yüreğimde bir çok şeyler vardı, size demek istiyordum. Tüh, cesaret edemiyorum. Gidiniz, fakat, yalnız olmayıp mahzun bir yüreğin de sizinle olduğunu unutmayın!

Şemse. Abdurrahman, gidiyorum. Ancak Allah’a dua ediyorum ki, beni sizinle bir daha görüştürsün. Hem de galip ve muzaffer olarak. Sizi de bir daha görmek istiyorum!

Abdurrahman. Aman Allah’ım, o da beni seviyor mu?

Şemse. Abdurrahman, sonra…

Abdurrahman. Oh, Şemse, git! Ancak yüreğim… Ancak yüreğim yine size söyleyemiyorum.

Şemse. Abdurrahman, beni beğendiğinizi söylemek istiyorsunuz, değil mi?

Abdurrahman. Oh, Şemse, beğendiğimi değil. seni bütün varlığımla sevdiğimi…

Şemse. Ben bunu Trablus’tan görüyordum, biliyorum! Artık, Allah’a emanet olun! (gider.)

Abdurrahman. Aslan gibi yiğit, kaplan gibi sert, erkek kadar metin, fakat, yine dilber, yine sevimli! (gider. Karşı tarafta Haris)

Cinner. Haris, nasıl düşünüyorsunuz, şehre girebilirler mi?

Haris. Sormaya gerek var mı? Kıyameti Allah’tan önce Türkler dağıtsalar bile, yine yok edilecekler.

Cinner. Bekleyin daha. İki defa mağlup olmuşlar, bu defa da olacaklar. Ama bu defa güçlerini iyice kaybedip silahlarını yere bırakacaklar. O zaman aldıkları yerleri birer birer verecekler. Biz her bakımdan hazırız. Askerimiz lüzumundan çok, gemiler yerinde, birinci kumandan da Türklerin üzerine kurşun top değil, cehennem ateşi yağdıracaktır. Şimdilik bekleyen iki yüz bine kadar asker var.

Haris. Ben Türklerden çok korkmuyorum. Toplam 20 bin askeri var. Onun da çoğu yollarda, savaşlarda ölmüş. Sonradan onlara katılan bazı Arap reislerinin gücü ile yine 20 bin ancak olur.

Cinner. Her halde güçlerini yakalanan o esir de bilir.

Haris. Onu bana teslim edeceksiniz, değil mi?

Cinner. Siz gösterdiniz, biz de yakaladık. Cezasını size havale olunmasını istiyorsunuz, neden vermeyelim? Söyledim getirecekler. Burada sorgulayacağım. Belki şehirden hücum edilene kadar burada kaldım. Her halde, sonra size teslim ederim. Ne yapacaksanız, kendiniz bilirsiniz.

Haris. O aşırı derecede adi bir adamdır. O olmasaydı, Bingazi’de Enver öldürülmüştü, bu kadar savaş ve mağlubiyetlerimiz olmazdı. İzzet ne yapabilirdi? Savaşı idare eden Ramiz’dir. Orada cephe hattını yarıp arkamızdan darbe vuran ve toplarımız susturan da odur. Ben onunsevgilisini kaçırdım. O benim kanıma susamıştır. Belki de buraya arkamdan gelmiştir. Fakat, ben ondan önce onu kendi sevgilisinin önünde öldürmek istiyorum.

Cinner. Bu mudur, dediniz? O haydut dedikleri bu mudur?

Haris. Budur. Ne kadar alçaktır! Onu bir tanısaydınız!

Cinner. Buraya da topları susturmaya mı gelmiş? Siz nasılsa onu cezasız bırakmazsınız.

Haris. Bir dakika da olsa aman vermem. Onun şerinden kurtulmak için ben her şeye hazırım (dışarıya). Kendi diliyle Yıldız’a hakaret ettireceğim. Yıldız önceden de ondan şüpheliydi. Sonra onun ölümünü görüp ister istemez bana bağlanacaktır. (yüksek sesle) Rahatsız olmayın, ben ona öyle cellat gibi hareket edeceğim ki, ona öyle işkenceler yapayım ki, ne Yahudiler İsa’ya, ne Firavun Musa’ya, ne de Şeddad ibn Herge tebaasına yapmış olsun! Siz emin olun!

Cinner. İşte, getiriyorlar. Ama herif ne kadar da mağrurdur! Lakin az eziyet verirsen, ayaklarına yıkılacak.

Haris. Geliyor mu? Aha, ben biraz saklanayım. Siz onu sorguya çekeceksiniz, değil mi?

Cinner. Konuşturup sözünü aldıktan sonra teslim ederim.

Haris. Pek iyi! Ben saklanayım (saklanıyor. Ramiz’i elleri bağlı getiriyorlar).

Cinner. Ne kadar da sert, ne kadar da kahramanlara yakışır siması var! (Ramiz geliyor.) Sen Türk müsün?

Ramiz. Evet.

Cinner. Sorularıma tam doğru cevap verecek misin? Doğru cevaplarsan, bırakırım.

Ramiz. Ben bir askerim.

Cinner. Ne demek istiyorsun?

Ramiz. Demek istiyorum ki, ben bir Türk askeriyim. Türk askeri ölür, ama yalan konuşmaz!

Cinner. Ha, ha! Türk hırsızlarına bu kadar nezaket isnadından vicdanınız sıkılmıyor mu?

Ramiz. Adi canavar! Milletimin şerefine, göz bebeklerime hakaret ediyorlar da cevaba gücüm yok. Rica ediyorum, bana sen değil, siz diyerek hitap ediniz!

Cinner. Niçin? Sen kelimesini kendine hakaret mi sanıyorsun?

Ramiz. İnsan görmemişlere insanla nasıl konuşulması gerektiğini öğretmeği kendime vazife biliyorum.

Cinner. Ben miyim edepsiz?

Ramiz. Hayır, senin çevren!

Cinner. Sus! Sen nasıl terbiyeli olduğunu içeri girip selam vermediğinden ve rütbede senden büyük bir adamı ’’siz’’ kullanmaya mecbur ve hakaret etmeğe çalışmandan gördüm!

Ramiz. Ellerim açık olsaydı selam verirdim. Hakaret etmeseydin, hakaret olunmazdın!

Cinner. Ellerin açıktı, askeri yumrukla vurup kaçmak istemiştin. Her halde, bunları sonra konuşuruz. Şimdilik konuş, Türk ordusu kaç bindir? Onlara söylemediysen, bir Türk askeri gibi bana söyle?

Ramiz. Bilmiyorum.

Cinner. Niçin?

Ramiz. Çünkü ben onlardan çoktan ayrılmıştım.

Cinner. Türkler Derne’yi aldıklarında orada mıydın?

Ramiz. Oradaydım! O zaman ayrıldım.

Cinner. Nereye gittin?

Ramiz. Trablus’a geldim.

Cinner. Niçin geldin?

Ramiz. Milletimin, vatanımın yararına, düşmanlara karşı çalışmağa!

Cinner. Hangi yollarla çalışıyordun veya çalışacaktın?

Ramiz. Orası askeri sır olduğundan söyleyemem.

Cinner. Duydum sen buraya kendi sevgilinin peşinden gelmişsin.

Ramiz. O benim özel işimdir! Fakat, savaş tamamen milletime ait olduğu için ön plana koymuş durumundayım.

Cinner. Deminden beri böyle insan gibi konuşsaydın ya edepsiz herif! İyi, sen Türklerin şehre gireceklerine emin misin?

Ramiz. Bütün imanımla!

Cinner. Nereden biliyorsun?

Ramiz. Bingazi altında silahlarınızı bırakıp tavşan gibi çöllere dağılmanızdan! Şimdi de bu kadar güçle korkak tilkiler gibi yuvayasokulmanızdan!

Cinner. Öyleyse, niçin Türkler daha önce Trablus’tan kaçtılar?

Ramiz. Türklerin askeri gücü azdı, daha doğrusu, aralarında sizi tanıyan yoktu.

Cinner. Sonradan asker takviye mi geldi?

Ramiz. Gelmese de, önemli değildi.

Cinner. Niçin o az kuvvetle karşı koydunuz?

Ramiz. Biz önce karşımızda başlı ayaklı bir düşman olduğunu zannedip çekildik, sonradan uyumuşken öldürmek istediğiniz Enver gelip, karşımızdaki bir düşman değil, ancak ve ancak kadınlara secde eden ve keman çalmayı başaran Romalılar olduğunu anlattı. Biz de karşılık verdik.

Cinner. Onun için de tam göğsünden kemancılar tarafından yaralandı.

Ramiz. Hayır, Enver yaralanmadı! Enver yiğitliğine karşı savaş tanrısından ödül olarak bir madalya aldı.

Ciner. Yeter artık! Sana dili uzun olmak neymiş gösteririm!

Ramiz. Gerek yok, zaten sizi tanıdık!

Cinner. Medeniyetten uzak serseri bir millete o da azdır!

Ramiz. Medeni bir millet düşmanına, yakaladığı esire zincir vurmaz.

Cinner. Yoksa Türkleri medeniyette de bizden üstün mü biliyorsun?

Ramiz. Türkler medeni değil, insandırlar.

Cinner. Ya biz?

Ramiz. Medeniyet maskesi takmış vahşiler!

Cinner. Ha, ha, ha! Dil pehlivanları! Ya onlar nedir ve nasıl olmalıdırlar?

Ramiz. Onlarda savaşçı savaşçının şerefini ayaklar altına almaz! Savaşçı savaşçıyı eli bağlı karşısında tutmaz! Savaşçı savaştığı adama kadın gibi gülmez. Fakat, siz deminden beri eli bağlı bir adama seviyesiz kadınlar gibi gülüyorsunuz. Kimsiniz siz? Uygar maskeli vahşiler! Evet, tam manasıyla uygar maskeli vahşiler!

Cinner. Sus, alçak! Senin sadece dilin uzun. Ölümden başka hiçbir şeye layık değilsin. Al mükafatını!

Ramiz. Senin gibi canavarların yüzünü görmektense bin defa ölümü görmek iyidir!

Cinner. Al, işte ölüm!

Haris (atılır.). Durun! Ya ben? Bana söz vermiştiniz?

Cinner. Ben de sizi çağırmayı işaret ettim (Ramiz ürküyor.) Götürün bu melunu cezasına çarptırın!

Ramiz. Siz kim oluyorsunuz, kendinize bir asker diyorsunuz. Az da olsa sizde şeref varsa, öldürün beni, bu iblisin eline vermeyin.

Cinner. Son sözlerinde aşırılığa varmasaydın önceki cesaretin için, namusuma yemin ederim, seni sağ tutup ve sonra bıraktıracaktım. Şimdiyse, haydi! (Haris’e.) Yok et onu benim gözümden!

Haris (Ramiz’e). Ya reis, korkmayın! Ben sizi öldürmem! Ne biliyorsunuz ki, sizi serbest bırakmak istemiyorum? Gidelim.

Ramiz. Oh, iblis, def ol! Uğursuz görüntünle bana yaklaşma!

Cinner (askerlere). Götürün onu!

Ramiz. İşte bu sizin askerliğiniz, uygarlığınız, işte bu sizin insanlığınız! Bin defa gösterdiğinizi yine tekrar ettiniz. Bir daha gösterdiniz ki, sizin medeniyetiniz hakaret, zincir ve yine de zincirden ibarettir! (gider.)

Cinner. Ha, ha! Tuhaf, Türkler mağrurdurlar. Ne kadar da asabi! Onu ince bir söz hançerden daha beter etkiler. Onu sözlerimle öldürdüm.Onun cevapları keskindiyse de, soğukkanlılığı daha çok kesiyordu. Çok cesaret almışlar. Hele, durun, hücum etsinler! Etmeseler de, biz hücum edeceğiz!

Bir kişi. Aşağı derede büyük bir bölük silahlı Arap görülmüş!

Cinner. Hangi tarafta? (giderler)

Şemse. (çıkar). Oh, ne güzel tesadüf! Onu da gördüm, dedim. Ramiz’i de takip etmeliyim! (gider. Abdurrahman çıkar)

Abdurrahman. Yine de bir haber çıkmadı. Acaba, Şemse Şeyh Saleh’i buldu mu? Yoksa yolda yakalandı mı! İşte işaret! Sarı fişek. Allah’ım, yakalanmamış, haberi iletmiş! (geri çekilir, Enver’in arkadan sesi gelir)

Enver. İstikamet, karşıdaki kışlalar! Asker, hücum! (asker sahneden geçiyor, elinde kılıç.) Hadi, kardeşler, ileriye! (çeşitli kumandanlar, toplar, tüfekler. . .)

Perde kapanır.

BEŞİNCİ PERDE

Trablus. Şehir meydanlarından biri. Sahnenin yarısı. Haris’in odası.

Haris. Türkler şehri aldılar. O kadar ani oldu ki, çıkmağa hazırlanamadık. İtalyanlar da harp gemilerine sığınıp, Trablus’u terk ettiler. Şimdilik uzak köylerden birine çekilirim. Zaten burayı da ne cin ne de şeytan bulur. Yine de tedbirli olmak gerek. Ansızın buldular? Yıldız ilk iftiradan sonra Ramiz’i görmedi. Onun pişman olduğunu sanıyor. Bu defa da ondan hakaret duyarsa.. Büsbütün gururu çiğnenir, sonra benden başka kime varacak? Babasının korkusundan yalnız başına nereye gidecek? Ramiz’den kurtarmak kolaydır. Her durumda Ramiz’i götüreyim… (gider. Sokakta Abdurrahman ve Halit)

Abdurrahman. Oh, artık yoruldum, gücüm kalmadı. Kim bilir bu büyük şehirde hangi bodrumda sakladılar. Acaba, sahiden de, zavallıları öldürdüler mi?

Halit. Önce kendisi çöllere atıyor, sonra da bulmaları için ödül vaat ediyor. Eğer benim babam da böyle olacaksa, iyi ki, çocukken kaybolmuşum. Ailem yine aklıma geldi. Kim bilir, belki şimdi benim de annem, bacım sağdırlar, beni arıyorlardır?

Abdurrahman. Onu da Enver zorladı. Biliyor musun Enver Ramiz’i ne kadar seviyor?! Onu ne kadar bulmaya uğraşıyor. O gün İzzet Paşa, bulunurlarsa affedeceğine söz verdi. Şimdi o herkesten çok onların bulunmasına uğraşıyor.

Halit. İşsiz olunca ya öyle düşünür, ya da bu kadar uysal olur. Şimdi sen gel onu savaş sırasında gör. Sanki öfkeli aslandır. Gözlerine bakınca insanın ödü patlar.

Abdurrahman. Onları herkes bilir. Ancak Ramiz de bu savaşlarda büyük ad, şöhret kazandı. Gerçekten de, onu hak etti.

Halit. O, bu kez ölümü göze almıştı. İnsan ölümü istedi mi, her yerde göze çarpmaz! Atıyor kendini ateşin alevin içine, sonra kim der ki, bu yiğit değil?

Abdurrahman. Zaten, çok yiğit ve çok keskindir! Zaten İzzet Paşa da onun için onları affetti. Ah, biz onları bulup affedildiklerini paşa burada iken diyebilseydik, hepimiz ne kadar sevinirdik!

Halit. Yıldız’ı Ramiz’le babasının yanında görseydim, Allah’ım, ne olurdu? !

Abdurrahman. Evet, Paşa İstanbul’a gidecek. Çağırmışlar, yeni telgraf gelmiş, duydun mu? İstanbul’da devrim olmuş. İttihat ve Terakki komitesi yönetimden düşürülmüş, yerine Kamal Paşa sadrazam olarak ihtilal komitesi geçmiş.

Halit. Allah’ım, şimdi biz bunları nereden bulalım? Döndüğümüzde bulamadık demeğe de utanacağız. Çünkü mağrurca, nasıl olsa onlardan bir haber getireceğiz demiştik. Vallahi, bana öyle geliyor ki, Ramiz’siz dünya hiçbir şey!

Abdurrahman. Şehir Araplarından bazıları diyor ki, Haris bu taraflara geliyordu. Ancak nerede, hangi yerde, hiç kimse kesin bilmiyor. Ancak buralardadır diyorlar.

Halit. O, o kadar alçaktır ki, yerini bir adama gösterir mi? Gidelim, arayalım.

Abdurrahman. Gidelim! (giderler. Haris girer. Arkasından Araplar Ramiz’i elleri bağlı getirir)

Haris. Ya reis! Bingazi’de beni öldürmediniz. Onun için çok memnunum. Bakınız şimdi sizin hayatınız benim elimde. Şehir kimde olsa fark etmez. Burayı kimse bulamaz. Siz benim elimdesiniz. İstersem sizi hemen öldürürüm. Ancak korkmayın, iyi davranırsanız size dokunmayacağım. Ancak bütün dediklerimi yerine getirmelisiniz! O, benim haremimdir. Yalnız sizden korkuyor. Ama siz onu aşağılayıp geri çevirseniz hem kendinizi ölümden, hem de onu azaptan kurtarırsınız. Ya reis, duyuyor musunuz, de ki: Sen hainsin, Haris’i sevdin, kaçtın. Git, seni görmek istemiyorum! Bu kadar! Şimdi ben Yıldız’ı buraya getireceğim. Duyuyor musunuz, oldukça ağır sözlerle. Ya reis, yapacak mısın? (sessizlikten sonra) Ya reis, yoksa öldürüleceksiniz! Duyuyor musunuz?

Ramiz. Oh, şeytanın öğretmeni, ifritin dedesi! Öldür beni! Niçin bana işkence yapıyorsun, öldür!

Haris. Ya reis, sizi öldürmem. Siz Yıldız’ı seviyorsunuz. Onun mutluluğu için işkenceye razı olmaz mısınız? Ya reis, Allah’a yemin ederim, söylediklerimi olduğu gibi yerine getirmezseniz, gözünüzün önünde öldürürüm. Şimdi siz bilirsiniz!

Ramiz. Senin gibi bir adinin, alçak canavarın elinde kalmaktansa hemen ölmek iyidir. Artık canımdan bıktım, onu da öldür.

Haris. Ya reis, artık diyecek bir şey yok, gidiyorum! Yıldız’ı getireceğim. Şunu da bilin ki, onun her bir davranışı sizin korkunuzdan olacak… Gelecek korkunuzdan, yapma! Şimdi o benim haremimdir. Eğer onu öldürsem, günahı yoktur, sizin aksiliğinizden ve kıskançlığınızdan olacaktır! Anladınız mı? Şimdi siz bilirsiniz (gider).

Ramiz. Allah’ım, yarattıklarına büyük minnetlerle verdiğin iyilik bu mudur? Bundan da beter halin yok muydu ki, beni düşüresin? Bundan da adi, bundan da rezil bir mahlukatın yok muydu, beni buna düşürdün! Bundan daha ağır, bundan daha kara, bundan daha paslı bir zincirin yok muydu ki, kollarıma vursaydın? Ey insanlar, beni şefkatli anne gibi koynunda besleyip ısıtan güneş! Ey yıldırımlar bütün dünyanın yakıcı gücü! Çevirin bütün gücünüzü bahtsız Ramiz’in başına dökün! Güçsüz bedeni külleşinceye kadar, etleri dökülünceye kadar yakın! Ey güneyin korkunç yelleri, bahtsız Ramiz’in kara küllerinin her zerresini bir tarafa dağıtın! Ey dehşetli tufanlar, kasırgalar, kopun! Bahtsız Ramiz’in küllerini Atlas okyanusunun derin, karanlık diplerine götürün ki, o küller bile bu rezaleti görmesinler! (Haris girer, peşinde Yıldız)

Yıldız. Ah, Ramiz! (Ramiz’e taraf yürür)

Ramiz. Oh, zavallı Yıldız’ım, affet beni. . .

Yıldız. Ah, Ramiz, Ramiz! Zincir? ! (ağlıyor, çarpayı üzerine düşer)

Ramiz. Zavallı Yıldız’ım! Oh, sana neler etmedim! (bir dakika sessizlik. Abdurrahman, Halit sokağa çıkarlar)

Abdurrahman. Allah’ım, yoklar. Ancak diyorlar ki, bu aralarda olmaları gerek.

Halit. Dur dur! O, Şemse değil mi? İki kişiyle geçti.

Abdurrahman. Evet, o, gel! Allah’ım, o, gel (giderler).

Haris. Ya reis! Allah’ın kudretine, babamın kemiklerine yemin ederim ki, burada söylediklerimi yapmazsınız onu öldürürüm! Ben Cinner gibi hakareti kabul edecek biri değilim!

Ramiz. Oh, vahşi, yetmez mi? Ne bekliyorsun? Oh, Yıldız’ım, benim bunların suçlusu! Haris. Yeter artık! Vazgeçtim… Bana olmayan, hiç kimseye! Al, bu senin Yıldız’ın! (boğazından tutar, boğarken. . .)

Yıldız. Ramiz, affet beni!

Ramiz. Oh, ey kara zincirler! Vücudum parçalanıncaya kadar sizi sürükleyeceğim! Kırılmazsanız, varlığımı parçalayın! (zinciri kırar. Şemse girer)

Şemse. Oh, alçak, al! (bıçağı hemen Haris’in belinden saplar. Haris yıkılır. Abdurrahman, Halit girer. Yıldız boğulur)

Haris. Ah, öldüm!

Şemse. Öl, herkesin intikamı. . .

Ramiz. Oh, Yıldız’ım, Yıldız’ım! (üzerine atılır)

Abdurrahman. Ah, hepsi burada. Oh, Yıldız!

Şemse. Hâlâ sağ, su!

Halit. Oh, melun! (su getirmeğe gider. Yıldız su içtikten sonra ayılır)

Yıldız. Ah, Ramiz, burada mısın?

Ramiz. Korkma, Yıldız’ım! Sevgilinin kolları arasındasın. Sana bu kadar azap veren o melun rezil it gibi cezasına ulaştı!

Yıldız. Tanrım, şükür sana! Şükür sana, ey büyük Allah’ım! (ağlar)

Abdurrahman. Durun, sizi daha da sevindirmek istiyorum. İtalyanlar büsbütün Trablus’u bırakıp kaçtılar. İzzet Paşa Enver’in aracılığıyla veRamiz’in yiğitliği sayesinde sizi affetmiş! İkinizi de alnından öpmek için yanına çağırıyor.

Yıldız. Ah, Allah’ım, ne büyük mutluluk! Şükür sana yarabbi! Gidelim, Şemse, sen de bizimle, gel!

Şemse. Ben söylemiştim:  Zafer İslamın olursa, Şemse de Abdurrahman’ın olacak! Budur, zafer İslam’da, Şemse ise Abdurrahman’la muhabbet koynunda! (yakınlaşır)

Ramiz. Gidelim! Fakat, mutluluğun ne olduğunu şimdi anladım. Onu ne zengin saraylarda, ne parlak madalyalarda bulmak mümkündür. Saadet iki çarpan kalbin bir birine yaklaşırken, bir amaç peşinde koşarken çekilen acılardır ki, sonu tatlı ve değerli olacaktır! Hadi, gidelim! Sen de kal, iblis! Fakat, anla ki, o da işte ceza! Gidelim!

Perde kapanır

S O N