Pozitif Psikoloji ve Pozitif Ruh Sağlığı

Sayı 73- Ocak 2022

Pozitif psikolojiye, dolayısıyla pozitif ruh sağlığı kavramına özgün katkıları, insancı (hümanistik) psikolojinin sözcülüğünü yapan Maslow, Rogers, Frankl, May, Yalom ve bir ölçüde de Fromm gibi toplumsal düşünürler ve özgün ruhsal tedaviciler (psikoterapistler) yaptı. İnsan davranışlarını ve insanın ruhsal işlevlerini ele aldığımızda karşımıza, “normal ve normal dışı” kavramları çıkıyor. O nedenle konuya bu kavramlara açıklık kazandırarak girmek gerekiyor.

Ruh Sağlığı ve Normallik
Normallik kavramı, uzunca bir süre, ruh hastalıkları biliminde (psikopatolojide), “anormalliğin olmadığı durum” diye edilgin bir anlam yüklenerek tanımlandı. Ruh hekimliğinin (psikiyatrinin) 1960’lardan sonra giderek toplum odaklı olması ve kültürel araştırmaların ruh hekimliğine yeni boyutlar katması sonucu, hastalık odaklı ruh sağlığı tanımları değişmeye başladı. Toplum ruh sağlığı hareketi gibi ileri ve devrimci anlayışlar, başta Amerika ve İngiltere olmak üzere, tüm dünyaya yayıldıkça koruyucu ruh sağlığı, daha da önem kazandı. Bu bağlamda kimin ve neyin korunması gerektiğinin yanı sıra, normallik ve anormallik kavramları ile pozitif ruh sağlığının ilişkisi de sorgulanmaya başladı.

Kültürel insanbilim (antropoloji) ve toplumsal ruh hekimliği (sosyal psikiyatri) alanındaki yeni bulgular, normallik kavramının geleneksel anlamının değişimine yol açsa da bu kavramın, günümüzde gerekli açıklığı kazandığı söylenemez. Normallik, genel anlamıyla sağlıklılık olarak anlaşılıyor. Bu geleneksel anlayışa S. Freud, 20. yüzyılda, “Normal bir benlik, normallik kavramı gibi düş ürünü bir beklentidir.” diye karşı çıktı. Çünkü kişinin bedensel-ruhsal tüm işlevlerinin bütünlük içinde ve dengede olmasıyla birlikte, kişi ile toplumsal çevre arasında yeterli bir uyumun varlığını gerektirmesi anlamındaki bir normallik, yalnızca bir düştür.

Uyum da sınırları belirsiz bir kavramdır. Uyumu kimi araştırmacılar, “zorlanmalarla (strerslerle) baş etme gücü ve yetisi” açısından; kimileri ise “benlik bütünlüğünü koruyarak çevresel koşullara uygun davranma” olarak tanımlıyorlar. Ne ki zorlanmayla baş etme ve uyum özellikleri önemli olsa da bunlar, tek belirleyici değildir. Bireylerin özgeçmişlerini ve kişilik özelliklerini nesnel ve bilimsel araçlarla öğrenmiş olsak da belirli bir uyaran ya da durum karşısında nasıl davranacaklarını bilemiyoruz. Bu bilgiler, belki o bireylerin gelecekteki temel davranışlarına ilişkin güvenilir öngörülerimizi sağlayabilir; ancak bunu doğa yasaları kesinliğinde kestiremeyiz. Ruhsal olgunluk da değer yüklü bir kavram olduğundan, bilimsel, nesnel değerlendirmelere elverişli görülmüyor. Ruh sağlığımız açısından çok önemli olsa da taşıdığı bu tartışmalara açık özelliği nedeniyle bu olgunluk da güvenilir bir ölçüt değildir.

Ruh Sağlığını Tanımlamayı Zorlaştıran Nedenler
1970’li yıllardan sonra, ruh sağlığı kavramının, pozitif ruh sağlığı konusunun, özellikle varoluşçu ve insancı psikoloji akımlarının özgün katkıları ile tartışma alanına taşındı. Ruh sağlığının tanımlanmasında ortaya çıkan güçlükler şöyle sıralanıyor:

Ortalama”, sağlıklı olmayı belirlemiyor.
Ortalamaya, her zaman belli oranlarda ruhsal bozukluklar katılıyor. Ruhsal yönden sağlıklı çocukların tümü, ortalamanın üstündedir. Kan basıncının, beden ısısının, kan hücrelerinin yeterliliğinin ya da duygu durumun (mizacın, tepedeğerin), çan eğrisinde orta yerde olması, sağlıklılığın güvencesidir. Ancak görme keskinliğine, bedensel baskıya dayanma gücüne, zorlanma hoşgörüsüne (stres toleransına) ve eş duyuma (empatiye) sağlıklı diyebilmemiz için bunlar, ortalamanın üstünde olmalıdır. Serum kolesterole, sarılık hastalığının nedenini oluşturan bilirubin adlı salgı gibi maddelere ve özseverlik (narsisizm) gibi özelliklere sağlıklı diyebilmemiz içinse bu özelliklerin ortalamanın altında olmaması gerekir.

Sağlık, toplumsal-kültürel ve politik bir olgu özelliği taşıyor.
Orak   Hücreli Anemi, Amerika’nın ana kentlerinde bir hastalığın varlığını belirtirken sıtmanın yaygın olduğu bir Afrika ülkesinde yaşam kurtarabiliyor.  Titizlik, düzenlilik ve dakiklik gibi takıntılı kişilik özellikleri, Batı’daki endüstri ülkelerinde aranan ve yaşamı kolaylaştıran kişilik özellikleri iken Asya’da ve Latin Amerika’da bu özellikler, hor görülebiliyor. Aşırı yarışmacılık (rekabetçilik), post endüstriyel kültürde, itici bir özellik olarak değerlendiriliyor; ancak bir savaş durumunda, çok işe yarıyor.

Sağlığın genel bir özellik mi yoksa geçici bir durum mu olduğu ayırt edilemiyor.
Ayağı burkulan profesyonel bir futbolcu mu (durum), geçici olarak normal bir kan şekeri düzeyi olan diyabetik mi (özellik) bedensel yönden daha sağlıklıdır? İlk bakışta taşkın psikoza benzeyen dindar bir kişinin vecit durumu, donuk şizofreniyi andıran Hindu mistiğin dona kalım durumu, geçici olduğu gibi, yoğun bir bilinçlilik kazanma bakımından olumlu da olabiliyor.

Sağlık, değer yüklü bir kavram özelliği taşıyor.
Kültürel insanbilim araştırmaları, benimsenmiş bir ruh sağlığı tanımının geçersiz olabileceğini gösteriyor. Örneğin, yarışmacılık, bireycilik ve aşırı düzenlilik, bir kültürde sağlıklı olmanın ön koşulu olarak; başka bir kültürde ise kişilik bozukluğunun göstergesi diye algılanabiliyor. Buna göre, bir davranışın belirli bir kültürde ve toplumda normal görülmesi, o davranışın sağlıklı olduğunu göstermediği anlaşılıyor.

Hangi niteliklerin ve özelliklerin ruh sağlığının ayrılmaz bir parçası olduğunu en doğru biçimde saptamak için genel kabul görmüş ölçütleri kullanarak ve konuya farklı kültürel açılardan bakarak uzun erimli incelemeler yapmak gerekiyor.

Şimdiye Dek Formüle Edilmiş Olan Kavramsal Modeller

Normallik, ruhsal yönden sağlıklı olma anlamına gelmiyor.
Ruh sağlığı, normallik değildir. Normalin ya da ortalamanın üstüdür. S. Freud’un dediği “sevebilmek ve çalışabilmek”, ruh sağlığı için gerekli; ama yeterli değildir.

Ruh sağlığı, pozitif psikolojiyle eş anlamlıdır.
“Olabileceğin en iyisi” anlayışına bağlı olan insancı psikoloji, toplu gönenç, kamusal yarar gibi ölçütleri bir yana bırakarak bireyin mutluluğunu, sevgisini, merakını, isteğini ve insan olmanın onurunu öne çıkardı. Martin Seligman, öğrenilmiş çaresizliğe yanıt niteliğindeki Öğrenilmiş İyimserlik ve Gerçek Mutluluk adlı kitaplarıyla pozitif psikolojiye önemli katkıda bulundu. Bir önemli katkıyı da 1970’lerden sonra hızla gelişen bilişsel psikoloji sağladı.

Pozitif psikoloji, bireylerin ve kümelerin yalnızca yaşamalarına ve zorlanmayla baş etmelerine yardımcı olmakla yetinmeyen, insani gelişimin oluşturulması yollarına ilişkin çok yararlı görüşler ortaya koyan bir psikoloji yaklaşımıdır.  Seligman’a göre psikoloji, hastalıkla ya da sağlıkla ilgilenen tıbbın bir parçası olmaktan daha çok, çalışmayla, eğitimle, iç görüyle, sevgiyle, gelişimle, oyunla ilgileniyor. İnsan davranışını anlamaya, insanların karşılaştığı benzersiz sorunlara yönelik en iyi bilimsel yöntemleri uyarlamaya çalışıyor.

Son otuz yıl içinde sinirbilim ve biyomedikal teknolojilerdeki gelişimler ve ilerlemeler ışığında, bilimsel yöntemlerle çalışan ruhsal tedaviciler, değişen bilişsel ve duygusal durumun yalnızca davranış olarak dışa vurumunu değil; aynı zamanda beyin işlevlerini de değiştirebildiğini gösterdi.  Ruh çözümsel (psikanalitik) tedavilerde de aynı şey oluyor.

Ruhsal çöküntü yaşayan (depresif) bir kişide baskın bilişsel durum, kötümserlik, çaresizlik; ruhsal yönden sağlıklı kişide ise, iyimserlik ve umuttur. Öğrenilmiş çaresizlik, kötümserliğe neden olurken, öğrenilmiş iyimserlik ve umut, ruhsal sağlığa yol açıyor.

Beyni iyi şeylerin geleceğine programlanmış bir kişinin başına gelen kötü şeyler, sınırlıdır. Beyni, başına kötü şeylerin geleceğine programlanmış bir kişi ise, başına gelen iyi şeylerin sorumluluğunu taşımıyor. Bunların sınırlılığına ve geçici olduğuna inanıyor. İyimserlik, kişinin umutlu olmasını, geleceği düşünmesini ve bu doğrultuda gerçekçi planlar yapmasını sağlıyor.

İyimserlik ve umut konusunda yapılan araştırmalar, iyimserlik, olumlu duygu durum, güçlü bir iç güç (moral); istençli, kararlı ve etkili sorun çözme, uzun yaşama ve başka yaşamsal etkinliklerle doğrudan bağlantılı olduğunu gösteriyor. Bunlara insancı psikologların, önemle üzerinde durdukları bilgeliği, iyiliği, sevme ve sevilme gücünü, iç görü yeteneğini eklemelerine çok az kişi karşı çıkacaktır. Dahası, cesaret, oyun geliştirme yeteneği, şaka, estetik, duyarlık gibi pek çok özellik de bunlara eklenebilir. Ancak bunlardan hangilerinin birincil önemde olduğu tartışmalıdır.

Pozitif Psikolojinin Ruh Sağlığına Katkıları
İçerdiği tehlikeler göz önünde bulundurulmak koşuluyla pozitif psikoloji akımının ruh sağlığına şu çok önemli katkıları yaptığı kabul ediliyor:

Asıl olan, toplum ruh sağlığı değil; bireyin ruh sağlığıdır.
Bireyin ruh sağlığına hizmet, oldukça pahalı bir iştir. Gelişmiş bir ülkede her bireyin mutlu olması, kendini iyi duyumsaması temel bir hak ise, bireyin ruh çözümsel ya da bilişsel (kognitif) istemi (talebi)nasıl önlenebilir? Bunun yaratacağı mali yük, nasıl karşılanabilir? Bu nedenle Batılı ülkelerin ruh sağlığı profesyonelleri, “insanların kendileri ile daha barışık ve mutlu yaşamaları için yapılacak yardımların hangi kurumlarca yapılması gerektiği konusunu, tüm boyutlarıyla tartışmaktadırlar.

Pozitif psikolojinin gündelik yaşama sokmaya çalıştığı; ancak sınırlı sayıdaki insanın elde edebileceği kimi değer ve erdemlerin kültürel olarak duyarsızca uygulanmaya çalışılması, ciddi bir tehlike olarak görülüyor.

Platon’un önerdiği adalet, sevgi, hoşgörü gibi has erdemlerin sağlıktan ayrı tutulması gerektiği belirtiliyor. Örneğin, yaraları temiz tutmak sağlıklıdır; ama erdem değildir. Kamuya açık yerlerde temizliğe dikkat etmek, değerlidir; ama ahlak için zorunlu değildir.

Pozitif psikolojinin iyimserlik vurgusu, aşırı bulunuyor. 19. yüzyıl sonlarına doğru özellikle Avrupa kökenli birçok düşünür, dinsel içerikli iyimserliğin “insanları sağlıksız bir uyuma yönlendiren, gerçekliğin yanlış algılanmasına yol açan bir Amerikan yanılsaması” olduğunu ileri sürdüler. Bunlardan Nietsche, S. Freud, Marx ve Darwin, iyimserliği, olgun ve pozitif ruh sağlığının temel niteliği değil; “gereksiz bir kültürel ergenlik kanıtı” olarak görüyorlar ve yaşamın katı gerçekleriyle, insanın ilkel yönleriyle yüzleşmesinin daha sağlıklı olduğu konusundaki inançlarını dile getiriyorlardı. Bu görüşler, günümüzde de çürütülememiştir.

Ruh sağlığı, ruhsal olgunlaşma sonucu gerçekleşiyor.
Beyin, insan organizmasında öbür organların tersine, yaşam boyu olgunlaşmasını ve gelişimini sürdürüyor. Bu nedenle genç bir erişkinin ruh sağlığı, orta yaşlı bir kişiye oranla daha az olgun olabiliyor. Bunun yanında, ünlü gelişim kuramcısı Erikson’un da vurguladığı gibi duygusal ve toplumsal zekâ, yaşın ilerlemesiyle birlikte dışarıya doğru genişliyor ve benliğin gelişimi açısından da yeni işlevlerin ve yetilerin kazanıldığı, yükselen basamaklar olarak görülüyor. Erikson’un toplumsal-ruhsal gelişim kuramında yetişkinlerin toplumsal çevresi, zaman içinde, insanların dört temel görevde; kimlik karmaşasına karşı kimlik, yalıtılmışlığa karşı yakınlaşma, durgunluğa karşı üretkenlik, umutsuzluğa karşı da bütünlük başarısını göstermesiyle genişliyor. Bu görevlerdeki başarının eğitim, cinsellik, toplumsal sınıf ve kültürden bağımsız olduğu, pek çok araştırmayla saptanmış bulunuyor.

Çocukluk döneminin sonunda bireyden, aileye bağımlı olmaktan kurtulup toplumsal, ikamet, ekonomik ve ideolojik nitelikli kimlik duygusu geliştirmesi bekleniyor. Bu nitelikler, biyolojik olgunlaşmanın yanı sıra, ergenliğe özgü önemli arkadaşların, aileden olmayan eğitmenlerin içselleştirilmesiyle sağlanıyor.

Yakınlık, bir arkadaşla bencil olmayan ilişki kurma olanağıyla gerçekleşiyor. Bu yakınlık, kimi zaman aynı cinsiyetten, kimi zaman cinsiyet önem taşımadan, kimi zaman da dinsel ya da siyasal kümelerde olduğu gibi karşılıklı bağımlı bir topluluk içinde olabiliyor. Yakınlığı sağlama, farklı kültürlerde, farklı biçimlerde gerçekleştirilebiliyor. Eş seçme, aynı eşle yaşam boyu birlikte olma, evlilikte sadakat, pek çok memeli hayvanın da gelişimsel görevi olarak görülüyor. Yakınlık, bir kez elde edilince, bir bisiklet sürmek kadar kolay ve istenen bir şey durumuna gelebiliyor.

Üçüncü yaşamsal görev, kariyer oluşturmadır. Doğurganlığı da içeren üretkenlik, yakınlıkla birlikte oluşturulan ve yakınlaşmayı izleyen görevdir.  Bu başarı, yetişkine oyun kadar değerli bir kariyer bulmasını sağlıyor. Bir iş ya da hobi, dört önemli gelişimsel ölçütle kariyere dönüştürülüyor. Bunlar; doyum, ödünleme, yeterlilik ve sorumluluktur. Paranoidler, şizoidler ve siklofrenler, insanlarla yeterli bir yakınlık, sıcak bir dostluk kuramıyorlar; doyurucu, verimli bir işte uzun süre çalışamıyorlar.

Üretkenlik, bir sonraki kuşağın bakımı ve yönlendirilmesi için tüm kapasitenin kullanılmasıdır. 35-55 yaşları arasında, başarma gereksinimi azalıp insanlarla daha sıcak ilişkiler ve yakınlaşma gereksinimi artıyor. Toplumun sağladığı fırsatlara bağlı olarak üretkenlik, toplumdaki genç yetişkinler için danışmanlık, rehberlik, eğitmenlik, antrenörlük yapmadır, ilk üç görevin başarılmasıyla tamamlanan verme kapasitesidir. Bu görevin başarılamaması, ileri yaşlarda, kaçınılmaz yitikler doğuruyor. Bunlar, kişinin yakın çevresinden öteye doğru büyümeyi sürdürdüğü durumlarda dayanılmaz oluyor.

Yaşamın son dönemi, anlamın koruyuculuğu görevini üstleniyor. Büyük anne ve büyük baba, geçmişin geleneklerini geleceğe taşımak gibi bir görevi de yerine getirmiş oluyor. Anlam koruyuculuğunun özellikleri olan bilgelik, adalet daha az seçicidir ve sevgiden farklı olarak yansızdır. Yaşamın beşinci temel görevi, bilge bir yargıçla özdeş bir görevdir.

Bir yaşam döneminde iyi olmak, her zaman sağlıklı olmanın kanıtı olamıyor.  Çünkü kişilik gelişimi ne bir yarış ne de ahlaksal bir zorunluluktur. Bu, basamaklı gelişim modeli, gelişim psikologları ve ruhsal tedavi uzmanları için kendilerinin ve danışanlarının gelişimsel sorunlarını anlamalarına yarayan bir yol haritasıdır.

Ruhsal olgunluk, bireyin “gerçekliği doğrudan algılama, öbür insanlarla güven ve içtenliğe dayanan ilişkiler kurma ve yaşadıklarının sorumluluğunu üstlenebilme” gibi kimlik özelliklerine sahip olması diye tanımlanıyor. Ruhsal yönden olgunlaşmış olanlar, kendilerini kabul etmiş olmanın erinci (huzuru) içinde, başkalarının gereksinimleriyle ilgileniyor, onların sevinç ve üzünçlerini paylaşıyorlar. Gizilgüçlerini üretken ve yaratıcı etkinliklerle ortaya çıkarıyor ve kendilerini gerçekleştiriyorlar. Ancak bunlar, ruh sağlığı için yeterli sayılmıyor. Bunlar olmadan da kendini iyi duyumsayanlar olabiliyor. Bunların kişilik bütünlüğünü nasıl korudukları, güçlüklerle nasıl baş ettikleri ise bilimsel olarak henüz açıklanamadı. Ruhsal olgunluğu erişmiş kişilerde gözlemlenen en belirgin ortak özelliğin, zorlanmaların üstesinden gelebilme, belirli bir dağılmadan sonra toparlanabilme yeteneği olduğu anlaşılıyor.

Astronotların beklenmedik durumlar karşısında gerekeni yapabilecek düşünme yeteneğine ve beceriye sahip olmalarının, kaygılarını denetim altında tutabilmelerine yardımcı olduğu belirlenmiştir.  Erik Erikson’un belirlediği gibi her yaşam döneminin kendine özgü bir olgunlaşma düzeyi bulunuyor. Hangi gelişim çağında olursa olsun, yaşam alanlarına etkin biçimde katılabilme, ruhsal olgunluk için genel bir kural kabul ediliyor.

Ruhsal olgunluğu hazırlayan toplumsal-ruhsal etkenler üzerindeki araştırmalar, ruhsal olgunlukta, yeterince gelişmiş bir zekânın, çocukluğun sağlıklı bir aile ortamında geçmiş olmasının, yeterli ekonomik koşulların ve mali güvencenin, uygun bir eğitimin, doyurucu iş olanaklarının önemli olduğunu kanıtlıyor. Ancak bu yeterlikleri olmayan birçok insanın da ruhsal olgunluk göstermeleri, tartışmaya açıktır.

Türlü baskıların, engellemelerin ve yoksunlukların da olgunlaşmaya önemli katkı yaptığı biliniyor. Ne ki kişinin zorluklarla baş etme yetisini aşacak ölçüde yaşam güçlükleriyle karşı karşıya kalmasının, ruh sağlığının gelişimini engellediği gerçeği de ortadadır.

Ruh sağlığı, toplumsal-duygusal zekâ ile sağlanıyor.

Yüksek toplumsal-duygusal zekâ, ortalamanın üstünde bir ruh sağlığının varlığını gösteriyor. Pozitif ruh sağlığının temeli, toplumsal-duygusal zekâdır. Aristoteles’in “Herkes öfkelenebilir; bu kolaydır; ama doğru insana karşı doğru bir biçimde, doğru yerde, doğru bir amaç için ve doğru bir derecede öfkelenmek; bu, kolay değildir.” sözü, duygusal zekânın en iyi tanımı sayılıyor.

Duygusal zekâ, 1970’lerden sonra psikoloji literatüründe hak ettiği yere kavuştu. Duyguların, yaşamda kalma açısından çok önemli olduğu, bu tarihten sonra yapılan duygusal zekâ araştırmalarıyla anlaşıldı. Birincil duyguların sayısı tartışmalı olsa da yedi temel duygu, belirleyici yüz anlatımlarıyla ayırt edilebiliyor. Bunlar; öfke, korku, heyecan, ilgi, şaşkınlık, iğrenme ve derin üzüntüdür. Duyguların yüz anlatımından anlaşılmasının yaşamsal değeri, farklı kültürlerde yapılan karşılaştırmalı araştırmalarla kanıtlanmıştır. Bunların en önemli yararı, insanların, çevrelerine duygusal olarak uyum göstermeleri, öbür insanlara karşı uygun tepkide bulunma ve onlarla sıcak ilişkiler kurma olarak gösteriliyor.

Eşduyuma (empatiye) yatkın çocuklar, çok zeki olsalar da okulda daha başarılı ve popüler oluyorlar. Araştırmalar, akademik başarının yalnızca zekâ ile sağlanamadığını; bunda çocuktan hangi tür davranışın beklendiğini, çocuğun ne zaman uslu kalması gerektiğini bilmesi, bekleyebilmesi ve öbür çocuklarla anlaşabilmesi ile de bağlantılı olduğunu gösteriyor. Çocuğun kendi gereksinimlerini anlatabilmesi ve eğiticilerden a da ailenin büyüklerinden yardım isteyebilmesi de duygusal zekâ ile ilgili bir yetenektir.

Duygular, memelilerin iletişimi için yaşamsal önem taşıyor. Bir kişi kendi duygularını belirlemede yetenekli olduğu kadar da başkaları ile iletişimde de yeteneklidir. Eşduyum yeteneği, başka insanların bu yetenek sahibine fazla değer vermesini sağlıyor ve aldığı toplumsal destek, yakın ilişkileri daha iyi duruma getiriyor. Kimi davranışçı bilim insanları, olumsuz duyguları sağlıksız gibi gösterseler de üzüntü, korku, öfke gibi duygular da yaşam bunalımlarıyla baş etmede önemli işlev görüyor.

Ruh sağlığı, öznel iyilik durumudur.
Pozitif ruh sağlığı, yalnızca başkalarına olumlu davranma, neşe kaynağı olma değil; kişinin kendini başkaları olmadan da öznel olarak iyi duyumsamasıdır. Pozitif ruh sağlığında, kişinin kendisini mutlu, iyi duyumsaması için çevre koşullarının elverişli olması yeterli görülmüyor. Nesnel bir acıyla ve zorlanmayla baş etme mekanizmaları da bazen ruhsal işlevleri bozarak iyileşme sağlıyor. Bunun, organsal nedenlere bağlı beyin yıkımları (hasarları) gibi gerçek bir hastalığı yansıtan ayrıksı durumları da vardır. İki uçlu duygulanım bozukluğu, kalıtımsal etkenlere bağlı gerçek bir hastalıktır.

Zorlanmanın üstesinden gelmede insan, üç türlü baş etme mekanizması kullanıyor. Birincisi, ilgili kişi ve kurumlardan yardım istemektir. İkincisi, zorlanmayla baş etmek için bireyin bilinçli olarak ve kendi istenciyle kullandığı bilişsel stratejilerdir. Üçüncüsü ise ruhsal rahatsızlık çeken kişinin, söz konusu rahatsızlığını, kaygısını, çöküntüsünü azaltmak için kullandığı, sıklıkla içsel ve dışsal gerçeklik değerlendirmesini bozan, uyuma yönelik istenç dışı, bilinçdışı baş etme mekanizmalarıdır. Son yıllarda değişik araştırma yöntemleri ve teknik gözlem araçlarıyla yapılan deneysel çalışmalar, ruhsal yönden dayanıklı ve sağlıklı olmaya yarayan savunmalarla sağlıksız, uyumsuz ve başarısız savunmaları ayırt etmenin olası ve geçerli olduğunu göstermiştir.

Geçici olarak işe yarar görünse de dışsal nesnel gerçekliğin yok sayılmasına ya da çarpıtılarak algılanmasına yol açan mekanizmalar, hemen her zaman sağlıksızdır. Yadsıma, yansıtma, neden bulma, sanrısal algılama (hiçbir insana güvenilmez, düşüncelerimi okuyorlar, beni izliyorlar, bana kötülük edecekler), kişinin uyumunu ve ruhsal bütünlüğünü bozuyor.

Derin üzüntü yokluğu da iyilik durumu için yeterli görülmüyor. Buna belirli bir doygunluk ve içsel bir değerlilik eşlik etmediğinde, iyilik durumu oluşmuyor. Kendini mutlu duyumsamayan hiçbir kişinin mutlu olmadığı, bir gerçektir. Mutluluk, neşeyle, bencil olmayan sevgiyle, istençle ve verimlilikle ya da oyunla ve istençli bir çaba göstererek yaşamın akışına katılmayla, oyundan alınan hazla birlikte yaşanıyor. Mutluluk duygusu, kaynağı ne olursa olsun, güvenilir bir ruhsal sağlık göstergesi olarak biliniyor.

Ruh sağlığında pozitif psikoloji olarak tanımlanan güçlü özellikler, zorlukla elde edilmiş ve etkileri kalıcı olan kazanımlardır. Gerçek mutluluk, bağımsızlık, bağışlayabilme, yakın ilişki kurma ve bireysel üretkenlikle yaşanabiliyor. Bunlar, ruhsal olgunluğun da göstergeleridir. Risk alma heyecanı, madde kullanımı zevki, kin ve öç alma hırsı, tıkanırcasına yemek, abartılı cinsel ilişkiler, denetimsiz öfke patlamaları gibi denetim dışı; ancak haz veren ilkel gereksinim giderme yollarının da mutluluğa kaynaklık edebileceğini savunanlar olsa da bunlar, sözde mutluluk, geçici bir hoşnutluk yaratabiliyor. Bunların kalıcı ve geliştirici bir özelliği bulunmuyor. Bu tür yaşantıların da mutluluk olarak algılanması nedeniyle pozitif ruh sağlığında mutluluk kavramı yerine, daha yüksüz ve yargısız gibi algılanan iyilik durumunun kullanımı yeğleniyor.

1970’lerde Amerika’da yapılan bir araştırmada, kendini mutlu duyumsayan kişilerin özellikleri, şöyle sıralanıyor: Genç, sağlıklı, iyi eğitim görmüş, iyi kazanan, iyimser, dertsiz, dinsel inancı olan, iyi bir evlilik yapmış, iyi bir işe ve iyi bir ahlaka sahip olmak. Daha sonraki araştırmalar, böyle bir genellemenin, yalnızca bir dereceye dek doğru olduğunu ve belirtilen niteliklerin yanlış ve bazı özelliklerin, ancak birlikte olduğunda doğru olduğunu göstermiştir.

Öznel iyilik durumunun sürekli olup olmadığına ilişkin son söz şöyledir: Eğer öznel bir iyilik durumu, güvenlikli bir çevreyi ve gerilimsizliği yansıtıyorsa, zaman içinde değişebilmeli ve bu durumda olan insanlar, yaşamlarının bir başka döneminde ya da başka bir yerde, başka bir alanda mutsuz olabilmelidir. Bu durum, o kişilerin ruhsal yönden sağlıksız olduğunu göstermez.

Biyolojik evrim, insanları çevresel koşullar karşısında öznel uyum gösterebilecek biçimde hazırlamış olduğu için birey, iyi ve kötü olaylara karşı uyum sağlayarak ve yaşamda kalarak sürekli mutlu ya da mutsuz olamaz. Ancak, insanların genlere karşı uyum geliştirmesi, daha zor oluyor. Özdeş ve adi ikizler üzerinde yapılan araştırmalar, bunu gösteriyor.

Dindarlık, sürekli bir pozitif iyilik durumu ile koşut gidiyor. Ancak bunu dinsel aitliğin sağladığı toplumsal ve iç güç desteği mi (moral destek mi), yoksa doğrudan dinsel inanç mı sağlıyor, bunun açık bir yanıtı bilinmiyor.

Ruh sağlığı dayanıklılıktır.
Zorlanmaya karşı hoşgörü” olarak anlaşıldığında, ruh sağlığı ile dayanıklılık arasındaki ilişki, kolay anlaşılıyor. Toplumsal-ruhsal zorlanmalarla baş etme denemeleri ruhsal dayanıklılığı artırıyor. Adolf Meyer’in 1920’lerde ilk kez dile getirdiği “Ruhsal hastalık yoktur; yalnız zorlanmaya verilen belirleyici tepki kalıpları vardır.” anlayışına göre yadsıma, yansıtma, neden bulma gibi savunma mekanizmaları, zaman zaman bir ruhsal bozukluğu gösteriyorsa da aslında, ruhsal dayanıklılık açısından, iyileşme ve uyum çabaları olarak görülüyorlar. Bağışıklık mekanizmaları, pıhtılaşma, nasıl, bozulan beden bütünlüğünün iyileşmesini sağlıyorsa, istem dışı ve  bilinçdışı harekete geçen savunma mekanizmaları olan tepkisellik, neden bulma, masum istek ve dürtüleri bile benliğe bir tehdit olarak algılayıp bilinç dışına bastırma, edilgin saldırganlık, yardımı reddetme, yalıtım (yaşantıları duygusal boyutundan yalıtma), gerçek bir iç görü ve farkındalık geliştirmeyi önleyen anlıkçılık (entellektüalizasyon) gibi belirli bir dengenin korunmasını ve kısıtlı da olsa, bir uyumu sağlayabiliyor. Ancak gereksiz, abartılı ve sıklıkla kullanıldığında, ki genellikle böyle oluyor, bunlar, başta nevrozlu (nevrotik) bozukluklar olmak üzere, birçok kişilik bozukluğunun yerleşmesine neden oluyor. O nedenle bunlar, ruhsal olgunluk, dayanıklılık ve sağlık açısından uygun mekanizmalar değildir.

Yüksek düzeyde bir uyum sağlayan olgun ve sağlıklı mekanizmalar da vardır. Bunlar, zorlanmalarla baş etmede ve elverişli bir uyumun gerçekleşmesinde etken oldukları gibi kişide hoşnutluk, öznel bir iyilik duygusu da yaratıyor ve kişinin duygularını, dürtülerini ve yeteneklerini gerçekçi biçimde ayırt etmeyi sağlıyor. Bu mekanizmaların başka bir özelliği de çatışan iç güçler arasında uygun bir denge sağlamalarıdır. Bu olumlu savunmalar da sağlıksız olanlar gibi istenç dışında ve bilinç dışında gerçekleşiyor. Bu olgun savunmalar arasında şunlar yer alıyor:

Mizah: Mizahın yaşamı kolaylaştırdığı, büyük oranda kabul görmüş bir gerçektir. S. Freud’un deyişiyle “Mizah, savunma işlemlerinin en yükseği olarak kabul edilebilir. Çünkü mizah, bilinçdışına bastırmanın yarattığı sıkıntı verici duygulanımın bilinçlilikten uzak durmasını sağlayan içeriği uzaklaştırarak savunmanın kendiliğindenliğini kurar.”

