Türkiye’de Çocuk İşçiliği

1.    ÇOCUK VE ÇOCUK İŞÇİLİĞİ KAVRAMLARI

1.1. Çocuk Nedir?

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 1. maddesine göre 18 yaşının altındaki her birey çocuktur. Çeşitli ulusal ve uluslararası düzenlemelere baktığımızda da 18 yaşına kadar herkesin çocuk kabul edildiğini görürüz. Örneğin; Türk Medeni Kanunu’na göre 18 yaşından küçük bireyler reşit sayılmamıştır. Topluma göre çocuk ise henüz sosyal veya ekonomik bir sorumluluğu üzerine alacak düzeye gelmemiş, birilerine bağımlı olarak yaşayan bireydir.

1.2 Çocuk İşçiliği Nedir?

Çocuk işçiliği, çocukların uygun olmayan koşullarda ve gelişimlerine zarar verebilecek bir tarzda çalışmaları sürecidir. Bu süreç çocuk haklarına uymayan bir şekilde işlemekte ve çocukların geleceğini ipotek altına almaktadır (Erbay, 2008:4). Fiziksel veya zihinsel olarak henüz yeterli düzeye gelmemiş bireylerin fiziksel veya zihinsel yeterliliğini aşacak veya gelişimini tehlikeye düşürecek işlerde çalışması veya çalıştırılmasıdır.

Demografik araştırmalara baktığımızda 14-65 yaş arasındakilerin çalışan nüfus olarak değerlendirildiklerini görürüz. Buna göre 14 yaşın altındaki bireyler çalışan nüfus kategorisinde değerlendirilmeyip çocuk işçi olarak ifade edilmektedir. Yine eğitim açısından baktığımızda da ilköğretimin sekiz yıl zorunlu okutulması, bu sekiz yılın bitimi olan 14-15 yaşın altındaki bireylerin çalıştırılmasının uygun olmadığı, eğitimlerini olumsuz yönde etkileyebileceği söylenebilir.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi’nin 9. ilkesine göre; çocuklar her türlü istismar, ihmal ve sömürüye karşı korunmalı ve hiçbir şekilde ticaret konusu olmamalıdır. Çocuk uygun bir asgari yaştan önce çalıştırılmayacak, sağlığını ve eğitimini tehlikeye sokacak fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişmesini engelleyecek bir işe girmeye zorlanmayacak ve izin verilmeyecektir.

2. ÇOCUK İŞÇİLİĞİNİN NEDENLERİ

Çocuk işçiliğine ekonomik, sosyal, devlet kaynaklı veya aile içindeki bazı özel durumlar vb. sebep olabilir. Bunlarla ilgili birkaç maddeyi açıklayalım.

2.1. Yoksulluk
Çocuk işgücünün en önemli nedenlerinden biri olarak yoksulluğu sayabiliriz. Yoksulluk; temel ihtiyaçları karşılayacak derecede bir maddi güce sahip olmamayı ifade eden bir terimdir. Çocuk işgücünün yoğun olarak bulunduğu toplumlara baktığımızda genelde toplumsal statülerinin ve maddi gelir düzeyinin düşük olduğunu görürüz. Yoksul ailelerde çocukların çalıştırılması bir mecburiyettir denebilir çünkü ailenin maddi geçimini sağlamaya çalışan anne veya baba, bu konuda yeterince başarılı olamamaktadır.

Yoksulluk başlığı altında yoksulluğun nedenleri arasında gösterilebilecek işsizliği de ele alabiliriz. Ebeveynlerin kendisine yeterli maddi gelir sağlayacak bir işi olmadığı veya iş olduğu halde çalışmasına engel teşkil edecek bir durumun bulunması çocukların çalışmasını bir mecburiyet haline getirir.

2.2. Toplumsal Normlar
Toplumda var olan ve geleneklerle kuşaklararası aktarılmış bir düşünce de çocuk işçiliğine neden olmaktadır. Bu düşünce çocukların mutlaka küçük yaşta bir mesleğe sahip olmaları gerektiğidir (Erbay,2010). Erken yaşta sorumluluk almayan ve aşırı serbest bırakılan bireylerin ilerde aile geçimini sağlamada başarısız olacağına inanılır. Ayrıca; toplumda çocuklarda hoş görülen ve görülmeyen bazı davranışlar vardır. Mesela; anne babaya işlerinde yardımcı olmak güzel ahlakın gerekliliklerinden kabul edilir. Bunun aksi olarak anne baba ayaktayken veya bir işle uğraşıyorken oturmak hoş karşılanmayan bir davranıştır.

Türkiye’de kırsal kesimle kentsel kesimi kıyasladığımızda çocuk yetiştirme konusunda büyük farklılıkların olduğunu görürüz. Şehirde yaşayan maddi geliri düşük aileler, çocuklarını bir esnafın yanına vererek aileye yan gelir sağlamasını veya bir meslek öğrenmesini istemektedir. Şehirde yaşayan maddi geliri yüksek aileler ise çocuklardan sadece eğitimlerini başarılı bir şekilde devam ettirmelerini istemektedir. Köylerde ise çocuklar genelde babalarının işlerine yardım etmekte veya yevmiyeli olarak başkasının tarlasında çalışmaktadır.

2.3. Devletten Kaynaklanan Nedenler
Türkiye’yi ele aldığımızda, 6-14 yaş grubundaki çocukların zorunlu ilköğretim eğitimine tabi tutulduğunu görürüz. Ayrıca ilköğretimin parasız olduğu söylenir. Yine de kayıt, yakıt, hizmetli, kitap, fotokopi başlığı altında bir yığın masraf olduğunu görürüz. Bütün bunlar asgari maaşla çalışan bir işçi veya gelirini yılda bir kez hasat zamanında alan bir çiftçi için ağır bir masraftır. Bu nedenle bu ailelerde dünyaya gelen çocuklar hiç değilse yazın üç aylık dönemde ağır işlerde çalışıp eğitim yılı içindeki masraflarını kendileri çıkarmak zorunda kalmaktadır. Belki parlak bir gelecek vadeden bu çocuklar, ekonomik koşullar nedeniyle çalışmak zorunda kalıp, eğitim yaşamını sağlıklı sürdürememektedir.

Bu noktada devlete düşen ve sosyal devlet olmanın gerekliliklerini oluşturan bazı görevler vardır. Öncelikle okullara yeterli miktarda ödenek yapılarak öğrencilerden hiç bir şekilde para talep etmemeleri istenmelidir. Zeki fakat maddi yetersizliği olan çocuklara burs verilmelidir. Geniş istihdam alanları açılarak işsizlik sona erdirilmeli, bu alanlarda istihdam edilen işçilere yeterli ücret verilmesi temin edilmelidir.

2.4. Ailede Yaşanan Olumsuzluklar
Bazen ailede her şey yolunda giderken aniden meydana gelen bir durum ailede işleri altüst edebilir. Bu durum ailede en çok çocukları etkiler ve onların hayatında bazı değişiklikler meydana getirebilir. Örneğin; deprem, sel, yangın gibi afetler insanlara şiddetine ağlı olarak ciddi şekilde zarar verirler. Can veya mal kaybının da yaşanabileceği böyle durumlarda ailenin tekrar toparlanıp eski düzenine dönebilmesi için çocuklar hayata erken atılmak zorundadırlar.

Anne veya babadan birinin veya her ikisinin ani ölümü de aile bireylerini zor duruma düşürebilir. Baba öldüğünde babanın yerine getirdiği sorumlulukları en büyük erkek çocuk, anne öldüğünde ise onun yerine getirdiği sorumluluğu en büyük kız çocuk üstlenir. Ailenin geçimini sağlayan bireyin bir anda işsiz kalması veya iflas etmesi yine çocuk işçiliğine sebebiyet verebilir.

Bu saydığımız dört maddenin dışında küreselleşme ve onun getirdiği ‘daha fazla kar’ düşüncesinin de etkisiyle ucuz işgücü için adeta yanıp tutuşan özellikle küçük ölçekli işletmeler ellerinin altındaki böyle bir gücü kullanmaktan imtina etmemekte ve çocuk işçiliği çarkını çevirmektedir.(Erbay,2010)

3. ÇOCUK İŞÇİLİĞİNİN SONUÇLARI

Çocuk işçiliğinin çocuklar için birçok tehlikeli sonucu beraberinde getirdiği bilinen bir gerçektir. Çocuk işçiler, gelişme döneminde olduklarından, yetişkin işçiler için tehlike oluşturmayan koşullar onlar için tehlikeli olabilir (Bequele and Myers,1995:3-4). Serter (1997:13)’e göre çocukların çalışma yaşamıyla ilgili sorunları; en genelde uzun çalışma süreleri, düşük ücret, işçi sağlığı ve iş güvencesinden yoksunluk, sağlıksız çalışma ortamı, kötü beslenme ve sosyal güvenceden yoksunluk olarak sıralanabilir.

Çocuk işçiliğinin sonuçları arasında çocuğun bazı temel haklarını kullanmasına engel teşkil etmesi sayılabilir. 6-14 yaş arasındaki çocukların zorunlu olan sekiz yıllık ilköğretim eğitimine devam etmesi gerekirken devam etmesini engelleyecek şekilde çalıştırılması buna örnek olarak verilebilir.

Kaldıramayacağı sorumluluklar yüklenen ve kontrol edilmeyen böyle çocuklar, bazı kötü alışkanlıklara bulaşabilir hatta tiner bağımlısı olup ailesinden ve toplumdan uzaklaşabilir.. Bugün Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri olan sokakta yaşayan çocuklarla çocuk işçiliği altında göz ardı edilmemesi gereken önemli bir bağlantı vardır. Çocuk işçiliğine maruz kalan çocuklar zararı hiç olmasa bile en azından akademik eğitiminde akranlarından geri kalacak ve toplumsal statü olarak daha altta kalacaklardır.

Çocuk işçiliği çocuklara daha burada saymadığımız birçok zarar verir. Ancak çocuklar çalıştırılmamakla beraber yaşına uygun bazı sorumluluklar yüklenmesi gerekir. Bu onların gelişimlerine ve ileriki yaşantılarına da olumlu katkılar yapacaktır. Mesela; zorluklarla, sorumluluk alarak büyümüş bir çocuğu, bir de ailesi tarafından el bebek gül bebek yetiştirilen, hiçbir sorumluluk yüklenmeyen bir çocuğu düşünelim. Hangisi daha sağlıklı bir birey olur acaba? Hangisi yetişkinlik döneminde karşısına çıkması muhtemel olan sorunları çözmede daha yetkin davranır? Doğal olarak daha önce bir takım sorunlarla yüz yüze gelmiş olan birey, yetişkinlik yaşamında karşısına çıkan sorunları çözmede daha az zorluk yaşar. Tabi burada söylemek istediğimiz şey ‘çocuklar sıkıntı çekerek büyüsün’ değil. Ancak çocukların olgunlaşabilmeleri için küçük yaşta da olsa yaşına uygun olmak şartıyla bazı sorumluluklar alması gerekir. Bu onlara daha sonraki hayatlarında sorunları çözme konusunda liyakat kazandırır.

4. ÇOCUK İŞÇİLİĞİ İLE İLGİLİ ULUSAL DÜZENLEMELER

4.1. Anayasal Düzenlemeler    
1982 Anayasasının 50. maddesinde “Kimse yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz. Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar.” İbaresi yer almaktadır. Çocuk işçiliğini önlemeye yönelik olarak düzenlenen bu maddede çocukların çalışma şartlarının yaşına, cinsiyetine ve gücüne uygun olması gerektiği, bunun tersi çalışma şartlarında ise çocukların çalıştırılmasının suç olduğu ifade edilmiştir.

4.2. 222 Sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu
Bu kanunun son halinde 59. madde çalışan çocuklarla ilgili düzenlemeleri içermektedir. Bu maddeye göre ilköğrenim çağında olup da mecburi ilköğretim kurumlarına devam etmeyenler, hiçbir resmi ve özel iş yerinde, her ne surette olursa olsun çalışmayı gerektiren başka yerlerde ücretli veya ücretsiz çalıştırılamazlar.

5. ÇOCUK İŞÇİLİĞİNİN ÖNLENMESİ

Çocuk işçiliği Türkiye’nin ve hemen hemen her ülkenin en büyük sorunlarından biridir. Bunun önüne geçmek için ulusal ve uluslararası bazı düzenlemeler mevcuttur. Türkiye’deki uygulamalara örnek olarak anayasa ve ilköğretim kanunundaki ilgili maddelerden bahsetmiştik. Ancak bu meseleyi sadece kanun gücüyle, cezai yaptırımla çözmek mümkün değildir. Çocuk işçiliğinin kaynak bulduğu unsurları ortadan kaldırmak gerekir. Çocuk işçiliğinin en önemli nedenlerinden birinin yoksulluk olduğu belirtilmişti. Yoksulluk ortadan kalktığı vakit çocuk işçiliğinde de önemli oranda azalma olduğu gözlenecektir. Devlet tarafından ailenin geçimini üstlenen kişiye örneğin babaya iş verilmeli ve eve düzenli olarak maddi gelir girmesi temin edilmelidir. Böylece çocukların çalıştırılmasını gerektirecek bir durum ortadan kalkmış olur. Ayrıca okullara yeterli düzeyde ödenek yapılarak çocuklardan her ne ad altında olursa olsun para alınmasının önüne geçilmelidir. Seminerler, konferanslar yoluyla çocuk işçiliğinin çocuğa vereceği zararlar hakkında aileler bilinçlendirilmelidir. Yetimlere hayatını rahatlıkla idame edebilecek ve çalışmasına meydan vermeyecek şekilde yardımlar yapılmalıdır.

Buradaki amaç, çocukların bütünsel bir şekilde gelişimlerini engelleyecek olan, onlara güçlerinin üstünde sorumluluklar yükleyen işçilikten korunmalarını sağlamaktır. Çocukların gelişimlerini engellemeyecek ve hayatına olumlu katkı yapabilecek sorumluluklar ise iyi bir neslin yetişmesine yardımcı olacaktır.

Sonuç

Bu çalışmada çocuk hakları ihlallerinin en önemli kısımlarından birini oluşturan çocuk işçiliğinden bahsedildi. On sekiz yaşının altında bulunan her birey çocuk olarak kabul edilir. Çocuk işçiliği bu bireylerin her yönden bütünsel olarak gelişimini olumsuz etkileyen, çocukların çocukluklarını yaşamasını, oyun, eğitim, sosyal etkinlik gibi ihtiyaçlarını karşılamasını engelleyen Türkiye’nin önemli sorunlarından birisidir. Bu sorunun başlıca nedenleri arasında yoksulluk, toplumun çocuğa bakış açısı, devlet kaynaklı nedenler, ailede yaşanan bazı acı hadiseler, küreselleşmenin ortaya çıkardığı ucuz işgücü ihtiyacının illegal yollardan teminini sayabiliriz. Çocukların çalıştırılmasının çocuk üzerinde olumsuz bazı sonuçları vardır. Bunlar arasında; çocuğun eğitimini aksatması, gelişimini olumsuz etkilemesi, çocuğun akranlarından akademik yönden geri kalması, çocuğun ailesinden uzaklaşması, zararlı alışkanlıklara bulaşması gibi faktörleri sayabiliriz.

Yararlanılan Kaynaklar

ERBAY, Ercüment (2008), Çocuk İşçi Olmak: Çocuk İşçiliğine Retrospektif Bir Bakış. Ankara: Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Yayını No:14

ERBAY, Ercüment(2010), Türkiye’de Çocuk Hakları, Bölüm 12: Çocuk Hakları ve Türkiye’de Çocuk İşçiliği Sorunu. Ankara, Aralık 2010

BEQUELE, Assefa ve MYERS, William (1995), Çocuk İşçiliğinde Öncelikler. Çeviren: Rasim Baykaldı. Ankara: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Çalışma Genel Müdürlüğü Çalışan Çocuklar Bölümü.

SERTER, Nur (1997), “Sanayi Bölgelerinde Çalışan Çocukların Sosyo-Ekonomik Sorunları”. Ankara: TİSK Yayını.

Türkiye’de Çocukların Eğitim Durumu

Giriş

Çocuk Hakları kavramı; çocuğun zihinsel,bedensel, duygusal, sosyal, ahlaki ve ekonomik bakımlardan özgürlük ve haysiyet içinde, sağlıklı ve normal biçimde yetişebilmesi için ona hukuk kurallarıyla tanınan yetkiler ve menfaatlerdir (Akyüz,1999). Çocuk Hakları Sözleşmesi,tarihte en geniş kabul gören insan hakları belgesidir ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde kabul edilerek 2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe konulmuştur.Bugün ikisi hariç Birleşmiş Milletler üyesi bütün ülkeler tarafından onaylanmıştır ki, bu 191ülkenin onayı anlamına gelmektedir. Türkiye,sözleşmeyi 14 Eylül 1990 tarihinde imzalanmıştır. 9 Aralık 1994 tarihinde de TBMM Genel Kurulu Sözleşmeyi onaylamıştır. Sözleşme, ailelerden, toplumlardan, hükümetlerden ve uluslararası topluluklardan bütün çocukların haklarını sürdürebilir, katılımcı ve ayrım gözetmeyen bir tarzda yaşama geçirecek önlemleri almalarını talep etmektedir (UNICEF, 2002).

Çocuk hakları sözleşmesi getirdiği haklar ve standartlarla “nitelikli insanın” yetiştirilmesini temel hedef olarak belirlemiştir. Eğitim yoluyla yetişecek çocuk ve gençlerin kişisel ve sosyal varlık olarak her yönden yetişmeleri; sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal açılardan nitelikli toplumun yaratılmasında etkilidir (Cılga, 1999).

Eğitim, insanın en temel haklarından birini oluşturmaktadır. “Eğitim ve öğretimle ilgili temel haklar ve ödevler ve bunlarla ilgili ulusal ve uluslararası yasal düzenlemeler insan hakları temelinde belirlenmiştir” (Balcı, 1998, s. 1097). Eğitimle ilgili olarak yapılan tanımlamalar, “bilinç, yeti, haz, zihin gibi daha çok felsefi ve psikolojik alana denk düşen kavramlarla yapılırken, daha sonra yerini toplumsallaşma, kültürlenme, ideoloji, siyasal iktidar ve toplumsal sınıf gibi kavramların kullanıldığı ve tarihsel toplumsal bağlamı dikkate alan tanımlara bırakmıştır” (İnal, 2004, s. 35). Dolayısıyla eğitim ile ilgili tanımlamaların çeşitliliği ve ele alınan konunun özelliğine göre değişmesi doğaldır. Ancak her disiplinin hemfikir olduğu bir tanımlamaya ulaşmayı amaç edinen tanımların varlığı da söz konusudur. Bu bağlamda, eğitimle ilgili olarak öne çıkmış bazı tanımlamaları ele alırsak: Eğitim, “kişiyi kültürel yaşama kazandıran bütün toplumsal süreçleri ifade eder” (Gutek, 1988, s. 4); “eğitim kültürleşmenin bir parçasıdır” (Fidan, 1985, s. 6), “eğitim, yeni kuşağa eski kuşağın hazırladığı bilgi, beceri, anlayış ve deneyimlerin aktarılmasıdır” (Oğuzkan, 1981, s. 57), “eğitim, her toplumda değerler ve kurumların erişkin kuşaktan yeni yetişen kuşağa geçmeyi sağlayan en yaygın toplum görevlerinden biridir” (Ülken, 1969: 91), “eğitim, bireyde davranış değiştirme sürecidir” (Demirel ve Ün, 1987, s. 57). Bu tür tanımlamalarda önce birey toplum ikiliği kurulmakta, ardından toplumda bazı öğelerin (tutum, bilgi, anlayış, değer vb.) varlığı saptanmakta ve sonrada bu toplumsal ve bireysel öğelerin/ ürünlerin yaşlı kuşaklar tarafından gençlere (çatışma ve çelişkilere yol açmadan) sorunsuz bir biçimde aktarıldığı ya da aktarılması gerekliliği vurgulanmaktadır. Tüm bu süreçler toplumsallaşma ya da kültürlenme olarak kabul edilmektedir. Böyle kurulan bir çerçevede, eğitimin amacı da, Samford ve Durnaum’un ifadesiyle (1985, s. 177), “çocukları toplumsallaştırmak, onları toplumun üyeleri yapmak için gereken becerilerle donatmak ve mevcut değerleri aşılamak olmaktadır”. Dolayısıyla bu tür tanımlamalarda açık ya da örtük bir toplumsal uyum ve düzen öngörülmektedir. Eğer birey, önceki kuşağın ürettiği toplumsal öğeleri öğrenir ve içselleştirirse, toplumsal düzen sağlanacak ve uyumlu bireylerle toplumsal kural ve normlar varlığını sürdürecektir. Aynı şekilde eğitimin temel amacına biraz daha farklı bir değerlendirme getiren Adem “toplumun refahının, bireyin gönenç düzeyinin yükseltilmesi, bireye kişilik kazandırılmasıdır” (2002, s. 29) diyerek ‘süreç’ üzerine vurgu yapar. Yani eğitimi, ülkenin siyasal, toplumsal, ekonomik ve bilimsel kuramlarının üretim kapasitesini artıran bir süreç olarak değerlendirebiliriz. Eğitim kavramını bu bağlamda çok boyutlu ve evrensel bir olgu olarak anlamlandırmak yerinde olur. Başaran, özellikle de temel eğitim konusunu şöyle tanımlamaktadır: “Temel eğitim, her yurttaşa yaşamında karşılaştığı ve karşılaşacağı kişisel, toplumsal sorunları çözmede, toplumun değerlerine, düzgülerine uyum sağlamada, üretken ve tutumlu olmada temel yeterlilikleri, alışkanlıkları kazandırandır” (1982, s. 16). Temel eğitim, eğitilenin, şimdiki ve gelecek zamanına yönelik olup amaç, eğitileni şimdiki ve gelecekteki yaşamına hazırlamaktır. Bu nedenle temel eğitim her yurttaşın hakkıdır.

Eğitim hakkı, yukarıda vurgulanan eğitim olgusu dikkate alındığın da bir toplumun varlığını sürdürmesi ve kendini geleceğe aktarması için tüm bireylerine koşulsuz sağlanması gereken en temel haktır. Tarihsel süreç içerisinde, insanın birey olarak bir toplum içerisinde yaşaması ve toplum dışı kalamayacağı gerçeğinden hareketle toplumsal kurallar oluşturacağı ve bu kurallara uymak zorunda olacağından, devlet organizasyonuna gereksinim duyulmuştur. Devlet toplum kurallarını düzenlemiş hangi hakların kullanılacağını tespit ve tayin etmiştir. Sosyal devlet anlayışının gelişmesi ile devletin önemli görevlerinden biri de topluma eğitim hizmetlerinin sunulması olmuştur. Özellikle eğitim konusu modern devlet anlayışının içerisinde yoğun olarak tartışılan özelliğe sahip olmuştur. Sosyal devlet eğitim ve öğretimi devletin başta gelen ödevi sayar ve tüm yurttaşların eşit olanaklar içinde, bilime dayalı düşündüren, bilinçlendiren, yaratıcı, barışçı, laik ve demokratik eğitim görmesini sağlamakla yükümlüdür. Bir başka anlatımla, “fırsat eşitliğini ve eğitimin toplumla bütenleşmesini sağlamak sosyal devletin önemli görevleri arasında yer alır. Devletin parasız eğitim olanaklarını sağlaması, eğitimle ilgili tüm faaliyetleri düzenlemesi, eğitim kurumlarını tüm yurda yayması, mesleki ve teknik eğitime ağırlık vermesi vb. devletin eğitimle ilgili başlıca yükümlülüklerini oluşturur” (Duman, 1997, s. 217). Ayrıca “devlet bu hakkın güvenlik içerisinde gerçekleştirmesiyle de yükümlüdür” (Demir, 1994, s. 203). Bunların yanı sıra eğitimin diğer amaçları olarak insan hakları, özgürleşme ve birey olmanın sağlanması/gelişmesi ile eğitimin sınırlarının yeniden belirlenmesi ile ilgili çabaların da hızla arttığı görülmektedir. Bugün çağdaş demokrasilerde iyi yurttaş yetiştirmeyi hedeflemekte ve daha bireyci, özgür, evrensel, iyi insan ve uzman yetiştirmeyi hedefleyen sistemler ağırlık kazanmaktadır. Özellikle bireyin taleplerini ön planda tutan programlar öncelik kazanmıştır.

Amaç ve Önem

Araştırmanın amacı Türkiye’de kabul gören çocuk haklarının tanımlanması ve çocukların nasıl ihmal ve istismar edildiğinin açıklanması ve bu durumların eğitime nasıl yansıdığının incelenmesidir.

Yöntem

Araştırmanın bulguları tarama yöntemine başvurularak ve literatür taramasından faydalanılarak elde edilmiştir. Tarama modelleri, geçmişte ya da halen var olan bu durumu var olduğu şekliyle betimlemeyi amaçlayan araştırma yaklaşımlarıdır ( Karasar , 2002:77). Araştırmada bu yaklaşımla elde edilen veriler incelenerek ve alanda yaşanan gelişmeler göz önüne alınarak değerlendirmeler yapılmıştır.

Bulgular

Sözleşmede çocuklara tanınan haklar:
Eğitim hakkı, Sağlık hakkı,  Korunma hakkı, Yaşama hakkı,   Vatandaşlık hakkı.

“ÇOCUK” kavramı tarihte toplumun yapılarına, kültürlerine, inançlarına, ekonomilerine göre değişen bir kavramdır( Naim,1968:3) Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre ise “Ulusal yasalarca daha genç bir yaşta reşit sayılma hariç, 18 yaşın altındaki her insan çocuk sayılır”.


Çocuk doğduğu andan itibaren büyüme süreci içinde ailesiyle özellikle babası ile kurduğu etkileşimden çıkardığı sonuçları özümseyerek kişiliğinin ve ruhsal yapısının temellerini oluşturmaktadır. Toplumların geleceği olan çocuk ve gençlerin her yönden sağlıklı yetiştirilmeleri, kişilik gelişimleri için de çok önemlidir (Bayhan,1998:24)

Çocuk ana babaya yalnızca bakım ve beslenme açısından değil aynı zamanda ilgi ve sevgi bakımından da muhtaçtır. Çocuk sevgi dolu ve huzurlu bir aile ortamında kurduğu temellerle davranışlarını, sosyal ilişkilerini ve topluma uyumunu düzenler. Nesillerin iyi yetişmesi, ana ve babaların tutumlarına bağlıdır ve onların eseridir. Bu nedenle ana babaların çocuklarına karşı gösterdikleri tutum ve davranışlar, çocuğun yetiştiği ortam, çevresindeki diğer yetişkinlerin davranışları çocuğun sağlıklı bir kişilik geliştirmesi açısından önemlidir.

Ana babaların çocuklarına karşı gösterdikleri tutumlardan birisi hoşgörüdür. Çocuk merkezli bu tutumda, ailenin merkezi çocuk olmuştur. Çocuğun hiçbir sorumluluğu yoktur, ilgi içinde boğulmuştur. Çocuk herhangi bir neden yokken hediyeler verilerek ödüllendirilir. Bir diğeri ise ilgisiz tutumdur. Çocuklarına karşı çok az ilgi gösteren ailelerin tutumudur. Genelde çocukları tarafından rahatsız edilmek istemezler. Çocukların davranışlarında her hangi bir kısıtlama yoktur. Katı, baskıcı tutumda ise aile çocuğa aşırı baskı uygular, çocuk itiraz edince cezalandırılacağını bilir. Bu tip ana babalar çocukların çabuk büyüyüp olgunlaşmasını isterler. Diğer bir ana baba tutumu da reddeden ana baba tutumudur. Ana baba çocuğa karşı düşmanca bir tavır içindedir. Sık sık çocuğu cezalandırır. Çocuklarının uslanmaz bir yaramaz olduğunu düşünür. Koruyucu ana babalar ise çocuğu her konuda korumak isterler, çocuğun yapabileceği şeyleri bile kendileri yaparak fırsat vermezler. Destekleyici ana babalar ise çocuklarına karşı pozitif tutum sergilerler. Çocuklarını gerektiği zaman desteklerler, çocuklarına bağlı olmakla birlikte onun kölesi olmayan kişilerdir (Bayhan, 1998:24)

Ana babaların çocuklarına karşı tutumları, kendi kişilik özelliklerinden, içinde yetiştikleri sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik koşullardan, eğitim düzeyinden, çocuklarına ait özelliklerden ve içinde bulundukları toplumun geleneksel çocuk yetiştirme yöntemlerinden etkilenmektedir. Çocuğun ihmal ve istismarı ise, çocuğun duygusal yaşantısını ve kişiliğini direkt olarak etkilemekte, çocuğun ilerideki yaşantısında sağlıksız bir kişilik geliştirmesine neden olabilmektedir.

Çocuğun sağlığını, fizik ve psikolojik gelişimini olumsuz etkileyen, bir yetişkin, toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek yapılan hareket ya da davranışlara “Çocuk İstismarı” denmektedir. Çocuğun sağlığı, fiziksel veya psikolojik gelişimi için gerekli ihtiyaçların karşılanmaması ise “Çocuk İhmali” olarak tanımlanmaktadır. Çocuk ihmal ve istismarı kapsamlı bir olgu olmasına karşın çocuğa yönelik istismar kapsamında fiziksel istismar ön plana çıkmaktadır. Aral (1997) yaptığı çalışmada çocukların % 65.72’sinin anne ya da babası tarafından fiziksel istismara uğradıklarını belirlemiştir (Aral, 1997).

Çocuk ihmali genelde ailenin, ilgili kurumların ya da devletin çocuğa karşı en temel sorumluluklarını yerine getirmemesi şeklinde tanımlanabilir. Bir bütün olarak toplum, kurumlar ve bireyler tarafından geliştirilen ihmal davranışı, çocukların eşit hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılması sonucunda onların en üst düzeyde gelişimlerini engelleyici davranışlar olarak ortaya çıkmaktadır. Çocuğun bakım ve beslenme gereksinimlerinin yeterince karşılanmaması gerekli tıbbi müdahalelerin yapılmaması, anne baba olarak çocuğa karşı danışmanlık görevinin yeterince yerine getirilmemesi ve çocuğun tek başına bırakılması ihmal davranışına örnek olarak verilebilir.

Aktif bir olgu olarak nitelendirilen istismar ise anne, baba ya da bakıcının çocuğa zarar vermesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Çocuk istismarı istem dahilinde fiziksel zarar verme, çocuğun kötü beslenmesine yol açma, cinsel istismar, çıkar için kullanma, bundan da öte çocuğun normal fiziksel ve zihinsel gelişimini kısıtlayıcı her türlü faaliyette bulunmayı içermektedir.

İhmal ve istismarı birbirinden ayıran en temel nokta istismarın aktif, ihmalin ise pasif bir olgu olmasıdır. Çocuk ihmal ve istismarı, çocuğun normal fiziksel ve zihinsel gelişimini kısıtlayıcı olan fiziksel, duygusal ve cinsel ihmal ve istismarı içermektedir. Ancak bunları birbirinden ayırmak oldukça zordur. Çocukların bedensel, zihinsel ya da ruhsal sağlıklarına zarar veren, gelişimlerini engelleyen tutum ve davranışlar çocukları beş şekilde örseleyebilmektedir.

Fiziksel: Bir erişkinin itaati sağlama, cezalandırma ya da öfke boşaltma amacı ile elle ve/veya aletle çocuğun vücudunun herhangi bir yerine iz bırakacak şekilde şiddet uygulayarak çocuğa bir zarar verilmesidir. Bu dövülme, yanma, ısırılma vb. yollarla olabilir. Sadece dayak değil, çocuğu yaralayan, vücudunda iz bırakan, kaza dışındaki her türlü eylem “Fiziksel İstismardır”.

Cinsel: Çocuğun kendisinden en az 4 yaş büyük bir kişi tarafından cinsel haz amacı ile zorla ya da ikna edilerek cinsel etkileşime maruz bırakılmasıdır. Çocuğun rızası olsun olmasın ırzına geçilmesi, cinsel organlarının ellenmesi, müstehcen sözlere maruz bırakılması, yetişkinin cinsel organlarını okşamaya yöneltilmesi veya zorlanması, çocuğun pornografide ya da fuhuşta kullanılması,  çocuğa pornografik materyal izlettirilmesi, teşhircilik vb. gibi davranışlara maruz bırakılması “Cinsel İstismardır”.

Duygusal: Çocuğun içgörüsünü ya da duygusal bütünlüğünü bozan her türlü eylem ya da eylemsizliktir. Reddetme, yalnız bırakma, aşırı koruma, aşırı hoşgörü, baskı, sevgiden ve uyarandan yoksun bırakma, sürekli eleştiri, aşağılama, tehdit, korkutma, yıldırma, suça yöneltme, suçlama, yok sayma, çocuğun yaşına ve özelliklerine uygun olmayan beklentiler içinde olma, çocuğu aile içi uyuşmazlıklarda taraf tutmaya zorlama, aile içi şiddete tanık etme vb. davranışlar “Duygusal İstismardır”.

Ekonomik: Çocuğun gelişimini engelleyici, haklarını ihlal edici işlerde ya da düşük ücretli iş gücü olarak çalışması veya çalıştırılması “Ekonomik İstismardır”.

Çocuk İhmali: Çocuğun beslenme, barınma, giyim, hijyen, oyun, eğitim, güvenlik ve sağlık hizmetini sağlama görevinin reddedilmesi ya da yerine getirilmemesidir. Fiziksel ya da duygusal sağlığa bilinçli ve isteyerek zarar verildiği taktirde “AKTİF” (buluntu bebeklerde olduğu gibi); bilgisizlik, olanaksızlık, umursamazlık gibi nedenlerle oluşursa “PASİF” çocuk ihmalinden söz edilir. (Kurtay, 2011)

Sonuç ve Öneriler

Türkiye çocuklarla ilgili bütün uluslar arası antlaşmaları imzalamış olmasından dolayı, çocukların “temel eğitim haklarını” sağlamak ve geleceği açısından bu sorunu çözümlemekle yükümlüdür. Bu nedenle yapılan çalışmalar/ çabalar azımsanmayacak kadar çok ve değerlidir. Ancak yetersizliği de herkesimin ortak görüşüdür. Bu nedenle yapılması gereken, çocuk istismarı ve eğitim sorununu bir bütün olarak ele alıp ulusal çözümler üretmektir. Konuyla ilgili kurum ve kuruluşları bir eş güdüm içerisinde çalıştırmak ve yeniden yapılandırmak gerekmektedir. Örneğin konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarının sorunun içerisinde yer almalarını sağlayıcı yasal düzenlemeler oluşturulmalıdır. Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumunun yapılanması içerisindeki uzmanlaşma acilen sağlanmalı ve politize olmuş yapıdan kurtarılmalıdır. Aile ve okul iş birliği sağlanarak eğitim hakkının önündeki her tür engelleri kaldırmak, soruna geçici değil kalıcı çözümler üretmek kaçınılmazdır. Okul ve yerel yönetimlerin okula gitmeyen çocukları tespit etme ve okullaştırmada iş birliği sağlanmalıdır. Devletin, sorunun içerisine mutlaka kamu oyununun desteğini alarak konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarını katması ve sorumluluğu paylaştırması yani kendilerini denetleyen, çözüm önerileri sunan kuruluşlar olarak görme kültürünü yerleştirmek gereklidir.Kamuoyunu sorunla ilgili olarak aydınlatmalı desteğini sağlanmalıdır. Türkiye bu sorunu dünyadaki diğer gelişmiş ülkelere göre daha yoğun bir şekilde yaşamasının nedenlerinden olan hızlı nüfus artışına çözüm bulmak zorundadır. Genç nüfusun fazlalığı ülke enerjisi olarak düşünülürken istihdam politikaları oluşturulmalıdır (Güngör, 2009).

Unicef (2005), Türkiye’de ilköğretim çağında olup da okula gitmeyen kabaca 1 milyon çocuk olduğunu ve İlköğretim düzeyinde okullulaşmada cinsiyetler arasındaki farkın %7’ye ulaştığını açıklamıştır. Başka bir deyişle, ilköğretim çağında olup da okula gitmeyen kız çocuk sayısı aynı durumdaki erkek çocuk sayısından 600,000 daha fazla olduğunu belirtmiştir.Bu açıklamaya göre Türkiye’deki çocukların eğitim sorununu çok ciddiye almak gereklidir. Bu durumu en aza indirme çabasıyla yapılan “haydi kızlar okula” kampanyası başarılı sonuçlara ulaşmıştır ancak istismar edilen tüm çocuklara ulaşmada yeterli değildir.

Çocukları istismardan korumak adına anne baba eğitim çalışmalarına ağırlık verilmelidir. Okullarda öğretmenlerin hizmet içi eğitimle istismar edilen çocuklara nasıl yardımcı olacakları konusunda bilgiler verilmelidir. Okul aile işbirliğine önem verilmelidir.

Çocukları korumak öncelikle annenin görevidir. Ancak baba işsizse bu durum tersine döner. Bu nedenle devletin kolay iş imkanı sağlayarak ailelere ekonomik anlamda destek vermelidir. Böylece çocuk istismarının önüne geçmede önmeli bir adım atılmış olur.

Kaynakça:

Demir, F. (1984). Anayasa hukukuna giriş. İzmir: Aydın Yayınevi.

Demirel, Ö. ve Ün, K. (1987). Eğitim terimleri. Ankara.

Fidan, N. (1985). Okulda öğrenme ve öğretme. Ankara:

Gutek, G.L. (1988). Philosophical and ideological perspectives on education. Massachusetts: Allyn and Bacon.

Güngör, M. (2007). Sivil toplum kuruluşu ve sokakta yaşayan ve çalışan çocuklar. (Mersin Sokak Çocukları Derneği örneği). 5. Sokak Çocukları Sempozyumu. Gaziantep. 4–6         Kasım.

İnal, K. (2004). Eğitim ve iktidar: Türkiye’de ders kitaplarında demokratik ve milliyetçi değerler. Ankara: Ütopya Yayınları.

Oğuzkan, F. (1981). Eğitim terimleri sözlüğü.

Samford, R.T. ve Durnam M.E. (1985). Women and self-esteem. Harvard: Penguin Books.

Ülken, H.Z. (1969). Sosyoloji sözlüğü. İstanbul. Milli Eğitim Basımevi.

Akyüz, E. (1999). Cumhuriyet döneminde çocuk hukukundaki gelişmeler. Cumhuriyet ve Çocuk 2. Ulusal Çocuk Kültürü Kongresi, A.Ü. Çocuk Kültürü ve Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları  No: 2, Ankara, Ü.Basımevi. 492-494.

Akyüz,Y. (1999). Cumhuriyetin başında Türk çocuğunun yaşam ilkelerine ilişkin orijinal bir belge ve bazı yabancı örnekler. Cumhuriyet ve Çocuk 2. Ulusal Çocuk Kültürü Kongresi, A. Ü. Çocuk Kültürü ve Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları No: 2.  Ankara, A.Ü. Basımevi. 50-59.

Cılga, İbrahim (1999). Türkiye’de çocuk hakları çalışmaları, Cumhuriyet ve Çocuk 2. Ulusal Çocuk Kültürü Kongresi, A.Ü. Çocuk Kültürü ve Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları No: 2, Ankara, A. Ü. Basımevi, 508.

UNİCEF (2000).http://www.unicef.org/turkey.

Karasar,N.(2002). Bilimsel Araştırma Yöntemleri, Ankara: Nobel Yayınları

ARAL, Neriman. “Fiziksel İstismar ve Çocuk” Tekışık Veb Ofset Tesisleri, Ankara – 1997  

BAYHAN, Pınar. “Sosyal Hizmet Dergisi” Sayı 8, Ankara – 1998

NAİM, Ali İnan. “Çocuk Hukuku” İstanbul – 1968

Kurtay, D. (2011). çocuk istismarı ve önlenmesi. sosyal hizmet uzmanı.