Saralmış Yapraklardan Yükselen Ses:
İbrahim Seferov’un Hafıza ve Mücadele Güncesi
Bazen bir insanın hayatı, sadece kendi ömrünü anlatmaz; o yaşamın izleri, bir milletin hafızasına, bir halkın acılarına, sevinçlerine, sürgünlerine ve umutlarına da dokunur. Geçtiğimiz yıllarda tanıma şansına eriştiğim ve tanıştığımızda 80’li yaşlarında olup günümüzde ise doksan yaşını geride bırakmış İbrahim Safarov, böyle bir hayatın taşıyıcısıydı. O, diri bir hafızayla geçmişi taşıyan bir insan olarak karşıma çıktı. Onun anlattıkları, sadece bireysel bir yaşam öyküsü değil, aynı zamanda bir dönemin tanıklığıydı. Onun yaşadıkları, göç yollarının, kimlik arayışının, vatana dönme umudunun ve kültürel hafızanın satırlara sığmayan bir hikâyesiydi.
İbrahim Safarov, 2016 yılının bir sonbahar gününde ziyaretime geldi. Oturduk, uzun uzun sohbet ettik. Ahıska sürgününden, hayata tutunmak için yürüdüğü o zorlu yolculuğundan, mesleğini elde etmek için karşısına çıkan engellerden, kendisine karşı yapılan haksızlıklardan, kardeşlerinden uzak alarak çektiği özleminden, ailenin yaşadığı travmalarından, ülke ülke dolaştığından, Türkiye’ye gelişinden, kısacası yaşadığı o trajik hayatından bahsetti. Onu dinlerken hayat hikâyesinden etkilenmemek elde değildi. İçimde bir ses, o an bu hikâyenin kaybolmaması gerektiğini fısıldıyordu. Ben de naçizane kendisine bunların bir kitaba dönüştürülmesini ve genç nesillerin yaşanan bu tarihî hayat hikâyesini okumaları gerektiğini dile getirdim. Meğerse İbrahim dede, yıllar boyunca defterlerinin arasına gizlediği anılarını, yazdığı şiirleri, mektupları ve düşüncelerini çoktan bir araya getirmişti ve kaleme alınanların bir gün kitaplaşacağı umuduyla da yanıma gelmişti.
Ziyaretin sebebi anlaşılınca kitabı hazırlama konusunda yardımcı olacağımı söyleyerek yazdıklarını getirmesini söyledim. Kitap hazırlama serüveni de böylece başlamış oldu. Yeri geldi bazı belgeleri birlikte inceledik, yeri geldi çocukluğunu, ilk sürgün günlerini, kaybettiklerini, şiire sığınışını ve hep içini yakıp geçen “dönüş” umudunu gözleri uzaklara dalarak anlattı. O anlattı, ben dinledim, notlarımı aldım ve kitabı yazmaya başladım. Nihayet kitap 2025 yılı içinde “Saralmış Yapraklar: Ahıskalı İbrahim Safarov Faaliyetleri-Anıları-Şiirleri” adıyla Sonçağ Yayınlarında hayat buldu.
Bu kitabı hazırlamak benim için kolay olmadı. Akademik görevlerim, lisansüstü öğrencilere yaptığım danışmanlıklar, idari sorumluluklar ve yoğun ders programı arasında ancak sınırlı zamanlarda bu çalışmaya dönebildim. Ama içimde hep aynı kaygı vardı: Bu kitap, onun gözleri önünde, onun nefesi henüz hayattayken yayımlanmalıydı. Çünkü bu kitap yalnızca bir hayat hikâyesi değil; onun da en büyük hayaliydi. Gecikirse, sadece bir eser eksik kalmazdı; bir emek, bir ömür, bir tanıklık sessizce kaybolabilirdi.
Uzun uğraşlar sonunda nihayet kitap yayımlandı ve ben çok gecikmeden kitabı kendisine teslim ettim. Kitabı eline alıp sayfaları çevirdiği anı, gözlerinin içindeki o parıltıyı, sessizce başını sallayışını hiç unutmayacağım. Sanki sadece bir kitap değil, yarım kalmış bir hayat tamamlanmıştı onun için. O an, benim için tüm yorgunluklar anlam kazanmıştı.
Ancak kitap yayımlandıktan kısa bir süre sonra, başka bir tesadüfle karşılaştım. Bir gün eski gazete arşivlerini incelerken, onun adını gördüm. Sonra bir yazı, sonra bir şiir daha… Ardından onunla ilgili yazılmış değerlendirmeler, mektuplar… Gözlerim doldu. Çünkü bu kıymetli belgeler, kitabın içinde yer almamıştı. O an içimi bir burukluk kapladı. Keşke biraz daha bekleseydim, dedim içimden. Keşke bu yazıları da dâhil etseydim. Keşke biraz daha sabretseydim… Ama artık çok geçti. Kitap çıkmıştı. Eksik mi olmuştu? Belki evet. Ancak aynı zamanda çok kıymetli ve derin anlamlar taşıyordu. Çünkü bir insanın, daha doğrusu 90 yaşını geçmiş bir insanın duygu ve düşüncelerinin tercümanı olmak, bunların kalıcılığını sağlamak, ondan kalan bir eseri genç nesillere bırakmak anlamlı bir davranış olmanın yanı sıra, sürgün hayatı yaşamış bir Ahıskalı dedenin vatana dönüş mücadelesinde yaptıklarını tarih sayfalarına yazdırmak benim için ayrıca çok değerliydi.
Kitabın arka kapak sayfasında şöyle bir açıklama yer almaktadır: “Ahıska Türkleri, insanlığın tarihte yaşadığı büyük acılardan birini yaşayarak bugüne gelmiş, üstelik tarihî adalet gerçekleştirilmediği için vatanlarına kavuşmamış, huzur bulmamış mazlum bir toplumdur. Ahıska Türkleri, adaletin yeniden kurulması için daha ilk günlerden itibaren, korkunç acılarına karşın yasal zeminde kalarak haysiyet mücadelesini sürdürmüştür. Bu kitabın anlatıcısı olan İbrahim Seferov’un bu mücadele esnasında kendi başından geçenler de buna tanıklık etmektedir. Seferov, öğretmenlik ve gazetecilik yapmış birisi olarak eli kalem tutmaktadır. Yaşadıklarından bir tutam anı tarihsel belge niteliğindedir ve sürgünün tarihini yazacak olanların eline belge tutuşturmaktadır.” Bu açıklamayla kalmayıp İbrahim Seferov’un kim olduğunu siz okuyuculara biraz daha tanıtmak istiyorum.
İbrahim Safarov, 1 Temmuz 1932 yılında Ahıska’nın Persa köyünde dünyaya gelmiştir. Annesi Kudret Hanım, babası Mirza Bey’dir. İbrahim Seferov’un babası, dokuz çocuklu bir ailenin altı erkek çocuğundan biriydi. Mirza Bey, 1917 Bolşevik İhtilali öncesine kadar bir zenginin evinde, ihtilal sonrasında ise marangoz olarak çalışmıştı. Mirza Bey Kudret Hanım’la evlendikten sonra dokuz çocuğu dünyaya gelmiştir. İbrahim Seferov, kardeşleri Bayram, Fatima, Mevlut, Hediye, Halil, Kelime, Edeham ve Tahmine’den sonra gelen ailenin en küçük çocuğudur.
Okul eğitimine Ahıska’da başlamıştır. Latin harfli Azerbaycan Türkçesiyle eğitim almakla başlamış, ancak üçüncü sınıftayken eğitim dilinin Gürcüceye dönmesi sebebiyle bu dilde okumaya devam etmiştir. Fakat Gürcü dilindeki eğitim de bir yıl kadar sürmüş ve 1944 tarihinde on iki yaşında olan İbrahim, ailesi ile birlikte, diğer Ahıska Türkü aileleri gibi Orta Asya’ya sürgün edilmiştir. Yirmi üç gün süren sürgün yolculuğunun sonunda ailesiyle birlikte Özbekistan’ın Mirzaçöl köyüne bırakılmıştır. Hayatta kalabilmek ve ailesine destek olabilmek için o yaşlarda pamuk işlerinde çalışmaya başlamıştır. Bir yandan çalışmış, bir yandan eğitimine devam etmeye gayret göstermiştir.
Özbekistan’da eğitimi üçüncü sınıftan Özbek Türkçesiyle başlatılmıştı. Bir taraftan Almanca, bir taraftan Rusça öğrenmeye de gayret göstermiştir. Liseyi bitirdikten sonra 1960 yılında kazandığı Nizami adındaki Taşkent Devlet Pedagoji Enstitüsünün (şimdiki üniversite) Coğrafya Öğretmenliği Bölümünden 1966 yılında başarıyla mezun olmuştur.
Meslek hayatına çizim öğretmeni olarak başlamış, ardından uzmanlık alanı olan coğrafya öğretmenliğine geçerek bu görevini sürdürmüştür. Bir süre sınıf öğretmeni olarak çalışsa da 1969 yılına kadar coğrafya öğretmeni olarak görev yapmıştır. Sağlık sorunları sebebiyle mesleğinden ayrılmış ve ailesiyle birlikte Rusya Federasyonu Kabardin-Balkarya’nın başkenti Nalçik’e göç etmiştir. Bir süre farklı mesleklerde çalıştıktan sonra yeniden öğretmenlik mesleğine dönmüştür.
Nalçik’te vatana dönüş mücadelesinde öncülük yapanların faaliyetlerine katılmış ve vatana dönüş komisyonunun üyesi olmuştu. Bu mücadeledeki görevlerinden biri de “Vatan Yolunda” adlı gazetenin yayımını sürdürmek ve redaktörlüğünü üstlenmekmiş.
Vatana dönme konusunda yazılar kaleme alırken şiire de ilgi duymuş. Şiirlerini Ahıska, Balkar ve Özbek Türkçelerinin yanı sıra Rus ve Gürcü dillerinde de kaleme almıştır. Türkiye’ye yerleştikten sonra da şiir yazmaya devam etmiş; bu defa ise Türkiye Türkçesiyle.
İbrahim Seferov, kardeşlerinden uzak kalmış. Bayram ve Mevlüt ağabeylerini 2. Dünya Savaşı’ndan sonra hiç görememiş; biri şehit düşmüş, diğerinden haber alınamamıştı. Halil ağabeyi uzun yıllar esir kalmış, daha sonra ailesine katılmıştı; Fergana olaylarından sonra da Ukrayna’ya göç etmiş, orada vefat etmişti. Fatima ablası sürgün öncesinde Ahıska’da vefat etmiş, diğer ablaları Hediye, Kelime ve Tahmina ise Özbekistan’da yaşadıktan sonra Fergana olaylarından sonra biri Rusya’nın Voronej iline, biri Kırgızistan’ın Budenovka köyüne, diğeri ise Rusya’nın Krasnodar bölgesine göç etmiş ve orada vefat etmişlerdi. Edehem ağabeyi de Rusya’nın Stavropol bölgesine göç etmiş ve orada vefat etmişti.
Kardeşlerin birbirinden ayrı düşmeleri, uzun yıllar görüşememeleri, cenazelere dahi katılamamaları, hatta bir düğün yolculuğunun kazayla son bulup cenazeyle dönülmesi gibi trajik olaylar, İbrahim Seferov’un yüreğinde derin izler bırakmıştır. Bu duygularını yazıya dökmüş ve yazılarını, şiirlerini “Saralmış Yapraklar” adlı el yazması defterinde toplamıştır.
Kısacası, İbrahim Seferov’un hayatı, sadece bir bireyin hikâyesi değil, aynı zamanda bir halkın sürgün, dağılma ve kimlik arayışı tarihidir. Kaleme aldığı her satır, sadece bir anıyı değil; çoğu zaman yazılamayan ve dile dökülemeyen bir çileyi ve direnci anlatmaktadır. “Saralmış Yapraklar” adlı eser, onun bireysel hatıralarının ötesinde, bir toplumun da belleğidir.
Bu yazı, sadece bir kitabın hazırlanma sürecini değil; gecikmelerin, pişmanlıkların ve yeniden fark edilen değerlerin izini de sürmektedir. Çünkü bazen bir kitap zamanında yetişir; bazen de bir insanın sesi, kitap bittikten sonra bile duyulmaya devam eder. Ve bazen, kitaplar eksik olsa da, gerçeklikleriyle tam olur.
İbrahim Seferov’un kaleminden dökülenler, Ahıska’nın unutturulmak istenen tarihini satır satır yeniden kuruyor. Bu yazı da o satırların tanığı ve bir vefa borcunun sessiz kaydıdır.
Bu yazı, kitapta yer almayan, ancak redaktörlüğü yürüttüğü “Vatan Yolunda” adlı gazetenin 2001 Mart tarihli 1. Sayısının 6. sayfasında yer alan ve Türkiye Türkçesine uyarlanan bir yazıyla son bulacaktır.
Sanat Milletin Hizmetinde Olmalıdır
Türk milletimizin asırlar boyu revaçta olan müzik sanatı dünya çapında tanınmıştır. Müzik tarihimizde adları ün salmış çok değerli âşıklarımız vardır. Kıldeli Âşık Savay, Georgiysmindalı Âşık Muadi’den söz edilir; benim tanıdıklarım arasında da Sakunetli çalgıcı İlyas Horoz, Persalı Cumali Huseyinoğlu vardır. “Hani, şimdi nerede bulalım öyle sanat ustalarını?” diyeceksiniz. Günümüzde de eski saz ustaları kadar olamazsa da genç delikanlı müzisyenlerimiz vardır. Ancak sanatımız çok zayıflamıştır, bundan dolayı da eski destanlarımız günden güne unutulmaktadır. Mey, davul, zurna, keman, kaval, tulum gibi müzik aletleri unutulmuş, onların yerine Avrupa’dan gelmiş “İonika” adlı bir org kullanılmaya başlamıştır.
Müzisyenlerimiz Ahıska Türklerinin “Âşık Garip”, “Karami”, “Mahmudi”, “Latifşah”, “Şah İsmail”, “Köroğlu” ve diğer destanlarından türküleri artık söyleyemezler. Azerbaycan ve Türkiye’de farklı lehçelerde türkü söyleyen âşıkların türkülerini söylüyorlar. Bu ne anlama geliyor? Bizim kendi ağzımızla sanat yapmak yerine, başka lehçelerde türkü söylemek daha kolay geliyor, demektir. Çünkü yemek yapıp yemek yerine, hazır yemeği yemek kolaydır. Benim düşüncem şudur: Bizim ana dilimizde çıkan “Vatan Yolunda” adlı gazetemizde Azal Turanoğlu, Hemeşe Hamitkızı, Köşeli ve başka şairlerimizin şiirleri vardır. Bu şiirleri besteleyip söyleseler kendi öz sanatımızı yaşatmış oluruz. Genç müzisyenlerimiz çoktur; Allah onların eksikliğini vermesin. Ancak para avcılığını bırakıp millî müziğimizi unutmasalar daha da iyi olurdu. Bizim gibi yaşını almış insanları sağ sağ toprağa gömüyorlar, çünkü yeni modanın müziğini anlamıyoruz. Biz düğünlerde eski Ahıska müziğini dinlemek istiyoruz, maalesef dinleyemiyoruz. Gazetemizin yayın komitesi müzisyenleri defalarca davet etmişti. Kendilerine “Müzisyenlerimiz, gelin bir büyük konser düzenleyelim.” dendiğinde pek çoğu kabul etmiş, ancak bugüne kadar gelen olmamıştır.
Doğrusunu söyleyecek olursak düğünlerimiz gereken seviyede geçmiyor. Düğün dendiği zaman insanların bir araya gelmesi, gülmesi, oynaması ve hasret gidermesi demektir. Bazı düğünlerde düğünün düzeni de bozuluyor, yetersiz kalıyor. Bana göre, düğün sahibi kimse düğüne ne kadar insanın geleceğini bilmeli, ona göre hazırlığını yapmalıdır. Örneğin 100 kişilik bir düğüne 150 kişi geliyor. Böyle durumlarda düğün sahibi kişi sıkıntıya düşüyor, ne yapacağını bilmiyor. Gelin biz şöyle yapalım. Herkim ki düğün geçirecekse düğüne gelecek kişilere davetiye yazıp göndersin. Böylece düğün sahibi, düğüne kaç kişinin gelebileceğini bilir. Ona göre hazırlığını yapar, düğün de sorunsuz bir şekilde geçirilir. Düğüne giden insanların insafı yok maalesef. Her evden bir kişiyi davet etseler de evcek toplanıp düğüne gidiyorlar ve sadece içlerinden bir kişi davetli parasını veriyor. Bu insafsız bir davranıştır. Bir şey daha var. Gelenler arasında dedelerimiz de olmalıdır. Çoğu zaman düğünler ikiye ayrılıyor: arak içen gençler ve oyun oynamak için birbiriyle yarışan genç kızlar. Eğer benim dediğim gibi uygularsak, halkımız bunu kabul ederse dedelere de yer kalır. Nurlu sakallı ihtiyarlarımızı müzik ve oyunlardan mahrum bırakıyoruz. Bu hoş olmayan âdetimiz ortadan kaldırılmalıdır. Zengin adamlarımız düğün geçirdiğinde varlığını ortaya koyuyor ve git gide bu bir âdet hâline geliyor. Ancak geride kalan yoksul bir aile çaresizliğe düşüyor. Arak, koli koli geliyor. Ne yani, Rusya’da çıkan bütün içkileri içebileceklerini mi düşünüyorlar? Şeytan suyu insanın kanına karışınca insan kendini kaybediyor, ağzından bir insana yakışmayan küfürlü sözler dökülmeye başlıyor, ortalık çirkinleşiyor ve kavgaya yol açıyor. Böyle durumlarda düğün sahibi, düğünü yapmaktan pişmanlık duyuyor. Her şey olması gerektiği gibi olsa, her şey düzenli geçse olmaz mı? Aziz kardeşler! Bu konuda düşünmenizi ve görüşlerinizi gazetemize göndermenizi rica ediyoruz. Mektuplarınızı bekliyoruz.”
İbrahim Safarov
“Vatan Yolunda” gazetesi,
Mart 2021, Sayı 1, sayfa 6.


Minara hocam yüreğinize sağlık oldukça etkilendim. İbrahim amcanın şahsında tüm soydaşlarımızı saygıyla anıyorum.