Ortak Belleğin Kurumsallaşması: Sürgünler ve Müzeler

Sayı 85- Ahıska Özel Sayısı (Ocak 2025)

Yaşamımız sürekli bir hareketle akar. Yaşananların bir kısmına dönüp bakılır, yeniden hatırlanır. Büyük bir kısmı ise unutulur. Yaşamın çeşitli dönemlerinde meydana gelen millî olaylara ise onların meydana gelmelerinden çok sonra bağlanılır. Tüm bunlar toplumsal kimliğin, algının, belleğin, aidiyetin, düşünce ve karakterin oluşmasında rol oynar. Bireysel kimlik başkaca unsurlara bağlı olsa da kolektif kimlik, büyük ölçüde ortak yaşanmışlıklar tarafından oluşturulur. Halbwachs (2018) buna “ortak bellek” der. Bununla bireysel deneyimler yerine toplumsal yaşanmışlıkları ve bu yaşanmışlıkların kolektif biçimde hatırlanmasını kasteder. Başka bir ifadeyle grup ya da toplulukların ortak geçmişlerine ve bu geçmişi hatırlama biçimine vurgu yapar. Halbwachs’a göre bireysel hafıza zayıf ve uçucuyken kolektif hafıza kuvvetlidir, kurumsaldır ve yeniden üretilebilir. Üstelik bireysel belleği de besler.

Ortak bellek, kimi zaman toplumların kendi inisiyatifiyle kimi zamansa maruz kaldıkları olaylar sonucunda meydana gelen yaşanmışlıklarla biçimlenir. Ne var ki olayların meydana gelmesi ortak belleğin yalnızca ilk şartıdır. Ortak belleğin oluşması için, yaşanmışlıkların ortak olarak hatırlanması gerekir. Şarkılar, ağıtlar, hikayeler, makaleler, konferanslar, filmler ve anıtlar, bunun akla gelen ilk yollarıdır. Bu noktada Ahıska Türkleri bilimsel, edebî ve sanatsal araçlar yoluyla inşa ettikleri güçlü bir ortak belleğe sahiptir. Bu bellek, zorunlu göçlerle, geride kalan vatan topraklarıyla, yeni yerleşim yerleriyle ve (ama asıl olarak) sürgünlerle şekillenmiştir. Anlatılar yalnızca bireylerin belleklerinden değil, halkın ortak belleğinin derinliklerinden gelir ve geleceğe bir miras taşır.

1944 Sürgünü, Osmanlı bakiyesi bir topluluğu unutulmaktan alıkoydu, kimliğini pekiştirmiş ve ona bir karakter kazandırmıştır. 1944’ü yaşayanlar, miraslarını kentlerinden sonraki nesillere çok yüksek bir maliyetle bırakmıştır. Bu miras, Türk kimliğidir, Türklük bilincidir. Ancak bu kimlik bugün tehdit altındadır.

Ortak belleğin yaşaması ve bir topluluğun kimliğinin geleceğe taşınabilmesi, kültürel aktarım kanallarının varlığına ve etkinliğine bağlıdır. Ahıska Türkleri özelinde, sürgüne tanıklık etmiş nesillerin büyük bir kısmı artık aramızda değildir. Bu nesillerin yaşanmışlıkları, hatıraları ve hikâyeleri, topluluğun tarihî belleğini oluşturan temel yapı taşlarıydı. Ancak bu tanıklıkların büyük oranda kaybolması, Ahıska Türklerinin kültürel kimliğinin sürdürülebilirliğini tehlikeye atmaktadır.

Tarihin belirli dönemlerinde yaşanan kimi büyük olaylar, çok yönlü etkilerini ileride anladığımız millî yaşanmışlıkların önemli örnekleri olurlar. Bu zaman kırılmaları, onları yaşayanlar veya yaşayanların nesilleri tarafından idrak edilmezse, soluklaşırlar, kimlik inşa edici rolleri aşınabilir ve neticede cemiyet açısından önemlerini yitirirler. Üstelik cemiyetlerin bu yaşanmışlıkları gelecek nesillere taşıyacak kurumlardan yoksunsa veya kurumları zayıfsa, yaşananlar acı hatıralar olarak unutulur gider. Tarihleri ve kimliklerinin bilincinde olan uluslar veya cemiyetler ise bu olayları unutmaz, gelecek nesillere aktarır ve olayların hatıralarını yaşatırlar. Bunun için kayıt altına alırlar, sergiler ve korurlar. Bununla da kalmaz, hatıraları yeniden üretirler. Böylece ortak bellek inşa edilir ve korunur. Aksi halde, kimliksizleşme, mankurtlaşma ve kaybolma kaçınılmazdır.

Gelişmiş topluluklar, kalıcı olmak için belleklerine ve bu bellekleri koruyan eden mekanlar ve kurumlar inşa ederler. Bu kurumlar, nesiller arasındaki bağları koruyan yapılar olarak görev alırlar. Yaşanmışlıkları kayıt altına alır, sergiler, hatırlatır ve ortak hafızayı diri tutar. Böylelikle ortak bir zaman yaratarak yeni ve eski nesilleri bu zamanda buluşturur. Ortak hafızayı diri tutacak kurumların inşası, Ahıska Türkleri için sadece bir ihtiyaç değil, aynı zamanda bir zorunluluktur.