Mizah ile birlikte kişi, her şeyi görüyor, çoğu şeyi duyumsuyor; ama o doğrultuda eyleme geçmiyor. Mizah, bireyi rahatsız etmeden ve öbür kişiler üzerinde, istenmeyen bir etki yaratmadan, duyguların uygun yollardan boşalımını sağlıyor.  Olgun mizah, kişinin acı kaynakları ile doğrudan yüzleşmesine yol açarak ayrıştırma-bölme (disasiyasyon) yoluyla kişinin başka şeyle uğraşmasını sağlıyor. Ancak, mizahın oluşturulması, öbür olgun savunmalar gibi çok duyarlıdır. Bu nedenle mizahta zamanlama çok önemlidir.

Elseverlik (alturizm): Elseverlik, çatışmayı denetlemek için kullanıldığında, kişinin başkalarına, kendisine verilmesinden ya da yapılmasından hoşnut olacağı şeyleri yapmaktan ya da vermekten zevk duyması biçiminde gerçekleşiyor. Örneğin, eski bir alkolik, alkole karşı savaşım vere örgütlerde etkin biçimde çalışarak hem kendini hem de başka kişileri kurtarabiliyor. Politik baskı, işkence görmüş bir insan hakları savunucusu, hak, hukuk ihlallerine karşı daha duyarlı davranıyor ve militanca bir uğraşa giriyor.

Yüceltme (süblimasyon): Başarılı bir yüceltme, ruhsal bir hoşnutluktur. Yüceltme, istiridyenin, rahatsız edici kum tanesini bir inciye çevirmesine benzetiliyor. Çatışmanın yarattığı gerginlik ve kaygıyı kişi, kendisi ve öbür insanlar için yaratıcı bir etkinliğe, bir sanat yapıtına, bir bilimsel çalışmaya ya da spor türünden bir başarıya dönüştürüyor. Müzik dehası Beethoven, sağır, öfkeli ve yalnız yaşamından görkemli senfoniler yaratmıştır. Dostoyevski, derin varoluşsal kaygılarından, dünya edebiyatına başyapıtlar kazandırmıştır.

Bilinçli bastırma (supresyorn): Duygusal çatışmalar ya da içsel ve dışsal zorlanmalar, bilinçli bastırma ile soğukkanlı bir biçimde denetim altına alınmış oluyor. Bilinçli bastırma ile doyum azaltılıyor ve geciktiriliyor; ancak göz ardı edilmiyor. Bu savunma, görgül olarak ruhsal sağlığın öbür alanlarıyla en fazla bağlantısı olan bir savunmadır.  Etkili kullanılan baskılama, iyi hazırlanmış olan bir yelkene benzetiliyor. Baskılamada her kısıtlama, tutkunun rüzgârlarını gizlemek için değil; kendi yararına kullanmak için inceden inceye hesaplanıyor. Bilinçli bastırmanın basit bilinçli bir strateji olmadığına kanıt olarak hapishaneler gösteriliyor. Eğer mahkûm olanlar “Hayır” demeyi öğrenmiş olsalardı, hapishaneler boş kalırdı.

Önsezi (premonition): Önsezinin bir savunma mekanizması olarak işlevi, gelecekteki tehlikeleri, duygular ve düşünceler düzeyinde ayırt edebilmektir. Bunu başarıldığında çatışma, küçük adımlarla denetim altına alınmış oluyor. Bilinçli bastırma, nasıl, belirli bir dürtüsel isteği bilinçte ve denetim altında tutma gücünü gösteriyorsa, önsezi de dayanılmaz bir geleceğe ilişkin duyguların tepkisini denetleme gücünü göstermiş oluyor. Ameliyat öncesi orta düzeyli kaygının, ameliyat sonrasındaki iyileşmeyi geliştirmesi; süreğen ölümcül hastalığı olan kişilerin, ölüm korkusuna alışmaları, bu savunma biçimine örnek gösteriliyor. Kan kanserli bir çocuğun anne babasının önsezileriyle yaşadıkları orta şiddetteki yas, çocuklarının ölümünden sonraki yasa dayanabilmelerini sağlıyor.

Kaynakça

Cengiz Güleç. Pozitif Ruh Sağlığı. Arkadaş Yayınevi. Ankara, 2009

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir