Okul Öncesinde Değerler Eğitimi

Değerler eğitimi halen tanımı ve anlamı hakkında gerek akademik çevrelerde gerekse de konunun ilgilisi eğitmenler arasında tam anlamıyla tanımlanamamış bir kavram olmakla beraber, kısaca, “değerleri öğretmek için açık bir girişim” olarak tanımlanabilir. Bu girişim toplumda meydana gelen ciddi sorunların getirileriyle birlikte birinci sınıf bir gereklilik haline gelmiştir. Komşusunu öldüren katiller, annesini sokağa atan insanlar birer olumsuz örnek olsa gerek. Bu tür yaşanan olaylar değerler eğitiminin önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Milli eğitim bakanlığının plan ve programı dahilinde ilk okullarda, orta okullarda ve liselerde farklı değerler eğitimi uygulamaları yapılmaktadır. Fakat okulöncesi dönemde değerler eğitimi çalışmalarının uygulamaları daha yeni yeni ortaya çıkmaktadır. Okul öncesi yıllar, diğer yaşam dönemleriyle kıyaslandığında gelişimin farklı yönlerinin birbiriyle ilişkisinin yoğun olduğu, kişilik gelişimimin temellerinin atıldığı bir zaman dilimidir ve bu dönemdeki yaşantılar sonraki dönemler üzerinde de belirleyicidir. Bu nedenle değerler eğitiminin bu yaş grubunda verilmeye başlaması oldukça önemlidir. Değerler eğitiminin, çocuğun kendine güvenini geliştirdiği, akademik ve yaşamsal başarısını olumlu yönde etkilediği sağlıklı bir toplum meydana gelmesinde katkıda bulunduğu ifade edilmektedir

“Okul öncesi dönemde hangi değerler nasıl kazandırılmalı?” sorusu çerçevesinde altı farklı temel değere yer verilmektedir. Bu değerler: “Sevgi, saygı, sorumluluk, empati, yardımlaşma ve dürüstlük” olarak sıralanmaktadır. Belirlenen bu temel değerler çerçevesinde sınıf içi etkinlikler uygulanarak bu kazanımların edinilmesi için çalışmalar yapılmaktadır. Bütün bu çalışmaların tamamına burada yer verilemeyeceği için ilk olarak değerler eğitiminin iki temel değeri olan “Sevgi” ve “Empati” kavramlarını ele almaya çalışacağım.

Örnek değer olarak “sevgi”yi ele alacak olursak öncelikle bir günlük plan hazırlanır. Plan kapsamı içerisinde sevgi ile ilgili şarkılar, oyunlar, sanat etkinlikleri hikâyeler ve sosyal çalışmalar yer alır. Biz bu uygulama sürecinde sevgi tabanlı eğitimimizi nostaljik bir şarkıcımız olan Şenay’ın “sev kardeşim” şarkısını kullanarak kendi uyarladığımız sevgi oyunumuzu oynayarak kazanmaya çalıştık.

Sevgi oyunu

Yine bir sevgi etkinliği olarak velimizin de katılımıyla bir sevgi pastası yaptık. Kalp şeklini verdiğimiz pastamızla hem sevginin kalpten geldiğini anlatmayı sonrasında da sevgiyi paylaşmayı istedik.

Bir ay boyunca uygulanan sevgi etkinliklerinin sonucunda öğrencilerimin kazanımlarını gözlemlemek üzere serbest resim çalışması yaptırarak değerlendirmelerde bulundum.

Sevgi kavramı temalı etkinlikler sonucunda öğrencimin el ele tutuşan aile bireylerini resmetmesi bu çalışmaların verimliliği açısından oldukça ümit verici.                   

Yine bir uygulama örneği olarak “empati” değerini ele aldığımda biraz soyut bir kavram olduğu için zorlandım. Empatiyi öğrencilerimin kavrayabilmesi için biraz daha somutlaştırmaya çalıştım. Bunu yaparken de drama etkinliğinden faydalandım. Öğrencilerimle kendini başkasının yerine koyabilme becerisini geliştirmek için ayna oyunu oynadık. Ayna oyunu iki kişilik bir dramadır kişi karşısındakinin yaptığının aynısını yapmaya çalışır.

 

Ayna oyunu

Bir ay aylık bir süreç sonucunda öğrencilerimin kazanımlarını gözlemlemek üzere serbest resim çalışması yaptım ve onlardan empatinin resmini yapmalarını istedim. Değerlendirme resimlerinde gözlemlediğim, empati değerini de oldukça güzel kavramış olmalarıydı. Efe adlı öğrencimin yaptığı resim benim için oldukça sevindirici bir çalışma olmuştur. Neler yaptığını anlat dediğimde “kendimi köpeğimizin yerine koydum onun kulübede çok sıkıldığını düşündüm ve gezmeye çıkardım” Şimdi köpeğiyle empati kurabilen bir öğrencinin gelecek yaşantısında ailesiyle, eşiyle, arkadaşlarıyla da empati kurabileceğini ve sorunlarını büyütmeden daha az üzülerek aşabileceğini düşünüyorum. Efe hayatta kendisini başka birinin yerine koyabilecek onları anlamayı başarabilecek ve efe gibi öğrenciler çoğaldığında bir birini anlayan bir toplum meydana gelecektir.

Onların öğrendikleri her şeyi, hayatlarında nasıl koşulsuz kabul ettiklerini göstermek adına yine bir değerler eğitimi örneği olabilecek bir gözlemimi paylaşmak istiyorum. Mesleğe başladığım ilk yılda bir dağ köyünde çalışıyordum. İlçeye ulaşım problemi olduğu için köyde kalıyordum. Evime gelen veliler her seferinde kapımı çalmadan içeri giriyorlardı. Kapı çalınmasının gerekliliğini onlara ifade eden hiç kimse olmamıştı şimdiye kadar. Bu nedenle sınıf içi etkinlik uygularken Türkçe dil etkiliğinde öğrencilerime kapalı kapıların çalınması gerektiğini, içerideki insanın uygun olup olmadığı bilinmediği için, gel demeden girilmemesi gerektiğini, anne babalarının odasına dahi kapı çalınmadan girilmeyeceğini anlayabilecekleri bir şekilde anlattım. Sonrasında beni ziyarete gelen bir velimin, kapımı çalıp içeri girdiğinde söyledikleri benim için çok önemliydi. “Kapalı kapılar çalınmadan girilmezmiş bunu da çocuktan öğrendik” diyordu. Öğrencim bir nevi görgü kuralı olan bu davranışı içselleştirmiş annesini bile eğitmişti. Onların çocuk denip geçilemeyeceğini ilk o an anlamıştım. Sonrasında da onlara gerekli olan davranış eğitimlerini program dahilinde kazandırmaya çalıştım. Şu an uyguladığım değerler eğitimi çalışmaları bu sürecin benim için daha sistemli hale gelmesini sağladı. Sonuçlarından da gördüm ki oldukça verimli bir dönem oldu. Bu süreç oldukça uzun solukluydu ve çevredeki herkese sorumluluklar yüklüyordu. Bunlar başta aileler sonrasında eğitmenler ve bu çalışmalarda onlara destek olabilecek tüm kurumlardı.

Değerler eğitimi yapılırken ailelerin ve eğitmenlerin dikkat etmesi gerek noktalar vardır. Aileden başlayacak olursak her yetişkin çocuk için doğru bir model olmalıdır. Annenin ve babanın birbirini sevmediği sevgi sözcüklerinin kullanılmadığı bir evde çocukta sevgi davranışın yeterince gelişmesi beklenemez. Yine bir serbest zaman etkinliğindeki gözlemimi paylaşacak olursam Ebrar adlı öğrencim evcilik oynuyordu oyunda bir eşi vardı ve onunla sürekli “aşkım şunu verir misin”, “aşkım bunu alabilir miyim” sözcüklerini kullanarak konuşuyordu ve benim buradan anladığım evinde sevgi sözcüklerini kullanan ebeveynlerin olduğuydu. Sizce de bu öğrencinin gelecekte ailesini, arkadaşlarını, eşini ve çevresindeki sevilmeye değer olan her şeyi sevme yeteneği hiç sevgi sözcüğü duymayan bir çocukla aynı olabilir mi?

Çocuğun aileden sonra karşılaştığı ilk kurumsal yapı okulöncesi kurumlarıdır. Bu süreç çocuk için oldukça önemlidir. Öğretmen figürü çocuğun hafızasında geniş yer tutar. Bu sebepten öğretmenin davranışları, kullandığı sözcükler hatta mimikleri bile önemlidir. Dolayısıyla öğretmenin de davranışlarına oldukça dikkat etmesi gerekir. Çünkü davranışa dönüşmeyen her eylem zayıf ve güçsüz bir söylemden öteye geçemez. Ve çocuğun dünyasında da etki bırakamaz.

Değerler eğitiminin sınıf içinde uygulanabilirliğini görmek adına birçok etkinlik uyguladım. Bu yazıda sizinle öğretmenlik hayatımdaki yalnızca birkaç örneği paylaşabildim. Yine de değerler eğitimi üzerinde çalışmak isteyecek öğretmenlere kaynaklık edebileceğini düşünüyorum. Bu çalışmanın olmazsa olmaz ön koşulu öğretmenin öğrencilerini sevmesi ve onların en iyi olma çabasını sadece onların özbenliği için desteklemeye çalışmasıdır. Sevgi dolu yürekleri taşıyabilmesi için de kocaman bir kalbe ve hepsine yetecek kadar sevgiye sahip olması gerekir.

Hem sözleriyle ve hem de davranışlarıyla her gün yeni bir şeyler öğrendiğim sevgili öğrencilerimi geleceğin mimarları olan küçük dev adamlar olarak görüyorum. Onlara sahip olmaları gereken değerleri kazandırabilirsek dünyanın daha yaşanılabilir bir hal alacağını düşünüyorum.

Savruk Düşünceler – 5

Feminist yağmacılık

Tatil yeridir deyu, sıcak olur deyu, şems siperlikli bir serpuş almaklı oldum. Siperi hayli geniş. Şemsiye niyetine bile kullanılabilir.

Tezgâhtar kız muzip muzip gülümsedi ama hikmetini anlayamadım. Bekliyorum, ne diyecek diye… Sonunda “beyefendi, bu tür şapkaları daha çok kadınlar kullanıyor ama seçtiğiniz renk erkeklerce kullanılan bir renk olduğu için siz de kullanabilirsiniz!” Anlaşıldı. Kız sınır ihlali yaptığımı söylüyor, kadın alanından çıkarmaya çalışıyor!

Rengi, tipi umurumda değil. İşleviyle ilgiliyim. Güneşten korunmak istiyorum. (Güneşten korunmak derdin varsa bu cehennem gibi sıcak yere niye geldim, sorusunu kendime acıyıp sorumuyorum. Biliyorum ki kendimi dövücem.)

O arada dükkândaki iki hanımın da beni çekiştirdiklerini fark ettim. Biri bana doğru yaklaştı. “Bu bir kadın şapkasıdır” dedi. Hızlı bir bakışla süzdüm onu. Pantolon giymişti.

“Hemen üzerinizdeki o pantolonu çıkarın, soyunun bakiyim” dedim. Neye uğradığını şaşırdı. Devam ettim, “Pantolon erkek urbasıdır”. Rahatladı. Sen kalk entariyi tumanı bir yana bırak, tülbendi-tavşalı-yaşmağı at, benim pantolonumu giy, şapkamı tak, üstelik bana da şapkayı yasakla! Olacak şey mi? İşgalci bir feminist kültür yağması yaşıyoruz. Bu bir talan! İsyan edesim geldi ama vazgeçtim.

Kaybedilmiş savaşı uzatmaya gerek yok; o şapkadan vazgeçtim. Neyi münasip gördüklerini sordum, bana bir kep getirdiler. Alnında bir kızıl tilki resmi var. Yıldızlısı iyi olurdu ama kızıl olması da eyidir deyip aldım. Burnum, kulaklarım ve boynum yine yanacak.

Kadınların sosyal alandaki kuşatması devam ediyor. Kendi giysisini bırakmış, erkek giysilerinin içine girmiş, bir de elimizdekini alıyor. Kız şapkasıymış… Kızların şapkası mı vardı binlerce yıldır? Şapkayla ne işiniz var, eşarbınızı, tülbendinizi örtün, yaşmağınızı çekin…

Kadınlar kendi kültürel vatanlarına dönmelidir. Etek, entari, fistan, kaftan giysinler. Tuman giyen kadın istiyoruz. Feminist kültürel talana son!

Buna zamana yayılmış şiddet diyoruz. Kadınlar bunu hep kullanıyor. Daha düşük doz şiddeti erkekler kısa bir anda kullandıklarında ise adı kadına şiddet oluyor. Cinsiniz batsın, cadılar

Tuvalet Sosyolojisi Tarihi

Korkmayın, yeni bir bilim dalı değil ama yine de umumi tuvalet sosyolojisi tarihine zeyl yapacağım. Tuvalet özellikle kırsal alanda yoktu ve kullanmıyorduk, Delidüz genişti ve in-cin topla meşgulken her hangi bir yere çişimizi ederdik. Söylemek İslamcıların işine gelmez ama Kemalistlerin en büyük sorunu toplum sağlığını korumak idi. Çocukluğumdan hatırlıyorum birçok yerde salgın hastalık alarmı verilir, karantina uygulanırdı. Babam öğretmendi ve öncelikli görevi köyde herkesin evinin önüne bir helâ yapmasını sağlamaktı. Bunları aştık.

100 numara, helâ, wc ve memişhane gibi adlar kullandıktan sonra tuvalette karar kıldık. Sosyete hanımları da giyimlerine “tuvalet” diyordu ve alaka kurmakta zorlansak da “vardır bir hikmeti” deyip, merak etmiyormuş gibi yapıyorduk. Neyse… Nüfus şehirlere akmaya başlayınca umumi helâ problemimiz baş gösterdi. Tuvaletler, otobüs terminallerinde ve cami altlarında olurdu. Terminallerdekini bir kişi işletirdi. Genellikle temiz olmazdı ve ücretliydi. Kırda çiş yapmak için hiç para vermemiş hatta tuvalet yüzü görmemiş kitleler şehirde bu iş için para vermek zorunda kalınca ilkinde şaşalıyorlardı. Fiyatları makuldü ama tartışmalar da çıkıyordu. Zira büyük abdest bozmak 1 lira, küçük ise 50 kuruştu. İçeride kuşak çözen uyanık köylü, para vermeye gelince küçüğünden yaptığını yemin billâh ile söylüyordu. Ona göre “şunun şuracığında bi kaşık işemiş”ti. Ölçü birimine bakar mısınız? 50 krş için bunu yapanın, 50 lira için ne yapacağını makarna görünce yaptığıyla anladık.

Sonra büyük-küçük ayrımı kalktı da tuvalet kapısı önündeki pazarlık da bitti. Tuvalet sermayedarları ve belediyecilik gelişmemişti ve çişi gelen cami arıyordu. Yıllar önceydi, bir turist bana caminin yerini sordu, tarif ettim. Merak da ettim, caminin turistlerin ilgisini çekecek bir yönü yoktu. Camiye neden gitmek istediğini sordum, tuvaletini yapacağını söyledi. Önce anlayamadım, dalga mı geçiyor, hakaret mi ediyor diye fakat adam ekledi, “tuvalet sadece oradaymış” diye. Abdest-taharet meselesi… Camiye gidişin böyle dolaylı sebepleri de vardı işte. (Bunu da cami sosyologları yazsın.)

Bu arada tuvalet sektörümüz gelişti, artık misler gibi temiz tuvaletlerimiz var. (Okullar hariç)

Bir süre öncesine kadar tuvalet hizmetini tükettikten sonra 1 lira verip kolonya ile de dezenfekte olup limon kokarak, memnunca çıkıyorduk. Bugünlerde adet değişmiş ya da ben yeni fark ettim. Parayı peşin alıyorlar! Kaçan mı var yahu, sinir bozucu bi durum. Bak kardeşim, adam oraya sıkışınca gider, bazen ucu ucunadır. Bir an önce girip şeytmesi gerek. Sen kalkıp adamı para bozmakla, bozukluk aramakla oyalarsan adam da abdestini oraya bozar işte!

Görevliye kuralın niye değiştiğini sordum, para vermeden sıvışan mı var, ne iştir? “Bilmeiyon abi” dedi. Bilmeiyon derken benim mi kendisinin mi bilmediğini anlamaya çalışıyorum bu kez. Kendisiymiş.

“Niye bilmiyorsun”, dedim. İşe yeni girdiymiş, böyle yap demişler de öyle yapıyomuş. “Nedenini niye merak etmedin” dedim. Siyasal bir nutuk çektim hem de iyi mi… “Senin sebebini merak etmeyişlerin yüzünden bu ülkede demokrasi gelişmeiyo, haberin var mı, gevişken!” (Tamam, orada demedim, gevişkeni şimdi uydurdum, yazarken de sinirlendim.)

Sebebini merak edeceksin kardeşim, neden, neden, neden?..

Değerler eğitimi

Değerler eğitimden konuşurken ülkede kimse “aile terbiyesi”nden söz etmiyor, bilhassa muhafazakârlar! Çok seviyesizdirler. Yanlışa itirazları da yok, en edeplisi, “yan cebime koy” diyor.

Ağalar, kendi çocuğunuza dininizi, mezhebinizi, dilinizi, aksanınızı, görgünüzü, törenizi, ahlak ve adabınızı siz öğretmeyip, okulda elin adamından beklemeniz ayıp olmuyor mu? Niye her şeyi okuldan bekliyorsunuz?

Bunların çoğu göreli şeylerdir. Okul standart bir yerdir. Okul ortak değerlerimizin, bilimsel, felsefi, teknik bilgi ve becerilerin öğretildiği yerdir. Senin dedenin, ninenin adabının töresinin öğretildiği yer değildir. Orada asgari müştereklerimizi esas alırız, bilimsel bir bakışla… Senin dede ve ninenin adab-ı-erkânıyla, dili-dini-mezhebiyle bir başkasınınki aynı olmak zorunda değildir. Niye kendi ninenin değerlerini benim çocuğuma öğretmeye çırpınıyorsun? Kendi evinde kendi geleneğini öğret çünkü seni sen yapan şeyler oradadır. Unutma, senin dedenin-ninenin adabıyla benim dede-ninemin adabı birbirine uymaz, uyması da gerekmez. Zorlama, edebinle çocuğunu terbiye et, benim çocuğuma da okulda bir şeyler sokuşturmaya kalkma.

Kendi çocuğuna temel terbiyeyi, ailesinden aldığı terbiyeyi aktaramayanlar var diye okulu buna alet mi edeceğiz? Aile ne işe yarıyor? O halde aileden, aile terbiyesinden şüphelenmeliyiz. Her ailenin düzeni ve değerleri dolayısıyla çocuk yetişmede öncelikleri farklıdır. İnanmayan komşusuna bakabilir. Komşunun önceliklerini mi sizin önceliklerinizi mi dikkate alacağız? Kültür göreli bir şeydir. Farklılıklar ailede kazandırılır. Din de büyük ölçüde kültürel bir durumdur. İnançlar, inanma biçimi de öyledir. Okulda hangimizinkini esas alacağız. Hırlaşmadan birlikte yaşamak istiyorsak uzlaşmak zorundayız. İki farklı görüşün ortasını bulmak uzlaşmak değildir. Akıl ve bilim ölçüsünü dikkate almak zorundayız. Din, mezhep, dil, ahlak, görgü, kavim bilgisi vb birçok bilgi ve davranış evde ana baba tarafından çocuklarına öğretilir. Bunun için örnek davranışlar gösterilmesi yeterlidir. İnsanlar evdeki yaşayışlarını sorgulamalıdırlar. Her şeyi okula yüklerseniz, okul asıl öğretmesi gerekeni öğretemez. Üstelik çatışma çıkar. Okulda kavim, mezhep gibi özelliklere göre değil, ulusal ve evrensel ölçülere göre bilimsel bilgi aktarılır. Hayatında iki satır kitap okumamış birisi benim çocuğuma kendi din telakkisini, ahlakını, görgüsünü anlatmaya, aktarmaya kalkışırsa, ben hır çıkarırım.

Hak; bedeli önceden ödenendir

İşsizlikten mahvolabilir, açlıktan geberebilirsiniz. Postmodern emperyalizm çağında bunlar insan hakları ve demokrasi sorunu sayılmıyor artık. Peki, ne sayılıyor, eşcinsel olup olmadığınız, kavimcilik, ırkçılık, mezhepçilik yapma hakkınız. Emperyalizme göre bunlar hakkınız! Yeter ki emperyalizmi, kapitalizmi, hırsızları sorgulamayın, hesap sormayın! Eşcinsellik de, cinsi farklılıkların bilumum tür ve türevleri de yeni haklarınızdır. Bu arkadaşlar çoluk çocuğa karışmak istiyorlarmış. Bana kalırsa en zararsızı da bunlar. Başkalarının yaşam biçimlerini tasvip etmeyebilirsiniz, size dayatırlarsa kabul etmeyebilirsiniz de, ama onu aşağılama, dışlama, yasaklama hakkını size kim veriyor? Devlete şunun bunun apış arasına burnunu sokma hakkını, yetkisini kim verdi?

Bugün farklı cinslilerimiz yürüyüş yapıp dertlerini anlatacaklarmış, rejim yasaklamış. Gerekçeleri ilginç. Mübarek günde, halkın galeyana gelebileceği… Vay vay vay. Adeta galeyana gel, taşkınlık yap, gerekirse, öldür, diri diri yak diyor! Seni ilgilendirmeyen konularda, başkalarının nasıl yaşadığına burnunu sok diyor, rejim… Başka bir insanın nasıl yaşayacağına karar vermek gibi bir densizliği yapan kişi kendi ahlaksızlığını, başkalarının haklarına, inançlarına saygısızlığını gösterir.

O istediklerini çatır çatır alacaklar. İstedikleri hakları, senin el koyduğun, gasp ettiğin, çaldığın şey. Alacaklar, üstelik işi daha da büyüteceksin. Suçlusun da. Hem birilerinin haklarını çal hem de üzerilerine polis sal. Hem de bu mübarek günde. Adamın hakkı yahu. Hak; bedeli önceden ödenmiş demektir!

İHaLe

Osmanlı adını koymamıştı ama son döneminde medresede olmasa da mekteplerde fennî terbiye (bilimsel eğitim) sürdürüyordu. Bilimsel olması demek, adını anmadan “laik” olması demektir.

Ankara hükümeti Maarif Vekâletini kurarken, nedense eğitimin niteliğini adlandırma gereği duydu: “Dinî ve Millî bir terbiye” olacaktı. Çok geçmeden bu ikisinin (dinî ve millî) birbiriyle çeliştiği, birbirine mani oldukları ortaya çıktı. Hamdullah Suphi’nin bakanlığı sırasında yeniden düzenlendi. “Terbiye millî ve dünyevî” olacaktı. Laik kelimesi yine anılmamıştı ancak dünyevilik ve millilik içine laiklik ve bilimsellik yerleşikti.

Mesleğin bilimselliği

Yıllar önceydi… Ufak bir sağlık sorunu için doktora gitmiştim. Şikâyetimi anlattım ve doktordan bir ilaç yazmasını beklemeye başladım. Doktor hiç oralı olmadı. Bir takım tahliller yaptırmamı istedi; kan vs. İtiraz edecek oldum, şikâyetimin önemsiz olduğunu, basit bir ilaç yazarak beni uğraştırmamasını rica ettim. Doktor, sinirlenmeye başladı. “Ben bir bilim adamıyım, senin rastgele anlattığın bir hikayeye göre ilaç yazamam, somut, bilimsel verilere dayanmak zorundayım. Bu hem senin hem benim için en doğru olan yoldur” dedi. Bence de öyleydi ama benim şikâyetimde söz ettiğim durumu veri olarak kullanmasını istiyordum. Uzatmayayım. Doktor ya tahlil yaptırırsın ya da tedavi olmadan gidersin dedi.

Doktorun haklı olduğunu biliyordum, benimkisi belkide vurdumduymazlık ya da tembellikti. Dediğini yaptım. Ancak çıkışta onun söylediği “ben bir bilim adamıyım, bilimsel karar vermem gerek” söz kafamda döndü dolaştı. Nedense hiç bir mesleğin mensubuna bilim adamı olarak bakmamıştım. Bilim adamları üniversitede olur, prof filan gibi unvanlar taşır diye zihnime kodlamışım… Öğretmenler de, daha başkaları da bilim adamı gibi olmak, öyle davranmak, titizlenmek, akıl, bilgi, somut veri kullanmak zorunda olmalıydı. Böylesi daha doğruydu. Hatta doğru bile değil, hakikatti… “Hayatta en hakiki yol gösterici bilimdir”, diyorduk.

Hala öyle düşünüyorum. İlk derslerde “bilimsel tutum ve davranışları” anlatmaya ve dönem boyunca ona uymaya gayret ederim. İşe yarıyor mu? Emin değilim.

Yemin

Milletvekilleri yemin ediyor, bir de buradan kriz üretiyorlar. İnsanın sözüne güvenilir; yemin etmesine gerek yoktur. Yemin eden insanlardan hoşlanmam. Yeminle güven telkin etmeye çalışan, sözünü yeminle onaylayan kişi, neyin üzerine yemin ederse etsin, inanmam, güvenmem, yeminini dikkate almam. Yenim, sözlü kültürde senet yerine geçerdi. Ben yazılı kültürdeyim.

Köpekleştirme

12 Eylül öncesinden söz ediyordu: “Sağcıların mahallesine giderken bıyıklarımı yan tarafa sıvazlayıp, solcuların mahallesine giderken aşağı doğru, ağzımın içine doldurmaktan bıktım ama asıl bıyıklarım bıktı, dökülmeye başladı,” dedi.

28 Şubat’tan sonra: İki evlilik yüzüğüm var. Biri altın biri gümüş. Erbakan zamanında gümüş olanı takıyordum, şimdi altın olanını. Eşimde saçını örtünmüştü ama şimdi açtı, dedi.

Şimdiki durum da karışık.

Üst yönetim için bir şey demem ama memurların sadece işlerini iyi yapıp yapmadıklarıyla ilgilenin, siyasi, kültürel özellikleriyle değil. Köpekleştirmeyin eşrefi mahlûkatı! Her sahip değiştirdikçe yeni efendiye yalanmak zorunda bırakmayın! İş köpeklerin yapacağı işse, köpek çalıştırın, insan çalıştırıyorsanız, insanın sizinki gibi onuru olduğunu bilin ve çiğnemeyin!

Köpekleşene bir şey demiyorum zaten.

Demirel…

Eceli gelmiştir, ölen ölmüştür. Vaa mı daa ötesi, Azrail gelmiş, canını almıştır, binaenaleyh Azrail’i milletimiz mi göndermiştir? Hayır. Öyleyse milletimiz niye üç gün yas tutmakla tecziye edilmiştür? Şanlı bayrak niye boynu bükük asılıdır? Olmaz, ayıptır, bunlar demokraside olmaz. Ne yapmıştır millet ona, kaz otlatıyordu da kazlarını elinden mi almıştır? Poturunu yırtıp, çarığını mı çalmıştır? Başvekillik istemiş, millet de vermiştir. Reisi cumhurluk istemiştir, almıştır. O halde milleti yasa sokmak ne iştür? Şunun şurasında bir rahmet diler, gömersiniz gider, hesabını vermeye. İnsandır, binaenaleyh mevt olmuştur. Fevkaladeliğe hacet yoktur. Memleketimizi amarikan mihverinde tutmak içün az mı vatan evladını telef ettürmüştür? Niye bu yüce millet ona “morison süleyman” demiştür, vaadır bi sebebi… Kanuni kadar hüküm sürmüştür, ne yapmıştır? Devleti aldığında Kore’den üç kat ilerideydik. Foterini alıp giderken Kore bizi üçe katlamıştı. Abartmayın, söyletirsiniz. Hökümatı muhalefet partisine vermek yerine darbe yaptırıp askere verince demokrasi evliyası mı olunur? Devri iktidarında az mı zam zulum işkence çektürmüştür millete? Vebali çoktur, milletin kabahati yoktur. Şimdikiler kendileri içün yas adeti icad etmektedürler. Eceliyle ölmüştür, binaenaleyh mevtayı rahat bırakın… derdi.

Yorga

Köyden şehre göç ve motorlu araçların artmasıyla atçılık önemini kaybetti. Profesyonel atçılığı saymazsak, köylerde sanıyorum az sayıda at kalmıştır. Hem profesyonel atçılık hem de amerikan kovboy filmleri bizde geleneksel at biniciliğine zarar verdi sanırım. Bizim at sürme biçimimiz farklıdır. At dört nala sürülmez, yorga veya rahvan sürülür. Yorga sürüş biniciyi yormaz, pek bir keyiflidir. Bir ara Arpaçay’da yorga at sürüşü yarışması yapıldı ama gelenekselleşti mi bilmiyorum. Ata yorga koşmak da öğretilmelidir. Bazı atlar bunun için biçilmiş kaftandır, bazı atlar yorga koşmayı öğrenemez. Yorga koşabilen atlar kolay alıcı bulur ve fiyatları yüksek olur. Neyse, at sürmeyi de unutuyoruz.

Bebek imalatı

Bunca yıl içinde politikacıların söylediği doğru cümleler de oldu. Bunlardan biri çocuk yapılması üzerine yapılan telkinlerdi. Devlet yöneticisi olarak işi kolaylaştırmak için yeterli bir şeyler yapmadığı bir yana, kendisinden nefret eden o kadar çok kişi vardı ki, sırf o söyledi diye çocuk yapası varsa bile yapmadı. İnadına yapmadılar. Sosyal psikoloji diye bir şey var, propagandanın kitleler üzerinde nasıl etki yaptığını da onlar gayet iyi bilir.

Yapın derken, yapmayın diyor olamaz mı?

Diyar-ı Bekr

Diyarbakır’ın tansiyonu yine yüksek. BOP hala devrede beyler. Çokbilmiş olmak istemem ama Irak laboratuarının sonuçları burada denenmek isteniyor olabilir. Biraz sakinleşin yahu. Yıllardır savaş, kavga, gerginlik… Yeter artık. Kimsenin bir şeyi alıp çalıp götürdüğü yok, ne mümkün. Biraz iyilik, güzellik, sanat, edebiyat konuşun. Esneyin, gevşeyin, relax olun. Müsekine looo!

Suriyeli…

Önce mezhepçilik ateşlendi, “siz farklı ekolsünüz” denildi. Eşkıya salındı üzerlerine, Ülkeleri cehenneme çevrildi. İnsansız Suriye istiyordu birileri, niyeyse! Genç delikanlıları birbirine kırdırıldı. Kalanlarına kapıları açtık, “gelin madem” dedik. “Siz Suriyelisiniz, Arap olmayan Arapsınız!”

Karın tokluğuna çalıştırdılar onları. Küçük kapitalist bozuntularımızın bile biti kanlandı. Kocaları ölmüş ya da kaybolmuştu, karılarına, kızlarına el koydular. Üçer beşer bine, üçer beşer kadın aldılar; karın doyurmacasına kadınlandılar, aşkı lokmaya bedellediler ve iğrençleştiler… Birisi yedi Suriyeli kadınla evlenmiş, dört sınırını bile aşmış hacı, sevabına. Peki o yedi kızla evlenebilecek olan yedi Suriyeli erkek ne yapacak hacı?

Anana bacına sahap çıkabilecen mi hacı?..

Kapitalistler kârda. Hacılar dört köşe.

Eğit-donat-öldürt ha…

Dua edin bir gün Suriye halkı milletleşmesin.

Eğer siz millet iseniz yaptığınızdan utanın, ben yapmadım o yaptı demek sizi kurtarmaz.

27 Mayıs

Türkiye’de yapılan darbelerin hepsi Batıcıdır, dış etken aktiftir ve tabii ki karşıyım. 27 Mayıs darbesi de 12 Mart, 12 Eylül darbeleri gibi bir darbedir. Nato darbesidir. Nato’nun Abd’den umduğunu bulamadığı için yüz çevirip Sovyetler Birliğine doğru yelken açan Menderes’e haddini bildirmesidir. Bu darbeyi Kemalizm ve demokrasi adına savunanları kınıyorum. Darbeden sonra yapılan Anayasanın demokrat olması yanıltıcı olmamalıdır. Dünyada sosyalizm yayılıyordu, kapitalizm bunu durduramıyordu. Tek çare olarak demokrasinin sınırlarını genişletmek ve Sosyalist ülkelerdekinden dahafazla özgürlük, eşitlik ve adalet getirerek sosyalizmi durdurmayı denediler. 27 Mayıs sonrasındaki “hoş” anayasa bunun sonucudur ve işe yaramıştır. Amerikancı aşılama sahte bir solculuk üretilmiştir. Hakiki solcu ve Amerika’nın sahte solcusu birbirine karıştırılmıştır. Demokrasinin ucu gösterilmiş, sonra ondan isteyenin kafası kırılmıştır.

Natocu kapitalist bir uydu ülkede demokrasi olacağına inanmıyorum ama darbeyi, Amerikancı darbeyi savunmayı da mide bulandırıcı buluyorum.

 

Posof’ta 19 Mayıs

Bugün bayramı kutlamak için Türkiye’de 19 Mayıs’ın en doğru ve başarılı biçimde kutlandığı, adeta festival haline getirilen Posof’taydım. Geçen yıl kutlanmadı. Soma’da öldürdükleri işçilerin yasını tutmayı Posoflulara yüklemiş, millî bayram törenlerini yasaklamışlardı. İtiraz etmemiş Posoflu. Bu sene yine de binlerce kişi kutlamaya gelmişti. Lisenin halkla birlikte bayram törenlerine katılması yasaklanmış… Geçmişi hatırladım. Lisenin kültürfizik hareketleri, sanatsal gösterileri, şiirler, temsili Bandırma Vapuru, hatta öğrenciyken benim de içinde olduğum bando takımının varlığı büyük bir heyecan katardı. İnsanlar çocuklarıyla gururlanır, gençler bir iş başarmanın, becerilerini sergilemenin keyfini yaşardı. Milli bir şeyler vardı ve insanlar bunu seviyorlardı. Bayram Akp eliyle milli bayram olmaktan çıkarılmış.

Posof’taki 19 Mayıs Posofluların emeğiyle hem iyi kutlanan bir milli bayram olmuş hem de uluslararası bir festivale dönüşmeye çalışıyordu. Marka olmuştu ve bugün o bayram kutlamalarından eser yoktu. Posofluların bir değerine hakaret edilmişti. Millilik yoktu, ruhu da yoktu. Milleti sürüye saymışlardı. Bayram yeri Pazar yerine dönüşmüş, lüzumsuz hale getirilmişti.

Milletvekilleri ve adaylar konuştular. Akp vekili birisi konuştu. “Gördüğünüz gibi millî ve manevi değerlerimizi her geçen gün daha etkili kutluyoruz” dedi. Yanımdaki köylü “Yalançının?..” dedi. Dalga mı geçiyordu bu vekil? Şaşırmış olmalı, galiba millî bir bayram için ilk defa o kadar kalabalığın toplandığını görmüştü.

Duruma üzüldüm. Birkaç kişiye 19 Mayısın yasaklanmadığını, pekâlâ lisenin törene katılmasının sağlanabileceğini söylemeye çalıştım. Birisi, yasağın yasak olmadan yasak olduğunu söyledi. İmam-cemaat diyalektiğine gönderme yapıyordu. Bu haliyle buzağı festivalinin ötesine geçmez, kimse de umursamaz… Yukarıdan gayri-milli bir rüzgâr esiyor. Helelik!..

Demo-krat. Teo-krat

Demokratik ve teokratik siyasi davranışa ek: Demokratlar sokakta, dernekte, sendikada ve yeni zamanlarda internette siyaset yapar. Söylemler herkese açıktır, uluortadır. Genel kitle düşünülerek yapılır. İleri sürülen tezler genellikle akla dayalıdır, töre, inanç gibi değer ve durumlar genellikle kullanılmaz.

Teokratlar ise ev sohbetleri ve son zamanlarda cemaat yurdu ve benzeri lokallerde küçük gruplara adam adama sohbet yoluyla siyaset yapar. Kişiye ve onun çapına göre mesaj verilir mesajın bilimsel veya dinsel doğru bilgiye dayanması gerekmez. Önemli olan mesajın kişiye ulaşmasıdır ve ulaşır. İnternet de bu amaçla kullanılır ancak orada siyasal söylem dini mesajın gerisinde bırakılır.

Her iki tarzın da avantaj ve dezavantajları vardır. Ancak dernek, sendika ve sokaktaki siyasetin önünde ciddi engeller vardır, yani adil bir rekabet yok.

Kapitalist toplumlardaki burjuva demokrasileri örgütlenmiş bir menfaat şebekesidir. Menfaattarlar bir araya gelip kitleselleşir ve hükümete gelirler. Hükümet nimet paylaşma-dağıtma yeridir. Nimetler sadece kendi aralarında kırışılmaz; kıyamet kopar. Başkalarına da koklatmak gerek. İşte burada “gönül köprüleri” kurulur. Demokratlar dernek, sendika, Stk gibi oluşumlarla, teokratlar ise komüniteryan yapılanmalarla bağlaşarak kırışır ve kırıştırılır. Parti yakın zamana kadar Gülen yapılanmasıyla bağlaşmıştı ve başarılı bir ortakyaşarlık ilişkisi geçirdiler. Aralarında ideolojik hiçbir fark yokken ya da ben bilmiyorken, bir 17-25 olayından sonra ilişki bitti. Parti şimdi yeni ve daha köklü bir cemaat bulmuş görünüyor. İlimciler bu bağlaşmadan pek memnun ve mutlu görünüyorlar. İktidara ortak olmak keyif verici oluyor demek ki… Ha, bu akımın “ilim”den anladıkları fizik-kimya-matematik filan değil, din-uhreviyat… Teo-Komüniteryen yapılanmaların siyasetle iyi ilişki içinde olmak istemelerini anlayabilirim ama koalisyon kurmalarını, nimet paylaşmalarını anlayamam. Görelim Mevla’m bu muhabbetin ahirini neyler. Neylerse güzel eyler.