Yine Halwachs, anıların yaşamaları için tanıklara ihtiyaç olduğunu söyler. Başka bir ifadeyle ortak hafıza, topluluğu oluşturan bireylerin onları birbirine hatırlatma ve birlikte hatırlama yoluyla oluştuğunu vurgular. Bunun için gruptan kopmamak, grup dinamiklerini gözetmek, ortak düşünmek ve etkin bir iletişim halinde olmak gereklidir. Ortak bellek, gücünü grup tarafından desteklenmekten alır. Gruptan kopan, unutur. Unutulur da. Bu noktada Ahıska Türklerinin ortak belleklerini korunması, topluluğun kimliğinin korunması ve sürdürülmesi açısından da naziktir.

Bu noktada, müzeler gibi kurumsal kimlik taşıyıcılarının önemi tartışılmaz hale gelir. Bir müze, yalnızca geçmişin belgelerini ve nesnelerini korumakla kalmaz, aynı zamanda hikâyeleri, duyguları ve değerleri de gelecek kuşaklara aktarır. Müzeler, yalnızca sergi alanları değil, aynı zamanda bir halkın kimliğini ve tarihini aktaran, insanları birleştiren ve ortak hafızayı koruyan platformlardır. Öte yandan sadece belleği korumaz, aynı zamanda tarihin sesini bugünün insanına taşıyarak geçmişle gelecek arasında sağlam bir köprü inşa eder.

Ne var ki Ahıska Türklerinin tarihini ve zengin kültürel mirasını kapsamlı bir şekilde sergileyen büyük bir müzenin eksikliği, bu ortak belleğin korunmasını, sahiplenilmesini ve geniş kitlelerce anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Bu eksiklik, hem topluluk içindeki aidiyet duygusunu pekiştirmede hem de dünya sahnesinde Ahıska Türklerinin eşsiz hikâyesini temsil etmede elverişsiz bir durum oluşturmaktadır. Oysa Ahıska Türklerinin tarihi, ortak belleği ve kültürü, müzelerin koruyucu kollarında bir halkın direncinin ve kimliğinin yaşayan bir sembolüne dönüşebilir. Kimliğini görünür kılabilir.

Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde parklara, bahçelere ve sokaklara Ahıska adının verildiği görülmektedir. Bu, takdir edilmelidir. Ne var ki 1944 yılında yaşanan sürgüne dair yeterli fiziksel ve simgesel bellek mekanları bulunmamaktadır.

Belleği diri tutacak kurumların inşası, Ahıska Türkleri için sadece bir ihtiyaç değil, aynı zamanda bir zorunluluktur. Kültürel aktarım kanalları olmadan, geçmişin sessizleşmesi ve toplumsal belleğin silikleşmesi kaçınılmazdır. Müzenin gerekliliği ortadadır. O müzeyi gezecek ve görecek olan kişi, o an bir başka yerde olan bireyle aynı düşünce ve hatıra ortamı içine girer. Ne de olsa insan, zihninde söyleştiği insanlarla müze gibi birleştirici mekanlarda hemhal olur. Ayrı mekanlarda ama aynı zamanda temas içinde olur. Böylece grubuyla ve geçmişle bağlanır. Bu nedenle, belleği diri tutacak kurumların inşası, Ahıska Türkleri için sadece bir ihtiyaç değil, aynı zamanda bir zorunluluktur.

Bir müze, çok görev

Bir müzenin kuruluşunda devletin önceliği aranmaktadır. Bununla birlikte bireyler, sivil toplum kuruluşları, belediyeler, üniversiteler, vakıflar ve uluslararası kuruluşlar da Kültür ve Turizm Bakanlığından izin almak şartıyla kendi hizmet konularının veya amaçlarının gerçekleştirilmesi için müze kurabilir. Bu da demek oluyor ki Ahıska Türklerini konu edinen müzelerin kuruluşunu gerçekleştirebilecek yeterli sayıda aktör vardır. Geriye niyet ve eylem kalmaktadır.

Sorulması gereken soru, bu inisiyatifi kimin alacağıdır? Bu konu farklı bir yazının konusu olsa da Ahıska Türkleri topluluğu, tarihini, kültürünü, dilini, kimliğini ve ortak belleğini korumak, geliştirmek ve yeni kuşaklara aktarmak adına, kültürel etkinlikler düzenlemek, sözlü tarih çalışmaları yapmak ve bu çalışmaları kayda geçirerek kalıcı hale getirmekten sorumludur. Devlet ise bu süreçte baş rol onayabileceği gibi destekleyen, himaye eden, kolaylaştıran bir pozisyon da alabilir.

Yine başka bir yazının konusu olacak sorular müzenin yeri, adı, kim tarafından kurulacağı, kapsamı ve nasıl yönetileceği olmalıdır. Durkheim, toplumların aklı olduğunu söyler. Bu aklı işletmeli ve sürgünü yaşayanların aziz hatıraları karşısında saygıyla eğilmenin akılcı bir yolu bulunmalıdır.

Kaynakça

Halbwachs, Maurice, Kolektif Bellek, İstanbul: Pinhan Yayınları, 2018

Ahıska, Ahmediye Medresesi ve Camisi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir