Suriyeliler ve Eğitim

Her gün haberlerde izlediğimiz ve artık sıradanlaşan bir konu Suriyeliler. Üç milyon civarında Suriyeli, ülkelerindeki iç savaştan kaçarak ülkemize sığındı. Bunların bir milyona yakını da maalesef okul çağındaki çocuklar…

Bazen içimiz parçalanıyor bazen de kızıyoruz onlara. Biz de aynı duruma düşebilirdik diye anlamaya çalışıyoruz. Çoğu kişi rahatsız bu durumdan… Fakat yine de yaşadıklarını düşününce insanlığımızdan utanıyoruz. Aslına bakarsanız tek bir duygu hissedemiyoruz onlara karşı.

“Hiç kimse, acı çekenlerle yakın ilişki kurmaya kolay kolay yanaşmaz” diyor Goethe. Tüm dünyanın yüz çevirdiği bu büyük acıya Türkiye sessiz kalamadı ve bir yardım eli uzattı insanlık onuru adına.

Peki, sonra…

Suriyelilere kucak açtık, onları kamplara yerleştirdik. En azından savaştan (ölümden) kurtardık. Çocuklarına okullarımızı açtık. Geçici Eğitim Merkezleri (GEM) oluşturduk. Ama bir şeyi atladık sanırım; belki de en önemli şeyi. Psikolojilerini, entegrasyonlarını…

Suriyelilere Türkçe öğreten bir öğretmen arkadaşım anlatmıştı. Bir gün ders anlatırken 10 yaşlarında Suriyeli bir öğrencisi sıranın altına girmiş. Bir türlü çıkartamıyorlar. Ne olduğunu sormuş. Küçük kız uçak geçtiğini birazdan bomba patlayacağını söylemiş. Öğretmen arkadaşım ne yapacağını bilememiş. Bir şekilde kızı oradan çıkarmışlar ve derse devam etmişler. Ama…

Maalesef gelen Suriyelilerin hepsi bu durumda… Gözlerinin önünde anneleri, babaları, akrabaları, arkadaşları öldü belki. Mahalleleri, evleri bombalandı.

Peki, bu insanların psikolojisini düzeltmek için ne yapıyoruz?

Oluşturulan Geçici Eğitim Merkezleri’nde rehber öğretmenler var mı ya da yeterli mi?

Sadece Türkçeyi öğretip okullara almakla sorun çözülecek mi acaba?

En önemlisi de entegrasyon nasıl sağlanacak?

Bir arkadaşım da, Bursa’nın en eski mahallelerinden birinde oturuyor. Yıllardır hiçbir sorunun yaşanmadığı, herkesin birbirine saygı gösterdiği mahallenin, Suriyelilerin gelmesiyle adeta bir yangın yerine döndüğünü anlatıyor.

Şöyle diyor arkadaşım, “Yolda yürüyüş şekillerini değiştiren ‘mülteci’ gençler artık mahalle içerisinde ‘racon’ keser oldu. Apartmanın 15-20 liralık aidatını haftalar boyu ‘koca’dan isteyen bizim yönetici, parayı alabilmek için binaya kapıdan girerken gördüğünü ‘kadın’a aidat meselesini kocaya hatırlatmasını istediği için “Benim karımla nasıl konuşursun” diye tehdit edildi…

Mahallelerimizin her sokağına yerleşen Suriyeli kardeşlerimizin genç olanları sık sık bizimkilerle taşlı sopalı bıçaklı kavgaya tutuşur oldu. Kendi marketleri açılana kadar diğer marketlerden istediğini alıp çıkıp gitmek isteyenleri gördük. Mahallemizdeki İl Milli Eğitim Müdürlüğü neredeyse bir bütün olarak Suriyelilere tahsis edildi, onlara hizmet verdi. Her dedikleri yapıldı, her istekleri yerine getirildi… Doğal olarak bu durum biz sıradan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını ‘çöküntü alanında’ daha alta itti… Altta kaldık, canımız çıktı. Başlangıçta sokakta Arapça konuşurken savaş mağdurlarına tek tük rastlıyorduk. Sonra onlar bize tek tük rastlamaya başladı. Artık sokaklarımızda daha çok duyulan sesin dili Arapça… Türkçe konuşan biri gördük mü açık söyleyeyim kendimizi rahat hisseder olduk.”

Konuya objektif olarak bakmaya çalışırsak, bir tarafta merhamet bir tarafta öfke…

O küçücük bedenlerin yaşadıkları travmaları gördükçe gözyaşlarımızı tutamıyoruz belki çoğumuz. Ama bir taraftan da hiç eğitim almadan sokaklarda başıboş dolaşarak büyüdüklerinde, 10 yıl sonra bizim çocuklarımıza zarar vermeyeceklerinin garantisi de yok.

Bu nasıl düzeltilir peki?

Konuya acil müdahale edilmeli. GEM’lere pedagoglar yerleştirilmeli. Tüm öğrencilerle birebir görüşülmeli. Önce bu insanların psikolojilerini düzeltmeliyiz. Seminerler düzenleyerek, Türk toplumuna entegrasyonlarını, hukuki mevzuatları öğretmeliyiz. Elbette ki her şeyi devletten beklememeli. Belediyeler ve sivil toplum kuruluşları da yerelde konuya acilen el atmalı. Kendi vicdanımızı rahatlatmak için sadece yardım yapmak da yeterli değil. Bu konuda yapılması gereken açık; “Her gün balık vermek yerine balık tutmayı öğretmek.” Balık tutmayı öğretirken de çevresine, yaşadığı topluma karşı saygılı ve özverili bir insan olabilmeyi onlara aşılamak…

Eğitimde Yeni Bir Sorun: Suriyeli Göçmen Öğrencilerin Eğitim Hakkı

“Bir evimiz bile yok, sürgünüz sadece,

Bizi kabul eden bir ülke çıksın diye

Bekliyoruz içimizde bir huzursuzluk,

Sınıra en yakın yerde”

Bertolt Brecht

Suriyeli göçmen çocuklarla tanışmam bundan bir buçuk yıl önce sınıfıma gelen iki öğrenciyle oldu. O zaman 5-6 yaş grubu öğrencilerin bulunduğu, birinci sınıf okutuyordum. Sınıfıma gelen iki kız öğrenci de altı yaşındaydı. Biri çok az Türkçe biliyor, diğeri hiç bilmiyordu. Bu çocukların aileleri de Türkçe bilmiyordu.

Daha önce hiçbir arkadaşımın mülteci öğrencisi olmamıştı ve bununla ilgili bir eğitim almamıştım. Ne yapmam gerektiği konusunda bir fikrim yoktu. Karşılaşacağım sorunları öngöremiyordum. Sınıfa geldikleri ilk gün Arapça bilen bir kişinin yardımıyla öğrenciler ve velilerle tanıştım. Gelen öğrencilerimi diğer öğrencilerimle tanıştırdım ve beni neler bekliyor kara kara düşünmeye başladım. İki mülteci öğrencim de aynı sırada oturmak istedi, o gün birlikteydiler. Teneffüslere birlikte çıktılar ve oldukça mutlu görünüyorlardı. Geldikleri gün sondan bir önceki dersin teneffüsünde mülteci öğrencilerimden birinin yüzü tırmalanmıştı ve sekerek geldiğini gördüm. Ağlıyordu ve Türkçe bilmediği için ne olduğunu anlatamıyordu. Diğer öğrenciler birlikte geldiği arkadaşının yüzünü tırmaladığını ve merdivenlerden ittiğini bana anlattılar. Bunu neden yaptığını sorduğumda ise, onunla bir daha konuşmak istemediğini ve onun kendisine engel olduğunu söyledi. Onun için bunu yaptığını söyledi. Benim mülteci öğrencilerle yaşadığım sorunlar böyle başladı. Şiddet eğilimli olmaları, dil problemleri, sosyal kabul görme istekleri, kültürel problemleri gibi durumları yönetmek oldukça zordu.  Özellikle çok önemli bir durumdan bahsetmek istediklerinde can çekişir gibi anlatmaya çalışmaları beni çok üzüyordu. Zamanla davranış problemlerinden kaynaklı şikâyetler gelmeye başladı. Özellikle bir mülteci öğrencim cebine taş koyup, bahçede arkadaşlarına atmaktan tutun da okul içinde kalem getirip satmaya kadar değişik olumsuz davranışlar sergiliyordu. Davranış problemleri dışında dil bilmedikleri için de akademik olarak ilerleyemiyorlardı. Sergiledikleri olumsuz davranışlar nedeniyle hem sınıftaki öğrencilerden hem de velilerimden tepki almaya başlamıştım. Gelen olumsuz tepkilere cevap vermek için de ciddi çaba sarf ediyordum. Mülteci öğrencilerim de Türkçe bilmedikleri için sınıfta yapılan etkinliklere katılamıyorlar bu nedenle sınıf disiplinini bozacak davranışlar sergiliyorlardı. Bu durumu konuşmak için velilerini çağırdığımda Türkçe bilmedikleri için iletişim kurmakta oldukça zorlanıyordum. Bir şekilde anlaşabilsek de yoğun çalıştıklarını ve öğrenciye yeterince zaman ayıramadıklarını söylüyorlardı. Zaten Türkçe bilmedikleri için verilen ödevleri öncelikle çevirtmek zorunda kaldıklarını ve öğrenciye yetemediklerinden yakınıyorlardı. 

Bu sorunu kabullenmeli ve onlar için bir şeyler yapmalıydım. Bu öğrencilere neler yapabileceğimi, nasıl bir program hazırlayabileceğimi planladım. Dil sorununu çözmek önceliklerimden biriydi. Bunun için serbest etkinlik derslerinde tekerleme, şiir, bilmece gibi dil gelişimine katkı sağlayacak etkinliklere yer verdim. Özellikle onların aktif katılımlarını sağlayacak etkinliklerdi bunlar. Oyun ve fiziksel etkinlikler derslerinde iletişime dayalı grup oyunlarına yer vermeye çalıştım. Kültürel faaliyetlerde yöresel kıyafetler giymelerini ve yörelerine özgü yiyecekler getirmelerini sağladım. Böylelikle kendi kültürleriyle kabul görmelerini, kültürlerini tanıtmalarını ve kültürümüzü tanımalarını sağlamış oldum. Müzik derslerinde Arapça şarkılar söylemelerini istedim. Sınıftaki diğer öğrencilerin ilgisini çektiği için Arapça şarkılar söylemekten keyif alıyorlardı. Oyunlara gelince, tam olarak oyun öğrenme yaşında savaştan çıkıp geldiklerinde hiç çocuk oyunları biliyorlardı. Ailelerinden kendi çocukluklarında oynadıkları oyunları öğretmelerini istedim ve öğrendikleri oyunları oyun derslerinde arkadaşlarıyla birlikte oynadılar.

Tüm bu etkinlikler devam ederken, uyum sorunları azaldı ve Türkçeyi öğendiler. Üstelik okuma-yazmaya geçtiler. Dönem sonunda bana yazdıkları mektupta “Esra öğretmenim seni çok seviyoruz.” diye yazmaları benim için çok şey ifade ediyordu.

Sonuç olarak; savaş ortamından çıkmış gelmiş, geldiği ülkenin dilini bilmeyen ve ülkede uyum problemi yaşayan bir öğrenciyle diğer öğrencileri aynı görmek, onları kaybetmemize neden olabilir. Bu çocukları anlamak, dil öğrenme problemlerini dikkate almak, akademik başarılarını artırmak için önlemler almak, gerekiyorsa savaş sonrası travma seansları almalarını sağlamak gerekir. Bu çocukların aileleri için de dil kursları açmak ve bu kurslara ailelerin teşvikleri için çalışılmalıdır. Ayrıca bu ailelere eğitim sisteminin tanıtımı gibi seminerler vererek geldikleri ülkenin eğitim sistemi tanıtılabilir. Ancak bu şekilde başarılı olunabilir diye düşünüyorum.